Moskova etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Moskova etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2019 Cumartesi

Akdenizde Yeni bir Enerji İşbirliği mi doğuyor

Akdenizde Yeni bir Enerji İşbirliği mi doğuyor.,



Nurşin ATEŞOĞLU GÜNEY,

15 Temmuz 2016


Umut edilen, 6 yıl süren uyuşmazlık ve gerginlik döneminin ardından iki taraf arasında yeni bir yakınlaşma ve işbirliği sürecinin başlaması. 

Ki gerçekten de Tel-Aviv ve Ankara hükümetlerinin kendi siyasi iradeleri sonucunda gelinen bugünkü aşama iki ülke arası ilişkiler bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Konuyu takip eden meraklı okuyucuların bildiği gibi; İsrail- Türkiye yakınlaşmasını hızlandıran sahada vukuu bulan jeopolitik değişiklikler ve bu değişikliklerin yaratmış olduğu farklı güvenlik sorunlarının varlığıydı. Sözün özü, günümüz Ortadoğu’sunun devlet ve devlet-dışı aktörleri arasında kurulan ittifakların hızla değiştiği istikrarsız ve kaygan zemininde Türkiye ve İsrail mevcut reel politik koşullar karşısında aralarındaki ilişkiyi onarma yolunu tercih ettiler.

Normalleşmenin Ötesi,

Tabii taraflar arasında restorasyon dönemi olarak da anılan bu süreçten başka beklentiler de var. Merkezi güvenlik sorunları yanında ekonomik ilişkiler ve bu ilişkilerin stratejik etkisinin yeniden değerlendirileceği bir sürece girdiğimiz aşikâr. Bu bağlamda da Doğu Akdeniz’de son on yılda keşfedilmiş olan doğalgaz rezervleri iki başkent arasında hayata geçirilebilecek olası işbirliği alanlarından biri olmaya uzun süredir adaydı. Neden olmasın, deniyor: Gelecekte, iki ülke arasında inşa edilecek bir boru hattıyla İsrail doğalgazının yanı sıra Akdeniz havzasında bulunan diğer doğalgaz kaynaklarından (örneğin Mısır gazı, Kıbrıs gazı vb.) gelecek arz, Avrupa’nın uzun süredir hissettiği enerji darboğazına merhem olabilir. Bu olasılığın gerçekleşmesi halinde, yani Akdeniz’deki keşfedilmiş gaz potansiyelinin Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu gaz talebi yönünde kullanılması durumunda bugünkü enerji jeopolitik denkleminin değişmesi beklenebilir. İsrail-Türkiye Mutabakatının açabileceği bu pencere hem Avrupa ve Ortadoğu’nun kesiştiği Akdeniz’de enerji arz ve talep güvenliğinin kimi ülkeler adına güçlenmesine neden olur, hem de bu güvenlik algısının odağına Türkiye’yi oturtur. Çünkü Akdeniz’de yeni doğalgaz enerji rezervlerine sahip ülkelerle (İsrail ve Mısır gibi)  bu gaz potansiyelini Avrupa’da talep eden ülkeler arasında Türkiye transit bir geçiş ülkesi olarak pekâlâ bir köprü rolü oynayabilir. Bu rolü küçümsememek gerekir. Arzla talep arasında kurulabilecek böyle bir köprü, yani doğal gaz enerji nakil hatları aracılığıyla üretici ve tüketici vasıftaki ülkeler arasında kazan-kazan niteliğinde tesis edilecek ilişkiler, Ortadoğu bölgesinde hüküm süren istikrarsızlık ve çatışma sarmalı içinde, en azından Akdeniz havzasında, yeni enerji bazlı istikrar adacıkları yaratılabilir.   Enerji Politikaları ve bölgesel istikrar ilişkisi üzerinde uzun süredir yazıp çizen uzmanlardan Prof. Dr. Brenda Scheffer’ın Foreign Policy dergisinin bir sayısında (27 Haziran 2016 tarihli sayı) dillendirdiği iddia şuydu: Doğu Akdeniz’de 2009’dan itibaren keşfedilen gaz potansiyeli Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesiyle ilintili sorunların çözümüne önemli bir katkı sağlamıyor. Bu iddianın bir sloganı bile var: Boru Hatları Barış Getirmez!  Bir paragraf önce söylediklerimize karşıt bir argüman, ters bir iddia gibi duruyor ilk okuduğumuzda. Bir daha düşünelim: Acaba doğal gaz taşıyan boru hatlarının inşa edilmesini mümkün kılan barış, daha fazla barışı tetikler mi? Aslında, Tel-Aviv- Ankara ilişkisinin normalleşmesiyle eş anlı olarak İsrail doğalgazının Türkiye üzerinden enerji piyasalarına ulaştırılması fikrinin yeniden düşünülmeye başlaması bize bu konuda ipucu veriyor. Ankara-Tel Aviv ilişkisinin restorasyonu Scheffer’in iddia ettiği ‘’boru hatları barışı tesis etmez ama tesis edilen bir barış durumu olası boru hatlarının oluşum fikrini hızlandırır’’ düşüncesini destekliyor. İtiraf edelim barış olasılığı ve jeopolitiğin kesiştiği çok örnek yok, Doğu Akdeniz bu açıdan farklı ve ümitvar olmamıza imkân sağlayan bir örnek olabilir.

Önümüzdeki senaryo şu: 28 Haziran Mutabakatının önünü açtığı İsrail’den Türkiye’ye Akdeniz’den döşenecek boru hattı vasıtasıyla 30 milyar metreküp İsrail gazı Mersin’e getirilecek. Bu gazın 10 milyar metreküpünün Türkiye’ye ayrılmasından sonra geriye kalanı Avrupa’ya transfer edilecek ve böylece hem Türkiye’nin hem de Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu Rus gazına alternatif olabilecek yeni bir ek kaynak ve yeni bir güzergâh yaratılmış olacak. 

Tel Aviv’in olayın matematiğini bildiğini varsayabiliriz, çünkü İsrail İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen de, İsrail Devlet Başkanı Netanyahu da İsrail gazının taşınması konusunda ortaya çıkan alternatif geçiş güzergâhları içinde en iyisinin Türkiye güzergâhı olduğunu bildiklerini gösteren açıklamalar yaptı. Başkonsolos’un ifadelerinden öğrendiğimiz kadarıyla, konuyla ilgili özel sektör fizibilite çalışmaları İsrail’de çoktan tamamlandı. Nitekim gene Başkonsolos’un ifadesine göre, İsrail gazının Türkiye’ye ithalatı konusunda Türk firmalarından Turcas-Enerjisa, Zorlu ve Enka gibi özel firmalar bir süredir fiyat, güzergâh vb konularda pazarlıklarını sürdürmekteler. Leviathen bölgesindeki İsrail gazının Türkiye’ye tedariki dışında var olan bir başka seçenekte de, Kıbrıs adası açıklarında bulunan gazın İsrail gazıyla birleştirilerek Türkiye aracılığıyla piyasalara iletilmesi. Her halükarda olaya Ankara açısından bakanların altını çizdiği bir husus çok önemli: Eğer gelecekte İsrail/Doğu Akdeniz gazı Akdeniz’den bir boru hattı döşenerek önce Türkiye’ye ve oradan da Avrupa’ya iletilebilirse bölgesel doğal gaz piyasası bu yeni durumdan etkilenecek. Daha anlaşılır şekilde ifade edelim; Türkiye’nin gelecekte İsrail ve daha sonra Irak gibi yeni kaynaklardan gaz temin etmesi doğal olarak Ankara’nın Rusya ve İran gibi gaz tedarikçileri karşısındaki pazarlık gücünü artırabilecek. Ortadoğu’daki karmaşık güvenlik sorunlarını, bunların Türkiye’ye ve Türkiye ekonomisine etkisini düşünürsek bu pazarlık gücü artışı hiç de yabana atılmayacak bir artı Ankara açısından.

Kıbrıs fazla direnemez

Ancak her güzel senaryoda birkaç karanlık sayfa olması gibi burada da bazı olumsuzluklar söz konusu: Öncelikle İsrail gazının piyasalarla buluşması önünde hâlihazırda mevcut birçok engel var. Bugün İsrail’deki regülasyon meselesinin halledilmiş olması olumlu bir gelişme ancak Kıbrıs meselesinin çözülmemiş olması olası boru hatlarının önünde ciddi bir zorluk olarak durmaya devam ediyor. Bilindiği üzere, İsrail ile Türkiye arasında inşa edilecek en az maliyetli boru hattının geçiş güzergâhı Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomik bölgesinden geçiyor. Uluslararası deniz mevzuatına göre, Güney Kıbrıs’ın söz konusu bu boru hattının geçişini engellemesi mümkün değil ama çeşitli bahaneler öne sürmek suretiyle bu güzergâhı geciktirme ihtimali de var. Yine de kimi çevrelere göre olumsuz düşünmek için sebep yok. Özellikle bazı Amerikalı enerji uzmanları Güney Kıbrıs’ın ayak direme etkisini sınırlı görüyor. Onlara göre esas önemli husus; İsrail ile Türkiye arasında varılan normalleşme mutabakatı ertesinde Tel-Aviv ile Ankara’nın İsrail gazını Akdeniz’den boru hattıyla Türkiye’ye iletmeye karar vermeleri. Zira böyle önemli bir kararlılık ve duruş karşısında Güney Kıbrıs’ın fazla bir direnme gücü olmayacaktır. Kıbrıs adasında kalıcı barış sağlanmasının ve Kıbrıs sorununun çözümünün Avrupa enerji güvenliği açısından taşıdığı önem de tam burada. Tekrar edelim: Kıbrıs adasında sağlanacak kalıcı bir barış kuşkusuz İsrail doğal gazının hem Türkiye ve Avrupa’ya iletilmesinin önünü açacak hem de ileride Akdeniz’de bulunacak diğer yeni doğalgaz rezervlerinin bölge piyasalarına ulaştırılmasını kolaylaştıracaktır.

Olasılıkların olabilirliği artıkça stratejilerini gözden geçirmek zorunda kalacak iki başkent daha var: Moskova ve Tahran. Bilindiği gibi Rusya uzun süredir Avrupa gaz tedarikinin patronu, İran ise bu piyasadan pay alabilmek için ticari bir diplomasi atağında. İşi de çok kolay değil, zira düşünmesi gereken sadece Rusya yok. Kapıda bir de Katar bekliyor. Malum, İran ve Katar uzun bir süredir özellikle Körfez gazını Avrupa’ya ulaştırma konusunda, yani Suriye üzerinden Akdeniz çıkışlı bir boru hattı konusunda kıyasıya rekabet içeresindeler. Destekledikleri boru hatları kamuoyuna Şii boru hattı ve Arap boru hattı olarak yansımıştı, ancak beşinci yılında taş üstüne taş bırakmayan Suriye iç savaşı her iki boru hattı projesinin de önünü tıkadı. Bunlara ilaveten Rusya’nın Eylül 2015’te Esad rejimine vermiş olduğu askeri destek sonucu güçlendirdiği Tartus ve Lazkiye üstlerini ve Suriye’deki Rus varlığını hatırlatalım. Kısaca Suriye çıkışlı olası doğal gaz boru hatlarının önündeki rekabet Eylül 2015’den itibaren fiilen Rusya’nın gölgesinde, ama mücadeleden yorgun bir Rusya’nın gölgesinde, sürüyor.

Günümüz koşullarında Akdeniz’de hesabını doğru yapan bir İsrail ve Türkiye var. Tel-Aviv ihraç için ayırdığı gazın bir miktarını Türkiye gibi büyük ve istikrarlı bir pazara-ve mümkünse buradan Avrupa’ya- yöneltmek; bu suretle de ileride Doğu Akdeniz-Avrupa gaz bağlantısında kendisine rakip olabilecek Mısır (Zohr Doğalgaz yatakları nedeniyle) ve İran’ı (Güney Pars Doğalgaz Yatakları nedeniyle) şimdiden bertaraf etmek istiyor. Ayrıca İsrail’in hâlihazırda Ürdün ve Mısır gibi ülkelere tedarik etmekte olduğu gaz miktarı Ortadoğu enerji piyasası içinde bir Ankara alternatifi kadar cazip görünmüyor. Türkiye’nin ise Rusya’dan gaz tedarik ettiği Batı hattı ve Mavi akım gaz anlaşmalarının süreleri 2020’lere doğru sona erecek, bu yüzden Ankara’nın kaynak çeşitlendirmesine gitmesi oldukça rasyonel bir davranış. Zaten Ankara ile Tel-Aviv arasında bir enerji anlaşması olması halinde İsrail gazının Türkiye’ye iletilmesinin mümkün olacağı en erken tarih olarak 2020 telaffuz ediliyor. Yukarıda zikrettiğimiz İsrail gazının tedarik edilmesi durumunda Ankara’nın Irak ve İran karşısında artacak pazarlık gücü, bu açıdan, Ankara-Moskova enerji ilişkisi açısından da geçerli olacak. İşin özü gaz da olsa, jeoekonomi çok ilginç yakınlaşma olasılıkları da önümüze serse kapıyı Türkiye-İsrail normalleşmesi açtı. Bakalım jeopolitiğin tetiklediği bu jeoekonomik kapıdan hangi aktörler geçebilecek.

Bu yazı 02.07.2016 tarihinde Star Gazetesinde yayımlanmıştır.

http://haber.star.com.tr/acikgorus/akdenizde-yeni-bir-enerji-isbirligi-mi-doguyor/haber-1122753

http://www.bilgesam.org/incele/2487/-akdeniz-de-yeni-bir-enerji-isbirligi-mi-doguyor-/#.XdwUHJMzYdU


***

31 Ocak 2018 Çarşamba

ALMANYA’NIN KÜRT POLİTİKALARI VE TERÖRDEN SİYASİLEŞMEYE PKK İSYANI, BÖLÜM 4

ALMANYA’NIN KÜRT POLİTİKALARI VE TERÖRDEN SİYASİLEŞMEYE PKK İSYANI, BÖLÜM 4

Öcalan tarafından Avrupa’ya gönderilen müdahale grubunun faaliyetlere başlamasıyla çok sayıda infaz ve cezalandırma eylemi yapıldığından, yeni bir değerlendirme yapma durumu ortaya çıkmıştır. Bu toplantı için 
Fransa’da örgüte ait büyük bir çiftlikte toplanma kararı alınır. Bu yer Marsilya yakınlarındaki Longo Mai adı verilen gruba ait bir çiftlik yeridir. Toplantı yapılan yerde kurulan çadırlarda aynı zamanda 50 kişilik gençlik 
çalışanına eğitimde verilmektedir. 

Bu çiftliğin sahibi Fransız Komünist Partisine üye Roland Perrot isimli biri olup, örgütün Fransa’daki destekçilerindendir. Perrot, örgüte destek vermiş olsa da Öcalan’a diktatörlüğünden dolayı her dönem mesafeli durmuştur. 

Toplantıya; Abbas Kod Duran Kalkan, Mahir Velat Kod Numan Uçar, Kara Ömer Kod Haydar Altun, Avukat Hüseyin Yıldırım, Maşallah Öztürk, Edip Kod Muharrem ve Salih Aras’ında aralarında bulunduğu 120 kişi katılmıştır. Bu toplantıda ana günden 1983 yılından bu zamana Avrupa alanında devam eden silahlı eylemlerin bir bilançosunun değerlendirilmesinin yapılması olmuştur. 

Planlı olarak ilk cezalandırma hadiseleri ilk defa 1983 yılında aslen Azeri kökenli olan Muharrem adlı Edip Kod tarafından uygulanmıştır. Edip Kod’un daha sonra ihanetçi konumuna sokularak İstanbul’da PKK tarafından infaz edilmesinden sonra, cezalandırma olaylarına Duran Kalkan devam ettirmiş tir. Adı geçen her iki Avrupa sorumlusunun da Türk kökenli olması da dikkat çekici ayrı bir noktadır. 

Toplantıda 1983 ve 1987 arasındaki Avrupa çalışmaları ele alınarak sorumluların hesap vermesi planlandığından, ilk önce Edip Kod’un çalışmaları ele alınır ve kendisi başarısız ilan edilir. Toplantı sorasında ise 
Cafer Kod Ali Çetiner, Edip (Karslı Muharem) ve Suruçlu Cemil haklarında ölüm kararı alınarak infaza geçilmesi istenir. Kararın akabinde adı geçenler Fransa’da bulunan bu çiftlikte bir çadıra kapatılır ve çadırın kapısına 
nöbetçi dikilir, akabinde de Ormanlık bir yamaçta her üçü için mezar kazılır. İnfaz girişimi Fransızlarca öğrenildiğinden cezalandırma ertelenir. 

İnfazın ertelenmesini fırsat bilen Edip Kod bir fırsatını bularak, kaçıp çiftlik sahipleri Longo Mainin merkez binasında bulunan Albert adlı bir İsviçreli Pilotun odasına sığınır. 

PKK grubu Longo Mai’li yetkililerden Edip kodu isteseler de olumlu cevap alamazlar. Bunun üzerine çiftlikten ayrılan PKK örgüt mensupları akabinde, yıllarca kendilerini koruyan Longo Mai’yi ajan örgüt olarak ilan eder. Daha sonra da Edip Kod ikna edilerek örgüte dönmesi sağlanır akabinde de görevli olarak İstanbul’a gönderilir ve burada boğularak infaz edilir. 

Yaşanan bu olaylardan doğal olarak Fransa ve Alman devletinin de haberi olur. Haydar Altun’un Hollanda’ya gönderilmesinden sonra Alman Polisi Nisan 1988’de Almanya’nın Köln şehrinde bulunan bir örgüt evine baskın yaparak, burada bulunan H. Hayri Güler’le birlikte bir kişiyi daha gözaltına alır ve Güler akabinde tutuklanarak cezaevine gönderilir. 

Alman Polisinin bazı PKK hücrelerine yaptığı baskının hemen akabinde Öcalan’a gelen bir kurye Sovyet İstihbarat görevlilerinin PKK Avrupa Merkez Yönetimi ile görüşme yapmak istediği bilgisini iletir. Fuat Kod Ali Haydar Kaytan bu görev için Salih Aras’ı görevlendirerek, onu Berlin sorumlusu ile birlikte Doğu Berlin’e gönderir. 

Doğu Berlin’de yapılan görüşmeye katılan Sovyet ajanın kusursuz Türkçesi ilk dikkat çeken konu olmuştur. Ajan görüşmeyi Sovyetler ve Doğu Avrupa ülkeleri adına yaptığını söyler. Sovyet temsilcisi dört saat süren görüşmede örgüt hakkında kendilerinden bilgi almak isterken, Türk istihbaratı içerisinde adamları olduğunu ve kendilerine yardım yapabileceklerini, her yıl 50 kadar PKK sempatizanı öğrenciyi Doğu Avrupa ülkelerinde okutabileceklerini ve ilişkilerin daha yoğun şekilde devam ettirileceğini ifade ederler 87

Görüşmeden sonra Köln’e dönen Salih Aras burada Öcalan ile telefon görüşmesi yapar. Öcalan Sovyetlerle yapılan görüşmeyi çok önemsemez ve 1987'de Viyana'ya getirilen kız kardeşi, eniştesi ve çocuklarının Hollanda'ya yerleştirilmesini, onlara bir ev ve son model BMW araba alınmasını, 88 başlarında Almanya'ya gönderdiği ablasının oğlu İsmet için Fuat Kod Ali Haydar Kaytan’ın özel olarak ilgilenmesini, seminerlere gittiği zaman beraber götürmesini ve Avrupa'daki Kürdistan Gençler Birliği'ne Başkan olarak hazırlanmasını, yine Cemil Esat'ın 17 yaşındaki oğluna da bir BMW araç alınıp, bunun Suriye’ye gönderilmesini ister. 

Esat’ın oğlu için alınan BMW aracının parası 1987'de Münih, Stuttgart ve Frankfurt çevresinde yaşayan Kürtlerden zorla toplanıp, kırsala gönderileceği söylenen paralarla alınmıştır. O dönem araçlar için verilen para 180 bin DM’dır. Bahse konu para ile aslında Mardin bölgesinde faaliyet gösterecekler için dürbün ve kışın nehirlerden geçmek için su botunun alınması planlanmışsa da Öcalan’ın isteği ile paralar kendi akrabasına ve 
Esat’ın oğlunun BMW’sine harcanmıştır. 

Cemil Esat’ın oğluna alınan BMW arabası Stuttgart’a faaliyet gösteren bir militan ve örgütün Avusturya sorumlusu tarafından Yunanistan'a kadar kara yoluyla oradan da deniz yoluyla Lazkiye'ye götürülür. Bu aracı Lazkiye’den bizzat Esat’ın oğlu gelip alır, fakat aracın ömrü uzun olmaz. Oğul Esat iki hafta sonra hız denemesi yaptığı sırada kaza yapınca araçta hurdaya ayrılır. Devam eden günlerde PKK Avrupa Komitesince Bekaa’da ki kamplarda kullanılmak üzere 67 bin DM’a alınan arabaya Lazkiye’ye ulaştırılınca, Cemil Esat bu aracı da Öcalan’dan ister ve alır. 

Salih Aras’la Öcalan arasında yapılan bu görüşmeden sonra, Öcalan Avrupa’da faaliyet gösteren Mustafa adlı bir PKK militanın da hatalar yaptığını ve bunun infaz edilmesini ister. Bu kişi örgütün Avrupa faaliyetlerin de yıllarca çalıştıktan sonra III. Kongre sonrası köy baskınlarının ve yapılan katliamların kendisini olumsuz etkilediğini, örgütsel yapıya ve yapılan müdahalelere inancı kalmadığını belirtip, örgütü bırakır. Mustafa’nın ayrılmasından sonra Avrupa çalışanlarından Şehmuz ve Zeynep adlı iki örgüt militanı da örgütü bırakır. Bu kişiler bilahare öldürülerek susturulur. 

Bu ve benzeri infazların yanında 1984’den 1987 yılına kadar; 

-Mehmet Bingöl: 1984 yılında infaz edilmiştir. 

-Zülfi Gök:1984 tarihinde Almanya’nın Russelheim şehrinde Ali Aktaş adında bir militan tarafından öldürülmüştür. Ali Aktaş daha sonra Almanya’da yakalanmış ve hapis cezası ile cezalandırılmıştır. 

-Enver Ata:1984 yılında İsveç-Uppsala’da infaz edilmiştir. Bu kişilerin öldürülmesi konusunda Kesire Öcalan ve Av. Hüseyin Yıldırım’ın bilgileri vardır. 

-Mustafa Tangüner: KÖİP isimli örgütün üyesi olduğu için PKK militanlarınca 1985 tarihinde Norveç- Kopenhag’da infaz edilmiştir. 

-Mustafa Şahbaz: Dev-Yol üyesi olduğu için PKK militanlarınca 1985 tarihinde Fransa-Paris’te öldürülmüştür. 

-Mustafa Aktaş: 1985 tarihinde İsviçre-Lozan’da infaz edilmiştir 

-Bülent Yaman: Kurtuluş Örgütü üyesi olduğu için PKK militanlarınca 1985 tarihinde İsviçre-Lozan’da infaz edilmiştir. 

-Kürşat Timuroğlu: Dev-Yol üyesi olduğu için PKK militanlarınca 1986 yılında Almanya-Hamburg’da infaz edilmiştir. 

-Mehmet Elbistan: PSK üyesi olduğu için PKK militanlarınca 1987 yılında Almanya-Stuttgart’ta öldürülmüştür. 

-Ramazan Adıgüzel: PSK üyesi olduğu için 1987 yılında Almanya-Hannover’de öldürülmüştür. 

-Hüseyin Ali Akgündüz: PSK üyesi olduğu için 1987 yılında Fransa’da öldürülmüştür. 

-Doğan Karakoç: PKK’dan ayrıldığı için 1987 yılında Almanya-Köln’de öldürülür. 

Bu arada Almanya sokaklarında belinde kelepçe ile gezen ve muhalifleri cezalandıran çok sayıda infaz timi türemiştir. Avrupa Alanında ki infazların tüm hızıyla devam ettiği bu dönemde Kürdistan Komitede çalışan H. D. Adlı örgüt militanı örgütten kaçıp polise sığınır. Bu kişi Alman Polisine örgüt tarafından dövüldüğünü ve birçok insanın da kendisi gibi cezalandırıldığını ifade eder. Bunun üzerine Köln’deki Kürdistan Komiteye, Serxwebun ve Berxwedan dergilerinin deposu olarak kullanılan yerlere baskınlar düzenlenir ve bu baskınlarda altı kişi gözaltına alınır. 

Baskınların duyulmasının akabinde halktan PKK ile ilgili polise yoğun ihbarlar gelmeye başlar. Durumun vahametinin daha belirgin hale gelmesinin akabinde Alman polisi operasyonu daha da yoğunlaştırır. 

Bu operasyonlardan haberi olan yönetim legal kuruma gidişleri yasaklar. Kadro düzeyinde bir çok kişi takip altına alınmıştır. Bu dönem Avrupa yönetiminde olan Ali Haydar Kaytan’da takip edilenlerden biridir. Fuat 
Kod Ali Haydar Kaytan bir telefon kulübesinden Kürdistan Komiteyi aradığı sırada yakalanır. Yakalanmalardan haberdar olan Öcalan, Kaytan’ın kendisinin teslim olduğunu iddia eder ve ağza ılınmayacak küfürler eder. 

Tutuklamaların olduğu günlerde Abdullah Öcalan Avrupa yönetiminden Salih Aras’la görüşmek istediğini söyler ve bir sempatizanın evinde telefonla görüşme yapılır. Öcalan genel talimatlarını verdikten sonra, ayrıca Türk Solunun derin lideri Mihri Belli’ye 6 bin Alman Markı vermesini ve Belli’nin adamlarına sahte pasaport yapılmasının öğretilmesini ister. 

Aras, Mihri Belli için; “Doğu Perinçek ve Mahir Kaynak hakkında düşünceler im netti.  Onların istihbarat güçleriyle görüştüğünü biliyordum. Mihri Belli içinse bu düşüncelerde değildim. Sonraki yıllarda O'nun da aynı derin 
ekipten olduğunu anlamıştım” ifadelerine yer vererek, Öcalan’ın hangi güçlerin yönlendirmesiyle hareket ettiğini göstermiştir. 

Ali Haydar Kaytan’ın tutuklanmasının akabinde Abbas Kod Duran Kalkan’da İsviçre’nin Basel kentinde yakalanır ve Almanya’ya iade edilir. Duran Kalkan’ın da yakalanmasıyla birlikte birçok kadronun cezaevine girmesi neticesinde yeni Koordinasyon atamaları yapılarak görev değişimine gidilir. 

Bu çerçevede Sinan Kadah adlı bayan militan, Maşallah Öztürk ve eski Bonn Bölge sorumlusu örgütün Avrupa Merkez Koordinesine atanır. Bunula birlikte örgütün kurucularından M. Hayri Durmuş’un kız kardeşi Jiyan Hannover Bölge sorumluluğuna, Remzi Kartal Kürdistan Komitenin sorumluluğuna, Öcalan’ın yeğeni olan İsmet ise Bonn sorumluluğuna atanır. Bu tutuklamalar sırasında Abdullah Öcalan tutuklulara avukat ayarlanmasına izin vermeyerek, kendince onları cezalandırmak istemiştir. Öcalan’ın çalışanlara ve kitleye kızgın oluşu Avrupa alanına da sirayet etmiş, burada ki kadrolarca birçok cezalandırma hadisesi yaşanmıştır. Hannover sorumlusu Jiyan Kod Yıldız Durmuş ve Öcalan’ın yeğeni İsmet’in talimatlarıyla Hannover ve Köln’deki birçok aile cezalandırılmıştır. Bu sürecin karışıklıklara neden olması nedeniyle Bonn’da yapılan Hünerkom konferansında kavgalar çıkmış ve meydana gelen kavgada bazı militanlar yaralanmıştır. 

Yaşanan bu olumsuzluklar Türkiye kırsalında faaliyet gösteren alanlara da yansımıştır. Avrupa’dan gönderilen Müdahale Grubu Dersim Eyalet Koordinatörü Yücel Kod’u tutuklamış, Bölge Komiseri Hasan Hayri Gedik (Doktor Aydin), Mehmet Salih Kilic ve 17 militan öldürülmüştür. Öldürülmeyen diğerlerinin ise üzerlerine yanan naylon damlatılarak vücutları delinmiş ve birçoğu sakat bırakılmıştır. Bu grubu cezalandırmaya gidenlerin sorumlusu olan Cihan kod İlyas Yüksel’de bildiklerini deşifre etmemesi için daha sonraki yıllarda Öcalan tarafından infaz edilmiştir. 

Tunceli kırsalında meydana gelen bu olaylar aslında 3. Kongre dönemine kadar uzanan bir konu olup, bölgeye giden müdahale grubu ile eski yönetim arasındaki kavganın Avrupa üzerinden çözülmeye çalışılması ve işlerin daha da çıkmaza girmesinden ibarettir. 

Avrupa Komitesinden birçok yakalanmanın olduğu 1988 yılında Mehmet Ali Birant Almanya’nın Köln kentindeki Kürdistan Komiteye giderek örgütün Avrupa Sözcüsü Avukat Hüseyin Yıldırım ile görüşmüş ve Öcalan ile yapacağı söyleşi için hazırlıklar yapılmıştır. 

Avukat Hüseyin Yıldırım ve Yeni Muhalefet Süreci 

Abdullah Öcalan ile Mehmet Ali Birant arasında gerçekleşen mülakat süreci PKK militanları ve bir kısım kitle tarafından yakından takip edilmiş Onun devlete meydana okuyacağı şeklinde bir beklenti ortaya çıkmıştır. 

Fakat söyleşi yayınlandıktan sonra tüm kitle hayal kırıklığına uğramıştır. Öcalan söyleşide sadece kendisinden bahsetmiş, devlet fikrinden vaz geçebileceğini, sözde Kürt sorunun kendisi ile var olduğunu ve  kendisinin içinde yer almadığı bir çözümün mümkün olmadığını, bu nedenle devlet tarafından muhatap alınmak istediğini sıralamıştır. 

Bu görüşmeye tanık olan PKK Avrupa sözcüsü Avukat Hüseyin Yıldırım görüşme için; “O'nu (A. Öcalan için) o zamanda ikinci kez gördüm. Birincisi, Diyarbakır'dan ayrılıp Suriye'ye geçerken gördüm, o zaman hiç bir şey 


anlayamadım. Zaten o dönem seroklukta (başkan) yoktu. Ancak ikinci görüşmemde; (M. A. Birant'la olan görüşme dönemi) ne mal olduğunu çok iyi anladım. Onun nasıl hain biri olduğunu bütün PKK'lilere ve Kürtlere anlatmak zorunda olduğumu anladım…” ifadeleriyle içine düştüğü hayal kırıklığını ortaya koymuştur. 

Bekaa’daki görüşmeden sonra yeniden Almanya’ya dönen Hüseyin Yıldırım, Öcalan gerçeğini çevresindekilere anlatmaya başlar. Bu anlatımlar hemen karşılık bulmuş, gerek sempatizan kitlede gerekse de militan kadro olarak faaliyet gösterenlerde Öcalan karşıtı bir tepki başlamıştır. 

Bu tepki doğal olarak ilk zamanlarda aralarında Hüseyin Yıldırım ve Avrupa sorumlusu Salih Aras’ın da dahil olduğu altı kişilik bir grupla şekillenir. Bu grubun içerisinde; Avrupa Merkez üyesi ve Hollanda sorumlusu Nadire Kod adlı militan, Kürdistan Komite sorumlularından Yılmaz Kod adlı militan, Nadire Kod’un yardımcılarından Hollanda faaliyetlerinde bulunan Osman Kod adlı militan, Köln sorumlusu Sakine Kadah ve Avrupa komitesinden bir kişi daha gruba dahil olmuştur. 

Yeni şekillenen bu grup Köln yakınlarındaki Aachen’de bir evde toplanır. 
Bu toplantıda; 

-Örgütlü bir mücadeleye girilmesi, 

-Bu amaçla mevcut olanakların kullanılması, çalışmaların gizli yürütülmesi, 

-Güvenilir kişilere ulaşılarak grubun sayısının arttırılması, 

-Paris’te faaliyet gösteren Kara Ömer kod Haydar Altun ve İsviçre sorumlusu Mahir Velat kod Numan Uçar’ın ikna edilmesi, 

-Almanya ve Hollanda'daki tüm araç ve gereçlerin bölgelerden toplanarak emin yerlerde muhafaza edilmesi, 

-Bütün bölgelerdeki paralarda toplanarak aynı şekilde muhafaza edilmesi, 

-Ana arşivin yerinin değiştirilerek güvenilir bir yere taşınması, 

-Bölgelerden tepki gelmesi halinde, yapılanların Başkan’ın (Öcalan) emridir denilmesi, 

-Fransa’da PKK adına çalıştırılan 20 milyon Frank değerindeki ticari kurumların satılarak paraya çevrilmesi, 

-Yeni kurulacak örgüte Demokratik Birlik adının verilmesi kararlaştırılmıştır 88. 

Kararın akabinde Almanya ve Hollanda’daki para, silah ve arşiv toplanarak, yeni ayarlanan yerlere yerleştirilmiştir. Meydana gelen bu grup ilk etapta kendi durumlarını net olarak ortaya koymadan bir PKK militanı gibi çalışmalara devam edip, örgütlenmeyi alttan sürdürmüştür. 

Grup bu çerçevede 1988 yılının 15 Ağustosu’nda Hannover, Diusburg ve Stuttgart olmak üzere üç yerde kampanya düzenleyerek, PKK’ya para toplama faaliyetleri yapıp, toplanan geliri kasalarına aktarmışlardır. 

Muhaliflerin bu faaliyetleri bir süre gizli kalsa da akabinde ayrılmalar duyulmuş ve durumdan Öcalan’ın haberi olmuştur. Öcalan, alana gönderdiği notta muhaliflerin ve muhaliflerle yakın duran Numan Uçar ile 
Haydar Altun’un öldürülmesi emrini vermiştir. Öcalan Almanya’da tutuklu bulunan Abbas Kod Duran Kalkan’a gönderdiği notta, Avukat Hasan Hüseyin Yıldırım hakkında olumsuz bir yazı yazmasını ve bunların ortadan  kaldırılması yönünde psikolojik alt zeminin oluşturulmasını istemiştir. 

Öcalan’ın, Hüseyin Yıldırım’a karşı olumsuz yaklaşımları 1985 yılına kadar uzanmaktadır. Fakat Yıldırım’ın örgütün ilk avukatı olması ve kitle içerisinde fazlaca sevilmesi onun ortadan kaldırılmasının önünde hep engel olmuştur. 1985 yılında Avrupa Merkez yapısında yer alan ve aralarında Sadun Kod İsmet Doğru, Antepli Edip Kod (Kars'lı Muharrem), Kasım kod Salman Ömürcan, Batmanlı Mahmut kod Hüsnü Altun, Oktay kod Hasan Hayri Güler olduğu kişilerin katıldığı toplantıya Öcalan telefonla katılmış ve Hüseyin Yıldırım’ın çok ön plana çıktığını, bu nedenle itibarını sarsacak bazı girişimlerin yapılması gerektiği yönünde talimatlarını bildirmiştir. 

Netice itibariyle meydana gelen grup Bonn’da toplanarak, Metz kentinde yapılacak ana toplantının hazırlıklarını yapmaya başlamıştır. Planlamaya göre toplantıya yaklaşık 20 kişi katılacaktır. Öcalan olanlardan daha önce haber aldığından her zamanki gibi grup içerisine bir ajan yerleştirmiş ve yaşanan gelişmelerden haberdar olmuştur. Birkaç gün sonra Öcalan’ın muhbirinin Numan Uçar olduğu ortaya çıkmıştır. Numan Uçar muhalefetin yaptığı toplantılar ardından ele geçirdiği bilgileri Fransa’da yaşayan Dilan Kod Şemsi Kılıç aracılığı ile Öcalan’a iletmiştir. 

Öcalan, her dönem yaptığı numarayı burada da tekrarlamış ve grup içine derhal bir ajan yerleştirmiştir. Öcalan, Numan Uçar’ın ölüm emrini verdiği süsüyle muhaliflerle hareket etmesini sağlamış, akabinde de tüm 
yapıyı öğrenmeyi başarmıştır. 

Numan Uçar’ın grubu ihbar etmesinin akabinde Kara Ömer Kod Haydar Altun’un da muhalif gruba sızanlardan biri olduğu ortaya çıkmıştır. Haydar Altun, örgütün önemli isimlerinden Rıza Altun’un kardeşidir. 
Rıza Altun’da o dönem Alman ceza evlerindedir. Altun, her şeyin ortaya çıktığı günün öncesinde Avukat Hüseyin Yıldırım’ı toplantı yapalım diye bir yere çağırmış ve akabinde öldürmek istese de Yıldırım durumu fark ederek, 
öldürülmekten son anda kurtulmuştur. 

Av. Hüseyin Yıldırım daha önce PKK ile İsveç arasında çatışmaların yaşanmasına neden olan biri olmasına rağmen, örgütü bırakmasının akabinde İsveç’e sığınma talebinde bulunmuştur. Bilindiği karıyla 
Yıldırım, eski Avrupa Sorumlusu olarak Palme cinayetinin tüm detaylarını İsveç polisine anlatmış ve karşılığında da İsveç’te sığınma ve oturum izni almıştır. 

Bu gelişmelerin akabinde Hüseyin Yıldırım Milliyet Gazetesinin Bürüksel muhabirine, “Kürt Halkının ve PKK’nin bir diktatöre ihtiyacı yoktur. PKK’nin programı, amacı ve hedefi Diyarbakır’da resmi belgelere geçmiştir. PKK’yi 
tasfiye amacı taşıyan, bu yönlü T.C’ ye açık mesajlar içeren Öcalan’ın Mehmet Ali Birand ile olan röportajını şiddetle ret ediyorum…” şeklinde kısa bir not gönderir. Bu açıklaması ertesi gün Milliyet Gazetesinin birinci sayfasında yayınlanır. Haberin ardından Mahir Velat, Hüseyin Yıldırım’ı arayarak, kendisi ile görüşmeye Paris’e gelmesini ister. Yıldırım ise teklifi kabul etmeyerek İsviçre’den Fransa’ya muhalefetin eline geçen PKK’nın çiftliğine gider. 

Öcalan sistemi her yerde bir korku imparatorluğu kurduğundan muhalifler içinde yer alan iki kişi de bilahare Numan Uçar ve Haydar Altun ile görüşerek teslim olmuştur. Bu teslim olmayla birlikte Hollanda'da ki 
40 bin Gulden, Almanya'da bulunan ana arşiv ve araç-gereçlerin bir bölümü de Apocuların eline geçer. 

Almanya'da bulunan 50 bin DM, son örgüt dokümanları ve bazı araçlar ise Muhaliflerde kalmıştır. Bir kaç hafta sonra ise muhalif gruptan ayrılan bu iki kişi Almanya ve Hollanda başta olmak üzere ülke ülke gezdirerek, kitle 
toplantıları yapmaya zorlanır. İhanet edenlerin tavırlarıyla Muhaliflerin saflarında moralsizlik egemen olurken, Öcalan yanlıları ise kendilerini kazanan taraf olarak ilan etmiştir. 

Ayrılmaların artık aleni olarak ortaya çıkmasından sonra muhalif grup bir bildiri yayınlamıştır. Bildiride; PKK'nin amacından uzaklaştırıldığı, örgüt içinde önemli oranda rahatsızlık duyan kişilerin olduğu ve PKK tarafından 1987'de çok sayıda köy katliamı yapıldığı belirtilerek, örgütün amacından şaştığı ifade edilmiştir. Bu bildiri, başta PKK’nın kurumları olmak üzere, binden fazla kişi ve kuruluşa ulaştırılmış, akabinde Mehmet Ali Birant’a açıklamalar yapılmıştır. Bu açıklamanın akabinde Sovyet İstihbaratı muhaliflerle görüşmek istemişse de bu kabul görmemiştir. 

Grup bir süre sonra ilk faaliyetini gerçekleştirerek 1987’de Yunanistan’daki PKK kamplarına gönderilen ve orada esir tutulan Kesire Yıldırım’ı (Öcalan) oradan kaçırarak Doğu Berlin’e kaçırmayı başarmıştır. Öcalan 1987 yılında, İhsan kod adlı (Aslen Kağızman'lı Nizamettin) bir militanı Kesire’yle birlikte Yunanistan’a göndermiş ve Onu uygun zamanda Kesire’yi öldürmesi için görevlendirmiştir. 

Kesire Yıldırım örgütün ilk zamanlarında Arabanlı İsmet denen bir örgüt mensubu ile nişanlı iken daha sonra Abdullah Öcalan tarafından zorla elde edilmiştir. Öcalan zamanla diğer bayan militanlarla çarpık ilişkilere 
girince Kesire ile aralarında sorunlar yaşanmaya başlamıştır. Özellikle Öcalan ve Meral Kıdır arasında yaşandığı iddia edilen ilişki bardağı taşıran son damla olmuştur. 

Abdullah Öcalan sahip olduğu bir çok şeyin kaynağı aslında Kesire olmakla birlikte, Öcalan alacağını aldıktan sonra onu saf dışı etmek istemiştir. Onun Cemil Esat’la kurduğu iyi ilişkide de Kesire Öcalan ve Ali Haydar Kaytan’ın alevi kimliği önemli etken olmuştur. Öcalan, Nusayri 89 kökenli Suriyeli Baas rejimine yaranmak için Kod adını Ali, Kesire’nin kodunu Fatma, kardeşi Osman'ın kodunu da Hasan Hüseyin olarak belirlemiştir. 

Salih Aras bu konu ile ilgili; “ Politikadan anlamayan A. Haydar ve Kesire, C. Esat'la ilişkilerde ideolojik katılıktan (Marksist, Leninist) vazgeçmezler. Bu C. Esat'ın fazla hoşuna gitmez. Sünni olan Abdullah, 'politik' davranarak, 
Aleviliğin, Marksizm ve Leninizm’den daha ileri olduğunu söyleyerek ve her türlü tavizi vermeye hazır olduğunu belirterek, 

C. Esat'ın gözdesi olur. Bu anlamda kurulan ilişkinin tek sahibi ve muhatabı olur. İlişkiyi kuran Kesire ve A. Haydar başlangıçta saf dışı olurlar…” tespitinde bulunur. 

Kaçırılarak Berlin’e getirilen Kesire, Abdullah Öcalan’ın derin güçlerin adamı olduğunu ve kendisini de kullandığını anlatır. Kesire, 1985 yılında Ebubekir kod Halil Ataçla birlikte Öcalan’ı öldürmek için plan yaptıklarını ama bu işin Öcalan’ın şoförü Ferhan tarafından deşifre edildiğini belirtir. 

Bu planını yapan Kesire Öcalan, Ebubekir Kod Halil Ataç konuşarak, Onun karanlık güçlerle bağlantı içinde olduğunu belirtir ve ikna eder. Öcalan’ın şoförü Ferhan'da plana dahil edilir. Öcalan’ın şoförlüğünü yapan 
Ferhan, hazırladığı bombayı arabaya yerleştirecek uygun bir yer ve zamanda bir bahaneyle araçtan ayrılıp, bombayı patlatacaktır. Her şey hazırlanmış ve bomba arabanın içine konmuştur. A. Öcalan'da bir yerlere gitmek için birazdan arabaya binecekken, dışardan bekleyen Ferhan hızla geri A. Öcalan'ın yanına döner ve ağlayarak her şeyi açıklar. Öcalan, Ferhan’ı oracıkta tokatlar ve onu daha sonra Hakkâri kırsalına gönderir. Akabinde de her zamanki gibi bir çatışmada öldüğü söylenir. 

Konuya dönecek olursak, Kesire Öcalan ve Hüseyin Yıldırım İsveç’e gittiklerinde haklarında verilen infaz emri nedeniyle kendilerini koruması için diğer bir etnik Kürtçü örgütlenme olan Rızgari örgütünün lideri Mümtaz 
Kotan’a sığınmıştır. Hüseyin Yıldırım İsveç’e yerleşir yerleşmez, 1988 yılında Kürt İşçileri Devrimci Partisini kurarak faaliyetlerine bu parti altında devam etme kararı alır. 1990 yılında kurulan PKK-Dersimliler grubu da (DB) Yıldırımı desteklediğini belirterek, örgüte katılır 90

Netice itibariyle D. Berlin’e gelen Kesire tarafından 1989 başında; “Dilaver Ylıdırım Olayı” adlı broşür, “Öcalan’a açık mektup” adıyla ayrı bir bildiri ve iki ayrı yazı (dergi biçiminde) hazırlanır ve yeterli derecede ilgili yerlere ulaştırılır.

Kesire yazısında Öcalan için; “Senin amacının ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Sen halkımızın evlatlarını birbirine vuruşturacak, güvensiz bir ortam yaratacaksın. Halkımızın mevcut mücadele gücünü lejyoner deposu haline getireceksin. Sonra, iki elini havaya kaldıracak, halkımıza, bütün çabalarıma rağmen ayağa kalkma gücü göstermediniz, çağımızda yaşamayı hak etmediniz diyecek, tozlu eteklerini silkeleyerek gerçek yuvana döneceksin. Halkımızın evlatları da kendisinden başka kimsede kusur aramayacak.” Şeklinde belirlemelerde bulunarak, Öcalan’ın gerçek kimliğini ve ajan 
faaliyetlerini deşifre eder. 

Sonrasında da gruba kendinize dikkat edin şeklindeki tavsiyesine, grup üyelerinin “bize bir şey yapamaz” şeklinde karşılık vermesine karşın Kesire Öcalan, Abdullah Öcalan’ı kastederek, “bağlı olduğu güçleri harekete 
geçirir” ifadelerine yer vererek, Öcalan gerçeğini tamamen gün yüzüne çıkarır. Grup akabinde “Şoreşe Kürdistan” adıyla bir dergi çalışmalarına başlar. 

Yazılar oldukça etkili olur. Başta Almanya, Fransa, Hollanda ve İsviçre olmak üzere tüm Avrupa'da ilişkide olunan PKK çevrelerine, Türkiye'deki birçok basın kuruluşuna ve İran'daki kadrolara posta yoluyla ulaştırılır. 

Kesire’nin Berlin’de olduğunu öğrenen Doğu Berlin Hükümeti PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu ve Kesire Öcalan’ın da örgütün bir mensubu olduğunu belirterek, 10 gün içerisinde ülkeyi terk etmesini ister. Bu 
durum üzerine Nadire adlı militan hemen Sovyet yetkililerle görüşerek Kesire hakkında verilen kararı geri aldırır. 

Bu arada o dönem KDP’nin Avrupa sorumlularından Hoşyar Zebari’nin görüşme teklifi, KYB’li sorumluların görüşme istekleri ve muhalif gruba katılmak isteyen birçok kişinin talebi Kesire’nin olumsuz karşı koyması nedeniyle gerçekleşmez. Bu durum daha sonra Kesire’nin de bir plan dahilinde grubun içine gönderildiği kaygısını uyandırır. 

Bugün bakıldığında bir çok muhalifin öldürüldüğü bir ortamda Kesire’nin hiç sorunla karşılaşmamış olması bu ihtimali bu iddiayı güçlendirse de kanaatimce bu doğru değildir. Kanaatimce Kesire ve Abdullah Öcalan arasında, Kesire’nin PKK karşıtı faaliyetlerine son vermesi karşılığında affedilmesi şartıyla anlaşma yapılmış ve susması sağlanmıştır. 

Grubun bir araya geldiği son ikinci toplantıda, Kesire Öcalan ve Nadire adlı kişinin, THKPC-Acilcilerden Ali Kasım Kod Mihraç Ural’la görüşmesi ve Suriye rejimine Öcalan’ın Türk derin güçleri ile ilişkili olduğunun 
söylenmesi gerektiğini ve yine THKPC-Acilcilerin Avrupa’daki en önemli adamı Salih ile görüşülmesi konusunda baskı yapılır. Salih Aras Fransa-Paris’te Acilcilerle görüşme gerçekleştirse de bu görüşmenin 
PKK’lılara bildirilmesi nedeniyle Aras öldürülmekten son anda kurtulur. 

Kesire’nin, Cuma Kod Cemil Bayık’ın da Öcalan’a karşı olduğunu, onunda gruba dahil etme yönündeki isteği ve Mihri Belli ile görüşme talebi, Muhaliflerle Kesire arasındaki ilişkilerin son bulmasına neden olur. 

Bu gelişmelerin hemen sonrasında 1989’in başlarında örgüt tarafından, PKK Köln sorumlusu olup, muhaliflere sempati duyan Saliha Kadah ve İdris kod Asım Güzel Paris'te boğularak infaz edilir ve cesedi ormana 
atılır. İnfaz edilen Kadah’ın derisi, tanınmaması için vahşice yüzülür. 

Sakine Kadah aslen Mardin'li bir Yezidi olup, örgütün eski kadın militanlarından birisidir. Örgütün bazı kararlarını sorguladığı için Öcalan tarafından ölüm kararı verilir. Öldürülürken vahşi yöntemler kullanılır. Örgüt Sakine’nin ölümünün kadroyu olumsuz etkileyeceğini bildiğinden infazı gizli tutmaya çalışır fakat başarılı olmaz. Sakine’nin vahşice öldürülme şeklinin deşifre olmasından sonra örgüte müzahir kitle içerisinde itiraz 
sesleri çıkmış ve bazı kopmalar meydana gelmiştir. 

Örgüte sempati duyan ve Sakine'yi yakından tanıyıp, O'nunla evini paylaşan bir bayan, olayı öğrenince çıldırma durumuna gelir ve aylarca psikolojik tedavi görür. 

Sakine Kadah örgüt tarafından infaz edildiği sırada eşi Sinan, Almanya’da cezaevindedir. Eşinin öldürülüşünü ve öldürülme şeklini bilahare öğrenir. Bu kişi eşinin öldürülmesine tepki vermek yerine, olayı kabullenerek, tahliye olduktan sonra PKK içerisinde çalışmaya devam eder. Davranışı konusunda kendisini kınayanlara ise; “gidecek yerim yok, bu saatten sonra çalışacak bir iş bile bulamam. Olan olmuş, muhalif olup ölmektense böylesi daha iyi” şeklinde hayret uyandıran bir savunma yapar. 

İdris kod Asım Güzel ise aslen Kars Digorludur. Kod adını daha önce öldürülen İdris Ökmen adlı teröristten esinlenerek İdris olarak kullanmıştır. 1980 başlarında Libya'ya işçi olarak gider. Orada PKK'nın örgütsel faaliyetleri içerisinde yer alır. II. ve III. Kongrelerin olduğu 1982-86 dönemini burada Numan Uçar (Mahir) ve Osman Öcalan'la birlikte geçirir. Orada bu kişiler arasında sorunlar çıkar ve III. Kongre sürecinde 
Bekaa’ya döner. Bekaa’da askeri konularda eğitim verir. 1987 yazında A. Öcalan tarafından çantasına infaz kasetleri doldurularak Almanya'ya oradan da sürekli merkezi eğitim çalışmalarının yapıldığı Fransa'da görevlendirilir. 

1989 sürecinde örgüt içi işleyiş konusunda bazı eleştirilerini yüksek sesle ifade edince ölüm kararı verilir. Güzel’in Avrupa’da bulunduğu dönemde Kara Ömer Kod Haydar Altun ve Mahir Velat Kod Numan Uçar ile 
arasında çekişme olduğundan, infazında da bu kişilerin yer aldığı söylenmektedir. 

Sakine Kadah ve Asım Güzel’i infaz eden Harun Altun ise daha sonra Kuzey Irak’taki kamplara çağrılır. Altun örgüte yaranmak için her türlü yüz kızartıcı işi yapmış olsa da bunda başarılı olmaz. 4. Kongreden sonra yetkileri elinden alınarak, sıradan bir militan gibi Çin malı bir kaleşnikof marka silah ile Türkiye’deki kırsal faaliyetine gönderilir. 

Hakkâri kırsalında kaldığı bir dönemde meydana gelen çatışmada yaralanır. Bu grubun sorumlusu olan Cemil Bayık, Altun’un arkadaşlarınca kurtarılmasına izin vermez. Zamanla kan kaybeden Altun yaralı olarak 
Askeri Birliklerin eline geçer. Yaralı olarak kaldırıldığı hastanede kan kaybından ölür. Mahir Velat ise Öcalan’ın Avrupa’ya çıktığı süreçte belirleyici kişilerden olsa da daha sonra Öcalan tarafından hain ilan edilerek, hakkında cezalandırma kararı verilir. 

Liderliğini Avukat Hüseyin Yıldırımın yaptığı grup Saliha Kadah ve Asım Güzel’in öldürülmesinden sonra kendilerine daha güvenli bir yer arayışına girerek, 1989 yılının Nisan ayında Hollanda’nın güneyinde, Belçika sınırında bir kasabaya yerleşirler. 

Salih Aras ve Yılmaz Kod adlı militan İsviçre’de barınma kararı alırken, Hüseyin Yıldırım İsveç’e bir doktor arkadaşının yanında kalmaya başlar. Yıldırım bu evde kalırken, daha önce Yıldırım’ın daha önceki yıllarda tutuklandığında tercümanlığını yapan Eva Torin adlı bayan ve İsveç İstihbarat Örgütü SAPO’dan üç kişi gelerek kendisiyle görüşür. 

SAPO görevlileri Yıldırım’a “Yarın Cumartesi ve Pazar dışarı çıkma. Üç komando seni öldürmeye gelmiş” bilgisini iletir ve bu üç kişinin adını, soyadını, anne ve baba adını, doğum yerlerini bir kâğıda yazılı olarak 
kendisine verirler. Bu bilgi esasen Alman polisinin elde edip, İsveç’e bildirdiği ve İsveç istihbaratının da teyit ettiği bir bilgidir. Bu bilgi halen Yıldırımın arşivinde bulunmaktadır. 

Grup üyeleri buraya yerleştikten sonra Hollanda vatandaşı Yılmaz Kod işsizlik maaşı için resmi başvuruda bulunur. Başvuruda referans olarak belirtilen adreste Hollanda makamlarının çalışma yaptığı dönemde, bu adreste çalışan bir sempatizan durumu örgüte bildirir ve adres örgütün eline geçer. 

Grubun yerinin öğrenilmesinden sonra örgüt tarafından Hüseyin Yıldırım ve Yılmaz Kod adlı kişinin istihbaratı yapılır ve 13 Haziran 1989 tarihinde restoranda yemek yedikleri bir sırada kendilerine üç örgüt mensubu tarafından silahlı saldırı yapılır. 

Saldırıda yılmaz Kod çenesinden Hüseyin Yıldırım ise bacağından vurulur. Polis tarafından yapılan çalışmada olay yerinde 27 adet boş kovan bulunur. Hüseyin Yıldırım saldırı esnasında kendine ateş edenlerden birinin Sakallı Zınnar Kod adlı militan olduğunu tespit eder. Yıldırım saldırganları tanımış olmasına rağmen bu isimleri polise söylemez 91. 

Sıkılan kurşunlar Yılmaz Kod’un çenesinin bir tarafından girerek diğer tarafında kalır ve çenesi parçalara bölünür. Bu nedenle Belçika’da bir ortopedi hastanesine yatırılır ve birkaç ameliyat geçirir. Hüseyin Yıldırım ise 
Hollanda’da ki bir hastaneye götürülür. 

Saldırıdan sonra terör örgütün Avrupa Merkez Komite Üyeleri Fransa’nın Metz kentinde bir toplantı yaparak, eylem değerlendirmesinde bulunup, eylemin başarılı olduğu değerlendirilmesi yapılır. Eylemin ardından Şam’daki Öcalan aranıp, şahısların öldürdüğünü bildirdilerse de sonrasında bu kişilerin yaralı kurtuldukları haberi gelir. 

Saldırı Türk ve Dünya basınında duyulduğunda etkisi yüksek olur. Fransa Eski Cumhurbaşkanının Eşi Daniel Mitterant yaralılarla yakından ilgilenilmesi için defalarca Hollanda Diş İşleri Bakanlığına telefon ederek, destek sunmalarını ister. Hollanda’nın İsveç Büyükelçisi ise hastaneyi ziyaret ederek, hastane masraflarının karşılanması için talimat verir. Eylemin başarısız olmasından sonra açıklama yapan PKK Avrupa bürosu “olayın 
Türk MİT’i tarafından gerçekleştirdiğini ve PKK’ya yıkılmak istendiği” şeklinde açıklama yapar. 

Olaydan bir süre sonra Alman İstihbarat Görevlileri de hastaneyi ziyaret ederek, kendilerine koruma vereceklerini söyler. İddiasına göre Yıldırım bu teklifi de kabul etmez ve koruma taleplerinin olmadığını bildirir. Akabinde de arkadaşları tarafından alınarak İsviçre’deki bir hastaneye götürülür. İsviçre’deki tedavisi tamamlandıktan sonra da Güney Fransa’da Fransız Solcularından Longo Mai grubuna ait bir çiftliğe giderek orada dinlenir. 

Hüseyin Yıldırım örgütün ilk kurulma aşamasında yer almış, 1980 sonrası meşhur Diyarbakır mahkemelerinde örgütün avukatlığını yapmış ve sonrasında da Avrupa sözcülüğüne getirilmiştir. Dolayısıyla Öcalan ve PKK’nın derin faaliyet ve irtibatlarını yakından görmüş, bir bölümünde de yer almıştır. Bu nedenle ilk iş olarak PKK ve Öcalan’ın; Mihri Belli, Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek üçlüsü ile olan bağlantılarını ortaya koyan 
doksan sayfalık bir kitap hazırlar. Bu kitap 29 Kasım 1989 tarihinde tamamlanarak yayına hazır hale getirilir. 

Yazının hazırlığına geçileceği dönemde Alman İstihbaratının talebi doğrultusunda Fransız Polisi Yıldırım’ın çiftliğine baskın yaparak onu gözaltına alıp, Marsilya savcılığının isteği ile gözaltına alır. Bu baskında 
Fransız polisi içerisinde Ermeni asıllı Türkçe bilen polislerin olması da baskının ne amaçla yapıldığı konusunda kuşkular oluşturur. Fransızlar, Yıldırım’ı bir süre gözaltında tuttuktan sonra kendisine Fransa pasaportu 
verileceğini ve Fransa’da kalmasını isterler. 

Alman ve Fransız istihbaratının PKK muhaliflerinin sözcüsü olan Hüseyin Yıldırım’ı yıpratma politikasına girmesi kuşkulara neden olmuştur. Alman ve Fransızların baskılarının artığı bu günlerde muhalif grubun üyelerinden Kesire Öcalan gruptan ayrıldığını kesin olarak belirtip, Öcalan’ın yakın dostu Mihri Belli’nin yanına Stockholm’e gider. Kesire’nin bu tercihi grup içerisinde şok etkisi meydana getirir. Mihri Belli ile Öcalan arasında bilinenin de ötesinde bir bağlantı bulunmaktadır. Belli, Öcalan’ı yetiştiren ve PKK’nın programını hazırlayan kişi olup, örgütün derin güçlerle olan bağlantısında kilit bir konumdadır. 

Yıldırımın göz altısıyla başlayan, Alman ve Fransız Devletinin baskısıyla devam eden sürece PKK terör örgütü de destek sunmuş, Ali Haydar Kaytan ve Mustafa Karasu tarafından kaleme alınan iki ayrı yazıyla muhalif grup tekrar ölümle tehdit edilmeye başlanmıştır. 

 BU BÖLÜM DİPNOTLARI;

1 Burkay K., Kürtler ve Kürdistan, 1992, İstanbul, s.454. 
2 Çay, A., Her Yönüyle Kürt Dosyası, Ankara, 1996, s,13 
3 Ömer Özüyılmaz’ın Gurmanc ve Kürtlerin kökeni adlı eserine göre, Kürtler ve Gurmanclar iki ayrı halk olup, Bu iki topluluk yeni bir millet oluşturma amacıyla Batılılarca birleştirilmeye çalışılmış ve önemli oranda da  başarılmıştır. 
4 Çay, a.g.k. ,s,17 
5 Çay, a.g.k., s.119,120 
6 http://zozanozgokce.blogcu.com/1833224/ 
7 Ulubelen, E., İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye , İstanbul, 2006, s.177-247 
8 Ulubelen, a.g.k., s.113 
9 Ulubelen, a.g.k., s.188 
10 Turan yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, İstanbul, 1993, s.54-70. 
11 Marcus A., Kan ve İnaç, İletişim Yayınları, 2009 
12 Sakık Ş., Apo, Ankara, Ankara, 2005, s.51 
13 Necdet Pekmezci, PKK’nın MİT’tolojik Tarihi, Silüet Yayınları. 
14 Bu kişinin içinde bulunduğu yapılanma Türk Milli Ülküsü dışında etnik-kafatasçı bir yapıdır. 
15 Öcalan A,. Devrimin Dili ve Eylemi, s. 110, 117, 122, 155. 
16 Öcalan A., Bir Halkı Savunmak, İstanbul, 2004, s.255 
17 Yalçın Küçük bu dönemde Cumhuriyet Gazetesinde Yöneticilik yapmaktadır. 
18 Sakık, a.g.k., s.52 
19 Öcalan, Bir Halkı Savunmak,… s.255 
20 Akçora E., ” Tarihi Gelişimi İçerisinde Terör Örgütlerinin Türkiye Üzerindeki Emelleri Ve İşbirlikleri” Doğu 
Anadolu Güvenlik Ve Huzur Sempozyumu, Elazığ, 2000 , s.266. 
21 Stratejik savunma (1984-1989), Stratejik Denge (1989-1991) ve Stratejik saldırı (1991-1996) 
22 Bahse konu görmek amacıyla 2008 yılı şubat ayında Lice’nin Fis köyüne giderek incelemeler yaptım, halkla 
yaptığım görüşmede, köy halkının Ermeni asıllı olduğu ve sonradan İslam dinin seçtiklerini müşahede ettim. 
23 Alperener M., PKK terörünün Belçika boyutu, s.18. 
24 Demirkıran S., PKK, İstanbul ,2001, s.103. 
25 Bazı kaynaklara göre ise 7 Temmuz 1979’dır. 
26 Demirkıran, a.g.k., s.103. 
27 Naif Havatme, 17 Kasım 1935 yılında Ürdün’ün Salt şehrinde doğmuş Filistinli politikacıdır. Havatme Grek Ortodoks bir bedevi kabilesinden gelmektedir. 1954 yılında yüksek eğitimine Kahire’de devam ederken, Arap 
Ulusal Hareketi örgütüne katılarak partinin sol kanadında yer almıştır. 1967’de tekrar bu ülkeye dönüp, Filistin Halk Kurtuluş Cephesine katılmıştır. Kurucularından biri olduğu FHKC’den koparak 1969 yılında Filistin'in 
Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’yi (FKDC) oluşturarak, bu Marksist hareketin genel sekreteri olmuştur. 
28 Kotan M., Yenilginin İzdüşümleri, Atina, 2003, s.78.. 
29 http://www.internethaber.com/kemalistlerden-esada-buyuk-destek-381188h.htm 
30 Akçora, a.g.m., s.268. 
31 Alperener, a.g.k, s.26. 
32 Akçora, a.g.m., s.268 
33 Altuğ Y., Terörün Anatomisi, İstanbul, s.100-101. 
34 Kotan, a.g.k., s.81 
35 Berkan İ, “PKK Tarihinden”, Hürriyet, 4-5 Mart 1999 
36 Öcalan A., Şubat-Mart konuşmaları, Suriye, 1988. 
37 Buzoğlu M. H., Türkiye’nin Ulusal Güvenliği ve PKK, 1997, Ankara, Yüksek lisans Tezi. 
38 Cem Ersever, Kürtler, PKK ve Abdullah Öcalan, s.85. 
39 Kotan, a.g.k., s.54 
40 02 Ocak 2007 tarihli Abdullah Öcalan’ın avukatları ile görüşme notu 
41 Akçora, a.g.m., s.270 
42 Cem Ersever, PKK, Kürtler ve Öcalan, s.111. 
43 Kürdistan Aktüel, Kayıplar adlı makale 
44 Daha geniş bilgi için: Yıldız H., ”Muhatapsız Savaş Muhattabsız Barış” s.146-150 
45 Ersever, a.g.k., s.71. 
46 http://www.sosyalistkurd.net/index.php?Itemid=117&id=263&option=com_content&task=view,PKK ‘de iç tasfiyecilik, iç 
şiddet, infazlar, bunun bir çizgi, bir kurum olarak kurumlaştırılması, 
47 Abdulkadir aygan, PKK; Yapısı, ideolojisi ve işleyişi adlı makale 
48 Karer B., Bir serüvenin düşündürdükleri, s.53. 
49 Öcalan A., Devrimin Dili ve Eylemi, s. 176 
50 Karer, Bir Serüvenin Düşündürdükleri, 54. 
51 Serxwebun Dergisi, sayı 42. s,6 
52 Öcalan A., 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 487 
53 Akçora, a.g.m., s. 270 
54 Demirkıran, a.g.k., s. 105. 
55 Öcalan A, Aydınlarla Söyleşi, 10 Nisan 1992, s.35-36. 
56 Berxwedan Dergisi, Mart-95, sayı 8, s.6,7 
57 Yavuz T., ABD'nin Kürt Kartı, İstanbul, 1993, s. 100-102 
58 Öcalan A., Kürdistan Yurtseverliği ve Ulusal Kurtuluş Cephesi, İstanbul 1993, s.41-73 
59 Öcalan A., Seçme Yazılar, İstanbul, 1992, s.157. 
60 Aras S., PKK Düseldorf Davası Adlı Makale, Ocak 2009. 
61 Kotan, a.g.k., s.115
62 Aras, PKK Düsseldorf Davası Adlı Makale, 7 Ocak 2009.

63 Milliyet, “Olaf Palme Cinayetinde PKK Şüphesi”, 18 Ağustos 1985
64 Berxwedan Dergisi, PKK Merkez Komite, Mart-95, sayı 8, s.5 
65 Gün E., Ape Musa-Faili Bilindik Meçhul, 2010, İstanbul, s.73. 
66 Harun’ kod isimli Süreya Özbey, MHP Ülkü Ocakları’nda yetiştiği ve daha sonra da PKK’ya geçtiği iddia edilmiştir. Bu iddiayı ortaya atan Selim Çürükkaya’nın Sırlar Çözülürken adlı kitabında Süreya Özbey’in, Papa 
ve İpekçi suikastlarının kilit ismi olan Yalçın Özbey’in kuzeni olduğunu ileri sürülmüştür. 
67 Doktor Cihan kod adlı Lamia Bakşi, daha sonra ajan olduğu gerekçesiyle Kuzey Irak'ta öldürülmüştür. 
68 Sabah Gazetesi, Saygı Öztürk, “Palme Tetikçisi Cezaevinde” adlı yazı, 30 Nisan 1998. 
69 Hürriyet Gazetesi, Enis Berberoğlu, “Palme cinayetinde PKK taşeron mu?” adlı yazı, 3 Haziran 1999. 
70 14 Mart 2001 tarihli Abdullah Öcalan’ın avukatları ile görüşme notu 
71 Öcalan A., Sümer Rahip Devletinden Demokratik Halk Cumhuriyetine Doğru, ,2000, İstanbul, c-II, s.163 
72 http://www.radikal.com.tr/1999/06/02/turkiye/02ist.html 
73 Bunun için devam eden iddia olunan Ergenekon Terör örgütü iddianame lerine bakılmalıdır. Bu iddianamelerde ETÖ-PKK ilişkileri detaylı olarak işlenmiştir. 
74 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=-236018 
75 Yeni Gündem Gazetesi, Mayıs 1987, s.12 
76 Akçora, a.g.m., s.271. 
77 Dağlı F., Birakuji-Kürtlerin İç Savaşı, Belge Yayınları, 51-53 
78 Serxwebun Dergisi, Temmuz, 1987, s.15. 
79 Öcalan A., Aydınlarla Söyleşi,… s.100. 
80 Berxwedan Dergisi, Ocak 1988, sayı 46, s.9. 
81 Ghaliand G., Kurdistan und die Kurden, Band 1, Reihe Pogrom, Gesellschaft für Bedrohte Völker Göttingen und Wien, August 1988. s. 175-176 
82 Güngör Ç., Avrupa Komitesine Açık Mektup, 15 Nisan 1983. 
83 Güngör Ç., Devrimci-Demokratik Kamuoyuna, 18 Mart 1984. 
84 Öcalan A., PKK'ye Dayatılan Tasfiyecilik ve Tasfiyeciliğin Tasfiyesi, Köln, 1993, s. 47. 
85 Aras S., Düsseldorf PKK Davası, 11 Aralık 2008. 
86 1988 de örgüt içinde A.Öcalan'a karşı çıkan muhalefetin yandaşı olması gerekçesiyle Sakine Kadah'la birlikte Paris'te infaz edilir. 
87 Aras S., PKK Düsseldorf davası 8, 08 Şubat 2009. 
88 Demirkıran, a.g.k., s.108. 
89 Nusayrilerin iddialarına göre Hz. Ali’nin vücudunda Allah’ın ruhaniyeti vardır. Bu sebeple Nusayrilerin görüşlerinin temelini Hz. Ali’nin ilahlaştırılma sı teşkil eder. Nusayrilerin bütün kollarına göre, Hz. Ali, mabuttur, Tanrıdır. Hz. Ali, ne doğurdu ne de doğruldu. Ölümsüzdür. Her zaman vardır. Zatı yıldızlara hâkim olan nurdur. Nurun nurudur. İlâhî zatı itibariyle gizlidir. Hz. Ali, yerler ve göklerin yaratılmasından önce de var olmuştur, sonra da. O, manadır. Görünüşte imam ise de, bâtınî olarak o Tanrı’dır. Bu, Nusayriliğin temel inancı olduğu için, onlara göre şehâdet kelimesi, “Ben, Hz. Ali’den başka ilâh bulunmadığına şehâdet ederim.” şeklindedir. Hz. Ali Allah’tır ve nurundan Hz. Muhammed’i (s.a.v) yaratmıştır. Hz. Ali manadır, Hz. Muhammed (s.a.v.) ise isimdir. Hz. Muhammed de (s.a.v.) kendi nurundan Selman-ı Farisi’yi yaratmıştır. Bu sır, Nusayriler tarafından, Hıristiyanlıktaki “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” sistemiyle açıklanır. 
90 Kotan, a.g.k., s.172. 
91 Hüseyin Yıldırım konu ile ilgili olarak isimleri Polise verdiğini söylese de bunun teyidi mümkün değildir. Yıldırım’ın bazı konularda kendini güçlü ideolojik yanları olan biri gibi gösterme gayreti izlenmiştir. Bu nedenle 
bazı beyanlarının abartılı olabileceği değerlendirilmektedir. 

5 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR


***