ÖRGÜT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖRGÜT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2017 Salı

ORTADOĞU LABORATUVARINDA DEVLETLEŞEN ÖRGÜT HİZBULLAH BÖLÜM 2




 ORTADOĞU LABORATUVARINDA DEVLETLEŞEN ÖRGÜT HİZBULLAH BÖLÜM 2 



 (HAMZEH, 1993)


Hasan Nasrallah`ın 1992 yılında genel sekreter olmasının ardından aynı yıl içinde yapılacak parlamento seçimlerine Hizbullah olarak gireceklerini ilan etmesiyle birlikte Hizbullah siyasi bir parti sıfatını da kazanmış, böylelikle Lübnan siyasi hayatına sadece askeri olarak değil aynı zamanda politik olarak da müdahale fırsatını elde etmiştir. Hizbullah katılmış olduğu ilk seçim olan 1992 seçimlerinde 128 koltuktan 8 ini kazanmış olup, Lübnan`daki son seçim olan 2009 seçimlerinde Hizbullah`ın meclisteki adıyla Direniş`e Sadakat Bloğu 12 koltuk kazanıp 2 bakanlığı elinde tutmayı başarmıştır. (beyrut.be.mfa)
Hizbullah askeri gücünün vermiş olduğu avantajı da kullanarak Lübnan siyasetinde her daim etkili olmayı başarabilmiştir. Parlamento ve hükümette her daim Hizbullah faktörü göz önünde bulundurulmuştur çünkü Hizbullah örgüt ve temsil ettiği insanların aleyhine oluşabilecek tüm durumlara müdahale etmektedir. Bu müdahalelerde genellikle başarıya da ulaşmaktadır. Batı destekli Saad Hariri hükümetinin Hizbullah`ın müdahalesiyle düşürülmesi bunun en güzel kanıtıdır.
Örgüt siyasi faaliyetlerini anlatmak, tabanını genişletmek ve ona olan desteği arttırmak, kısacası örgütün propagandasını yapmak için yazılı ve görsel birçok alanı kullanmaktadır. Sosyal medya konusu propaganda için özellikle önemlidir. Örgütün propagandasını yapmak amacıyla kullandığı başlıca basın yayın organları şunlardır:
El-Manar; örgütün televizyon kanalıdır. Hizbullah liderleri ve ulemalar kanalda siyasi, sosyal ve askeri konularda görüşlerini belirtmekte ve Hizbullah politikalarını açıklamakta, dini, tasavvufi ve felsefi sohbetler yapılmaktadır.
Radyo Nur; örgütün radyo kanalı olup savaş durumlarında halkı birlik olmaya davet edip genellikle Hizbullah marşları çalarak mücahitlere moral verme amacındadır.
Lahit ve El Mukaweme Gazeteleri; Örgütün gazete organları olup örgütün siyasi ve askeri propagandasını yapmakla birlikte savaşçılardan ve şehit olan mücahitlerin fotoğrafları ve öykülerine yer vermektedir. (ERDİN, 2010)


SOSYAL YAPILANMA

Hizbullah`ın Lübnan içerisindeki gücü ve popülaritesi araştırıldığında rahatlıkla görülebilir ki; örgütün oluşturmuş olduğu sosyal hizmetler ağı örgütün ülke içerisinde bulduğu desteklerin en önemli nedenlerinden biridir. Hizbullah oluşturmuş olduğu eğitim, sağlık ve sosyal dayanışma kurumlarıyla birlikte bütün bir halka hizmet etmektedir. Eğitim ihtiyaçlarını karşılayamayan çocuklara kendi kurduğu okullarda eğitim vermektedir ki birçok araştırmacıya göre Hizbullah`ın eğitim kurumları Lübnan`ın resmi eğitim kurumlarından çok daha yüksek kaliteye sahip bir eğitim vermektedir. Bunun yanı sıra vakıf hastaneleri şeklinde hastaneler kurmuş olup, sağlık ihtiyaçlarını karşılayamayan yoksul kesime bu kurumlarda hizmet vermekte veya savaş bölgelerine sağlık hizmeti götürmektedir. Savaşta veya saldırılarda yıkılmış evleri tamir eden veya evini kaybedenler ve evsizler için yeniden ev yapan inşaat kurumları da faaliyet göstermektedir. Babasını savaş v.b. durumlar dolayısıyla kaybetmiş yetimlere veya dullara sosyal yardımlaşma aracılığıyla maddi ve manevi yardımlarda bulunmaktadır. Kendi hakimiyeti altındaki bölgelerde halkın yiyecek ve su ihtiyacından sağlık ve sosyal ihtiyaçlarına kadar her alanda faaliyet gösterip yapmış olduğu faaliyetleri karşısında hiçbir ücret talep etmemektedir. Böylece Hizbullah halkın desteğini kısa bir sürede kazanmış ve zaman içerisinde örgüt ve siyasi parti konumunun da üstüne çıkarak tabiri caizse Lübnan`ın bazı bölgelerinde devletleşmiştir. (QASSAM, 2007)
Hizbullah`ın Lübnan içerisinde faaliyet yürüten bazı kurumları şunlardır; İnşaat Cihadı Kurumu, İslami Uyanış Kurumu, Karzı Hasene Cemiyeti, İslami Hayır Cemiyeti, Şehit Kurumu, İslami Eğitim Kurumu, İslami Direnişi Destekleme Kurumu. (ÇELİK, 2006)



ASKERİ YAPILANMA

Hizbullah kuruluş sürecinde Lübnan İç Savaşı`nı ve İsrail işgalini yaşamış bir örgüt olarak askeri gücün hayati öneminin farkındadır. Bu bağlamda kuruluşunu ilan ettiği yıldan itibaren büyük bir askeri güç ve vurucu etki yaratmak Hizbullah`ın temel amaçlarından biri olmuştur, zira Hizbullah, her an Lübnan`ı yeniden işgal potansiyeline sahip bir düşmanın, İsrail`in sınır komşusudur. Bu nedenle Hizbullah yıllar içerisinde İsrail`e karşı direniş gösterebilmek, bu yolla cihad faaliyetlerini arttırabilmek ve bölgede askeri güç olarak dikkate alınan bir unsur olabilmek amacıyla düzenli bir strateji izlemiş ve İsrail ordusuna karşı sahip olabileceği bütün avantajları kullanmak istemiştir. Böylece Hizbullah, dünya üzerinde devrim ve cihad amaçlarını güden ve düzenli büyük bir orduya karşı savaşan her hareket gibi gerilla savaşı stratejisini benimsemiş ve bünyesinde Lübnan Direniş Tugaylarını organize etmiştir. Çünkü İsrail ordusuna karşı mücadele sürdüren Hizbullah`ın İsrail ordusu gibi uçak, gemi v.b. konvansiyonel silahları yoktur ve İsrail ordusuna karşı açık alanda yapılacak bir mücadelede her hangi bir direniş sergileyemez. 

İsrail gibi dünyanın en güçlü 4. Ordusu olarak gösterilen bir güce karşı izlenebilecek en etkili strateji gerilla savaşıdır.  Çünkü İsrail ordusu gibi büyük konvansiyonel ordular, tıpkı kendisi gibi konvansiyonel ordulara karşı savaşmak üzere eğitilmişlerdir. Hali hazırdaki teknolojik, lojistik ve sayısal üstünlüğü kırmak ve İsrail`e karşı bir direniş gösterebilmek ancak gerilla savaşı stratejisi ile mümkünüdür. Çünkü geçmişte birçok deneyimin kanıtladığı gibi düzenli ordu birlikleri tüm üstünlüklerine rağmen gerilla stratejisi izleyen birliklere karşı kesin bir zafer kazanamazlar. Hizbullah bu durumu İsrail karşısında avantaja çevirerek İsrail`e karşı birçok kez başarı elde etmeyi bilmiştir. 

Gerilla savaşı stratejisinde militan sayısı ve mühimmattan daha önemli bir konu vardır ki; o da halk ile olan ilişkilerdir. Hizbullah halk ile olan ilişkilerine son derece önem göstermiş, bunun için de El Manar ve Radyo Nur gibi yapıları kullanarak en önemi silah olan propaganda olgusunu halk üzerinde son derece iyi işlemiştir. Bunların yanı sıra cihad anlayışına sahip olan Hizbullah, ideolojik olarak son derece disiplinli bir eğitim vermekte ve militanlarının cihad anlayışıyla birlikte kendilerini koşulsuz olarak Hizbullah`a adamalarını sağlayabilmektedir. Ayrıca İslami devrimci bir yapıya sahip olduğunu tüm dünyaya kanıtlamak adına bayrağının üzerine dünyadaki tüm devrimci hareketlerle özdeşleyen silahı AK-47`yi yerleştirmiştir. (npr.org)

Böylece Hizbullah İsrail ordusuna karşı son derece etkili bir gerilla gücü oluşturmayı başarmıştır. Halkın desteği sayesinde gücünü her geçen gün daha da arttıran Hizbullah, dikenleri teller ve askeri üslere sıkışmış durumda olan İsrail ordusunun aksine hareket halinde kalarak, İsrail ordusuna etkili saldırılar organize edebilmektedir. Ayrıca oluşturmuş olduğu istihbarat ağı Hizbullah saldırılarının etkisini arttırmaktadır. 

Hizbullah`ı gerilla savaşını uygulayan diğer örgütlerden ayıran nokta ise kurulduğu günden bugüne mühimmat konusunda İran`ın Hizbullah`a sağlamış olduğu destektir. Hizbullah diğer örgütler gibi piyade tüfeği, mayın, uçaksavar v.b. mühimmatlara ihtiyaç duymamaktadır. Resmi olarak kabul edilmese bile herkesin bildiği üzere İran Hizbullah`a her türlü mühimmat desteğini vermektedir. Böylece Hizbullah İsrail`e karşı direnişte önemli bir avantaj elde etmektedir. Zira Hizbullah`ın İran yardımıyla sahip olduğu füze kapasitesi belki de hiçbir örgütte mevcut değildir. Askeri birliklerin sürekli hareket halinde olması sayesinde Hizbullah, İsrail ordusu militanların yerini saptayamadan İsrail`e füze fırlatıp o bölgeden uzaklaşabilmektedir. İsrail`e karşı direnişin ilk yıllarında Sovyet menşeili Katyuşha füzeleri kullanan Hizbullah, ilk başlarda İsrail tarafından büyük bir tehdit olarak görülmese de yıllar içerisinde füze menzilini ve çeşidini arttırarak İsrail güvenlik sistemi açısından büyük bir sorun haline gelmiştir. Çünkü bugün Hizbullah, İran menşeili Fecr-3, Fecr-5 ve Zilzal füzeleri ile Tel Aviv`i dahi vurabilecek füze kapasitesine sahiptir. (ÇELİK, 2006) Hizbullah`ın elinde bulunan füzelerin menzilleri şu şekildedir: (bbc)
               
Sonuç olarak .,

İran`ın maddi ve mühimmat desteği ile İsrail`e karşı birlikte gerilla stratejisini son derece etkili bir biçimde kullanan Hizbullah, bazı araştırmacılara göre bugün dünya üzerinde en güçlü gerilla yapısına sahip örgüttür ve İsrail`e karşı açık bir tehdittir. Hizbullah`ın İsrail`e karşı yürütmüş olduğu bu stratejinin başarısını 2006 yılında İsrail ile Hizbullah arasında gerçekleşen savaşta ortaya çıkan İsrail zayiatı kanıtlamaya yetmektedir. 33 gün süren savaş boyunca İsrail, 120’den fazla Merkava tankı, 5 helikopter, 3 savaş gemisi, 2 casus uçağı ve yüzlerce asker kaybetmiştir. (ÇELİK, 2006)


İRAN, SURİYE, HİZBULLAH İLİŞKİSİ

Hizbullah, kurulduğu günden itibaren Lübnan`ı İsrail saldırılarına karşı korumak, Şii nüfusun haklarını korumak ve bu hakları geliştirmek ve sonunda bu yolla herkes için eşitlik ilkesinin ve adaletin hakim olacağına inandığı İslam Devleti `ni kurmak amacında olduğunu dünya kamuoyuna açıklamıştır. Hizbullah gibi İsrail`e karşı savaş yürütmekte olan bir örgütün sadece Lübnan halkından destek alarak başarıya ulaşması neredeyse imkansızdır. Bu nedenle Hizbullah bölgede ittifak içerisinde bulunabileceği örgüt ve devletler ile kurmuş olduğu ilişkiler ağına özen göstermiş ve Sünni olmasına rağmen HAMAS ile Irak`taki Şii popülasyon ve liderleri ile, ama özellikle de İran ve Suriye ile derin ilişkiler ağı oluşturmuştur. İran`ın, kuruluşundan günümüze Hizbullah`a vermiş oldu maddi ve manevi destek zaten hali hazırda bilinmekte olup, Suriye yönetimiyle ilişkilerin Hizbullah açısından ne kadar önemli olduğu, Hizbullah`ın Beşar Esad saflarında Suriye iç savaşına müdahil olmasıyla bir kez daha kanıtlanmıştır. Bu bağlamda Hizbullah`ın bölgedeki aktörler ile arasındaki ilişkiler açısından hayatı önem taşıyan iki ilişki, Hizbullah-İran ve Hizbullah-Suriye ilişkileridir.
İran Devrim Muhafızları`nın ve Ayetullah Humeyni`nin desteğiyle kurulan Hizbullah, kabul etmektedir ki Hizbullah`ın yapı taşları İran İslam Devrimi`nden geçer. Zira İran İslam Devrimi bütün bir coğrafyada deprem etkisi yaratmış ve özellikle bölgedeki Şii Müslümanlar için ittifak içinde olacağı bir umut kaynağı olmuştur.  

İran İslam Devrimin lideri Ayetullah Humeyni de devrimin ardından İran İslam Cumhuriyeti`ni tüm dünya Müslümanlarının koruyucusu olarak görmüş ve bu nedenle devrimin özellikle de bölge ülkelerine ihracını önemli bir stratejik adım olarak belirlemiştir. Hali hazırda bölgede yüksek Şii popülasyonuna sahip olan ve sıkça İsrail işgaline maruz kalan Lübnan, devrimin ihracı için ilk ve en önemli ülke haline gelmiştir. (GÖRÇÜN, 2000) Böylece Devrim Muhafızları Hizbullah`ın belkemiğini oluşturmuş ve Hizbullah Lübnan`da giderek güçlenmiştir. 1985`ten bugüne kadar İran, hem Ayetullah Humeyni hem de Ayetullah Hamaney dönemi boyunca Hizbullah`a maddi ve manevi desteği hiçbir zaman kesmemiştir. Çünkü özellikle Saddam rejiminin devrilmesinin ardından İran için tarihi bir fırsat ortaya çıkmış ve bölgesel güç olma imkanı doğmuştur. Bu nedenle İran bölgede özellikle Şii popülasyonun yoğun olduğu bölgelerde hakimiyetini pekiştirmek ve Türkiye gibi bölgesel güç olma potansiyelini barındıran ülkelerle girmiş olduğu stratejik yarışta bir adım öne geçmek amacıyla özellikle Hizbullah ve Suriye`ye maddi ve manevi desteklerini asla esirgememiştir. Ayrıca bölgedeki Arap ülkeleri ile İsrail arasında yaklaşık yetmiş yıldır süregelen sıkıntılar ve Filistin konusu, İran`ın bölgede kendisine olan desteği arttırması için bir avantaj doğurmuş ve Hizbullah`a olan desteği perçinlemiştir. Hizbullah da imamlık öğretisi gereğince yolu takip edilecek olan yaşayan imam olarak öncelikle Ayetullah Humeyni, ardından da Ayetullah Hamaney`i izlemiştir. Zira askeri ve politik ittifakın yanı sıra Lübnan Şiileri ile İran arasında güçlü bir manevi bağ da vardır. Lübnan Şiilerinin medrese eğitimi aldıkları yerin İran`daki Kum kenti olması belki de bunun en güzel kanıtıdır. (AKYOL, 2000)

Suriye ve Hizbullah arasındaki ilişki, İran-Hizbullah ilişkisinden daha farklı bir zemin üzerine oturtulmuş ve bu bağlamda ilerleme kaydedilmiştir. Hizbullah`ın ortaya çıkış sürecinin en başından itibaren İran ile olan maddi ve manevi ilişkililerinin aksine Suriye ve Hizbullah arasındaki ilişki, daha stratejik bir temel üzerine oturtulmuş ve İran ile ilişkilerin aksine Hizbullah`ın ortaya çıkışından çok daha sonra gelişmiştir. 

Hizbullah`ın Şubat 1985`te ortaya çıkışıyla birlikte ilan ettikleri örgütün genel amaçları arasında bulunan İslam Devleti ibaresi doğrudan doğruya laik Suriye yönetimi açısından problem yaratacak bir ibaredir. Hizbullah`ın ilk ortaya çıktığı yıllarda Suriye hükümeti Hizbullah ile değil Emel örgütü ile diyalog ve ittifak içerisinde olup iç savaşla birlikte 1976 yılında Suriye Lübnan`a asker çıkarmıştır. Fakat daha sonra Suriye hem Lübnan resmi hükümeti hem de Hizbullah ile birlikte denge ilişkisi kurmaya başlamıştır. Böylece uzun yıllar boyunca Lübnan siyasetinde ve bürokrasisinde egemen bir güç olarak varlığını sürdüren Suriye, Lübnan`daki askerlerini ancak Mayıs 2005 yılında çekmiştir. (ntv.com.tr)
Körfez savaşının ve Sovyetler Birliği`nin yıkılmasının ardından Suriye politikalarında gerçekleşen bir takım değişiklikler sonucunda İran`ın da etkisiyle birlikte Suriye Hizbullah ilişkileri değişime uğramıştır. Aynı süreç içerisinde Suriye`nin İran ile olan ilişkilerinde ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu süreç içerisinde İran, bölgede yalnızlıktan kurtulmak ve Saddam rejimi yıkılmamış olsa bile sarsılmış olmasıyla birlikte bölgesel güç olmak istemiştir. Artık Sovyetler Birliği`nin yıkılmasıyla birlikte A.B.D. `nin bölgede etkisinin artmasına karşın A.B.D. ve İsrail`e karşı elini güçlendirmek isteyen Suriye de İran ile ilişkilerini güçlendirme yolunu seçmiştir. Böylece bölgede İran-Suriye-Hizbullah ekseni ortaya çıkmıştır.  Giderek artan ilişkiler 2006 yılındaki Hizbullah-İsrail savaşıyla birlikte zirveye çıkmış ve Suriye, Hizbullah`a mühimmat sağlamakla suçlanmıştır. (ALTUNIŞIK, 2007)

Suriye ile olan ilişkiler, Hizbullah ve İran açısından hayati öneme sahiptir. Çünkü İran`ın Hizbullah`a yapmış olduğu maddi yardımlar açısından Suriye, İran ve Hizbullah arasında köprü görevi görmektedir. İsrail nedeniyle Akdeniz üzerinden Hizbullah`a maddi desteğini iletmesi neredeyse imkansız olan İran için Suriye toprakları köprü görevi görmektedir.  

Suriye-İran ve Hizbullah arasındaki ilişki Suriye iç savaşının başlamasının ardından daha da netleşmiştir. İç savaşın ilk zamanlarında Suriye`de herhangi bir askeri unsurunun bulunmadığını dile getiren Hizbullah, iç savaşın derinleşmesi ile birlikte İran Devrim Muhafızlarının ardından Hizbullah`ın da Suriye`ye girdiğini ilan etmiş ve Esad rejimini sonuna kadar savunacaklarını belirtmiştir. Zira Hizbullah`a göre Suriye`deki rejimin düşmesi , İran ile olan bağının kesilmesi ve Suriye`de kurulacak olası bir Sünni yönetimin baskısıyla karşı karşıya kalması anlamına gelmektedir. Bu nedenle Esad rejimine yardım amacıyla Suriye`ye militan göndermektedir. Böylece Suriye iç savaşında İran-Suriye-Hizbullah Şii bloğu oluşmuştur. Hizbullah`ın Suriye iç savaşında vermiş olduğu hizmetleri şu şekilde sıralayabiliriz; rejimin yanında savaşacak birlikler göndermek, Şii bölgeleri için askeri koruma oluşturmak, Suriyeli Şiileri eğitip silahlandırmak ve rejim yanlısı gruplardan savaşçı birimler oluşturmak. (Hizbullah`ın Suriye`deki Askeri Operasyonları ve Olası Yansımaları)

Tüm bunlarla birlikte Suriye İç Savaşı`na Hizbullah`ın müdahil olması 2006 yılındaki savaşın ardından dostluk kurduğu bazı Sünni kesimlerle arasını açmıştır. Bunun en bariz örneği son dönemlerde kötüleşen Hizbullah Hamas ilişkisidir. Arap dünyasının büyük bir kesiminin zalim olarak gördüğü Esad rejimine ve bu rejimin yaptıklarına karşın Hizbullah`ın alenen Esad`ın yanında savaşa müdahil olması 2006 yılında bölgede zirveye ulaşan prestijini yok etmiş ve Arap dünyasında görmüş olduğu destek önemli ölçüde azalmıştır. Özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar`ın liderliğini yapmış olduğu Sünni blok böylece Hizbullah`a karşı açıkça cephe almıştır. Özellikle Katar ile Hamas arasındaki ilişkiyi anlamak, Hamas ile Hizbullah arasındaki ilişkiyi anlamamız açısından önemlidir. 

SONUÇ

İran İslam Devrimi`nin bütün bir Ortadoğu bölgesini sarstığı yıllarda iç savaşın pençesindeki Lübnan`da Lübnan Şiilerinin haklarını korumak, İsrail`e karşı savaş verip İsrail`i Lübnan topraklarından çıkarmak ve herkes için adaletli olacağına inandıkları İslam Devleti`ni kurmak amacıyla resmi olarak 1985 tarihinde ilk radikal Şii örgüt olarak kuruluşunu ilan eden Hizbullah, aradan geçen yıllar içerisinde belki de hiç kimsenin beklemediği ölçüde geniş halk kitlelerine ulaşmış ve Ortadoğu`da büyük bir aktör haline gelmiştir. Bu süreç içerisinde her daim İran`ın maddi ve manevi desteğini yanına alan Hizbullah izlemiş olduğu uzun soluklu stratejilerle birlikte bugün birçok araştırmacı tarafından dünyadaki en sistemli ve güçlü gerilla birliği olarak adlandırılacak güce ulaşmış ve İsrail`in yenilmezliğini kırarak Lübnan topraklarını terk etmesini sağlamış, özellikle 2006 yılında 33 gün süren savaşın ardından Şii Arap ülkelerinde, hatta bazı Sünni Arap halkları arasında kahraman ve kurtarıcı olarak görülmüş, başta HAMAS olmak üzere birçok cihad örgütüne umut vermiştir. Askeri başarılarının yanı sıra 1992`de Hasan Nasrallah`ın genel sekreter olmasının ardından ilk seçimlere katılmış ve Lübnan siyasetinde önemli bir güç olarak yer almaya başlamıştır. 1992`den bugüne, parlamentoda giderek gücünü arttırmayı başarmış olan Hizbullah, bugün Lübnan siyasetinin en önemli aktörlerindendir. Siyasi başarısının yanı sıra örgütün sahip olduğu sosyal hizmetler profili ile örgüte olan sempati ve destek artmış, zamanla sadece Lübnan Şiilerinin desteklediği bir örgüt olmaktan çıkarak, İsrail ve A.B.D.`nin terörist örgüt iddialarına ve Hizbullah`ın Lübnan`ı maceraya sürüklediği görüşünü benimseyen bazı Lübnanlılara karşın Lübnan`ın genel kamuoyu tarafından İsrail`e karşı savaş veren ve Lübnan Devleti`nin veremediği hizmeti Lübnan halkına veren, kahraman olarak görülen bir örgüt haline gelmiştir. Özellikle İran`ın vermiş olduğu destekle bu mücadeleyi yürütebilen Hizbullah`ın savaş ortamında yapmış olduğu etkili propaganda bu süreçte Lübnan halkının gözünde kahraman olmasında etkili olmuştur.

İran ve Suriye ile olan güçlü bağlarıyla birlikte her geçen gün gücünü arttıran Hizbullah bölgedeki en önemli aktörlerden biri olmuş ve 22 farklı mezhebin bulunduğu, Ortadoğu`nun laboratuvarı olarak adlandırılan Lübnan`da tabiri caizse devletleşmiştir. Öyle ki, bugün Hizbullah`ın aktörü olmadığı veya kararlarının dikkate alınmadığı bir Ortadoğu senaryosu düşünülemez hale gelmiştir. Hizbullah, Suriye iç savaşına müdahil olarak bu realitenin gerçekliğini bir kez daha kanıtlamıştır. 

Özetle İran`ın bölgesel güç olmak için Ortadoğu`da büyük bir mücadele verdiği, Suriye`nin iç savaşla birlikte örgütlerin güçlerini kanıtladıkları bir alana dönüştüğü bu denklemde, özellikle Lübnan Şiilerinin tam desteğini alan ve Şii Arap Dünyası`nda İsrail`e karşı verdiği mücadele ile kahramana dönüşen, Suriye İç Savaşı ile birlikte Hamas gibi müttefiki olduğu bazı Sünni oluşumlarla arasının açılmasına ve Sünni Arap dünyasının ona karşı cephe almasına karşın Hizbullah`ın etkisini sürdürmesi ve bizim Hizbullah adını uzun bir süre daha duymamız muhtemeldir. 

KAYNAKÇA

http://www.mfa.gov.tr/lubnan-siyasi-gorunumu.tr.mfa adresinden alınmıştır
mfa: http://www.mfa.gov.tr/lubnan-siyasi-gorunumu.tr.mfa adresinden alınmıştır
 http://beyrut.be.mfa.gov.tr/ShowInfoNotes.aspx?ID=121399 adresinden alınmıştır
beyrut.be.mfa: http://beyrut.be.mfa.gov.tr/ShowInfoNotes.aspx?ID=121399 adresinden alınmıştır
npr: http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=130493013 adresinden alınmıştır
 npr.org: http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=130493013 adresinden alınmıştır
http://www.bbc.co.uk/turkish/indepth/story/2006/08/060802_hizbullah_arsenal.shtml adresinden alınmıştır
 ntv.com.tr: http://arsiv.ntv.com.tr/news/320834.asp adresinden alınmıştır
AKYOL, T. (2000). Hariciler ve Hizbullah. İstanbul: Doğan Kitap.
ALAGHA, J. E. (2007). Silahlı Mücadeleden İktidar Partisine Hizbullah. İstanbul: Doğan Kitap.
ALTUNIŞIK, M. B. (2007). Lübnan Krizi, Nedenleri ve Sonuçları. s. 9.
ATLIOĞLU, Y. (2005, 06 24). www.tasam.org.tr: http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/261/lubnanda_secimler_ve_siyasal_bolunmusluk adresinden alınmıştır
ATLIOĞLU, Y. (2009, Mayıs 24). Ortadoğu`da Seçimler (3): Lübnan Parlamento Seçimleri.
Ayhan, V. (2009). Lübnan Seçimleri ve Etkileri. Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, 7.
BORAN, Y. (2007). Lübnan`daki İran; Hizbullah. İstanbul: Siyah Beyaz Yayınları.
Cüneyt DOĞRUSÖZLÜ, A. Ü. (2011). Lübnan 2011. Ortadoğu Araştırmalar Merkezi.
ÇELİK, H. (2006). Hizbullah, İşgalcilerin Korkusu Ortadoğu`nun Yeni Ordusu. İstanbul: Birey Yayıncılık.
ERDİN, M. (2010). Hizbullah ve Hamas. İstanbul: Kastaş Yayınevi.
FIĞLALI, E. R. (2007). Şiiliğin Ortaya Çıkışı ve İran`da Din-Siyaset İlişkisi. Avrasya Dosyası.
GÖLPINARLI, A. (1997). Türkiye`de Mezhepler ve Tarikatlar. İstanbul: İnkılap Kitabevi.
GÖRÇÜN, Ö. F. (2000). 1979 İran İslam Devrimi Sonrası Türkiye-İran İlişkileri. İstanbul: Beta Yayınları.
GÜNGÖRMÜŞ, G. Ortadoğu Merkezli Radikal Örgütler ve Türkiye`ye Etkileri. s. 4.
HAMZEH, A. N. (1993). Lebanon's Hizbullah: from Islamic Revolution to Parliamentary Accommodation. Third World Qarterly.
Hizbullah`ın Suriye`deki Askeri Operasyonları ve Olası Yansımaları. (tarih yok). Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu, 22.
IŞITAN, R. (2008). Terörizm, İslamcılık ve Hizbullah. Trabzon: Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyay Bilimler Enstitüsü.
KAYA, T. (2013, Aralık 3). Lübnan`ın Mezhepsel Yapısı ve Ortadoğu Politikalarına Etkileri. Akademik Perspektif.
Maide Suresi . 
MANNES, A. (2004). Profiles in the Terror: The Guide to Middle East Terrorist Organizations. Oxford, s. 150.
Ortadoğu Analiz. (2009). Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi.
ÖZTÜRK, A. (2014). Ortadoğu`nun Örgüt Haritası; Hizbullah. Süreç Analiz, 20.
Peraino, K. (2006, Ekim 2). Winning Hearts and Minds : The new war in Lebanon is a propaganda battle-and Hizbullah is coming out on top. some tips from a master. Newsweek. adresinden alınmıştır
QASSAM, N. (2007). Hizbullah, Bir Hareketin Anlatılmamış Öyküsü. Karma Kitaplar.
Susan G. MAHAN, P. L. (2003). Terrorism in Perspective. s. 222.
(1994). Yeni Rehber Ansiklopedisi. 270.


https://deu.academia.edu/ahmetc%C3%BCl%C3%BCk

***

ORTADOĞU LABORATUVARINDA DEVLETLEŞEN ÖRGÜT HİZBULLAH BÖLÜM 1


ORTADOĞU LABORATUVARINDA DEVLETLEŞEN ÖRGÜT HİZBULLAH  BÖLÜM 1


Ahmet CÜLÜK*
*Dokuz Eylül Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü


ORTADOĞU`NUN LABORATUVARINDA DEVLETLEŞEN ÖRGÜT: HİZBULLAH

İÇİNDEKİLER
I. ÖZET
II. GİRİŞ
III. LÜBNAN`IN SOSYAL VE SİYASAL YAPISI
IV. HİZBULLAH`IN TARİHSEL GELİŞİMİ
V. HİZBULLAH`IN AMAÇLARI VE İDEOLOJİSİ
VI. ÖRGÜTSELVE SİYASİ YAPILANMA
VII. SOSYAL YAPILANMA
VIII. ASKERİ YAPILANMA
IX. İRAN, SURİYE, HİZBULLAH İLİŞKİSİ
X. SONUÇ
XI. KAYNAKÇA


Özet

Ortadoğu birçok farklı etnik unsurun, kültürün, dinin ve hatta aynı dine mensup farklı mezheplerin yer aldığı birçok ülkeye ev sahipliği yapmaktadır ve hiç şüphesiz uzun ve çalkantılı tarihi boyunca Ortadoğu, bu farklılıkların yaratmış olduğu çatışmalara ve zorunlu birlikteliklere şahit olmuştur. Bu farklılıklar kimi zaman ayrıştırıcı bir unsur olmuş, kimi zaman ise hiç beklenmediği şekilde birleştirici bir güce sahip olmuştur fakat Ortadoğu`nun laboratuvarı olarak adlandırılabilecek bir ülke varsa şüphesiz ki o ülke Lübnan`dır. Ortadoğu`nun Paris`i olarak adlandırılan Beyrut`un başkentliğini yaptığı Lübnan Ortadoğu`daki diğer devletlerden çok daha fazla farklı dini kimliğin yer aldığı bir ülke olup, Lübnan`da neredeyse her dini grubun siyasi gücünü oluşturan yapılar bulunmaktadır fakat içlerinde öyle bir grup vardır ki; zaman içerisinde siyasi ve askeri gücünü giderek arttırarak devletleşme noktasına gelmiştir ve bugün onsuz bir Lübnan düşünülemez; Hizbullah. Bu çalışma Hizbullah`ın laboratuvar ülke olarak adlandırılan Lübnan`da hangi amaçla,  hangi süreçlerden geçerek bugünkü konumuna geldiğini, süreç içerisinde ve bugün hangi devletlerle ittifak içerisinde olduğunu ve Lübnan`ın sosyal ve siyasi yapısının bu süreçte etkisini araştırmaktadır. 
Anahtar Kelimeler: Lübnan, Şii, Sünni, Emel, Hizbullah, Hasan Nasrallah, İran, Suriye


GİRİŞ

Lübnan, birçok akademisyen ve Ortadoğu uzmanı tarafından bölgedeki dini kimliklerin farklılıkları üzerinde kendine has yönetim esasları ile birlikte varlığını sürdüren laboratuvar bir ülke olarak adlandırılmaktadır. Böylesi bir yapıya sahip bir ülkede her mezhep ve o mezhebe bağlı feodal aile, liderliğini yaptığı çeşitli siyasi oluşumlarla ülke siyasetine yön vermektedir. Fakat içlerinde öyle bir siyasi yapılanma vardır ki sadece siyasi bir yapılanma olmakla kalmamış askeri ve sosyal profili ile de ülke içinde ve bölgede etkili bir güç olma stratejisini benimsemiştir. Böylece kriz ve savaş ortamlarında gücünü arttırmak için bulduğu fırsatları kullanabilmiş ve bugün ülke siyasetinde birçok siyasi oluşumdan daha fazla söz hakkına sahip hale gelmiş, ülkenin belirli bölgelerinde zaman içerisinde örgüt ve siyasi partiden ziyade devlet konumuna gelmiştir. Bu örgütün adı Hizbullah`tır. Hizbullah, Lübnan’da 1975-1989 tarihleri arasındaki iç savaş sırasında örgütlenmeye başlayan, 1985’te de resmi olarak kuruluşunu ilan eden hem askeri hem de siyasi kanada sahip radikal İslamcı Şii bir örgüttür. Örgüt, ülke içerisinde sadece siyasi bir oluşum olmakla kalmayıp askeri ve sosyal çalışmalar yürüten büyük bir güç haline gelmiştir. Bu süreç içerisinde sadece Lübnan`da güçlenmekle kalmayan Hizbullah`ın İran ve Suriye ile kurmuş olduğu karşılıklı stratejik ve ideolojik bağlar, Hizbullah`ı bölgede daha önemli bir konuma getirmiştir.
Hizbullah, sadece Lübnan’da değil aynı zamanda bölgedeki en önemli güçlerden biridir. Hizbullah’ın gücü kuşkusuz tesadüf değildir. 1985`ten bu yana düzenli bir strateji izleyen Hizbullah, 30 yıl boyunca uyguladığı program ve stratejiler sonucunda sürecin meyvelerini almış ve bugünkü gücüne erişmiştir . Bu çalışmalar vesilesiyle Hizbullah, bir Şii parti olarak, Lübnan halkının özellikle Şiilerin büyük bir kısmının desteğini kazanmakla kalmayıp Lübnan dış politikasında ve bölgede dikkate alınan önemli bir güç haline gelmiştir. Katı İslami bir ideoloji üzerine kurulmuş olan Hizbullah`ın ana amaçları Lübnan’da bir İslam devleti kurmak, ülkeyi İsrail işgalinden kurtarıp Batı emperyalizminden korumaktır. Hizbullah, Batılı devletlerce tehlikeli bir terör örgütü olarak kabul edilmesine rağmen Arap Dünyası ve Ortadoğu’da özellikle Şii kesimlerce kurtarıcı, koruyucu bir askeri güç, insanlara yardım eden bir sivil toplum kuruluşu olarak görülmektedir. 
Bu çalışmada Hizbullah`ın Ortadoğu`nun laboratuvarında kurulmuş olan bir örgütken giderek devletleşme yolundaki süreci, bu süreci oluşturan altyapı ve ilişkiler ağı ele alınacaktır. Çalışmada ilk olarak Lübnan`ın sosyal ve siyasal yapısı, ardından Hizbullah`ın tarihsel gelişimi, amaçları ve ideolojisi, örgütsel, siyasi, askeri ve sosyal yapılanması ve son olarak İran-Suriye-Hizbullah ilişkisi ele alınacaktır. 


LÜBNAN`IN SOSYAL VE SİYASAL YAPISI


Lübnan`ın sosyal ve siyasi yapısı arasındaki bağ günümüzde birçok ülkeye göre çok daha fazla iç içe geçmiş ilişkiler ağıdır. Ülkenin siyasi yapısı, sosyal yapısındaki farklı oluşumlar, özellikle de farklı dini kimlikler ve feodal düzende gücünü devam ettiren büyük aşiret ve aileler üzerinden şekillenmiş olup, aynı şekilde siyasal yapı ve bu yapının ortaya koymuş olduğu eylemler de bütün bir sosyal yapıyı etkilemektedir. Bu nedenle Lübnan`ın siyasi ve sosyal yapısı birbirinden bağımsız hareket edemez, zira bu iki yapıdan herhangi birinin ortaya koyacağı eylemlerin diğer yapıyı etkilememesi düşünülemez.
Günümüz sosyal ve siyasal yapısı 1861 Cebel-i Lübnan Nizamnamesine dayanan Lübnan, sosyal yapısı ile birçok ülkeden farklı bir karakteristiğe sahiptir. Bunun en önemli nedeni ülkede farklı dini kimliklerin sosyal yapıda belirleyici unsur olmasıdır ve ülkedeki iki büyük din olan Hıristiyanlık ve Müslümanlığın 22 farklı mezhebe bölünmüş olmasıdır. Bu farklı dini kimlikler siyasi partilere şekil vermekte ve siyasi yapıyı oluşturmaktadır. (BORAN, 2007)
Bugün Lübnan`ın sosyal yapısını ele aldığımızda; 5 milyona yaklaşan nüfusuyla %95 Arap, %4 Ermeni ve %1 oranında diğer etnik unsurlar ortaya çıkmaktadır. (KAYA, 2013) 22 farklı mezhebin bulunduğu fakat resmi olarak 18`inin tanındığı Lübnan`da başlıca mezhepler şu şekildedir:
Sünni Müslümanlar; nüfusun %20`sini oluşturmaktadırlar. Genellikle sahil kesimlerinde ve şehir merkezlerinde yaşarlar. Sünni kesimin önemli aileleri Karami, Hariri ve Selam aileleri olup; Hariri ailesi Tayyar El Mustakbal hareketinin, Kerami ailesi Arap Kurtuluş Partisi`nin ve Selam ailesinin Reform Öncüleri Partisi`nin liderliğini yapmaktadır. (ATLIOĞLU, 2005)
Şii Müslümanlar; nüfusun %30 unu oluşturmakta olup ülke içerisindeki en güçlü gruptur. Genellikle Güney Lübnan ve Bekaa vadisinin kuzeyinde yaşayan Şii Müslümanlar, özellikle 1960`lardaki göç ile birlikte Beyrut`ta yoğunlaşmış ve güçlenmişlerdir. En önemli Şii aileler Berri, Asad ve Hamadeh`dir. Şii Müslümanlar ise Emel Örgütü ve Hizbullah etrafında toplanmıştır. (GÜNGÖRMÜŞ)
Dürziler; genel nüfusun yaklaşık olarak %7-8`ini oluşturmakta olup, Lübnan siyasi sistemi tarafından Müslüman olarak kabul edilmekte ve kendilerini Müslüman olarak görmektedirler fakat genel olarak Müslümanlardan farklı ibadet şekillerine sahip olduklarından diğer Müslüman topluluklar tarafından Müslüman olarak görülmemektedirler.  Genellikle Beyrut`un doğusu ve güneydoğusunda bulunan Şuf adı verilen dağlık bölgede yaşamaktadırlar. En önemli Dürzi aileleri Canbulat ve Aslan aileleridir. (ATLIOĞLU, 2005)
Hıristiyan Maruniler; genel nüfusun yaklaşık olarak %19-20`sini oluşturmaktadırlar ve nüfus itibariyle Lübnan`da Şiilerden sonra 2.büyük grupturlar. Buna rağmen Maruniler meclisteki koltuk dağılımında en güçlü grup konumundadır. Batı dünyası ve Vatikan ile iyi ilişkileri vardır fakat 2. Vatikan Konsilinden itibaren Vatikan`dan bağımsız olarak kendi ayinlerini organize etmektedirler. Yoğun olarak Cebel-i Lübnan adı verilen bölgede ve Beyrut`ta yaşamaktadırlar. Ülkedeki diğer önemli dini topluluklar ise; Grek Ortodoks, Grek Katolik,  ve çok daha küçük oranlarda Ermeni Ortodoks, Musevi, Bahai, Mormon, Hindu ve Budistlerdir. (Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1994)
Lübnan`daki siyasi yapıyı ele aldığımız zaman rahatça görebiliriz ki; Lübnan`da siyaset feodal aileler ve onlara kimliklerini veren mezhepleri tarafından şekillenmektedir. Demokratik Parlamenter Cumhuriyet sisteminin ve kuvvetler ayrılığının hakim olduğu Lübnan siyasetinde, siyasi yapının işleyişini belirleyen 2önemli anlaşma vardır. Bunlar; 1943 yılında ortaya konulan Ulusal Pakt ve 1989 yılında imzalanmış olan Taif Anlaşmasıdır. (ATLIOĞLU, Ortadoğu`da Seçimler (3): Lübnan Parlamento Seçimleri, 2009)

2. Dünya Savaşı sırasında Fransa`nın bölgedeki güç boşluğundan yararlanarak bağımsızlığını ilan eden Lübnan`daki siyasi yapı 1943`te ortaya konulan ülkenin kurucu belgesi olarak tanımlanan Ulusal Pakt çerçevesinde siyasi görev ve yapıların ülkedeki mezheplerin nüfuslarıyla orantılı olarak paylaştırılması esasına dayanmaktadır. Ulusal Pakt ile cumhurbaşkanının Maruni, Meclis başkanının Şii, başbakanın Sünni olduğu ve meclisteki dağılımın Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında 6/5 oranında olduğu bir yapı ortaya konulmuştur. (mfa)
1975 yılında başlayıp 1989 Taif Anlaşması`na dek süren iç savaşın ardından 1989 yılında Suriye yönetiminin de baskısıyla imzalanan Taif Anlaşması ile birlikte dinsel toplulukların meclisteki dağılımında değişikliğe gidilmiştir. Taif Anlaşması ile Maruni cumhurbaşkanının yetkileri azaltılıp bazı yetkiler Sünni başbakana verilmiştir. Ayrıca parlamentodaki koltuk sayısı 99`dan 128`e çıkarılmış ve 6/5`lik oran yerine Hıristiyan ve Müslümanlara eşit sayıda koltuk verilmiştir. (Cüneyt DOĞRUSÖZLÜ, 2011)

Günümüzde de yürürlükte olan Taif Anlaşması gereğince Lübnan Parlamentosu`nda mezheplere göre koltuk dağılımı şu şekildedir: Sünniler 27, Şiiler 27, Dürziler 8, Nusayriler 2, Maruniler 34, Grek Katolikler 8, Grek Ortodokslar 14, Evanjelistler 1, Ermeni Katoliler 1, Ermeni Ortodokslar 5 ve diğer azınlıklar 1 koltuğa sahiptir. (Ortadoğu Analiz, 2009) Günümüzde ülkede nüfus olarak en büyük çoğunluğa sahip olan Şiilerin 27 koltuğu varken Marunilerin 34 koltuğa sahip olması Şii kesimin tepkisini çekmekte olup bu tepki kendi seslerini duyurabileceğine inandıkları Hizbullah`a olan desteğin artmasını sağlamaktadır. 

Birçok farklı mezhep ve bu mezheplere ve feodal ailelere bağlı olarak birçok siyasi hareketin var olduğu Lübnan`da iktidara gelebilmek için farklı siyasi hareketler arasında bir ittifak ve koalisyonun oluşturulması kaçınılmaz hale gelmektedir. Nitekim 2009 seçimlerini kazanan 14 Mart İttifakı`n da 6, 14 Mart İttifakı`nın kazandığı 71 koltuğa karşın 57 koltuk kazanabilen 8 Mart İttifakı`nda ise 9 farklı siyasi grup bulunmaktadır. (Ayhan, 2009)  Bu kadar çok siyasi hareketin mecliste bulunduğu Lübnan`da hükümet tabiri caizse pamuk ipliğine bağlı bir şekilde birçok farklı siyasi hareket tarafından kurulmaktadır. Örneğin; 8 Mart İttifakı içerisinde yer alan Hizbullah 2 bakanlığa sahiptir ve Lübnan hükümetinde herhangi bir mezhep grubunun hükümete karşı tutum alması bütün bir hükümeti sallantıya düşürebilmektedir. 

HİZBULLAH`IN TARİHSEL GELİŞİMİ

Hizbullah, ‘’hizb’’ ve ‘’Allah’’ kelimelerinden türetilmiş olup kelime anlamı itibariyle Allah`ın Partisi veya Allah`ın Taraftarları anlamına gelmektedir. Örgütün her şeyden önce bu ismi seçmesi ve kullanmasının temelinde önemli bir atıf yatmaktadır. Bu isim Maide suresinin 55. ve 56. ayetlerinden esinlenerek ortaya konulmuştur. ‘’55 – Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resulüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekatı veren mü’milerdir. 56 –Kim Allah’ı, O’nun peygamberini ve inananları dosta edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendilerdir’’ (Maide Suresi )
Hizbullah`ın isim babası olarak Molla Muhammed Gaffari`yi gösterebiliriz. Molla Muhammed Gaffari`nin en önemli özelliği İran`da Şah rejimine karşı savaşan; demokrasi, Batılı kurumlar ve çok partili rejime karşı çıkan bir molla olmasıdır. Zira Molla Muhammed Gaffari bu süreçte hapse atılmış ve hapisteyken yazdığı bir mektupta ‘’Tek parti vardır, o da Allah`ın Partisi`dir.’’ diyerek İran`da şah rejimine karşı savaşan Şiilerin büyük desteğini toplamış ve önemli bir sembol haline gelmiştir. (ERDİN, 2010)

İsim babalığını Molla Muhammed Gaffari`nin yapmış olduğu Allah`ın Partisi anlamına gelen Hizbullah`ın tarihsel gelişimini ele aldığımız takdirde genel itibariyle İsrail`in Güney Lübnan`ı işgali, Şii Emel örgütü ve radikal Şiilerin bu örgütten koparak Hizbullah`ın kurulması, Seyyid Hasan Nasrallah`ın Hizbullah`ın genel sekreteri oluşu ve örgütün İsrail ile olan çatışmaları ve nihayetinde 2006`da Beyrut`a gerçekleşen saldırı sonucunda İsrail-Hizbullah çatışması ile birlikte örgütün büyük bir çoğunluk ve özellikle Arap kamuoyunda Şii toplulukların yanı sıra bazı Sünni kesimler tarafından da destek görerek gücünü arttırması örgüt için tarihi dönüm noktalarıdır demek yanlış olmayacaktır.
1943 yılında Lübnan`ın bağımsızlığını ilan ettiği andan itibaren Ulusal Pakt ile birlikte ülkedeki Hıristiyanlar en güçlü toplulukken ülkedeki Şiiler nüfuslarına oranla maddi ve politik olarak güçsüz durumdaydılar. Yıllar içerisinde kırsaldan kente göç ile Beyrut`un kenar mahallelerine ve gecekondulara yerleşen Şiiler, politik olarak yeterince seslerini duyuramayan, hastane gibi kamu kuruluşları için bütçenin sadece %7`sinin ayrıldığı bir gruptu. Mevcut koşulların tepki çektiği bu durumda Şiiler adına ilk örgütlenme,  İmam Musa Sadr`ın kurduğu Şii Emel Örgütü ile 1974 yılında ortaya çıkmıştır. (ERDİN, 2010) Şii Emel Örgütü Hizbullah`a giden yolda Şiilerin kurmuş olduğu bir örgüt olarak ilk adım olmuştur. 

Lübnan`daki ilk Şii örgütlenme olan Emel Örgütü`nün kurucusunun Musa Sadr olması veya bundan sonraki süreçte Hizbullah`ın günümüze dek İran tarafından desteklenmesi tesadüf değildir. Lübnan`daki Şii örgütlenmelerin temeli de aslında İran`da medrese eğitimi almış mollalar tarafından atılmıştır.  İmam Musa Sadr da İran`da doğmuş, Necef ve Kum gibi önemli şehirlerde medrese eğitimi görmüştür. Daha sonra Lübnan`a yerleşmiş olan Sadr 1943 Ulusal Paktının getirdiği eşit olmayan düzenin barış yoluyla değiştirilemeyeceğini düşünerek Şii Emel Örgütü`nü kurmuştur. Örgüt milis kuvvetlere sahip olup, tek amacı Lübnan`daki Şiilerin haklarını korumak olmayıp, İsrail tehdidine karşı da organize edilmiş bir yapılanmadır. (IŞITAN, 2008)

1975 yılında iç savaşın ortaya çıkmasıyla birlikte milis kuvvetlere sahip olan Emel de iç savaşa dahil olmuştur. 1978 yılında Libya`ya yaptığı gezinin ardından ortadan kaybolan Sadr, Emel`i lidersiz bırakmış olup, ardından gelen liderler de Sadr`ın karizmatik liderliğini dolduramamıştır. Ayrıca 1979`da İran`da gerçekleşen İslam Devrimi ile İmam Humeyni, İran İslam Cumhuriyeti`nin resmi ideolojisini bölgedeki Şiilere ihraç etmek istemiştir. Bu koşullarda Lübnan bu strateji için önemli bir adımdır. İç savaşla birlikte 1982 yılında İsrail`in Lübnan`da bulunan Filistin Kurtuluş Örgütü militanlarını bahane ederek Lübnan`ı işgal etmesiyle birlikte birçok Şii militan, uzlaşmacı bir tavır sergileyen Emel`i terk edip radikalleşerek 1982 yılında örgütlenmeye başlayan Hizbullah`a katılmışlardır. (MANNES, 2004)

1982 yılında örgütlenmesine rağmen resmi kuruluş tarihi 1985 olarak kabul edilen Hizbullah`ın isim babası Molla Muhammed Gaffari, İran Devrim Muhafızlarını yardımı ve İran İslam Devrimi lideri Ayetullah Humeyni`nin onayıyla örgütü organize eden kişiler Abbas Musavi ve Suphi el Tufeyli olmakla birlikte örgütün ruhani lideri ve asıl kurucusu olarak Şeyh Muhammed Hüseyin Fadlallah görülmektedir. Fadlallah`ın ortaya koymuş olduğu görüşler Hizbullah`ın dini ve ideolojik altyapısını oluşturmuş olup bu bağlamda Fadlallah birçok kimse tarafından desteklenmiştir. Hizbullah`ın ruhani liderliği gibi bir iddiası bulunmadığını birçok kez belirtse de Fadlallah`ın öğretileri Hizbullah`ın yolunu çizmiştir. Fadlalah`a göre camiler sadece ibadet yeri olmakla kalmayıp, siyasi ve cihad faaliyetlerinin de yürütüldüğü yerler olmalıdır. (ÖZTÜRK, 2014) Nitekim Hizbullah bu tavsiyeyi dikkate almış olup, kısa süre içerisinde halk tabanına inebilmiştir. Hizbullah`ın tabana yayıldığı süreç içerisinde izlediği bazı stratejiler Hamas`ın Filistin`de tabana yayılmak için izlediği stratejilere benzetilebilmektedir. Camilerin sadece ibadethane olarak kullanılmakla kalmayıp halka siyasi mesajların verilebildiği cihad organizasyonların tertip edilebildiği yerler olarak kullanılması, bu iki örgütün de kısa sürede halka ideoloji ve amaçlarını anlatabilmesi ve taraftar toplayabilmesini sağlamıştır. Zira Şeyh Ahmet Yasin de camilerde vermiş olduğu ünlü vaazlar ile birlikte halkın dikkatini çekmiş ve Hamas destekçi sayısını arttırabilmiştir. Çünkü Hamas ve Hizbullah`ın hitap ettiği orta sınıf veya yoksul olarak nitelendirilebilecek olan kesimi toplu halde kendine çekebilmek için en uygun ortamlar camilerdir. (BORAN, 2007)
1985 yılında resmi olarak kuruluşunu ilan Hizbullah`ın yönetici kadrosu aslıdan tam anlamıyla 1989 tarihinden itibaren şekillenmiştir. 5 Kasım 1989`da Hizbullah`ın ilk genel sekreteri olan Suphi El Tufeyli`nin ardından 1991 Mayıs ayında örgütün genel sekreterliğine Abbas Musavi getirilmiştir. Abbas Musavi`nin Şubat 1992`de İsrail tarafından öldürülmesinin ardından örgütün genel sekreterliğine İran`ın da desteğiyle Seyyid Hasan Nasrallah gelmiştir. Nasrallah göreve gelişiyle birlikte İran ile olan derin dostluğunun devam edeceğini belirterek  İran`dan gelecek olan maddi ve manevi desteğin devamını sağlamıştır. (BORAN, 2007)

1992 tarihinde Hizbullah`ın genel sekreterliğine gelişinin ardından Seyyid Hasan Nasrallah yapmış olduğu bir basın açıklamasında aynı yıl içerisinde Bekaa bölgesinde yapılacak olan parlamento seçimlerine katılacağını ilan ederek Hizbullah`ı sadece askeri bir örgüt olmaktan çıkarıp siyasi bir parti haline de getirmiş, böylece Lübnan iç siyasetine politik olarak da müdahale fırsatı kazanmıştır. (Susan G. MAHAN, 2003)

Nasrallah liderliğindeki Hizbullah yıllar içerisinde kendisine olan desteği ve ulaştığı kitleyi genişletmiş, bunun yanı sıra İsrail ile olan mücadelesini sürdürmüştür. 1996 yılındaki İsrail saldırısına karşı ülkeyi örgütleyebilen Hizbullah, 2000 yılında Şeba Çiftlikleri hariç İsrail`i Lübnan`dan çıkartmıştır. Böylece ülke çapında Nasrallah ve Hizbullah`a olan destek sadece Şii gruplarca kalmamış, geniş kesimlere ulaşmıştır. (ÇELİK, 2006)
Hizbullah`ın 2006 yılında 8 İsrail askerini öldürüp, 2`sini esir almasıyla birlikte Temmuz 2006`da İsrail Lübnan`a karşı saldırı başlatmış ve bu saldırıda Hizbullah`ın gücünü tamamen kırarak örgütü halk nezdinde küçük düşürmek ve ona olan desteği kırmak istemiştir. 33 gün süren ve Lübnan`da birçok yerleşimin harabeye dönmesiyle sonuçlanan savaşın ardından, İsrail`in beklentisinin aksine Hizbullah, Lübnan ve özellikle Arap Şii dünyasında en önemli güçlerden biri kabul edilmiş ve Nasrallah bir kahramana dönüşmüştür. (Peraino, 2006)
Böylece 1974 yılında Emel Örgütü`nün kurulmasıyla birlikte ilk adımların atıldığı tarihten günümüze dek izlenen düzeni strateji içerisinde 1985 yılında resmi olarak kuruluşu ilan eden Hizbullah 2006 yılındaki savaşla birlikte tüm dünyaya askeri gücünü kanıtlamakla kalmayıp Nasrallah`ın liderliğinden itibaren siyasi faaliyetler de yürüterek meclise ve kabineye girmiş, bugün Lübnan yönetiminin vazgeçilmezi haline gelmiştir. 

HİZBULLAH`IN AMAÇLARI VE İDEOLOJİSİ

Adını İran`daki şah rejimine karşı vermiş olduğu mücadelede hapishanede işkence ile öldürülen Molla Muhammed Gaffari`nin bir mektubunda Maide suresinin 55. ve 56. ayetlerine atfından alan Hizbullah 1985 yılında resmi olarak kuruluşunu ilan etmesiyle birlikte amaçlarını açıklayan bazı maddeler ortaya koymuştur.

1985 Şubat ayında Hizbullah genel kurulunda alınan kararlara göre:

a- Lübnan’ı problemlerinden kurtarmanın ilk yolu İslami bir devlet kurmaktan geçer. Ancak İslami bir sistem Lübnan halkı arasında eşitliği ve adaleti sağlayabilir.
b- Hizbullah, Batılı emperyalist güçlerin Lübnan’ı terk etmesi için elinden geleni yapacaktır.
c- Ülkenin İsrail tarafından işgal edilmiş olması asıl problemdir. İşgal sona erinceye ve Siyonist düşman yok edilinceye kadar direniş sürecektir.
d- Bütün Dünya Müslümanları bu mücadele de Hizbullah’ın yanındadır. (ERDİN, 2010)
Hizbullah`ın amaçlarını özetleyen bu önemli 4 maddeye ek olarak Hizbullah liderleri tıbbi yardımlarda bulunmak, ihtiyaç sahiplerini ve yetimleri gözetmek, savaştan zarar gören insanlara maddi ve manevi yardımlarda bulunarak bölgedeki halkın eğitiminin sağlanması amaçlarını taşıdıklarını belirtmişlerdir. Özetle Hizbullah`ın ana amacı Lübnan`ın İsrail ve Batı tehdidine karşı korunması ve bu yolda ülke içinde eşit ve adaletli bir yönetim sağlayabilmek için Lübnan`da İslami bir devletin kurulmasıdır. 

Hizbullah`ın ideolojisi ise Muhammed Hüseyin Fadlallah`ın, İran İslam Devrimi ve onun lideri Ayetullah Humeyni`nin öğretilerine ve Şia mezhebi öğretilerine dayanmaktadır. Fadlallah`ın ve Humeyni`nin öğretileri genel itibariyle Şia mezhebinin temel öğretilerini içinde barındırmakta olup, bununla birlikte bu öğretilerin ve şeri hükümlerin esas alındığı bir yönetim şeklinin hakim kılınması İran İslam Cumhuriyeti ve Hizbullah`ın ideolojik olarak ana amacını oluşturmaktadır.

İran İslam Cumhuriyeti ve İran İslam Devrimi lideri Ayetullah Humeyni ile Hizbullah arasında birbirinden asla kopmayan büyük bir bağ vardır çünkü Hizbullah`ın ortaya çıkışı İran İslam Devrimi`nden geçer. 1979 yılında İran`da gerçekleşen İslam Devrimi`nin ardından İmam Humeyni İslam Devrimi`nin bölgedeki diğer ülkelere de ihraç edilmesi kararını almıştır. Bu süreçte en uygun koşullara sahip olan ülke Lübnan`dır. Çünkü Lübnan`daki Şiiler ile İran`daki Şiilerin siyasal ve toplumsal çıkarları arasında bir fark yoktur. Böylece İran Devrim Muhafızlarının da desteği ve Ayetullah Humeyni`nin de icazeti ile Lübnan`da İran İslam Devrimi`nin yolunu ve öğretilerini izleyecek olan örgüt, Hizbullah kurulmuştur. Hizbullah`ın da yolunu çizen ve ortak paydaya sahip olduğu İran İslam Devrimi`nin ideolojisi ise Şia mezhebi ve imamiyye inancına dayanmaktadır. Bu yolda Hizbullah kendisini ve ideolojisini hak olarak görmüş, bu nedenle girdiği mücadeleyi de Batıla karşı Hak savaşı olarak adlandırmıştır.
Şia, Arapça bir kelime olup yandaş anlamına gelmekte ve Hz. Ali`nin yandaşları anlamında kullanılmaktadır. Mezheplerin ortaya çıkışı ile birlikte, Hz. Muhammed`in ölümünden sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman`ın yerine en başından beri Hz. Ali`yi halife olarak gören ve onun ardından Ehl-i Beytin, yani Hz. Ali ile Hz. Fatıma`nın soyundan gelenlerin halife olması gerektiğine inanan toplulukların zaman içerisinde almış olduğu addır. (FIĞLALI, 2007)

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman`ın ardından halifelik Hz. Ali`ye geçmiştir fakat Hz. Ali ile Muaviye arasında halifelik üzerine sorunlar baş göstermiş, bunun sonucunda Hz. Ali ile Muaviye arasında ünlü hakem olayı gerçekleşmiştir. Hakem olayı ile birlikte halifelik Hz. Ali`nin elinden alınmış olup, Hz. Ali bu olayın ardından Hariciler tarafından şehit edilmiştir. Muaviye ise Hz. Ali`nin ölümünün ardından 2. İmam olan Hz. Hasan`ı şehit ettirmiştir. Muaviye`nin vefatının ardından Muaviye`nin halifeliği bıraktığı oğlu Yezid ise Hz. Ali`nin diğer bir evladı olan Hz. Hüseyin`i şehit etmiş, bu olay tarihe Kerbela olayı olarak geçmiştir.  Böylece İslam dünyasında önlenemez bir ayrılık başlamış ve Şia doğmuştur. (BORAN, 2007)

Şia inancında yer almakta olup İran ile Hizbullah`ın ideolojisinde de son derece önemli yer kaplayan diğer bir konu ise imamiyye konusudur. Şia mezhebine göre Hz. Muhammed`in vefatının ardından hilafet Hz. Ali`ye geçmeli ve Hz. Ali`nin hilafetinin ardından ise Hz. Ali ve Hz. Fatıma`nın soyundan gelenler bu imameti devam ettirmelidir. İmamet insanların seçimiyle değil, ilahi bir kudretin atamasıyla gerçekleşir ve Şia`ya göre Hz. Muhammed imametin Hz. Ali`nin soyundan devam etmesi gerektiği konusunda insanları uyarmıştır. Tıpkı Hz. Muhammed`in Hz Ali`yi imam olarak atadığı gibi Hz. Ali de Hz. Hasan`ı ve Hz. Hasan da Hz. Hüseyin`i imam olarak tayin etmiştir. Genellikle imam sayısı 12 ile sınırlandırılmış olup bu imamlar şu şekildedir; Hz. Ali, ondan sonra İmam Hasan, ondan sonra kardeşi İmam Hüseyin ve onun soyundan gelen dokuz kişidir. Bu dokuz kişi sırası ile İmam Ali, İmam Muhammed’ül Bakır, İmam Ca’fer’us-Sadık, İmam Musa el Kazım, İmam Aliyy’ür-Rıza, İmam Muhammed’üt-Takıy, İmam Aliyy’ün-Nakıyy, İmam Hasan’ül-Askeri ve İmam Mehdi’dir.  Yine Şia inancına göre 12. İmam Hz. Mehdi`dir, İmam Mehdi hayatta olup günün birinde zuhur edecektir. (GÖLPINARLI, 1997)

Hizbullah`ın Şii ideolojisinde ise temel olarak 3 kavram vardır. Bunlar; imamlık öğretisi, takiye ve tabiyadır.
İmamlık öğretisi; 12 İmam`ın tanınması ve onlara sunulacak saygı ile birlikte Kur`an, hadisler ve şeriat hakkında tam bir bilgi sahibi olan yaşayan bir imam takip edilmesidir. Hizbullah için günümüzde yolu takip edilen imam, İran dini lideri Ayetullah Hamaney`dir.
Takiye; örten, koruyan anlamına gelmekte olup Kur`an da Nahl Suresi`nin 106. Ayetine dayanmaktadır. Buna göre Müslümanlar eğer çok zor durumda kalırlar ise inançlarını gizleyebilir veya inkar edebilirler. Hasan Nasrallah`a göre takiye belirli dönemlerde bir gereklilik olup zulüm altındaki Şii Müslümanlar adaletsiz yöneticilerle çatışmamak için takiyeye başvurabilirler.
Tabiya; seferberlik anlamına gelmekte olup insanları haklı davaya katmak için kullanılmalıdır. Hizbullah bu yolda İmam Humeyni`nin yolunu seçmiş ve tevekküle karşın genel bir eylemci çizgiyi benimsemiştir. Bu eylemci çizgi Hizbullah`ı Emel örgütünden farklı kılmış, radikal bir tutumla İsrail ve Şia`ya zulmeden bütün güçlere karşı seferberlik ilan etmesini sağlamıştır. (ALAGHA, 2007)

Özetle Lübnan`dan İsrail ve Batılı güçleri atarak eşitliğe ve adalete dayalı bir İslam Devleti kurma amacını güden Hizbullah`ın belkemiğini oluşturan ideoloji İran İslam Devrimi ideolojisi, dolayısı ile Şia ve imamiyye inancına dayalı öğretilerden oluşan bir ideolojidir Bu nedenlerden dolayı Hizbullah ve İran arasındaki bağ dini ve ideolojik olarak birçok devletten daha güçlü konumdadır.

ÖRGÜTSELVE SİYASİ YAPILANMA

Hizbullah`ın örgütsel yapısına baktığımız zaman görülmektedir ki; Hizbullah kuruluşundan itibaren bireysel liderlik yerine kolektif çalışma yürüten bir yönetimi esas almıştır. Bu kolektif liderliğe şura adı verilmektedir. Şura 9 kişi ile sınırlı olup şura içinden bir genel sekreter seçilmektedir. Bu genel sekreter Hizbullah`ın liderliğini de yürütmüş olmaktadır.1992 yılından bu yana Hizbullah`ın genel sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah`tır. (BORAN, 2007)
İlk yıllarında tabiya anlayışıyla yerel camilerde örgütlenerek halk tabanına kısa sürede yayılan Hizbullah, yıllar içerisinde destek aldığı tabanı ve gücünü büyütmesiyle birlikte örgütsel yapısını tam anlamıyla oturtmuştur. Hizbullah`ın örgütsel yapısı şu şekildedir:

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,

***

5 Mart 2017 Pazar

SOĞUK SAVAŞ SONRASI TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ: 1992-2010., BÖLÜM 2


 SOĞUK SAVAŞ SONRASI TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ: 1992-2010., BÖLÜM 2


4. ORTAK İŞBİRLİĞİ ALANLARI 

Türkiyenin son dönemde dış politikada benimsediği yeni tutum, iki ülke arasındaki ilişkilere de yansımış, böylelikle Rusya ile ilişkileri geliştirmenin ve 
bölgesel sorunların çözümünde iki ülke arasında işbirliği ihtimallerini değerlendirmenin yolu açılmıştır. Türkiye.nin yeni dış politika yönelimi, Rusya ile ilişkileri geliştirmek için gerekli olan motivasyonu ve isteği sağlamaktadır. İyi komşuluk ve sıfır problem politikalarını sınır bölgelerde uygulamanın önemine 
inanan Türkiye, Rusya.ya da bu pencereden bakmaktadır. Rusya ile ikili siyasi ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi Türkiye.nin izlediği mevcut politika içinde 
öncelikli bir yere sahiptir. Aynı zamanda Rusya, Avrasyada istikrar ve bölgesel barış için hayati bir ortak olarak görülmektedir.40 

Ankara ile Moskova.nın uluslararası sorunlara yaklaşımlarında büyük çoğunlukla bir örtüşme görülüyor. İran nükleer sorununun diplomatik yolla çözülmesi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi, Dağlık Karabağ sorununun diplomatik yollarla çözülmesi, Ortadoğu.da barışın sağlanması, Suriye-
Lübnan sorunu, Afganistan, Irak.ta güven ortamının tesisi gibi uluslararası konularda Rusya ve Türkiye yakın politikalara sahipler. Irak krizi sırasında hem 
Ankara hem de Moskova Irakın toprak bütünlüğünün korunması taraftarı olduklarını açıkladılar. İki ülke ilişkilerini etkileyen en önemli gelişme ise 
TBMM.nin Mart 2003.teki Irak tezkeresini reddetmesi oldu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kremlin.de kabine toplantısı sırasında “TBMM.nin, 
Irak.a yönelik askeri harekâtta Amerikan askerlerinin üslerini kullanma olasılığını engelleyen bu kararı, geçen haftanın en önemli olayıydı” diye konuştu. Kararın 
Rusya için sürpriz olmadığını söyleyen Putin, “Mecliste çoğunlukta olan AKP.den başka bir karar almasını beklemek zordu” ifadelerini kullandı.41 Tezkerenin reddi Rusların gözünde Türkiye.yi bağımsız bir aktör olarak teyit etti.42 Tezkerenin reddiyle birlikte Rusya, Türkiye.yi klasik ABD müttefiği algısından çıkartıp artık kendi çıkarları söz konusu olduğunda bağımsız kararlar alabilecek bir siyasi irade ortaya koyabilen güvenilir ve güçlü bir ülke statüsünde kabul etmeye başladı. Rusya açısından ABD ve Atlantik dünyasından olabildiğince bağımsız hareket eden Türkiye politik ilişki kurmak konusunda dikkate alınabilecek bir ülke sayılabilirdi. Nitekim bu tarihten sonra iki ülke ileri gelenleri arasında gerçekleşen birçok üst düzey ziyaret bunun göstergesidir. 

Rusya, Türkiye.nin AB üyeliğini desteklerken, Türkiye de Rusyanın İslam Konferansı Örgütü ne gözlemci statüsünde katılımını destekledi. Temmuz 2005 te yapılan Erdoğan-Putin görüşmesi sırasında Erdoğan, “ Dünyada istikrarın korunmasına ilişkin konular da dâhil olmak üzere, bölgedeki duruma ilişkin 
görüşlerimiz tamamıyla örtüşmektedir ” açıklamasını yaptı.43 Türkiye, Rusya nın Dünya Ticaret Örgütü ne üyeliğini de desteklemektedir. Her iki ülke de Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü nün daha etkin hale getirilmesi için çaba harcamaktadırlar. Putin in ilk Türkiye ziyaretinden sonra Türkiye ile Rusya 
arasında diplomatik alanda ilişkiler hız kazanmıştır. Yılda birkaç kez en üst seviyede yapılan görüşmelerin yanı sıra her yıl biri Rusya da diğeri de Türkiye de olmak üzere iki kez bakanlar toplantısı yapılmaktadır. Böylece taraflar iki ülke arasında çıkan sorunlara hemen müdahale edebilmekte ve uluslararası gelişmelerle ilgili görüş alışverişinde bulunabilmektedirler. İki ülke arasında diplomatik ilişkilerin artması diğer alanlarda da ilişkilerin gelişmesine kolaylık sağlamakta ve bu durum İmparatorluklar dönemi ve Soğuk Savaş sırasında oluşan karşılıklı negatif algılama sorununun ve güven bunalımının ortadan kalkmasına büyük katkı sağlamaktadır. Şimdiye kadar Türkiye ve Rusya arasında Başbakanlar ve Devlet Başkanları düzeyinde yirmiye yakın görüşme gerçekleştirilmiştir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Şubat 2009 da Rusya ya resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Rusya kimi ülke liderlerine en üst düzeyde ağırlama anlamına gelen “ devlet ziyareti ” kategorisini uygulamaktadır. Gül ün ziyareti başlamasından kısa bir süre önce Rusya tarafından “ Resmi Ziyaret ” sıfatından “ Devlet Ziyareti ” sıfatına yükseltildi. 

İlk defa olarak bir Türk Cumhurbaşkanı Rusya nın Özerk Tataristan Cumhuriyeti ni ziyaret etti. Bu durum, Rusya tarafından Türkiye nin Türk kökenli birimlerin yönetimleri ile ilişkiye girmesine eskiden olduğu kadar kuşkuyla bakmadığını, dolayısıyla Türkiye ile Rusya arasında karşılıklı güven ortamının artık doğmaya başladığını göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Cumhurbaşkanı Gül gezi hakkında “ Genellikle bu ziyaretlerden sonra bazı rahatsızlıklar oluşur. İşte bu nedenle karşılıklı hassasiyet gösterildi. Bizim Tataristan gezimizle ilgili en küçük bir sorun yaşanmadı. Tam tersine teşvik edildi. 

Bu da Rusya ile Türkiye arasındaki güvene dayalı ilişkilerin gelişmekte olduğunun bir kanıtıdır” açıklamasını yaptı.44 

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin gelişiminde Karadeniz faktörü önemli bir yer tutmaktadır. Karadeniz ve Boğazlar konusu Türkiye ve Rusya arasında tarih 
boyunca anlaşmazlıkların sebebi olagelmiştir. Ancak, 2000.li yıllarda iki ülkeyi birbirine yakınlaştıran önemli faktörlerden birisi ABD nin Karadeniz havzasını bir 
güvenlik boşluğu alanı şeklinde niteleyerek, boşluğun ortadan kaldırılması için dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi buraya da Amerikan askeri varlığının 
yerleştirilmesi gerektiğini tartışmaya başlamasıdır. Bu yaklaşımın Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan gibi ülkelerin desteğini alması Rusya ve Türkiye.yi 
Karadeniz.in hâlihazırdaki statüsünü ve bu bağlamda Montrö yü savunma 
konusunda belki de tarihte ilk defa aynı safta birleştirmiştir. 

Karadeniz.in küresel güçlerin yeni mücadele alanı haline gelmemesi konusu ikili ilişkilerin kuvvetli bir şekilde mutabık kalınan maddelerinden birisi haline 
gelmiş durumdadır. Bir diğer mutabık kalınan konu ise Montrö Sözleşmesi nin hiçbir şekilde değiştirilmemesi olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye ve Rusya bu 
konuda kararlı olduklarını açık ve net bir şekilde ifade ediyorlar. Hem Rusya hem de Türkiye Karadeniz ile ilgili konuların bu denize kıyıdaş olan ülkelerce işbirliği 
halinde ortak çözülmesini, yabancı güçlerin, üçüncü tarafların müdahil olmamasını istemektedirler. ABD nin Akdeniz de terörizm ve suçla mücadele kapsamında faaliyet gösteren., NATO Aktif Çaba Operasyonu nun (Operation Active Endeavor) görev alanını Karadeniz e de genişletmek istemesine hem Ankara hem de Moskova karşı çıkmışlardır. Türkiye, Karadeniz in terörle mücadele kapsamında bir NATO operasyonuna konu edilmesini gereksiz bulmakta, bunun yerine BLACKSEAFOR (Karadeniz Deniz İşbirliği Görev Grubu) ve KUH (Karadeniz Uyum Harekatı) kapsamında üye ülkelerle Karadeniz.de gerekli müdahale ve operasyonların yapılmasını savunmaktadır. Bu politikası Rusya tarafından da destek görmektedir.45 

İlişkilere tezkerenin reddinden sonra büyük ivme kazandıran ikinci nokta ise Rusya-Gürcistan Savaşı oldu. Ankara, yeni coğrafi bakış açısının güçlü etkisi ile 
bir yandan Moskova ile kendi özel ilişkilerini geliştirirken, diğer yandan herhangi bir “Rusya-Batı” çatışması içinde yer almaktan da kaçınmaktadır.46 Ağustos 
2008.de yaşanan Rusya-Gürcistan Savaşında Türkiye.nin tarafsızlığı, barış için gösterdiği çaba, Montrö Anlaşması.nı harfiyen uygulaması ve Kafkas İstikrar ve 
İşbirliği Paktı ile Rusya nın da takdirini kazandı. Özellikle de Gürcistan a yardım götürme bahanesiyle NATO ve ABD gemilerinin Karadeniz.e girmeleri sürecinde 
Türkiye.nin takındığı tavır bölgedeki dengelerin önemli ölçüde değişmesini önledi ve savaşta Rusya.ya büyük bir avantaj sağladı. Türkiye ABD.nin müttefiki ve 
NATO üyesi olmasına rağmen savaş sırasında ve sonrası dönemde Montrö Anlaşması nı eksiksiz uygulaması ve bölgede tarafsız kalmasıyla Rusya.nın 
gözünde bölgede büyük saygınlık kazandı. 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.ın “ABD bizim müttefikimiz, Rusya ise önemli bir komşumuzdur. Rusya bizim aynı zamanda bir numaralı ticaret ortağımızdır. 
Enerji ihtiyacımızın üçte ikisini Rusya üzerinden sağlamaktayız. Biz kendi ulusal çıkarlarımız doğrultusunda hareket ediyoruz… Rusya’yı göz ardı edemeyiz.” 
şeklindeki açıklamaları Rusya ile ilişkilerin Türkiye açısından önemine işaret etmektedir.47 Yine Başbakan Erdoğan ın 16 Mayıs 2009.da Soçi ye yaptığı 
çalışma ziyaretindeki “İnanıyorum ki bölgenin bize yüklediği bazı görevler var, bu da dayanışma içerisinde atmamız gereken bazı adımları bize adeta yüklemektedir. 
Bölgenin huzuru, mutluluğu için bu adımları atmaya mecburuz... İnanıyorum ki dayanışma bütün bu sorunların aşılmasında en azından mesafe alınmasına vesile olacaktır” sözleri yine Türkiye-Rusya ilişkilerinin öneminin altını çizmektedir.48 

5. SORUNLU ALANLAR 

Türkiye ve Rusya nın politik ve ekonomik manada birbirlerinden beklentileriyle bu beklentileri karşılayabilme kapasiteleri her zaman birbirine uymayabilmekte dir. Uymadığı anda ise sorunlar veya krizler çıkmaktadır. Her ne kadar ilişkiler genişletilmiş, çok boyutlu, derinleştirilmiş veya son yıllarda stratejik gibi kulağa 
hoş gelen kelimelerle tarif edilse de her iki ülke arasında yüksek sesle dillendirilmeyen ciddi sorunların olduğu inkâr edilemez. Bu sorunlara bakıldığın da ortaklığın ne kadar geniş, ne kadar derin ya da ne kadar stratejik olduğu noktası ister istemez sorgulanabilir hale gelmektedir. 

Rusya, Putin döneminde enerji ham maddelerindeki yüksek fiyat artışıyla birlikte ekonomisini güçlendirmeye ve daha aktif bir dış politika izlemeye başladı. 
Bu çerçevede etki ve ilgi alanı olarak gördüğü bölgelerde yeni bir ilişkiler ağı kurmak istiyor. Rusya, sahip olduğu tabii kaynaklar, ekonomik, politik ve askeri 
gücüyle küresel ve bölgesel manada büyük bir güçtür. Türkiye de son yıllarda oldukça aktif bir dış politika izlemeye başlamıştır. Komşularıyla sıfır sorun ve çok boyutlu dış politika anlayışıyla hareket eden Türkiye dış politikasını etrafında güvenli bir kuşak oluşturma doğrultusunda yönlendirmektedir. Etki ve ilgi 
alanlarında bölgesel bir güç olarak ağırlığı her geçen gün artmaktadır. Rusya ve Türkiye nin etki ve ilgi alanları örtüşüyor ve bazen çakışıyor. Türkiye kendisini 
kuzey komşusu Rusya ile son derece dikkatli bir politika izlemek zorunda hissediyor. Bu da her iki ülkenin arzuladıkları şekilde bir ortaklık kurmalarını zorlaştırıyor. 

Rusya ekonomik ilişkilerdeki avantajlı pozisyonunu baskı aracı olarak Ukrayna, Beyaz Rusya, Polonya ve Gürcistan gibi ülkelere uygulamaktan çekinmemiştir. 
Hangi teknik sebebe dayandırılırsa dayandırılsın, 38 milyar dolarlık ticaret hacmine rağmen Türkiye.ye karşı da benzer politikalar izlemiştir. Yaşanan bu 
krizlerle Rusya aslında ilişkilerde hassas ve kırılgan olan tarafın Türkiye olduğunu oldukça başarılı bir şekilde Ankara.ya hissettirmiştir. Rusyanın gümrüklerinde Türk mallarına uyguladığı zorlaştırıcı rejim hala hafızalarda taze olarak durmaktadır. Rusya sadece Türkiye.den gelen Türk mallarını değil, Türk orijinli ama Avrupa dan gelen malları bile “ Kırmızı Hat ” uygulamasıyla teker teker kontrol etmek yöntemiyle gümrüklerinde günlerce bekletmiştir. Özellikle Türk tekstil ve inşaat sektörü “ Gümrük Kriz ”inden milyonlarca dolar zararla çıktı. Türkiye ile Rusya arasında Eylül 2008.de gümrük işlemlerinin basitleştirilmesini öngören protokol imzalanmasına rağmen Türk ürünleri Rus gümrüklerinde zaman zaman sorunlar yaşamaya devam etmektedir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ün Rusya ziyaretinin en önemli gündem maddelerinden birisi olan gümrüklerde yaşanan sorunların çözümü için bir teknik heyetin kurulması kararlaştırılmış ve Rusya Federal Gümrük Servisi Müdürü Andrey Belyaninov 18-20 gubat 2009 tarihinde Türkiye ye davet edilmiştir. Bununla da gümrük sorunu bir nevi komisyonlara havale edilmiştir.49 

Yaz ve sonbahar ayları geldiğinde “ Domates krizi ”, “ Mandalina krizi ” adlarıyla neredeyse gelenekselleşen bir sebze-meyve krizi yaşanmaktadır iki ülke arasında. Rusya 2006 ve 2008 yılı yazında başta domates olmak üzere bazı tarım ürünlerinde yüksek oranda ilaç kalıntısı, nitrat ve Akdeniz Sineği bulunduğu gerekçesiyle Türkiyeden bazı tarım ürünlerinin ithalatını durdurmuştu. 2006.da yaşanan ilk krizden 300 milyon dolar zararla çıkan Türkiye.nin zararı 2008 yılında 500 milyon dolar olarak tahmin ediliyordu.50  2009 yılında da Rusya ya sebze meyve ihracatında sorun olan Akdeniz Meyve Sineği, 2010 yılında mandalina ihracatında yine gündeme geldi. Rusya, Kasım 2010.da Türkiye'den ihraç edilen 23 ton mandalinayı, Akdeniz meyve sineği bulunduğu gerekçesi ile iade etti. Bunun üzerine Türkiye, söz konusu partide bulunan bin kasada inceleme yaptı, ancak Akdeniz meyve sineğine rastlamadı.51 

Türkiye nin en büyük eksikliği Rusya nın bu politikalarına cevap verebilecek eşdeğer politikalar geliştirememiş olmasında yatıyor. Diğer taraftan, Türkiyedeki Rus yatırımlarının Moskovanın beklentilerinin çok altında bir seviyede olduğu görülüyor. Rusya Türkiye.nin enerji, askeri ve ulaşım ihalelerinde kendi firmalarına zorluklar çıkartıldığını ileri sürüyor. Askeri amaçlı helikopter alımı ihalesinde Rus tarafının yaşadığı hayal kırıklığının izleri hala sürüyor. Aynı hayal kırıklığını nükleer santral ihalesinde yaşayacaklarına dair ciddi endişeler taşıyorlardı. ihalenin Danıştay tarafından iptal edilmesiyle endişeleri kısmen doğru çıkmıştı. Ancak, Rusya ile ilişkilerini ileri bir seviyeye taşımak isteyen Türkiye, nükleer santral konusunu ihaleleri devreden çıkartıp devletler arası anlaşma yoluyla Rusya ya vermeyi tercih etti. 

Türkiye nin Boğazların adeta bir petrol boru hattı gibi kullanılmasına çevre ve güvenlik endişelerinden dolayı karşı çıktığını da hatırlamamız gerekiyor. Bu 
durum özellikle 1990 larda iki ülke arasında anlaşmazlıklara kaynak teşkil etti. Günümüzde geliştirilen alternatif geçiş yolları projeleriyle kısmen bu sorun arka 
plana atıldı diyebiliriz. Hazar Havzası ve Orta Asya petrol ve doğalgazını dünya pazarlarına ulaştırılması için geliştirilen projeler konusunda da fikir ayrılıkları var. Enerji konusunu dış politika ve baskı aracı olarak kullanan ve tekel konumunu muhafaza etmek isteyen Rusya, kaynak çeşitliliğini arttıracak ve kendisini dışarıda bırakacak projelere karşı çıkıyor ve karşı hamle olarak kendisi projeler geliştiriyor. Kuzey Akım ve Güney Akım projeleri bu politikanın sonucu ortaya çıkmış olan projelerdir. Rusya kendisini devre dışı bırakarak, Azeri ve Kazak petrolünü Batı pazarlarına ulaştıran Bakü Tiflis Ceyhan (BTC) Boru Hattı ndan rahatsızlık duymaktadır. Rusya, “ Bakü-Tiflis-Ceyhan ” Petrol Boru Hattı na ekonomik olmayan politik bir proje olduğu gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Nabucco Projesi ne de aynı sebeplerle olumsuz yaklaşıyor. Hazar enerji kaynaklarının Nabucco Projesi ile açılan yeni bir Doğu-Batı koridorundan Avrupa pazarlarına ulaştırılmasını Rusya kendisinin by-pass edilmesi olarak değerlendirmektedir. Diğer taraftan, Türkiyenin Güney Akım Projesi ne Karadeniz.deki münhasır ekonomik bölgesini kullandırma izni vermesi ve arkasından nükleer santral ihalesinin Rusya ya verilmesi ile birlikte Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı Projesi yeniden gündeme geldi. Mavi Akım Doğalgaz Boru Hattı na paralel ikinci bir boru hattı döşenmesini ise bizzat Moskova Ankara ya teklif ediyor. 

1990 lı yıllarda iki ülke arasındaki ilişkilere “ Çeçen ” ve “ Kürt ” sorunları damgasını vurdu. Türkiye.deki Kafkas diasporası ile Rusya.daki Kürt ve Ermeni 
diasporasının faaliyetleri iki ülkeyi zaman zaman karşı karşıya getirdi.52 1999 yılı sonunda iki ülke arasında imzalanan terörle mücadele anlaşması sorunu büyük oranda bitirdi. Fakat Rusya hala PKK.yı terörist örgüt olarak kabul etmiyor. 
Türkiye, PKK terör örgütünü terörist örgütler listesine alması için Rusyaya çağrılar yapıyor ancak şimdiye kadar olumlu cevap alabilmiş değil.53 
Rusya, sadece Rusya toprakları içerisinde eylemler gerçekleştiren ve Rusya da bağlantıları olan örgütleri “ Terörist Örgüt ” olarak kabul ediyor. 
Rusya nın Ortadoğu ile ilgili jeopolitik hesaplarından dolayı, ileride Kürtleri kullanabileceği düşüncesi bu konuda Moskova.yı PKK.yı terör örgütü olarak 
nitelendirme konusunda gönülsüz davranmaya itiyor. 

Türkiye ile Rusya, birçok bölgesel sorunda ortak bakış açılarına sahip olmalarına rağmen Orta Asya ve özellikle Kafkasya iki ülke arasında rekabet alanı 
olmaya devam etmektedir. Moskova, Türkiye nin Orta Asya ya yönelik küçük bir hareketini dahi kıskançlıkla karşılamaktadır. Eski Sovyet cumhuriyetlerinin Batı 
ile yakınlaşmasını engellemeye çalışan ve bu cumhuriyetlerdeki enerji kaynaklarını kendi kontrolü altında tutan Moskova, Ankara.nın söz konusu 
ülkelerin Batı ile yakınlaşma sürecine katkıda bulunmasından da rahatsız olmaktadır. Bu husus tarafların bölgesel örgütlenmelere gitmelerine ve doğal 
olarak ayrı saflarda yer almalarına da neden olmaktadır. Örneğin Kafkasya da Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan ekseninin oluşma ihtimalinden rahatsız olan 
Moskova yönetimi, iran ve Ermenistan ile birlikte hareket etmektedir.54 

Ermeni diasporasının çabalarıyla Rusya Parlamentosu.nun alt kanadı Duma 1995 ve 2005 yıllarında sözde soykırımı kabul eden kararlar almıştır. Türk 
Dışişleri Bakanlığı 22 Nisan 2005 tarihinde alınan karar sonrası yaptığı 26 Nisan 2005 tarihli 67 sayılı basın açıklamasında söz konusu kararı kınamıştır.55 
Günümüzde Rusya, Ermenistan ın en önemli müttefiki durumundadır ve gerek Türkiye ile Ermenistan arasında, gerekse Ermenistan ile Azerbaycan arasında 
arabuluculuk yapabilecek en etkili ülkedir. Erivan ın stratejik ortak olarak gördüğü Rusya, Ankara.nın büyük beklentilerine rağmen, Ermenistan ın Batı ya 
yakınlaşmasından çekindiğinden Türkiye-Ermenistan normalleşme sürecinde 

Ankara nın beklediği tavrı tam olarak göstermemiştir. Moskova, Türkiye-Ermenistan normalleşme sürecini desteklediklerini ve Dağlık Karabağ meselesinin çözümünü arzu ettiklerini ileri sürse de bu iki konunun birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmesini istemektedir. Bir taraftan sorunun çözülmesinden çekinmekte, diğer taraftan sürecin dışında da kalmak istememektedir. 

Kıbrıs meselesi Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin diğer sorunlu alanlarından birisidir. Kıbrıs söz konusu olduğunda Rusya nın Türkiye ile çakışan 
çıkarları söz konusudur.56 

Bu konuda Rusya nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ne S-300 füzeleri satmasından dolayı akıllara hemen 1996-1998 arası yaşanan kriz gelmektedir. 
Moskova nın KKTC ile ilişki geliştirmesinin önünde kendi açısından haklı bazı engeller bulunmaktadır. 2004 yılında İstanbul da yapılan GKÖ Dışişleri 
Bakanları Zirvesi nde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov dönemin KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat ile görüşmüş ama bu düzeyde bir başka görüşme 
gerçekleşmemiştir. 2004 yılının Nisan ayında BM tarafından hazırlanan Annan Planı na ilişkin Kıbrıs referandumuna günler kala Rusya, Kıbrıslı Rumların 
güvenlik endişelerini hafifletmeyi amaçlayan bir kararı tarafların baskı altında bırakılmaması ve Rusya.nın görüşlerinin alınmaması bahanesiyle veto etmiştir. 
Rusya, 24 Nisan 2004.te yapılan referandumdan sonra BM Güvenlik Konseyi nde Kıbrıslı Türklerin tecridine son verilmesi için bir çağrı yapılmasını engellemiştir. 
Putin 2004 yılında Türkiye ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Rusyanın KKTC ye yönelik izolasyonların kaldırılması ve BM.de Annan Planı nı destekleme yönünde tutum alacağını açıklamasına rağmen, bu gerçekleşmemiştir. 

Rusyanın Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile olan ilişkileri özellikle ticari-ekonomik alanda oldukça ileridir. Karşılıklı olarak yapılan yatırımların 
hacmi oldukça büyüktür. Rus sermayesinin Güney Kıbrıs Rum Kesimi ni off-shore bölgesi olarak kullandığı bilinmektedir. Rusya bu ilişkilerden dolayı Güney Kıbrıs ile politik ve ekonomik ilişkilerinin bozulmamasını istemektedir. Kosova nın bağımsızlığına sert tepki gösteren Rusya, Batı.nın yıllarca KKTC.yi 
tanımamasından hareketle Putin in ağzından Batıyı ikiyüzlülük yapmakla suçlamasına rağmen, Kıbrıs konusunda Ankara ile aynı yönde düşünmemektedir. 

6. STRATEJİK ORTAKLIK TARTIŞMALARI 

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler çok boyutlu, derinleştirilmiş, genişletilmiş, stratejik gibi kelimelerle tanımlansa bile stratejik ortaklık olmaktan henüz uzaktır. Türk-Rus ilişkilerinden bahsederken konuyu hem Türkiye.nin hem Rusyanın son yıllarda izledikleri dış politikayla bağlantılı olarak değerlendirmek, Türkiyenin son yıllarda izlediği dış politikanın doğal bir sonucu olarak görmek lazımdır. Ortada bir başarı varsa bu başarı öncelikle Türkiye.ye, Türk dış politikasına aittir. Türkiyenin izlemeye başladığı bölgesel güvenlik, istikrar ve komşularla sıfır sorun anlayışına dayalı aktif dış politika yaklaşımında, hem küresel hem bölgesel güç olarak Rusya zaten gündemin ilk sıralarında olmak zorundaydı. 

Türkiye ve Rusyanın politik manada birbirlerinden beklentileriyle bu beklentileri karşılayabilme kapasiteleri her zaman birbirine uymayabiliyor demiştik. Bunun farkında olarak inisiyatif alan taraf hem kendisine hem de ilişkiler bütününe oldukça önemli fayda ve katkılar sağlıyor. İşte Türkiyenin yaptığı şey 
de tam olarak budur diyebiliriz. Bu yaklaşımın Moskova tarafından yanlış algılanması ya da karşılık görmemesi durumunda ciddi sorunlar ortaya çıkabilirdi, ama yaşanan gelişmeler Türk Dış Politikasının Rusya tarafından artık 10 yıl öncesine nazaran daha olumlu algılandığını ortaya koyuyor. Rusya görüldüğü kadarıyla Türkiye.nin bu yaklaşımını iyi değerlendirmekte ve Ankara nın beklediği şekilde adımlar atmakta daha az tereddüt etmektedir. 

Bu konuda Moskova Uluslararası İlişkiler Üniversitesinden (MGIMO) Prof. Dr. Aleksey Bogaturov, Türkiyenin Kafkas bölgesindeki tutumu, Rusya-Gürcistan 
Savaşındaki yaklaşımı ve diğer dış politika açılımlarının Moskovadaki Türkiye algılamasını değiştirdiğini ifade etmektedir. Bogaturova göre genel olarak 
bakıldığında son yirmi yıl içinde Türkiye beklenenden daha temkinli, daha ihtiyatlı ve oldukça ölçülü politika izlemektedir. Türkiyenin şu anki dış politikası, 
Kafkasya.da, Karadeniz.de sürdürdüğü dış politika yaklaşımları, hem diğer dünya ülkeleri ile sürdürdüğü siyaseti, Rus akademisyenleri, uzmanları ve halkı 
tarafından büyük ilgi ile izlenmektedir.57 

Türkiye yıllarca Rusya ile ilişkilerini AB ve Batı ile ilişkilerinde yaşadığı zor dönemlerde bir koz veya alternatif olarak kullanmıştır. Türkiye, Rusya ile ilişki 
kurma konusunda uzun dönemli, iyi planlanmış ve dikkatli politikalar ortaya koyamadı. Rusya ile yakın ilişkiler Türkiye için Batı ile ilişkilerinden dolayı 
yaşadığı özgüven azalmasını telafi etmesi açısından oldukça önemli rol oynuyor. Rusya da zaman zaman Batı tarafından anlaşılmama sorunu yaşıyor ve 
yalnızlaştırıldığını hissediyor. Bilinçaltında yatan bu dışlanmışlık hissi doğal olarak iki ülkeyi birbirlerine yaklaştırıyor.58 Hem Türkiye hem de Rusya Batının 
kendilerine yaklaşımında Batıdan kaynaklanan sorunlar olduğunu düşünmekte ve tepkisel politikalar geliştirmektedirler. Bu tepkisel politikalar bir anlamda Ankara ve Moskovanın ortak bir dil oluşturma ya da birbirlerini anlama çabalarını kolaylaştırmaktadır. Özellikle Türkiye-AB ilişkileri özelinde bu durumu 
gözlemlemek mümkündür. AB.nin Türkiyeye yeşil ışık yakmaması ve sürekli olumsuz cevaplar vermesi, Türk siyasi elitinde alternatif jeopolitik açılımlar 
yapılması ve arayışlara girilmesi konusunda tartışmalar başlatmıştır. 

12-13 Aralık 1997 tarihindeki Lüksemburg Zirvesinde Türkiyeye aday ülke statüsü verilmemesi; 10-11 Aralık 1999 tarihindeki Helsinki Zirvesinde 13 aday 
ülke arasında Türkiye.nin adı geçmesine rağmen görüşmelerin başlamasının 2010 yılına ertelenmesi; AB nin geleceğinin masaya yatırıldığı Aralık 2000 de yapılan Nice Zirvesi.nde ve 2001 yılı Ocak ayında Stokholm.de yapılan görüşmeler için hazırlanan davet listesinde Türkiye.nin adının bile geçmemesi; Brüksel Zirvesinde müzakerelerin açılmasına yönelik 17 Aralık 2004 tarihli AB Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi kararının Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından “kabul edilemez” bulunması gibi tecrübeler Türkiye.de AB.ye karşı hep derin bir hayal kırıklığı ve tepki ile sonuçlanmıştır. 

İlginç bir şekilde AB nin Türkiye hakkında kritik kararlar aldığı bu tür toplantıların hemen öncesinde veya hemen sonrasında ya Rusyadan üst düzey bir devlet adamı Türkiye.yi ziyaret etmiş ya da Türkiyeden üst düzey bir devlet adamı Rusyayı ziyaret etmiştir. 1997 yılı Aralık ayında Rusya Başbakanı V. Çernomırdin in Ankara, 1999 yılı Aralık ayında Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit in Moskova, Ekim 2000 de Rusya Başbakanı M. Kasyanovun Ankara, Rusya Devlet Başkanı V. Putinin Aralık 2004.te gerçekleşen Türkiye ziyaretini bu türden manidar ziyaretlere örnek olarak verebiliriz. 

Diğer taraftan, Türkiye kendisi açısından çok önemli hatta hayati bazı konularda Rusya.dan beklediği desteği tam olarak bulamadı. Türkiye ile Rusya 
arasındaki ilişkilerde şimdiye kadar olan şey, Moskovanın ilişkilere küresel değil bölgesel politikalar çerçevesinde bakarak ikincil seviyeden değerlendirmeye 
almasıydı. Ankara ise tam tersine eski süper güç kuzey komşusunu sadece bölgesel değil küresel politikalar çerçevesinde de birincil seviyeden değerlendiriyordu. Ancak, yakın yeni dönem bunun Rusya açısından değişmeye başladığının işaretlerini taşıyor. Türkiye.nin aktif, barışçıl, yapıcı dış politikası artık sadece bölgesinde değil küresel çapta da oldukça dikkat çekiyor. Orta doğuda, islam dünyasında, Balkanlarda, Kafkaslarda, Afrikada ve Güney Amerika da Türkiye nin artan ağırlığı Rusyanın daha fazla ilgisini ve dikkatini çekiyor. 

Rusya, SSCB nin dağılması sonrasında terk ettiği ilgi ve nüfuz alanlarına yeniden geri dönmeye çalışıyor. Bu geri dönüş yolunda Rusya artık Türkiye yi ilk 
10 yıldaki gibi öncelikli rakip ve tehdit olarak algılamıyor. Orta Doğu.da ABD.nin izlediği politikadan rahatsız olan Rusya, SSCB döneminde geleneksel olarak çok 
yakın ilişkilere sahip olduğu bu bölgede ağırlığı son yıllarda oldukça artan Türkiye yi yanında görmek istiyor. ABD.nin 11 Eylül sonrası hegemonik 
politikaları sebebiyle İslam dünyasında kazandığı antipatiyi kendisi açısından sempatiye çevirme politikası güdüyor. Rusya açısından İslam dünyasının en güçlü ve en etkin ülkesi Türkiye ile yakın ilişkiler bu yüzden daha bir önem arz ediyor. 

Moskova, Türkiyenin geleceğin enerji santrali haline gelmesinin sadece rakip olarak çıkarlarını zedelediğinin değil aynı zamanda ortak olarak Rusyanın önüne 
yeni imkânlar ortaya koyduğunun farkında. Türkiye.nin nükleer santral ihalesinin kazanılmasının iran dan sonra Orta Doğu da Moskova yı nükleer teknoloji 
üzerinde tek etkili güç haline getireceğini ve bunun başka ülkelerde devamının geleceğini biliyor. 

Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev 12 Mayıs.taki tarihi Ankara ziyareti sırasında, Türk-Rus ilişkilerini “Sadece sözde değil, gerçekte de stratejik bir 
ortaklık” olarak nitelendirdi. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, hızla gelişen bu çok yönlü ilişkilerin “stratejik bir boyutunun bulunduğunu” belirtti. 
Türkiye ile Rusya enerji alanındaki ortaklıklarını bu ziyarette imzalanan anlaşmalarla “stratejik boyutlar”a taşıdılar. “ Stratejik ortaklık ” hedefine doğru 
gidişte vizelerin kaldırılması anlaşması güven ilişkisinin kuvvetlendirilmesi açısından sembolik anlamda çok büyük önem taşıyor.59 

Medvedevin ziyareti sırasında enerjiden güvenliğe, vize muafiyetinden turizme ve eğitime kadar geniş alana yayılan 17 farklı anlaşma imzalandı. Nükleer santral konusunda imzalanan anlaşma, vizelerin kaldırılması veya iki ülke arasında “Üst Düzey işbirliği Konseyi”nin faaliyete geçecek olması, Türk-Rus ilişkilerini yepyeni bir boyuta taşıyacaktır. Özellikle işbirliğinin stratejik yönlerini belirleyecek ve yeni işbirliği alanlarını oluşturacak bu konseyin ilişkileri stratejik 
ortaklık yönüne götürmesi açısından büyük bir adımdır. Rusya, daha önce Almanya, Fransa ve İtalya ile buna benzer üst düzey konseyler oluşturdu. Türkiye bu ülkeler arasında dördüncü oldu. Bu durum Rusyanın Türkiyeye verdiği önemin bir göstergesi sayılabilir. ilişkilerin stratejik ortaklığa dönüşmesinin yolu da bu konseyin çalışmalarından geçecek.60 

Ancak, bütün bunlara rağmen ilişkiler bazı alanlarda stratejik olmasına rağmen genel anlamda henüz stratejik ortaklık olmaktan uzaktır. Stratejik ortaklık, ortak menfaatlerin elde edilmesi için iki ülke arasında; askerî yardım, savunma sanayii, ortak askerî tatbikatlar, istihbarat alışverişi, birbirlerinin ülkelerinde askerî birlik bulundurma, askerî eğitim gibi geniş kapsamlı güvenlik ilişkilerini içeren bir ilişki biçimidir. iki ülke arasında stratejik bir ortaklık için ülkelerin dünya görüşlerinde, siyasi sitemlerinde, uzun vadeli menfaatlerinde, benzer evrensel değerlerin paylaşılmasında mutabakatın ve ortaklığın mevcut olması gerekir.61 

Yukarıdaki ölçütler dikkate alındığında Rusya ile Türkiye.nin stratejik ortak olduğunu söylemek zordur. Üst düzey yetkililerin ve diplomatların aksine 
uzmanlar Türkiye-Rusya ilişkilerini henüz stratejik ortaklık olarak değerlendirme mektedirler.62  Türkiye-Rusya ilişkileri konusunda yayınlanan 
raporlarda da bu noktaya dikkat çekilmektedir.63 Türkiye ile Rusya arasında oluşturulmaya çalışılan stratejik ortaklık özünde savunmacı bir doğaya haizdir. 
Anılan stratejik ortaklık, bölgede ortaya çıkabilecek potansiyel istikrarsızlıklara karşı birlikte hareket etme karakterine sahiptir. Keza, bu iki ülkeyi dışlayacak gibi görünen yeni bir Avrupa mimarisine karşı da doğal bir refleks olarak algılanması mümkündür.64 Ulusal Enerji Güvenliği Vakfı Başkanı Konstantin Simonov, Türkiyenin Rusyayı stratejik ortak olarak görmediğini, Türk elitleri üzerinde ABD etkisinin çok yüksek olduğunu ileri sürmektedir.65 

İki ülke arasındaki ilişkilerin 2000.li yıllarda hızla gelişmesine ve iki Avrasya ülkesinin tarihinde görülmeyen bir düzeyde işbirliği gelişmesine rağmen, bu 
yakınlaşmanın sanal bir çerçeveden gerçek bir stratejik işbirliğine dönüşememesinin temel nedenleri olarak, Türkiye.nin Batı dünyası içerisinde yer alma tercihi ile Rusyanın ilişkileri stratejik boyuta taşımaktan ziyade çerçeveyi avantajlı olduğu ekonomi boyutuyla sınırlama isteği belirtilebilir. Türkiye.nin genel çizgisinde bir değişme olmadıkça ilişkilerin şekil değiştirmeyeceği öne sürülebilir.66 

SONUÇ 

Türk-Rus ilişkilerinde yaşanılan gelişmeler ve ortaya konan sonuçlar açısından bakıldığında şüphesiz en önemli ve dikkate değer dönem Soğuk Savaş sonrası 
dönemdir. En başta da belirttiğimiz gibi, imparatorluk döneminde 1798, 1805 ve 1833 yıllarında yapılan işbirliği ve ittifaklar, SSCB döneminde 1920 ler, 1930 lar 
ve 1960 ların ortasındaki yakınlaşma ikili ilişkilerin diğer dikkate değer dönemleridir. Ancak, bu dönemler ile Soğuk Savaş sonrası dönemde kurulan 
ilişkileri karşılaştırdığımızda belirgin bir farklılık görürüz. Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya İmparatorluğu nun ilk kez birbirlerine yakınlaşmalarını Napolyon 
tehdidi sağlamıştır. Napolyon un Fransız Ordusu başında Mısır a saldırması ile Türk-Rus ilişkileri yeni bir safhaya girmişti. 23 Aralık 1798 de Rusya ile 14 
maddelik sekiz yıl sürmesi planlanan bir ittifak anlaşması imzalanmıştı. 1798 Anlaşması ancak bir yıl sürdü. Napolyon un ikinci kez tehdit haline gelmesi 
üzerine 28 Eylül 1805 tarihinde 9 yıl süreli bir anlaşma daha imzaladı. Bu ittifak da bir yıl kadar sürdü. Bir sonraki işbirliği dönemi Mısır Valisi Mehmet Ali 
Paşa nın isyanı ile gündeme geldi. Bu isyanı bastıracak gücü olmayan Osmanlı İmparatorluğu Rusya dan yardım istedi. 1833 yılında 8 yıl süreli Hünkâr İskelesi 
Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma tarihte ilk defa Türk-Rus ilişkilerinde ortak savunma esasları getirmişti.67 Yukarıda bahsedilen anlaşmaların hepsi klasik askeri işbirliği ve savunma anlaşmalarıydı.68 

Cumhuriyet döneminde, Milli Mücadele dönemiyle başlayan ve Soğuk Savaşın bitimine kadar süren dönemdeki ilişkilerde de önce askeri ama daha sonra 
ticari-ekonomik ilişkilerin ağırlıklı olduğu görülür. Soğuk Savaş sonrasında ise ilişkiler her alanda gelişme göstermiştir. Soğuk Savaş sonrası Türk-Rus ilişkilerini SSCB dönemi ve İmparatorluk dönemlerindeki ilişkilerden ayıran en önemli şey, Soğuk Savaş sonrası ilişkilerde insan faktörünün öne çıkması, halkların müdahil olması ve kamuoylarının dolaylı ve doğrudan etkisidir. İmparatorluk ve SSCB dönemlerinde ilişkiler üst seviyede, kurumlar arasında, politikacılar, devlet adamları, diplomatlar ve askerler seviyesinde yürütülmüş; her iki ülke halkı bu ilişkilerin seyrinde etkili olamamıştır. SSCB döneminde kültürel ilişkiler artmış olsa da ideolojik kaygılardan dolayı devlet kontrollü gerçekleşen bu tür ilişkiler sınırlı etkide bulunmuştur. Ancak, 1991 sonrası ilişkilerde insan faktörü çok etkilidir. Soğuk Savaş sonrası dönemde sınırlamaların ortadan kalkmasıyla gözlemlenen halkların yakınlaşması ve insani ilişkilerin artması ikili ilişkilerin daha önceki hiçbir döneminde gözlemlenmemiş tir. Günümüzde bavul ticareti, turizm, ekonomik ilişkiler, kültürel ilişkiler, sayıları 50-60 binleri bulan 69 karma evlilikler yoluyla doğrudan halkların birbirini tanımasının önünün açılması günümüzdeki Türk-Rus ilişkilerini çok farklı değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. 

Hem Türkiye hem de Rusya dinamik bir siyasal ve ekonomik dönüşüm sürecinden geçmektedir. 1990 lardan farklı olarak, 2000.li yılların başında Türk-
Rus ilişkilerinin artık gerek ekonomik gerekse politik alanda birlikte artarak geliştiğine şahit olmaktayız. İlişkilerin gelişmesindeki en önemli sebepler arasında, her ne kadar üzerinde görüş birliğine ulaşılmamış konular olsa da, her iki ülkenin de 21. yüzyılın başında izlemeye başladıkları dış politikalarında genel çerçevede benzer yaklaşımların oluşması bulunmaktadır. İki ülke arasındaki hacmi gittikçe artan ticaret ve artık neredeyse sıradan olarak görmeye başladığımız diplomatik diyalog ilişkilerin gelişmesinin arkasındaki diğer faktörlerdendir. 

İki ülke ilişkilerini henüz stratejik ortaklık olarak ifade edemesek de her iki ülke açısından ilişkilerde stratejinin baş aktör rol oynadığını söyleyebiliriz. iki ülke 
arasındaki ilişkilerin bir bütün olarak “ Stratejik ” olduğunu söyleyemeyiz belki ama enerji, ticaret gibi alanlarda stratejik boyutta olduğu artık yadsınmamakta dır. 

Günümüzde artık ekonomik ilişkilerden çok, hem Rusya nın hem de Türkiye nin izlediği bölgesel ve küresel stratejiler ilişkilerin yükselmesinin arkasındaki itici 
güç haline gelmiş durumdadır. Rusya, Türkiye için; Türkiye de Rusya için çok önemli iki ülke konumundadır. Türkiye kendi güvenliği ve istikrarı açısından Batı 
sistemi içinde yer almayı seçmiştir ve bunda ısrarla devam edecektir. Ancak bu durum Rusya ile çok yönlü ilişkiler kurmasının önünde bir engel değildir. Aksine, 
Rusya ile kuracağı güçlü ilişkiler Batı dünyası ile ilişkilerinde elini güçlendirecektir. Burada Türkiye.nin dikkat etmesi gereken, Rusya ile ilişkilerini 
kontrolsüz rekabet ve çatışmaya götürmeden yürütmesidir. Kimi çevrelerce Türkiye nin Rusya ile ilişkileri Türkiye nin AB ile olan problemli ilişkilerinin 
alternatifi gibi düşünülmekte ve öyle algılanmaktadır. Türkiye.nin Rusya ile olan ilişkileri AB ile olan ilişkilerinden bağımsızdır ve AB ile ilişkilerine alternatif 
olarak kabul edilmemelidir. 

Türkiye ve Rusya uzun süreli ve verimli bir ekonomik işbirliği sürecinden geçerek her iki ülke içinde çok önemli tecrübe ve kazanımlarla 21. yüzyıla girdiler. 
Aralarındaki bazı görüş ayrılıklarına rağmen, tamamlayıcılık, karşılıklı çıkar ve iyi komşuluk gibi bazı objektif faktörler ekonomik ilişkilerin gelişmesine her zaman 
ivme kazandıracaktır. İki ülke arasındaki ilişkilerde alınacak daha çok mesafe vardır ve sürecin kolay olması beklenmemelidir. Türkiye ve Rusya aralarındaki 
yüzlerce yıllık jeopolitik mücadeleyi jeoekonomik işbirliğine çevirmeye çalışmaktadırlar. Türkiye-Rusya ilişkileri son yıllarda Ankara nın barışçıl ve aktif 
dış politikası ve Moskova nın yapıcı tavrıyla yavaş yavaş yeni kulvarına oturmaktadır. Bir anlamda formatlanan ilişkiler yeniden yüklenmektedir diyebiliriz. 

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde çerçeve ya da sınır oldukça hassastır ve ilişkilerdeki sınırları ya da çerçeveyi daraltmak da genişletmek de her iki ülkenin 
inisiyatifinde olan bir konudur. İki ülke ilişkileri tarihindeki Kurtuluş Savaşı sırasındaki Sovyet yardımı, 1930 lar ile 1960 lardaki sanayi alanındaki işbirliği, 
1984 doğalgaz anlaşması, 1998 yılında Öcalan konusundaki Rusya nın tavrı, Mavi Akım projesi, 1999 yılında Ecevit in Moskova ziyareti, 2004 yılında Putin in 
Türkiye ziyareti ve son olarak nükleer santral projesinin Rusya ya verilmesi sınırları genişleten açılımlardır. 

Ekonomik ilişkilerin ulaştığı seviye politik ilişkilerin garantisi değildir. İlişkilerin salt ekonomi boyutuna dayalı zorlama ilişkiler olmaktan çıkartılıp karşılıklı 
bölgesel ve küresel çıkarlar ile karşılıklı güvene ve saygıya dayalı ilişkiler bütünü haline getirilmesi konunun uzmanlarınca yıllarca dile getirildi durdu. 
Gelinen durum, Türkiye ve Rusya nın bu konuda önemli mesafeler aldıklarını göstermektedir. Türkiye ve Rusya ya Kafkaslar dan Balkanlara, Orta Doğu dan Orta Asya ya uzanan bir coğrafyada farklı bölgesel kimliklere ve çıkar algılamalarına sahiptir. 

Türk-Rus ilişkilerinin genel yapısı işbirliği ve rekabetin önümüzdeki yıllarda da ilişkilerin olmazsa olmazı olmaya devam edeceğine işaret etmektedir. İlişkileri 
değerlendirirken olabildiğince gerçekçi olmak gerekmektedir. Gerçekçi olmak, ilişkilerde temkini elden bırakmamayı da gerektirmektedir. Türkiye ve Rusya.nın 
günümüzde ulaştıkları çok boyutlu ortaklığını aynı zamanda tarihin kötü izlerini ve paylaşılan coğrafyanın zorluklarını da beraberinde taşıdığını unutmamak 
gerekmektedir. Her iki ülkenin tarihsel ve kültürel olarak bağları olduğu ortak etki coğrafyalarında ortaya çıkacak sorunlar, karışıklıklar ilişkileri hızlı bir şekilde 
geriye götürme potansiyeline sahiptir. Böyle bir durumun ihtimal dâhilinde olduğunu bilerek önceden hazırlıklı, temkinli ve tetikte olmak çok önemlidir. 
Temkinli ve tetikte olmak çok yönlü ilişki ağını her zaman dikkatli bir şekilde koruma ve geliştirmeyi, sorun çıkması durumunda ise akılcı ve pragmatist 
çözümler ortaya koymayı gerektirmektedir. Gerçekçi, açık, doğrudan ve iki tarafı da memnun eden ilişkiler olduğu sürece hem Türkiye hem Rusya bu durumdan 
Şimdi olduğu gibi gelecekte de kârlı çıkacaktır. 

 DİPNOTLAR;

1 Fatih Özbay, “Türkiye-Rusya İlişkilerinde Üçüncü Dönem”, 15.05.2010, 
   http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=677:turkiye-rusya-iliskilerinde-ucuncu-donem&catid=104:analizler-rusya&Itemid=136 (eriGim 
   08.06.2010) 
2 AKP Parti Programı, http://www.akparti.org.tr/vi-dis-politika-_79.html?pID=50 (Erişim 08.06.2010). 
3 Ayrıntılı bilgi için bkz: O. A. Kolobov, A. A. Kornilov, Fatih Özbay, Çağdaş Türk-Rus ilişkileri: Sorunlar ve işbirliği Alanları (1992-2005), TASAM Yayınları, istanbul, 2006, 
   s. 15-94. 
4 “100 Milyar Dolarlık Ticaret Mümkün”, Sabah, 13.05.2010. 
5 Fatih Özbay, “100 Milyar Dolarlık Ticaret Zor Ama Mümkün”, Stratejik Düşünce Dergisi, Haziran 2010, s. 45. 
6 Ferit Temur, “Rusya ve Türkiye Ekonomik İlişkileri ve Yatırım Olanakları”, Siyaseti, 
   Ekonomisi, Güvenliği, Dış Politikaları ve Stratejik İlişkileriyle: Yeni Rusya, SDE Yayınları, Ankara, Haziran 2010, s. 100. 
7 Kolobov, Kornilov, Özbay, a.g.e, s. 28. 
8 TÜİK verileri. 
9 T.C. Moskova Büyükelçiliği verileri. 
10 TÜİK verileri. 
11 “Rusya-Türkiye 17 anlaşmaya imza attı, „nükleer. 12.35 sente indi”, Hürriyet, 13.05.2010. 
12 “Rusya.dan Akkuyu Nükleer Santraline Onay”, Zaman, 20.11.2010. 
13 Bkz: Fatih Özbay, “Askeri Amaçlı Helikopter Alımı ihalesi ve Türkiye-Rusya ilişkileri”, 
20.07.2005, http://www.tasam.org/index.php?altid=1250 (Erişim 01.10.2010). 
14 Bkz: Fatih Özbay, “AB.ye Müzakere Sürecinde Türkiye-Rusya Ekonomik ilişkileri”, 01.08.2005, http://www.tasam.org/index.php?altid=1257 (Erişim 01.10.2010). 
15 “Erdoğandan Putine Mesaj: AB.ye Katılacağız Ancak Sizden de Vazgeçmeyeceğiz”, Zaman, 10.01.2005. 
16 ilk yıllar için bkz: D. Y. Yeremeyev, Turtsiya Na Rubeje XX i XXI Vekov (1991-2007), [20. ve 21. Yüzyılların Eşiğinde Türkiye (1991-2007)], 
    Gumanitariy, Moskva, 2007, s. 152-156. 
17 Ömer Göksel işyar, “Rusya Federasyonu ile iliikiler”, Türk Dış Politikası (1919-2008), 
     (Ed.) Haydar Çakmak, Barış Platin Kitap, Ankara, 2008, s. 807. 
18 Mihail Meyer, “18. Yüzyıldan Günümüze Rusya ve Türkiye ilişkileri”, Dünden Bugüne Türkiye ve Rusya: Politik, Ekonomik ve Kültürel ilişkiler, (Der.) Gülten Kazgan, 
     Natalya Ulçenko, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Kasım 2003, s. 14. arasındaki 1990.lı yıllardaki ilişkiler kimi zaman “sanal yakınlaşma”19 veya “fiili 
     yakınlaşma”20 olarak nitelendirildi. Bu durum, ilişkileri çok iyi seviyeye çıkarmasa bile, derin bir şekilde kökleşmiş geçmişin kalıntılarından kurtararak tatmin edici 
     bir seviyeye çıkarıyordu. Sanal ya da fiili yakınlaşma süreci iki önemli ama birbirine zıt yönü barındırıyordu. Buna göre, bir taraftan, yönetilebilen bir 
     jeopolitik mücadele sürerken, diğer taraftan birbirine bağımlı, görülmemiş derecede gelişen ekonomik ilişkiler söz konusuydu.21 1990.lı yıllarda Türk-Rus 
     ilişkileri “Altın Çağ” olarak tabir edilebilecek bir döneme girmişti. “Sanal altın çağ” olarak nitelendirilebilecek olan bu dönemde iki ülke neredeyse 10 yıldır bu 
     çağın içinde olmalarına rağmen bunun getirilerinden faydalanmasını bilemediler.22 
19 Duygu Bazoğlu Sezer, “Turkish-Russian Relations: From Adversity to “Virtual Rapprochement”, Turkey’s New World, (Ed.) A. Makovsky, S. Sayari, Washington, 
     2000, p. 96-98. 
20 D. B. Sezer, “Türk-Rus ilişkileri: Düşmanlıktan „ Fiili Yakınlaşmaya”, Türkiye’nin Yeni Dünyası - Türk Dış Politikasının Değişen Dinamikleri, (Der.) Alan Makovsky, 
    Sabri Sayarı, Alfa Yayınları, İstanbul, 2002, s.125. 
21 D. B. Sezer, “Turkish – Russian Relations A Decade Later: From Adversity to Managed Competition”, Perceptions – Journal of International Affairs, 
     Mart – Mayıs 2001, Cilt 6, Sayı 1, s. 79 – 99. 
22 Türkiye-Rusya Federasyonu Avrasya Stratejik Diyalog Toplantısı, 20-22 Ocak 2003, Ankara, (Der.) Nazım Cafersoy, Avrasya-Bir Vakfı, 
     Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi, Ankara, 2003, s. 45. 
23 Ayrıntılı bilgi için bkz: Kolobov, Kornilov, Özbay, a.g.e., s. 123-283. 
24 “Türkiye ve Rusya: Hem Ortak, Hem Komşu”, Perspektif, No: 9, Yıl: 2, Şubat 1998, s. 4. 
25 “Stratejik Ortaklık Önerisi”, Milliyet, 17.12.1997; Sami Kohen, “Bir „Stratejik Ortaklık. Daha…”, Milliyet, 17.12.1997. 
26 Mitat Çelikpala, “1990.lardan Günümüze Türk-Rus ilişkileri”, Avrasya Dosyası, Yıl: 2007, Cilt: 13, Sayı: 1, s. 278. 
27 Gayaz Alimov, “Bulent Ecevit: Chechnya – vnutrennoe delo Rossii”, İzvestia, November 4, 1999. 
28 Aydın Mehtiyev, “Vstrecha Putina i Ecevita s tselom proshla uspeshno”, Nezavisimaya Gazeta, November 6, 1999. 
29 Çelikpala, a.g.m., s. 280. 
30 İzvestia, 22.04.2000. 
31 G. S. İvanov. “Vneshnyya politika Rossiinasovremennometape”, MİD RF DİP, 20.04.2001. 
32 Bkz: Sami Kohen, “Rusya ile Ortaklık”, Milliyet, 26.10.2000; Hikmet Bila, “Türkiye-Rusya”, Cumhuriyet, 25.10.2000; Fikret Bila, “Kasyanov.un Ziyareti”, 
     Milliyet, 26.10.2000; Mehmet Ali Birand, “Competition and Cooperation With Russia”, Turkish Daily News, 26.10.2000. 
33 Belge metni için bkz: http://www.turkey.mid.ru/relat_2_t.html. 
34 Zaman, 08.03.2002. 
35 “Rusya ile Askeri İşbirliği Anlaşması”, Cumhuriyet, 15.01.2002. 
36 İlyas Kamalov, Komşuluktan Stratejik İşbirliğine: Türk-Rus İlişkileri, ORSAM Rapor No: 18, Mayıs 2010, s. 6. 
37 Çelikpala, “1990.lardan Günümüze…, s. 282-283. 
38 Suat Kınıklıoğlu, “Türk-Rus ilişkilerinin Anatomisi”, Avrasya Dosyası, Türk Dünyası-Çin, Sayı 1, 2006, s. 101. 
39 Murat Çemrek, “Rusya-Türkiye ilişkileri”, Siyaseti, Ekonomisi, Güvenliği, Dış Politikaları ve Stratejik ilişkileriyle: Yeni Rusya, SDE Yayınları, Ankara, Haziran 2010, s. 96. 
40 Bülent Aras, “Türkiye ve Rusya Federasyonu: Çok Boyutlu Ortaklık”, SETA Analiz, Ağustos 2009, s. 4. 
41 “Putin: Meclis Kararı Haftanın Olayı”, Radikal, 05.03.2003. 
42 Kınıklıoğlu, a.g.m., s. 100. 
43 Kınıklıoğlu, a.g.m., s. 100. 
44 İsmail Küçükkaya, “ Rusya dan Tataristan.a Geçişin Öyküsü”, Akşam, 15.02.2009. 
45 Fatih Özbay, “Türk-Rus İlişkilerinde Karadeniz Faktörü”, 19.08.2010, 
     http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=782:tuerkiye-rusya-likilerinde-karadeniz-faktoerue&catid=104:analizler-rusya&Itemid=136 
     ( Erişim 01.10.2010). 
46 Aras, a.g.m., s. 12. 
47 Fikret Bila, “ Erdoğan: Rusya yı Gözardı Edemeyiz”, Milliyet, 02.09.2008. 
48 Çemrek, a.g.m., s. 97. 
49 Sinan Oğan, “Gül ün Rusya Ziyareti ve Türk-Rus ilişkilerinde Yeni Dönem”, http://www.turksam.org/tr/a1584.html (erişim 15.02.2009). 
50 “Rusya.yla 2. Domates Krizi”, Star, 04.06.2008. 
51 Anadolu Ajansı, 27.11.2010. 
52 Bkz: Kolobov, Kornilov, Özbay, a.g.e., s. 218-254; Fatih Özbay, “Ermeni Diasporası ve Türkiye-Rusya ilişkileri”, Stratejik Rapor No:5, TASAM Yayınları, 
    İstanbul, Nisan 2005; Mitat Çelikpala, “Türkiye de Kafkas Diasporası ve Türk Dış Politikasına Etkileri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt:2, No:5, Bahar 2005, s. 71-108. 
53 “PKK yla Mücadeleye Gelince, Rusya dan Hayır Yok”, Radikal, 02.06.2006. 
54 Kamalov, a.g.e., s. 11. 
55 http://www.mfa.gov.tr/no_67---26-nisan-2005_-rusya-federasyonu-federal-meclisi-devlet-dumasi_nin_-22-nisan-2005-tarihinde-sozde-ermeni-soykirimi-hakkinda_-kabul_-
ettigi-aciklamanin-kinanmasi-hk_.tr.mfa. 
56 Çelikpala, “1990 lardan Günümüze…”, s. 277. 
57 “ Türkiye, Rusyanın Yeni Stratejik Ortağı ”, Zaman, 10.05.2010. 
58 Türk-Rus ilişkilerinde Batı faktörü konusunda bkz: Gülten Kazgan,“Batı ile ilişkilerin Gölgesinde Türkiye-Rusya ilişkileri”, Dünden Bugüne Türkiye ve Rusya: Politik, 
     Ekonomik ve Kültürel ilişkiler, (Der.) Gülten Kazgan, Natalya Ulçenko, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Kasım 2003, s. 147-181. 
59 Sami Kohen, “ Rusya ile ilişkiler Stratejik midir? ”, Milliyet, 14.05.2010. 
60 Mesut Çevikalp, “ İlyas Kamalov ile röportaj. “ Rusya ile Türkiye Henüz “ Stratejik Ortak ” Değil ”, Aksiyon, Sayı: 806, 17-23 Mayıs 2010. 
61 Yılmaz Tezkan,“Değişen ve Küreselleşen Dünyada Türkiye ve Kadim Komşusu Rusya”, Kadim Komşumuz Rusya, (Haz.)Yılmaz Tezkan, Eylül 2001, s. 20. 
62 Bkz: Adam Balcer, “The Future of Turkish-Russian Relations: A Strategic Perspective”, Turkish Policy Quarterly, Volume 8 Number 1, Spring 2009, p. 77-87; 
Amanda Paul, “Turkey and Russia: Not Quite a Strategic Partnership”, Today’s Zaman, Feb 18, 2010. 
63 Bkz: Komşuluktan Stratejik işbirliğine: Türk-Rus ilişkileri, ORSAM Yayınları, Rapor No: 18, Ankara, Mayıs 2010. 
64 Kınıklıoğlu, a.g.m., s. 122. 
65 Alena Çeçel, “Turetskiy Plan”, Vedemosti, 12.05.2010. 
66 Çelikpala, “1990.lardan Günümüze…”, s. 290. 
67 Tahir Tamer Kumkale, Tarihten Günümüze Türk-Rus ilişkileri, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 28-37. 
68 Oral Sander, Anka’nın Yükselişi ve Düşüşü, Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme, İmge Kitabevi, Ankara, 1993, s. 179-180. 
69 Milliyet, 14.02.2010. 


KAYNAKLAR 

Kitaplar 

KAMALOV, İlyas, Komşuluktan Stratejik İşbirliğine: Türk-Rus İlişkileri, ORSAM, Rapor No: 18, Mayıs 2010 

KOLOBOV, O. A., KORNGLOV, A. A., ÖZBAY Fatih, Çağdaş Türk-Rus İlişkileri: Sorunlar ve İşbirliği Alanları (1992-2005), TASAM Yayınları, İstanbul, 2006 

KOPTEVSKİY, V. N., Rossiya-Turtsiya: Etapıtorgovo-ekonomiçeskogosotrudniçestva, [Rusya-Türkiye: Ticari-Ekonomik İşbirliği 
Etapları], IV İRAN, Moskva, 2003 

KUMKALE, Tahir Tamer, Tarihten Günümüze Türk-Rus İlişkileri, İrfan Yayınevi, istanbul, 1997 

SANDER, Oral, Anka’nın Yükselişi ve Düşüşü, Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme, İmge Kitabevi, Ankara, 1993 

SELÇUK, Hasan, “Türkiye-SSCB Siyasi ve Ekonomik İlişkileri (1917-1991)”, Türkiye-Rusya Ekonomik İlişkileri, TASAM Yayınları, İstanbul, 2005 

Türkiye-Rusya İlişkilerindeki Yapısal Sorunlar ve Çözüm Önerileri, TÜSİAD Yayınları, İstanbul, Haziran 1999 

Türkiye-Rusya Federasyonu Avrasya Stratejik Diyalog Toplantısı, 20-22 Ocak 2003: Ankara, (Der.) Nazım Cafersoy, Avrasya-Bir Vakfı, Avrasya 
Stratejik Araştırmalar Merkezi, Ankara, 2003 

YEREMEYEV, D. Y., Turtsiya Na Rubeje XX i XXI Vekov (1991-2007). Moskva, Gumanitariy, 2007 

Makaleler  

ARAS, Bülent, “Türkiye ve Rusya Federasyonu: Çok Boyutlu Ortaklık”, SETA Analiz, Ağustos 2009  

BALCER, Adam, “The Future of Turkish-Russian Relations: A Strategic Perspective”, Turkish Policy Quarterly, Volume 8 Number 1, Spring 2009, p. 77-87 

ÇELGKPALA, Mitat, “1990 lardan Günümüze Türk-Rus İlişkileri”, Avrasya Dosyası, Yıl: 2007, Cilt: 13, Sayı: 1, s. 267-298 

ÇELGKPALA, Mitat, “Türkiyede Kafkas Diyasporası ve Türk Dış Politikasına Etkileri ”, Uluslararası İlişkiler, Cilt: 2, No: 5, Bahar 2005, s. 71-108 

ÇEMREK, Murat, “Rusya-Türkiye İlişkileri”, Siyaseti, Ekonomisi, Güvenliği, Dış Politikaları ve Stratejik İlişkileriyle: Yeni Rusya, SDE Yayınları, Ankara, 
Haziran 2010, s. 92-97 

ŞİYAR, Ömer Göksel, “ Rusya Federasyonu ile İlişkiler ”, Türk Dış Politikası (1919-2008), (Ed.) Haydar Çakmak, Barış Platin Kitap, Ankara, 2008, s. 806-813 

KAMEL, Ayhan, “İkinci Dünya Savaşının Bitiminden Günümüze Kadar Türk-Rus İlişkileri”, Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç (15-17 Ekim 1997: 
Ankara) sempozyumuna sunulan tebliğler, (Yay. Haz.) İsmail Soysal, TTK, Ankara, 1999. s. 409-420 

KAZGAN, Gülten, “Batı ile İlişkilerin Gölgesinde Türkiye-Rusya İlişkileri”, Dünden Bugüne Türkiye ve Rusya: Politik, Ekonomik ve Kültürel İliŞkiler, 
(Der.) Gülten Kazgan, Natalya Ulçenko, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Kasım 2003, s. 147-181 

KINIKLIOĞLU, Suat, “Türk-Rus İlişkilerinin Anatomisi”, Avrasya Dosyası, Türk Dünyası-Çin, Sayı 1, 2006, s. 99-124 

KGREEV, N. G., “Turetskaya Delovaya Elita o Turetsko-Rossiyskih Otnoşeniyah”, BlijniyVostok i Sovremennost, Moskova, 2000, s. 70-114 

MEYER, Mihail, “18. Yüzyıldan Günümüze Rusya ve Türkiye İlişkileri”, Dünden Bugüne Türkiye ve Rusya: Politik, Ekonomik ve Kültürel İlişkiler, (Der.) 
Gülten Kazgan, Natalya Ulçenko, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Kasım 2003, s. 3-15 

ÖZBAY, Fatih, “100 Milyar Dolarlık Ticaret Zor Ama Mümkün”, Stratejik Düşünce Dergisi, Haziran 2010 

ÖZBAY, Fatih, “Ermeni Diasporası ve Türkiye-Rusya İlişkileri”, Stratejik Rapor No: 5. TASAM Yayınları, İstanbul, Nisan 2005 

SEZER, D. B., “Türk-Rus İlişkileri: Düşmanlıktan „Fiili Yakınlaşmaya”, Türkiye’nin Yeni Dünyası-Türk Dış Politikasının Değişen Dinamikleri, (Der.) 
Alan Makovsky, Sabri Sayarı, Alfa Yayınları, İstanbul, 2002, s. 125-156 

SEZER, D. B., “Turkish-Russian Relations: From Adversity to “Virtual Rapprochement”, Turkey’s New World, (Ed.) A. Makovsky, S. Sayari, Washington, 2000 

SEZER, D. B., “Turkish – Russian Relations A Decade Later: From Adversity to Managed Competition”, Perceptions – Journal of International Affairs, Mart – 
Mayıs 2001, Cilt 6, Sayı 1, s. 79-99 

STONE, Norman, “ Rekabetten Ortaklığa: Rusya ve Türkiye ”, Avrasya Dosyası, Cilt: 13, Sayı: 2, Yıl: 2007, s. 117-137 

TEMUR, Ferit, “Rusya ve Türkiye Ekonomik İlişkileri ve Yatırım Olanakları”, Siyaseti, Ekonomisi, Güvenliği, Dış Politikaları ve Stratejik İlişkileriyle: Yeni 
Rusya, SDE Yayınları, Ankara, Haziran 2010, s. 98-102 

TEZKAN, Yılmaz, “ Değişen ve Küreselleşen Dünyada Türkiye ve Kadim Komşusu Rusya”, Kadim Komşumuz Rusya, (Haz.) Yılmaz Tezkan, Eylül 2001 

ULÇENKO, N. Y, “Rossiya i Turtsiya: Osnovnıeetapısotsialno-politiçeskogorazvitiyaidvustoronnegoekonomiçeskogosotrudniçestva”, Rossiya i 
İslamskiy Mir: İstoriçeskaya Retrospektiva i Sovremennıe Tendentsii, IV İRAN, Kraft +, Moskva, 2010 

ULÇENKO, N. Y, “Rol Eksporta i İmportaEnergosırya v Obespeçenii Strategiçeskoy BezopasnostiRossii i Turtsii”, Blijniy Vostok: Problemı 
Regionalnoy Bezopasnosti, İİMES, Moskova,2000, s. 107-119 

Gazete ve İnternet Kaynakları 

ALİMOV, Gayaz, “ Bulent Ecevit: Chechnya – vnutrennoe delo Rossii ”. İzvestia, November 4, 1999 

Anadolu Ajansı, 27.11.2010 

BİLA, Hikmet, “ Türkiye-Rusya ”, Cumhuriyet, 25.10.2000 

BİLA, Fikret, “ Kasyanovun Ziyareti ”, Milliyet, 26.10.2000 

BİLA, Fikret, “ Erdoğan: Rusyayı Gözardı Edemeyiz ”, Milliyet, 02.09.2008 

BİRAND, Mehmet Ali, “ Competition and Cooperation With Russia ”, Turkish Daily News, 26.10.2000 

ÇEÇEL, Alena, “ Turetskiy Plan ”, Vedemosti, 12.05.2010 

ÇEVİKALP, Mesut, “İlyas Kamalov ile röportaj. “ Rusya ile Türkiye Henüz “ Stratejik Ortak ” Değil ”, Aksiyon, Sayı: 806, 17-23 Mayıs 2010 
“ Erdoğandan Putine Mesaj: AB ye Katılacağız Ancak Sizden de Vazgeçmeyeceğiz”, Zaman, 10.01.2005 İzvestia, 22.04.2000 

İVANOV, G. S, “ Vneshnyya politika Rossiinasovremennometape ”, MİD RF DİP, 20.04.2001 

KOHEN, Sami, “ Rusya ile ilişkiler Stratejik midir? ”, Milliyet, 14.05.201 

KOHEN, Sami, “ Rusya ile Ortaklık ”, Milliyet, 26.10.2000 

KOHEN, Sami, “ Bir Stratejik Ortaklık. Daha… ”, Milliyet, 17.12.1997 

KÜÇÜKKAYA, Gsmail, “ Rusyadan Tataristana Geçişin Öyküsü ”, Akşam, 15.02.2009 

MEHTGYEV, Aydın, “ Vstrecha Putina i Ecevita s tselom proshla uspeshno ”, Nezavisimaya Gazeta, November 6, 1999 

PAUL, Amanda, “ Turkey and Russia: Not Quite a Strategic Partnership”, Today’s Zaman, February 18, 2010 

“ PKK yla Mücadeleye Gelince, Rusya dan Hayır Yok ”, Radikal, 02.06.2006 

“ Putin: Meclis Kararı Haftanın Olayı”, Radikal, 05.03.2003 

“ Stratejik Ortaklık Önerisi”, Milliyet, 17.12.1997 

“Rusya-Türkiye 17 anlaşmaya imza attı, Nükleer. 12.35 sente indi ”, Hürriyet, 13.05.2010 

“Rusyadan Akkuyu Nükleer Santraline Onay ”, Zaman, 20.11.2010 

“Rusya ile Askeri İşbirliği Anlaşması”, Cumhuriyet, 15.01.2002 

“Rusyayla 2. Domates Krizi”, Star, 04.06.2008 

“Türkiye, Rusyanın Yeni Stratejik Ortağı ”, Zaman, 10.05.2010 

“Türkiye ve Rusya: Hem Ortak, Hem Komşu”, Perspektif, No: 9, Yıl:2, Şubat 1998 

“100 Milyar Dolarlık Ticaret Mümkün”, Sabah, 13.05.2010 Zaman, 08.03.2002 

AKP Parti Programı, http://www.akparti.org.tr/vi-dis-politika-_79.html?pID=50, (erişim 08.11.2010) 

OGAN, Sinan, “Gülün Rusya Ziyareti ve Türk-Rus ilişkilerinde Yeni Dönem”, 
15.02.2009, http://www.turksam.org/tr/a1584.html (erişim 01.10.2010) 

ÖZBAY, Fatih, “Türkiye-Rusya İlişkilerinde Üçüncü Dönem”, 11.05.2010, 
http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=677:turkiye-rusya-iliskilerinde-ucuncu-donem&catid=104:analizler-
rusya&Itemid=136 (erişim 08.11.2010) 

ÖZBAY, Fatih, “Askeri Amaçlı Helikopter Alımı İhalesi ve Türkiye-Rusya 
ilişkileri”, 20.07.2005, http://www.tasam.org/index.php?altid=1250 (eriGim 08.11.2010) 

ÖZBAY, Fatih, “AB.ye Müzakere Sürecinde Türkiye-Rusya Ekonomik ilişkileri”, 
01.08.2005, http://www.tasam.org/index.php?altid=1257 (erişim 08.11.2010) 

ÖZBAY, Fatih, “Türk-Rus ilişkilerinde Karadeniz Faktörü”, 19.08.2010, 
http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=782:tuerkiye-rusya-likilerinde-karadeniz-faktoerue&catid=104:analizler-
rusya&Itemid=136 (erişim 08.11.2010) 


***