MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2017 Pazar

TÜRKİYEDEKİ MERKEZİ YÖNETİM, YEREL YÖNETİMLER, BÖLGESEL ÖRGÜTLENME, FEDERALİZM BÖLÜM 3

TÜRKİYEDEKİ MERKEZİ YÖNETİM, YEREL YÖNETİMLER, BÖLGESEL ÖRGÜTLENME, FEDERALİZM  BÖLÜM 3


E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Açıkları varsa, bunlar giderilir, denetimi iyi olarak yapılırsa, olabilir yani. Konu 150-200 bin kişilik bir özel güvenlik kuvveti 
doğdu diye yorumlamak biraz bence aşırı oldu, çünkü o güvenlik kuvveti 
Ankara'nın Karum'undan, Armada'dan tutun, bilmem nereye kadar, yani Türkiye sathına yayılmış ve birimleri ikişer, üçer kişi. Benim oturduğum sitede de Onur Güvenlik var, işte 6 kişilik bir heyetle vardiya usulü orayı koruyor, o da bir güvenlik. Onlarla bunu biraz karıştırmamak lazım gibi geliyor bana.

ALİ GÜLBAHAR- Bu konuya münhasır olarak bir şey daha ilave etmek istiyorum: Şu noktada size katılıyorum, yani şöyle bir tespit var benim de: Sokağın bu ülkenin sorunlarına sahip çıkma, çözüm arama, cevap bulma anlamındaki standardı, bu sorunun sahiplerinden daha yüksek şu anda. Eğer bu doğruysa, o fark kendini sokaktan dayatacaktır, yani çözümün sokakta aranması halinde iç müdahale en örgütlü kesiminden gelir sokağın, yani o anlamda bir potansiyel tehlike olabilir. Bu ülkede biz şunları da gördük, yani en azından benim yaklaşık 20 yıllık kamu tecrübemde de. Bu tür model örgütlenmelerin daha sonra daha 
sofistike örgütlenmelere bir anda insan kaynağı sağlaması anlamında, hadi bakın, bunlar zaten bu eğitimi almışlar, savunmayı biliyorlar, yarı askeri, yarı 
militer güçlerdir, hadi bunları asker yapalım, polis yapalım veya polis benzeri 
bir şey yapalım, yetki verelim; bu olabilir, bu doğaldır, yani sözünü ettiğiniz 
şeyin böyle bir tehlikesi var. Bu anlamdaki tehlikelere ben de katılıyorum, bu 
doğrudur; ama silahlanma anlamında, kontrolü anlamında bence şu an şu gün 
itibariyle bir problem olduğunu sanmıyorum. 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Beyefendiye çok katılıyorum. 

Bir de, lise mezunu kaydı var biliyorsunuz yasada, özel güvenlik görevlisi 
olabilmek için lise diplomasını ibra edip, ondan sonra da eğitim alıyor, o 
eğitimini de valilik polis vasıtasıyla, jandarma vasıtasıyla imtihan ediyor, 
ondan sonra birer de belge veriyor. Ayrıca, eğer valilik uygun görüp de, 
bunların silah taşımasına uygun diyorsa, bölgesinde, yani o bölgeyi de, mesela 
bizim barajın inşaat bölgesini, terörün tam ortasındadır, Şakir Paşa da çok iyi 
bilir, onun bölgesini sınırlıyor, bu bölgenin içinde ancak silah taşıyabilirsiniz diyor. O bölgenin dışına silah taşıdığınız zaman, ruhsatsız silah taşımış gibi size muamelede bulunuyor. 

OSMAN NURİ EYÖVGE- Paşam, o zaman ne yapıyorsunuz, biliyor musunuz? Benim bölgemde bu güvenliği sağlasın, nöbeti bitince de ben bunu PKK'lının eline teslim edeyim, silahsız olarak gitsin, keklik avlansın demeye geliyor bir bakıma da.

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Şimdi yani…

OSMAN NURİ EYÖVGE- Şey etmeyin, ben bu konuya fazla şey değil. Burada bir sonuç cümlesi kullanacağım: Yukarıda saydığım kanunların dışında, Ceza Kanununda, Ceza Usul Kanununda, Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda yapılan değişiklikle, devletin elini, kolunu bağlarken, Şemdinli olayları dolayısıyla Hakkari Valisinin deyimiyle, mahalli liderlerin, yani HADEP'li belediye başkanlarının her dediğinin yapıldığı bir ortamın yaratılması vesile oluştu. HADEP'li belediye başkanı elini kaldırmıştır, millet ayaklandırmıştır, elini indirmiştir, millet durmuştur. Bunu Sayın Başbakan da görmüştür.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Burada bir şey söyleyebilir miyim?

OSMAN NURİ EYÖVGE- Evet.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Orada HADEP'li belediye başkanının oradaki halkı kontrol altında tutması konusu, çıkan yerel kanunun belediye başkanına verdiği yetkiden mi kaynaklanıyor, yoksa o belediye başkanının o halk üzerindeki daha değişik bir otoritesinden mi kaynaklanıyor?

OSMAN NURİ EYÖVGE- Daha değişik otoritesinden. Ama şimdiki mevzuatla da, yeni yaratılmak istenilen bu mevzuatla da, bunun hukuki ortamı yaratılmak isteniyor, altyapısı yapılmak isteniyor.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Hukuki olarak da zaten güç kazandıktan sonra bunu daha rahat bir şekilde yapar demek istiyorsunuz.

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Şunu ekleyebilir miyim, ona da cevap verirsiniz. Vali Beyin beceriksizliğinden de olmuş olabilir mi?

OSMAN NURİ EYÖVGE- Doğrudur.

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Yani hiçbir riski göze almamış, elinde orada komando tugayı var, bilmem jandarması var, her bir gücü var, o bölge özel bölge içinde, hiçbir şey kullanmamış. Ben valime de soracaktım, size de müsaadenizle sorayım: Iğdır'ın nüfusu ne kadar Sayın Valim?

MUSTAFA TAMER- 70 bin civarında.

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Tunceli'nin nüfusu 86 bin, şehir merkezi 24 bindir, 
bunun 16 bini -Şakir Paşam son rakamları daha iyi bilebilir- yerli, kalan 8 bini 
memur, komanda tugayı, asker, yani bizler. Diğerleri 16 bin. Eğer bizim 
yetiştirdiğimiz doktor unvanlı valilerimiz, yetiştirmek için bu kadar çaba sarf 
ettiğimiz valilerimiz 20-30 bin kişiyi yönetemiyor mu yani, oralarda yönetim 
sorunu çıkıyor. Yetkisini mi kullanmıyor, kullanmak mı istemiyor? Bunları da 
değerlendirmek lazım.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Paşam, İl İdaresi Kanununda bir hüküm var, valinin güvenlikle ilgili görevlerini saymış; şunu yapar, şunu yapar diye bir madde var. Vali gerekli gördüğü diğer bütün tedbirleri alır. Bu hüküm nedir? Bu hüküm, 
inisiyatif kullanmaktır. Sokağa çıkma yasağı ilan edebilir, silahları 
toplayabilir, yani o inisiyatifi valinin kendisinin kullanması lazım. Hatta bu 
maddeyi açmak istediler, maddeyi açarsanız, kendi kendinizi sınırlarsınız. Başka 
bir örnek vereceğim: Diyarbakır Valisi, bu son vali, Diyarbakır'a gittiği gün, 
Hevsel Bahçelerinde operasyon yapıyor emniyet ve jandarma güçleri. Emniyet 
müdürü valiyi havaalanında karşılıyor, vali diyor ki, "sizin o operasyonunuzu 
tasvip etmiyorum"

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Daha ne olduğunu bile bilmiyor.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Bilmeden. Göreve başlıyor, biliyorsunuz, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkında bir kanun vardır,o kanuna göre belirli alanlarda ancak toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılır ve güzergâhı da var, "Ben kaldırdım, bütün güzergâhları da kaldırdım" diyor. Sözlü olarak şunu diyor: "PKK bayraklarıyla yürüseler, PKK lehine slogan atsalar, yine bir şey yapmayacaksınız" Bu vali Avrupa Birliğine en uygun vali olarak lanse ediliyor ve hatta Avrupa Birliği heyetinde başmüzakereci yardımcısı olarak atanması da söz konusu bu valinin. 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- O görevi iyi yapabilir de efendim, valiliği yapamadığı muhakkak. 

OSMAN NURİ EYÖVGE- Takdirlerinize bırakıyorum.

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Benim ölçüme göre öyle.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Benim meslektaşım, ben takdirlerinize bırakıyorum.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Yalnız konu şöyle: O valiye de fazla suçlamada 
bulunmayın. Tanımam, etmem, ama sistem böyle, yani sistem ne istiyorsa vali de ona göre hareket ediyor. Orada Şemdinli olaylarında, oradaki o cenaze kaldırma konusunda 10 bin kişi, 30 bin kişi, bazılarına göre 40 bin kişinin toplanıp, yürümesi konusunda vali bir tedbir alır, ortalığı yakıp, yıktırabilirdi, ama istenen o değil. İstenen, kavga çıkmasın, hadise olmasın, iğdiş edilmesi, 
ortalık velveleye verilmesin, ama ne yaparlarsa yapsın. Bayrakla da yürüsün, 
bilmem neye de küfretsin, devletin aleyhine de çalışsın, her şey olsun, ama 
hadise çıkmasın. Sonunda da bu hadisesiz bir şekilde sonuçlandırılmıştır diye 
televizyonlarda, haberlerde, gazetelerde defalarca da başarıymış gibi ifade 
edildi. Eğer bu hadise değilse, neresi hadisedir bilmiyorum. Hadise, oradan iki 
tane jet uçağının geçmesi oldu, hadise o oldu, öbürleri hadise değildi. Neler 
oldu, onlar hadise değil, çünkü arzu edilen bu. Her şeyi yumuşak bir şekilde 
kabullenmek, bunun tepki vermesine, üstüne gidilmesine engel olmak ve ortada 
hiçbir şey yokmuş, Türkiye sükunet içerisinde her şeyin üstesinden gelebilir bir 
vaziyettedir diye dışarıya ve içeriye karşı lanse etmektir, konu budur. Sistem 
bunu arzu edince, oradaki vali ne yapsın? Vali tutup da, o gün sokağa çıkma 
yasağını ilan etseydi, iki saat içerisinde o valiyi görevden alırlardı. 

OSMAN NURİ EYÖVGE- Daha iyiydi ama.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Vali de zaten görevden alınmayayım diye, ne ona ses çıkartmıştır, ne de ona. Orada asker de görev yapamamıştır, vali de görev yapamamıştır, kimse görev yapamamıştır, çünkü görev yapması istenmiyor ondan orada, sistem bunu arzu ediyor.

OSMAN NURİ EYÖVGE- O zaman orada oturulmaz Paşam, istifa da bir erdemdir.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Tabii.

Ondan sonra da Hakkari'deki bilmem ne olayında valiyi aldılar, yerine bilmem 
neyi verdiler, bir şeyler oldu, bir sürü bir sürü şeyler. 

Buyurun efendim, katkılarınızı ve sorularınızı bekliyoruz.

ETHEM AKAY- Olaya biraz teorik açıdan bakmakta fayda var, çünkü somut olaylardan bir neticeye ulaşmak bana göre biraz zor. Günümüzde bu sorunların temelinde ne var, ilk önce bunu tespit etmek lazım. Bir fotoğraf var, bu fotoğrafın arkasını görmemiz lazım ki, bu fotoğrafı iyi anlayalım, ona göre de çözüm üretebilelim. Bir defa, dünyada devlet kavramı bir tartışma halini açalım. Bu devlet kavramının içerisinde devletin işlevleri tartışma konusu. Bunun içerisinde ne var? Kamu hizmeti kavramı, bizim de söylediğimiz her şey bu kamu hizmetiyle bağlantılı bir şey. Kamu hizmeti kavramındaki bir değişiklik söz konusu. Bu kamu hizmeti kavramındaki değişiklik aynı zamanda devletin, yani merkezi idarenin işlevinin ne olması gerektiği, mahalli idarenin veya idarelerin işlevinin ne olması gerektiği sorununu gündeme getiriyor. Bu sorunun cevabını iyi verdiğiniz takdirde ve bununla bağlı olarak, oluşturulacak sistemin, siyasi sistemin ve sizin muhafaza etmek istediğiniz veya muhafaza edip, daha geliştirmek istediğiniz sistemlerin uyumlaştırılmasını nasıl sağlayacağımız sorunu var. 
Türkiye şu bir gerçek, artık klasik anlamdaki kamu hizmeti kavramı bitti, yeni 
bir kamu hizmeti kavramı var. Bu kavramın Türkiye'ye veya ülkemizdeki 
tartışılmasının sebebi, Avrupa Birliği meselesi var, Avrupa Birliğinde artık 
kamu hizmeti kavramını kullanmıyorlar. Evrensel hizmet, evrensel hizmetin 
dışında kalan hizmet alanları bu rekabete açılacak, devlet de kendisi 
çerçevesinde bu rekabetin içerisinde yer alabilecek, ama asıl aktör olamazsın 
diyor. Bu çerçevede içerisinde ekonomik alanda devletin küçülmesi,
 özelleştirilme vesairenin arkasında yatan sebeplerden biri bu. Artık devlet
 birtakım alanlardan elini çekmek zorunda. Elini çekerken, ama devlet olma
 vasfını kaybetmemek lazım, işte bizim sorunumuz bu. Devlet olarak bazı 
alanlarda küçülebilirsin vesaire, ama orada kural koyma, koyduğun kuralı adam 
gibi denetleme, o kurala da riayet etmeyenin cezasını vermeme gibi bir lüksün 
olamaz. Eğer birisi Türkiye Cumhuriyetinde, Türkiye cumhuriyetinin en kutsal 
değerlerine saldırıyorsa, kim olursa olsun, en acımasız şekilde cezalandırılması 
lazım. Dünyanın hiçbir yerinde buna müsamaha edilmez.Fransa'dan örnek vereyim:
 Fransa'da FIS olayında, FIS'in başında bir yerde namaz kılarken gördüler, tak
diye vurdular. Yargısız infaz diye ertesi gün gazete şey yaptı, bitti olay;
devlet budur, devlet otoritesini gösterecek. Ceberut devletten taraftar 
değilim, ama devletin vatandaşa hak ve hürriyet tanıması gerekir, bu anlamda
mahallileşmeye taraftar olabiliriz, fakat devletin koymuş olduğu kuralların
dışına çıkıldığı zaman, onun da cezasını verilmesi lazım.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Denetimi kaldırdılar mı Avrupa Birliğinde?

ETHEM AKAY- Denetim kalkmaz.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Ama bizde tamamen kaldırıyorlar.

ETHEM AKAY- Ben oradaki kamu hizmeti kavramıyla, mesela şu anda Türkiye'deki tartışılan noktalardan bir tanesi, kamu hizmetinin, özellikle ekonomik alandaki bölümünün tedrice ne yapılması, özel sektöre geçmesi. Özel sektöre geçirilirken de, bunun özelleştirme yöntemi vesaire, birtakım yöntemler şey yapmış. Bu siyasi iradenin tercihi, bu siyasi iradenin tercihine bir şekilde saygı duymak lazım. Niye? Demokrasi kültürü gereğince. Ancak şunu da söylüyorlar: Hem Avrupa Birliğindeki, hem dünyadaki gelişmelerde, hem de biz teorik anlamda şunu söylüyoruz: Ekonomik alandan çekilebilirsin, ama çekildiğin alanda boşluğun yaratılmasına sebebiyet verecek bir ortam yaratamazsın, o anlamda kurallarını koymak zorundasın, kurallarını koymak yetmez, o kuralları denetleyeceksin. Denetleme sonucunda da gereken müeyyideyi uygulayacaksın. Kitaplarda hep şu söylenir: Merkezi idarenin faydası bu, sakıncası bu, işte mahalli idarenin faydası bu, sakıncası bu. Ben şuna inanıyorum: Güçlü bir merkezi idare iradesi olması lazım. Bu çerçeve içerisinde birtakım hizmetlerin yürütülmesinin mahallinde olmasına taraftarım, ama bu mahallinde olmanın yöntemi ne olmalıdır? İki yöntem olur, dekonstraksiyon dersiniz, ya desantralizasyon, yani merkezdeki yetkiyi sizin temsilciniz olan kişilere verirsiniz, valiye verirsiniz, kaymakama verirsiniz veya desantralizasyon dediğimiz, bu mahalli idarelere verirsiniz. 

Türkiye'de bunun hangisi yerinde olur? Bu kurallar demokrasi geleneğinin 
yerleşmiş olduğu ülkelerde, ekonomik refahın da belirli bir noktada olduğu 
yerlerde iyi netice verir. Biz teorik anlamdaki sıkıntımız bu. Teorik anlamdaki 
doğru olan şeyi, Türkiye'nin şartlarıyla uyumlu hale getiremiyoruz. Türkiye'nin 
şartlarını göz önünde bulundurmak lazım. Türkiye'de ekonomik refah belirli bir 
noktaya gelmeden, Türkiye'de devletiyle sorumlu olan insanların bir şekilde 
yaratıldığı yere siz yetki veremezsiniz, verdiğiniz zaman intihar edersiniz, 
dünyanın hiçbir yerinde kimse vermez. Mesela, Fransa'da desantralizasyon 
dediğimiz olay, tedricen vermişler, yıllara sarih olarak veriyor, 30-40 sene 
içerisinde veriyor ve teker teker bir yetki veriyor, üç sene, beş sene 
uygulaması sonucunda ortaya çıkan sorunu çözüyor, ikinciyi yapıyor. Biz burada 
bir yanılgı içerisine girdik. Denildi ki, yerelleşeceğiz, hizmetler daha iyi 
olacak, kalitesi artacak, verimlilik olacak, kamu kaynaklarının etkin, verimli 
kullanılması sağlanacak vesaire vesaire. Güzel şeyler, söylem olarak güzel 
şeyler, ama siz o yetkiyi kime vereceksiniz? Bilgisi onu yapmaya yeterli olmayan bir kimseye, ehil olmayacak ve kötü niyetli olacak, bir de sistemle sorunu olacak; böyle bir yetki verilmenin arkasında ya o yetkiyi verenin bir 
cehaletinden bahsedilir veya başka şeyinden bahsedilir, bilemiyorum. Mesela, 
Fransa'da en sonunda diyorlar, tamam, biz yetkileri verdik, birtakım gelirlerini 
sağlıyor vesaire vesaire. Netice itibariyle diyor ki, devletin ülkesi ve 
milletiyle bölünmez bütünlüğüne ilişkin bir faaliyet veya bir olay olduğu zaman, 
vali her türlü önlemi alır, anayasasına koymuş. Biz olaya şu açıdan bakıyoruz: 
Tamam, yetkileri verelim, iyi demokratikleşeceğiz, Avrupa Birliği bunu söylüyor 
vesaire vesaire. Avrupa Birliği falan bunu da söylemiyor, Avrupa Birliği kendisi 
bunu söylese, oluşturmak istediği hukuk sisteminde niye merkeziyetçiliğe 
gidiyor? Biz karşı tarafın mesajını iyi anlamamız lazım. Yanlış mesajı algılama 
yöntemiyle yanlış neticelere ulaşırız. 

Bu çerçeve içerisinde yapılmış olan şeylerin bir kısmında hak veriyorum, olması 
gerekir diyorum, fakat zamanlama doğru değil. Doğru kararı verirsiniz, fakat 
vermiş olduğunuz kararın uygulanmasında doğru zamanı seçmezseniz, yanlış netice alınır. Az önce işte valinin basiretsizliğinden bahsedildi. Belki vali çok iyi 
yönetmiş, iyi kararlar almış, ama aldığı kararı uygulaması gerektiği zaman 
uygulamamış, 5 saat sonra uygulamışsa, o kararın bir ehemmiyeti kalmaz. 
Türkiye'de de bu işler kamu hizmeti anlayışına uygun olarak yeniden yapılanmaya ihtiyaç var. Bu yeniden yapılanmada şeffaflık da olacak, katılım da olacak vesaire, ama bunun zaman içerisine yayılması gerekir. Birdenbire 
demokratikleşeceğiz, sorunları çözeceğiz argümanıyla yola çıkarsak, kötü 
neticelenecek. Bana göre de, şu anda Türkiye'nin bulunduğu fotoğraf bu.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Müsaade ederseniz, bir ara verelim.

İKİNCİ OTURUM


E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Kaldığımız yerden devam edelim. En son açıklama, biraz da işin doğru noktası gibi geliyor insana, yani bir taraftan demokratikleşme açılımları, bir taraftan merkezin hantal yapısından mahalli yapılanmaya, yani ademimerkeziyete, diğer bir yerel yönetimlere, yerel yetkilere doğru bir gitmenin faydalı olacağı, ancak bunun zamanlamasının, yerinin çok iyi tespit edilmesi lazım geldiği, eğer bu olmadığı takdirde, iyilik yapayım derken, doğru sonuçlara ulaşayım derken, ülkenin bütünlüğünden, birliğinden, merkezi 
otoritenin ortadan kalkmasına kadar uzanan bir yelpaze içerisinde güvenlik 
zafiyeti ve bütünlük zafiyeti içerisine girebileceğimiz de ifade edildi. 
Fransa'daki örnekler de verildi. Fransa'daki örneklerin bunların yedire yedire 
yapıldığı, bir tanesinin yapılıp, iki üç yıl beklenip, uygulamadan doğan 
aksaklıkların tespit edilip, onları giderici önlemlerin alınıp, ondan sonra 
devam edilip, daha sonra bir sonraki aşamaya geçildiği de ifade edildi. Tabii 
ki, Türkiye'nin şimdiki durumuna baktığımız zaman, Türkiye'de hem dışarıdan kötü niyet var, hem de buna hizmet eden içeriden kötü niyetli kişiler var. İkisi bir araya geldiği zaman, böyle bir yapılanmanın birdenbire ortaya çıkması, ülkenin hakikaten bütünlüğünü ortadan kaldırır ve dibine dinamit koyar. O zaman ne yapmak lazım? Onu tespit etmemiz gerekiyor. Mevcut yapı biraz da bozuldu, yani belki eski yapı, bu kanunlar çıkmadan önce, valiliklerde illerde çok başlılık durumu ortaya çıkmadan önce, bundan 10 yıl öncesi, 5 yıl öncesindeki yapı doğru dürüst işletilseydi, belki bugünkünden daha iyi olacaktı. Hem yapı bozuldu çeşitli kanunlarla, hem de yeniden bir idare şekli de ortaya konulamadı, böyle garip bir şekilde bir idare şekli var. Öbür taraftan da, federalleşmeye kadar uzanan bir süreçte gidebilecek birtakım yerel yönetimlerin yetkilerini artırmak, bölgesel yönetimler ortaya çıkartmak gibi birtakım düşünceler de var. O bakımdan, o zaman Türkiye olarak bizim şu anda ne yapmamız lazım? Çıkan 
kanunları mı geri almamız lazım, ek kanunlar mı çıkarmamız lazım, mevcut sistemi mi muhafaza etmemiz lazım, bunu mu iyileştirmemiz lazım, yoksa hakikaten biraz önce kötü niyetli kişiler de olduğuna göre, kötü de niyet olduğuna göre, öbür türlü sisteme geçmenin mahzurlarını mı çıkıp anlatmamız lazım? Bunlar üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Bunlarla ilgili sorularınız ve yorumlarınız varsa, onları alalım müsaade ederseniz. 

ÜNSAL AKTAŞ- İsmiyle müsamahama, beyin fırtınası diye toplandık, vaktimizi 
buraya teksif etmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla biraz sevimsiz de olabilir, suya 
sabuna dokunuyor diye de telakki edilebilir, içe dönük bir yaklaşım olarak da 
kıymetlendirilebilir. 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Zaten beyin fırtınasında fikirlerin biraz da uçuk 
olması, insanların kafasını çalıştırmaya ve bazı şeyleri düşünmeye sevk 
ettiğinden, sınırları ve duvarları olmayan düşünce merkezi burası da zaten, onun için serbest.

ÜNSAL AKTAŞ- Ethem hocanın devlet noktasında altını çizdiği ve Sayın Başkanın da sistem diye bir atıf yaptığı noktada söz almayı yeğledim, o çerçeveyle sınırlı 
kalmaya çalışacağım, ama heyetimizin farkı fark edesi noktasındaki, biraz 
ölçüleri aşabilirim, katkı olacağı ümidiyle.

4 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR


***

TÜRKİYEDEKİ MERKEZİ YÖNETİM, YEREL YÖNETİMLER, BÖLGESEL ÖRGÜTLENME, FEDERALİZM BÖLÜM 2

TÜRKİYEDEKİ MERKEZİ YÖNETİM, YEREL YÖNETİMLER, BÖLGESEL ÖRGÜTLENME, FEDERALİZM  BÖLÜM 2



OSMAN NURİ EYÖVGE- Atma.

MUSTAFA TAMER- Atmazsan ne yapacaksın?

OSMAN NURİ EYÖVGE- Atma, bir yerde tıkansın.

MUSTAFA TAMER- Atmadığın zaman bitti devlet, zaten bir şey yok.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Tıkansın.

MUSTAFA TAMER- Ne yapacaksın, yani yol ayrımına gelmişsin. İl özel idaresinin 
parasına, diyelim ki 30 kişilik il genel meclisinde 25 tane HADEP'li hâkim, senin vali olarak orada bir yetkin yok ki, ne yapabilirsin?

OSMAN NURİ EYÖVGE- O zaman yetkiniz yoksa, valilik de yapmayın beyefendi.

MUSTAFA TAMER- Neticede diyeceğim şu: Fiilen sistemi mevcut haliyle muhafaza ederek, çürütmeye devam etmenin yanında, acil tedbirler alıp, "oralarda neler yapılabilir?" konusunun iyi araştırılması lazım. Bence olağanüstü hal bölge valiliği sadece güvenlik mülahazalarıyla değil, ekonomik ağırlık olarak devam ettirilseydi veyahut da kaldırılmasaydı. GAP İdaresi var, şu anda devam ediyor, neden Ankara'da oturuyor bu adam? Bölge valiliğini ekonomik valilik şeklinde dönüştürüp, o bölgeye süratle nüfuz etmek lazım. 


Özetle demek istediğim şu Komutanım: Mevcut yapıyı aynı şekilde muhafaza etme bence yeterli değil, çünkü öteden beri bu araştırmalar söz konusu, ta Osmanlıdan beri geliyor. Yeni bir model ortaya çıkarıp, ama tabii, ulusal devlet, güvenlik ve bizim ulusal bütünlüğümüz, idarenin bölünmez bütünlüğü ilkeleri çerçevesinde yeni arayışlara açık olmakta fayda var. Teşekkür ederim.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Soruları ve katkıları bekliyoruz efendim. Buyurun efendim.

SAVAŞ ÖZDAĞ- Efendim, ilk soruyu size soracağım, ikinci soruyu da Sayın Tamer'e soracağım. Ümit Bey de aynı şeyi söyledi, siz de söylediniz; telaffuz ettiğiniz federalizm, nihai şekillenme mi, bir ara geçiş mi? Şu anda soruyorum: Üniter yapıda da, federal yapıda da bir üst idare var. 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Anladım ben. Bundan sonra Türkiye'nin bizim ifade etmeye çalıştığımız konu, şu anda il idaresine, yani illere göre bir yönetim 
vardır. Ancak gerek Avrupa Birliği giriş sürecinde ve gerekse bu süreci 
destekleyen iç dinamikler, yerel yönetimlere daha çok yetkiler vermek suretiyle, 
merkezle olan bağı mümkün olduğu kadar hafifletmek.

SAVAŞ ÖZDAĞ- Ayrılığın altyapısı.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Evet, dolayısıyla ayrılığın altyapısını oluşturmak ve bu altyapılar vasıtasıyla bölge valilikleri de tesis etmek suretiyle, o alt yapılar içerisinde federatif bir yapıya doğru gitmek ve bu federatif yapıları zaman içerisinde güçlendirmek; şu anda bizim gördüğümüz manzara bu. Bunu bir ara geçiş olarak kabul etmek, zaman ilerledikçe, şartlar müsait oldukça bu federal bölgelerin kopma noktasına gelip, daha sonra da kopmasını temin etmek; tarif etmeye çalıştığımız manzara bu. "Biz idareyi iyileştiriyoruz" derken, ülkenin bütünlüğüne zarar verecek bir uygulama içerisine girmeyelim, bunun tehlikeleri var, bunları nasıl önleriz, bunun için uygun hareket tarzı nedir diye bir araştırma içerisindeyiz.

SAVAŞ ÖZDAĞ- Şimdi Sayın Tamer'e sormak istediğim, biyografisini görmedim, 
lisans eğitiminiz hukuk mudur acaba?

MUSTAFA TAMER- Bu kitabın arkasında var, Siyasal Bilgiler.

SAVAŞ ÖZDAĞ- Siyasal Bilgiler Kamu Yönetimi Bölümü.

MUSTAFA TAMER- Evet.

SAVAŞ ÖZDAĞ- Bunu şunun için sordum: Anlattıklarınızı dinlerken, bu bölgesel 
yapılanmaların meri hukuktaki yerini merak ettim, anayasal dayanağı var mı diye sormak isteyeceğim. Ethem hoca idare hukuku doçentidir, şüphesiz o çok daha vukufla söyleyecek. Türk devlet sisteminde merkezi yönetimle taşra teşkilatı arasındaki ilişkilerin nasıl düzenlendiği malum. Bu sözünü ettiğiniz sistem buna oturuyor mu, bunun dışına çıkıyor mu, tüm anayasanın ruhunun değişmesi icap edecek mi? 

SALONDAN- Edecek.

SAVAŞ ÖZDAĞ- O zaman nasıl söyleyeyim, anayasal iradeyi arayacağız. Bu mümkün olabilecek mi, yani Meclisten sadece bir kanunun oylanmasıyla bu 
söylediklerinizin hayata geçmesi sanıyorum mümkün olmayacak, değil mi?

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Ondan sonra ek kanunlar falan çıkması gerekiyor, anayasayı zorluyor.

SAVAŞ ÖZDAĞ- Acaba değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek hükümler arasına bu giriyor mu? Sınırlı bir anayasal irade dahi bunları hayata geçirmeye yetmez 
diyebilir miyiz, yani kurucu irade deriz ya, anayasayı ilk yapan irade, o anlamda bir irade gerekiyor mu? Merak ettim. 

OSMAN NURİ EYÖVGE- Belediye Kanunu hakkında, Özel İdare Kanunu hakkında Anayasa Mahkemesinde davalar sürmekte ve anayasaya aykırılıktan açılmış bir davadır. 

SAVAŞ ÖZDAĞ- Muhalefet partilerinin şeyi.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Hatta Cumhurbaşkanının açtığı davalar da var.

MUSTAFA TAMER- Ben söylemiştim, anayasamıza göre il sistemi asıldır, bölge 
istisnaidir. Dolayısıyla Bölge Valiliği Kurulması Hakkındaki Kanun, bu nedenle 
anayasaya aykırı bulunduğu için, yeni bir kanunla kaldırıldığını biliyoruz. 
Neticede bu İçişleri Komisyonu Raporu var, bu kitabı baktığınız zaman, 58 nci 
sayfada var. İçişleri Komisyonu 1984 yılında "İl sistemi asıldır, yeni bir 
kademe yaratılmaktadır, bölgesel kuruluşlara yasal dayanak getirilmeye 
çalışılmaktadır. Neticede danışma meclisinin ve diğer kurumların getirdiği 
düzenlemeler anayasaya aykırıdır" diye rapor vermiş. Bölge uygulaması fiilen 
var, ama ben dediğim gibi, fiilen bölge kurulması asıl olmuş, il teşkilatı 
istisna gelmiş, ama anayasaya göre asıl olan il teşkilatıdır, bölge istisnaidir, 
sadece sınırlı kalması lazım. Mevcut eğilim de, mevcut hükümetin şeyine de 
baktığımızda, esasında bu bölgesel kuruluşları kaldırmaya çalışmaktadır; Köy 
Hizmetlerinde olduğu gibi. Ama bunları kaldırmaya gücü yeter mi, yetmez mi 
bilemiyorum tabii.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Paşam, ben bu konulara çok daha değişik bir açıdan bakmak istiyorum. 1982'de bölge valiliği, o ihtilal hükümetinin bir şeyi, genelge gibi bir metinle kurulmuş bir şey, onu ben bölge valili anlamında görmüyorum. Bölge valiliği anlamında ilk kuruluş Olağanüstü Hal Bölge Valiliği Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname. Cumhuriyet kuruluşundan bu yana üniter devleti sonuna kadar savunurken, ilk yarayı bu Olağanüstün Hal Bölge Valiliği Kararnamesiyle aldı. Bu kararname, Doğu ve Güneydoğu'da birtakım iller bu bölge valiliği kapsamına dahil edildi ve Türkiye'de ayrı bir idari yapılanmaya gidildi, üniter devlet ilk büyük yarayı Bölge Valiliği Kanunuyla aldı. Daha sonra AKP'nin iktidar olması birlikte birtakım kanunlar geçilmeye başladı. AKP mecliste anayasayı değiştirecek bir çoğunluğa sahip olduğu halde, anayasayı değiştirmeksizin, çıkardığı bu kanunlarla, anayasanın rejimiyle kurumların çatışma noktasına getirilmesine sebebiyet verdi; anayasal rejim veya üniter devlet ile kurumları çatıştırır hale gelmiştir. Ben şöyle yorumluyorum: Erbakan'ın deyimiyle, kanlı mı olacak, kansız mı olacak? Kurumlarla rejim arasında yaptırılmak isteniyor. Bu kanunların en önemlisi, Kamu Yönetimi Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun. Bu kanunla devlet bir şirket, kamu hizmeti bir mal, vatandaş ise müşteri şeklinde tarif edilmek edilmektedir. Tekrar ediyorum, devlet bir şirket, kamu hizmeti bir mal, vatandaş ise müşteri olarak tarif edilmektedir. 

Bu çıkarmak istedikleri kanunların hemen hepsi tercüme kanunlardır. Şuna bakmak lazım: Bu kanunları en başta savunan kişi Başbakanlık Müsteşarı. Başbakanlık Müsteşarının gerek anayasa, gerekse idare hukuku açısından hiçbir nosyonu yoktur. Başbakanlık Müsteşarı bir işletme profesörüdür. İşletme profesörü olduğu için, kamuyu da bir işletme olarak görme eğilimindedir. 

Bu kanun, Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri Hakkındaki Kanunu bir sundular, 
tepkiler üzerine geri çektiler. Geri çektiler, ama ne yaptılar? Diğer kanunlara 
serpiştirmeye başladılar. Bunlardan en önemlisi, kalkınma ajanslarının kuruluş 
ve koordinasyonu ve görevleri hakkında bir kanundur. Bu kanun yeni çıktı, daha 
Cumhurbaşkanı imzalamadı bu kanunu. Bu kanun ilk sevk edildiğinde İngilizce 
ismi, o İngilizce tam karşılığı olan, "bölgesel kalkınma ajansı" ifadesi 
kullanılmıştı, bölgesel niteliğini de özellikle vermişlerdi. 

Daha sonra Özel İdare Kanunu çıkarıldı. Bu Özel İdare Kanunu, aslında Prens 
Sabahattin'in ademimerkeziyet ve hür teşebbüs felsefesinin Cumhuriyet  felsefesine karşı zafer kazanmasından başka bir şey değildir. Tekrar ediyorum,  
Özel İdare Kanunu, Prens Sabahattin'in ademimerkeziyet ve her teşebbüs
felsefesinin Cumhuriyet felsefesine karşı zafer ilanıdır. 

SALONDAN- Hangi prens Sabahattin?

OSMAN NURİ EYÖVGE- Ademimerkeziyeti ilk savunanlardan. İl kademesinde yönetsel federalizm, il özel idarelerini merkezi sisteme karşı özerk kılarken, kurduğu borçlanmaya ve ihale imtiyaza dayalı çalışma sistemiyle, küresel mali 
merkezlere, imtiyaz arayıcılara bağımlı kılmaktır. Bu özellikle küreselleşme 
sürecinin ancak yerleşmeyle, yerelleşmeyle yürütülebileceğini çoktan ilan etmiş 
olan küresel reform felsefecileri tarafından açıklanmış özelliklerden ibarettir. 
Şimdi bu kanunla başka kurum ve kuruluşlara verilmeyen mahalli müşterek 
nitelikteki her türlü görev ve hizmeti yapar hükmü getirilmektedir. Değil mi 
Sayın Tamer?

MUSTAFA TAMER- Evet, durduruldu Anayasa Mahkemesinde.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Bu maddeyi de, sınırları açık olarak belirtilmeyen bir yerel yönetim biçimi oluşturulmaktadır. Sınırı yok bunun. Yurtiçinde ve yurtdışında mahalli idareler ve mahalli idare birlikleriyle karşılıklı işbirliği yapılmasına karar vermek yetkisi il genel meclislerine tanınmıştır. Bu hüküm ile mahalli müşterek ihtiyaç kavramı dışına çıkılmış ve merkezi idarenin dışında yabancı ülkelerin idareleriyle ilişki kurma ve yapılanmaya gitmeleri yolu açılmıştır. 

Yine, kanunun 22/B maddesiyle, il özel idaresine verilen görevlerle ilgisi 
olmayan siyasal konularda karar alırsa, İçişleri Bakanlığının bildirisi, 
Danıştay kararıyla feshedilmektedir özel idareler. Fakat bu hüküm ile il genel 
meclisinde siyasi konuların görüşülmesinin aslında yolu açılmış bulunmaktadır. 
Karar vermeyi engelliyor, ama görüşmeyi engellemiyor, görüşmenin yolu açılmış bulunuyor. Söz konusu hüküm, siyasi konularda karar alınmasını engellemekte, ama siyasi konuların görüşülmesine mani olmamaktadır. Ayrıca görevleri arasında bulunan konularda siyasi kararlar alınabileceğini de hükme bağlamış bulunmaktadır. Örneğin, eğitim alanında, il genel meclisi toplantılarında laiklik, anadil ve benzer konularda görüşme yapılıp, karar alınması da olağan hale gelecektir, "Anadilde eğitim yapacağız" diyecektir. Bu kanun ile merkezin illerdeki temsilcisi olan valilik kurumu ya tamamen etkisizleştirilmekte ya da seçimle gelmesi sağlanarak, merkezin temsilcisi olma niteliğinin ortadan kaldırılması hedeflenmektedir; ya seçim, ya şimdiki gibi etkisiz bir valilik. 

Sayın Tamer çok güzel söyledi, ilde belediye başkanı var, özel idare başkanı 
diye niteleniyor, il genel meclisi başkanı var, tokmak bunların elinde, davul da 
valinin omzunda, vali de encümen başkanlığı görevini yapıyor. Encümen eskiden haftada bir toplanırken, şimdi buna karşılık il genel meclisi yılda iki defa 
toplanırken, şimdi il genel meclisi her ay toplanır. Özel idarelerde daimi 
encümene de ihtiyaç kalmayacak, her ay toplandığına göre, genel karar organı da il genel meclisi olduğuna göre, o kararı verecek, vali de sadece onların verdiği kararları yürütecek. İkinci tercih, il genel meclisinin başkanı vali seçimle 
gelecek olursa, o zaman kopmanın yolu daha da çabuklaştırılacak, çünkü seçimle gelmiş kuvvetli bir vali il genel meclisinin başında, istediği her türlü kararı alabilir. 

Bu yasa, anayasamızın 123, 127'nci maddelerindeki üniter devlet yapısını 
düzenleyen maddelerin hepsine aykırıdır. Bu nedenle de iptal edilmesi büyük 
ölçüde imkân dahilindedir. Aslında Cumhurbaşkanlığının bu yasayı geri 
göndermesi, il özel idaresi düzenlemesi ve öbür kamu reformu taslak tasarı yasa metinlerini gözden geçirmek için bir fırsattır. Ancak bu iktidar bu uyarıları 
dikkate alıp, değerlendirmek yerine, aynı metni birkaç değişiklikle yetinerek 
Türkiye Büyük Millet Meclisine yeniden sunmayı uygun gördü ve kanunlaştırdı. 

Sadece Özel İdare Kanunu değil, üniter devlete karşı diğer bir kanun Büyükşehir Belediye Kanunu. Gerek bizde, gerekse diğer ülkelerde idari bir birim kurulurken, üç tane önemli kriter var; iktisadi şartlar, coğrafi şartlar ve kamu hizmetlerinin gerekleri. Büyükşehir Belediye Kanunu bu üç kriterin üçü de göz ardı edilmiş, pergel metodu denilen bir metot getirilmiştir. Ne bu pergel 
metodu? Valilik binası merkez kabul edilmek suretiyle, nüfusu 1 milyona kadar 
büyükşehirlerde yarıçapı 20 kilometre, nüfusu 1 milyondan 2 milyona kadar olan büyükşehirlerde yarıçapı 30 kilometre, nüfusu 2 milyondan fazla olan 
büyükşehirlerde yarıçapı 50 kilometre olan dairenin sınırı büyükşehir
belediyesinin sınırını oluşturmaktadır. Hükümet konağının üzerine koyuyor
pergeli ve çeviriyor. İstanbul ve Kocaeli için ise, mülki sınırları ilin idari
sınırlarının tamamını belediye sınırları haline getiriyor. Başka bir deyişle, 
İstanbul ve İzmit'te Bizans'ı yeniden ihya ediyorlar. Bu kanunla yalnızca belde
ve belde sakinleriyle oynanılmakla kalınmayıp, halihazırda mevcut Köy Kanununa rağmen ve bu kanuna aykırı biçimde, bu sınırlar içinde kalan köyler bir anda mahalle oluşturdu. 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Şu Bizanslaşmak ve Bizans'ı yaratmak, yani belediye sınırları ile il sınırlarının birleşmesi suretiyle Bizanslaşma konusunu açar mısınız?

OSMAN NURİ EYÖVGE- Ben biraz açayım, biraz da Şakir Paşama açması için şey edeceğim. Jandarma ve polisin görev alanlarını belirtirken, jandarma daha çok kırsal kesimde, polis ise belediye hudutları içerisinde görev alıyor. Benim 
orada bir bakıma kastetmek istediğim şey şu: İzmit ve İstanbul'da jandarma 
çıkarılmak istenilmektedir. Jandarmanın çıkarıldığı İstanbul ve İzmit'te 
politize olmuş bir polisle hangi yeraltı ve yerüstü dünyalarının kurulacağını da 
ben sizin takdirinize bırakıyorum Paşam. Belki biraz katı oldum, ama altında 
yatan amaç budur. 

SALONDAN- Şimdi mevzie gireceğiz, gidip evde şimdi mevzi yapacağız, savaşmaya hazırlanacağız.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Efendim, ben hem kendim silahlanıyorum, hem milleti de silahlanmaya teşvik ediyorum; suç olduğunu bile bile. Ayrıca, Sayın Valiye bir şey daha soracağım: İl Özel İdaresi ve Belediye Kanunun en önemli tanımlarından biri, mahalli mahiyetteki müşterek ihtiyaç. İstanbul'da ve İzmit'te mahalli mahiyetteki müşterek ihtiyaçların tanzim ve tespitiyle mükellef iki şey var, bir büyükşehir belediyesi, bir de özel idare. Eğer İstanbul Büyükşehir Belediyesi "bütün bu mahalli mahiyetteki ihtiyaçları ben karşılayacağım" dediği takdirde, İstanbul'da ve İzmit'te özel idareye gerek kalacak mıdır?

MUSTAFA TAMER- Özel idarenin fiilen yapması gerektiği konusunda görevler 
sayılmış kanunda. Dolayısıyla özel idarenin görev alanına girip de, örneğin 
milli eğitim, örneğin gençlik spor, örneğin çevre, örneğin köy hizmetlerini bir 
tarafa bırakmıyoruz, bu konular devam edecek, yine özel idarenin kendi 
görevleri.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Hayır, devam etmeyecek. Kanunda onları koymuş, ama kanunun ana felsefesi, mahalli mahiyetteki ihtiyaçlar. 


MUSTAFA TAMER- Ama onu Anayasa Mahkemesi durdurdu.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Dur bakalım ne çıkacak, daha sonra ne çıkacak.

Ben birkaç başka şey daha söylemek istiyorum: Sadece mahalli idare mevzuatıyla sınırlı kalmıyor bu çabalar, mesela bir dernekler kanunu çıkardılar, dernekler, benzer amaçlı derneklerde, siyasi partilerde, işçi ve işveren sendikalarında ve meslek kuruluşlarından yardım alabilirler ve adı geçen kurumlara maddi yardımda bulunabilirler. Bununla da kalmayıp, yine dernekler yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan ayni ve nakdi yardım alabilirler; bu hüküm de getirildi. 

Ayrıca, son dönemde teftiş dönen müfettiş arkadaşlarımın belirttiği bir konu 
var, bu da özel güvenlik teşkilatı kurulmasına dair bir kanunla ortaya çıkan bir 
şey. Özel güvenlik teşkilatıyla da, tahminen 150-200 bin kişilik güvenlik 
güçleri dışında silahlı bir güç yaratılmak isteniyor. Diyarbakır Belediyesini 
teftiş eden müfettişlere şu söyleniyor: Belediyenin önünde özel güvenlik 
teşkilatı duruyor. Polis içeri girecek. "Hayır, giremezsiniz. 
Burada özel güvenlik teşkilatı var" diyor. 

SALONDAN- Nereye bağlı?

OSMAN NURİ EYÖVGE- Özel güvenlik teşkilatı tamamen şirket esasında kurulu bir teşkilat. 

SALONDAN- Ama sözleşme olması lazım herhalde.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Kanunu var. Kanun şirketler özel güvenlik teşkilatı 
kurabilirler diyor. 

SALONDAN- Ama yasada ne diyor? İstediği an denetler diyor. 

OSMAN NURİ EYÖVGE- Denetleme şeyi var. Ama yetkilerini aşarak, şimdi bakın, 
polise, jandarmaya vermediğiniz yetkileri, Karum'a gidin, "sizi arayacağım" 
diyor. Arama yetkisi yok bu adamın. Diyarbakır'da da diyor ki, "siz 
giremezsiniz, burada özel güvenlik teşkilatı vardır" Maalesef, denetimi…

SALONDAN- İçişleri Bakanlığı yapıyor, o yetkisi var, kanuna göre var.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Kanuna göre var da, yapılmıyor.

SALODAN- 2495 sayılı Kanun. 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Ben bizzat bu işle uğraştığım için, Tunceli'de üç tane baraj yapıyor benim mensubu bulunduğum firma. Güvenlik gücü kurduğumuz zaman, mesela o buyurduğunuz şirket, belediyenin korunması, bunların silahlanma müsaadesini valilik veriyor. Valilik onlara silah taşıma müsaadesi vermiyor zaten, onların şeydeki güvenlik görevlilerinin, sizin ifade ettiğiniz, Migros'taki, şuradaki, buradaki, hiçbir tanesi silahlı değildir.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Ama büyük işletmelerde silahlı.

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Büyük işletmeler dediğiniz, valilik ve jandarma, 
Tunceli'de olan, eğer "bunların güvenliğinin silahlı olmasına ihtiyaç var, şu, 
şu silahları alabilir" derse, o yetkiyi de yönetmeliğin 13 üncü maddesine göre 
Genelkurmay'a soruyor. Genelkurmay bütün MİT'e, şuraya, buraya, "bu firmanın geçmişi, geleceği nasıldır, bu adamlara silah verirsek devlet aleyhine kullanır mı?" diye tetkik ediyor, "evet" diyor valilik ondan sonra, "bunlara silah 
verebilirsiniz" diyor, ondan sonra silah veriyor ve silahları da mümkün mertebe 
sınırlı ölçüde. Mesela, bizim firmamıza makineli tüfeği vermedi. Mesela, ben 
havan topu da isteyebilirdim, yani nasıl olsa ben orada güvenlik komutanlığı 
yaptım diye, havan topu da iyi olur diyebilirdim, ama bunların hiçbirini uygun 
görmedi. Mesela, gidip gelmek için zırhlı araç istedim, "yok, sizin bölge içinde 
kalacağı için size zırhlı araç da vermiyoruz" dedi. Zırhlı araçtan kastım, o 
silahlı falan, var yani, onları kastettim, onlar uygun görülmedi. Olay bu 
şekilde. 

OSMAN NURİ EYÖVGE- Paşam, burada bir küçük saptama daha yapacağım: Bu kanunda mütekabiliyet esasına göre yabancı şirketler de Türkiye'de güvenlik şirketi kurabilirler. 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Yalnız, bir şey daha var. Biraz önce "polis giremez" dediniz, yani belediye özel güvenlik şirketiyle anlaşmış ve oranın güvenliğini almış, polis bir konuyla ilgili girmek istiyor, polise dur diyor. Emin misiniz bundan?

OSMAN NURİ EYÖVGE- Eminim.

SALONDAN- O yetkisi olduğu için değil.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Yetkisi olmadığı halde diyorum. 

ALİ GÜLBAHAR- Söylediğiniz bir fiili durum olabilir, ama yasal olmadığı bir 
gerçek, çünkü sadece silahlanma konusunda değil, benim bildiğim kadarıyla, yani bildiğim için söylüyorum, güvenliği sağlanacak olan şirketlerin türlerine göre güvenlik elemanı sayısını da saptıyor il koordinasyon kurulları. Dolayısıyla o sizin sözünü ettiğiniz güvenlik örgütlenmesi, mevcutlara alternatif bir 
örgütlenme değil, yani orada bir fiili durum yaratılmış olabilir, yasası vardır, 
tebliği vardır, 2495 sayılı Yasa, sonradan birtakım ilavelerle yasa numarası 
değişti, onu bilmiyorum, ama özü değişmedi, özü itibariyle yine aynıdır ve 
silahsız güvenlik anlayışı esastır o kanunda.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Ama silahlı güvenlik de var.

ALİ GÜLBAHAR- Var tabii. Örneğin, BOTAŞ için böyledir, hatta beyefendinin 
söylediği gibi, kariyerler falan da alınıyor, uzun menzilli silahlar, otomatik 
silahlar, gece görüş dürbünleri.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Ama yeni bir silahlı güç oluşturuluyor. Polis ve jandarmanın dışında bir silahlı güç.

ALİ GÜLBAHAR- Çok aşırı bir tespit gibi geliyor bana.

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- 1980 yılında sıkıyönetim eşgüdüm toplantısındayız Ankara'da, o zaman Necdet Üruğ 1. Ordu Komutanıydı, "benim askerim falanca bankanın emniyetini sağlamakla görevli değil, özel güvenlik kuvvetleri kurulsun, korusun" dedi. Ne oldu? Eğer siz bunu bu şekilde müsaade de etmezseniz, o zaman sağlamak durumundasınız; işin bir de bu tarafı var. Daha sonra bu özel güvenlik kuvvetleri yayılmaya başladı.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Peki, size şunu söylesem katılır mısınız? AKP iktidarıyla 
beraber, sermaye el değiştirdi, bürokrasi el değiştirdi, bu değişen sermaye 
kuruyor bu şirketleri. Bu sermayenin menşeine bakarsanız, biraz tereddütler 
hasıl olmaz mı?

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Olur tabii, oluyor zaten.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Biraz da onu kastediyorum.

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Şuna katılıyorum: Silahsız olması silahlı olmasından 
daha tehlikeli derseniz, ona katılırım. Güruh önünüze çıktı, silah 
kullanabiliyor musunuz? Şu ortamda Türkiye'de bu güruhu zaptetmek için silah 
kullanabiliyor musunuz? Yetkiniz var mı? Yetkimiz var, ama kullanamıyoruz. 
Neden? Baskıdan kullanamıyorsunuz. Zaten bir de kendi milletiniz, demokratik 
ortam diyorsunuz. Bu işte herkesin … ben olsam ben de ederim. 

HÜSEYİN DURAN- Bu silahlı özel kuvvetleri bir yerde ihtiyaçtan doğduğunu 
biliyorum, çünkü her yere güvenlik kuvvetleri yetişemiyordu Güneydoğu'da. 
Haberleşme merkezleri, yansıtıcılar gibi, dağ başındaki telsizlerle yetişemediği 
zaman, bunların eğitimi, denetimi ve atışları da gene kontrolü yine resmi 
güvenlik kuvvetlerindeydi. Bu denetim sıkı bir şekilde uygulanırsa, bunların 
mahzurları asgariye indirilir.


3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR


***

TÜRKİYEDEKİ MERKEZİ YÖNETİM, YEREL YÖNETİMLER, BÖLGESEL ÖRGÜTLENME, FEDERALİZM BÖLÜM 1

TÜRKİYEDEKİ MERKEZİ YÖNETİM, YEREL YÖNETİMLER, BÖLGESEL ÖRGÜTLENME, FEDERALİZM  BÖLÜM 1


21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü 
BEYİN FIRTINASI
http://www.21yyte.org/arastirma/ekonomik-arastirmalari-merkezi/2007/09/08/5957/beyin-firtinasi
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi
15 Şubat 2005 Salı 
TÜRKİYE'DEKİ MERKEZİ YÖNETİM, YEREL YÖNETİMLER, BÖLGESEL ÖRGÜTLENME, FEDERALİZM
KONUK: MUSTAFA TAMER,

BİRİNCİ OTURUM

I- GİRİŞ


Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Çok değerli misafirler; 
"Türkiye'de Merkezi Yönetim, Yerel Yönetimler, Bölgesel Örgütlenme, Federalizm" konulu toplantıya hoş geldiniz.


Tabii, Türkiye ve federalizm deyince bile, insana ürpertici geliyor, ama ne yazık ki böyle bir konuyu da tartışmamız gereken bir sürece doğru itiliyor. 
Federalizm Türkiye'de üstü örtülü olarak işleyen bir süreç hâlihazırda. Ne yazık ki, gereken önem de bu konuya verilmiyor. En son çıkan Bölgesel Gelişme Yasasını incelediğimizde ki, federalizmin "güzel" örneklerinden biri, Türk basınında 2,5 santimetrelik bir yer aldığını görüyorsunuz. Bugün bu konuyu etraflı olarak incelemek için bir araya geldik. Aramızda Mustafa Tamer Bey var, kendisi merkez valisi, ama merkez valisi olmanın ötesinde bu konuyu bilimsel olarak incelemiş ve doktora tez konusu yapmış bir insan, yani meseleyi iki açıdan da biliyor. Uygulamadan geldiği için gayet iyi biliyor, meselenin içerisinde, bir de meselenin teorik çerçevesini bilimsel bir araştırma konusu yapmış durumda. 


Bizim toplantı şeklimiz, önce kendisini dinlemek, sonra kendisine yönelteceğimiz sorular olacak, soruları cevaplandıracak ve tabii bu arada yapacağımız katkılar olacak.Bu konuşma tamamen banda alınıyor, kapalı bir toplantı olmasına rağmen ve daha sonra sizlere deşifre edilerek metni dağıtılacak. 
Hepinize tekrar hoş geldiniz diyorum ve Sayın Valim sözü size bırakıyorum. 

Buyurun. 

II- MUSTAFA TAMER'İN DEĞERLENDİRMELERİ: 

Değerli Başkanım, değerli katılımcılar; hepinizi saygıyla selamlıyorum. İsmim Mustafa Tamer. Ben en son Iğdır Valisi olarak görev yaparken, 3 senedir de 
merkez valisi olarak görev yapıyorum. Daha önce, birer tane sizlere takdim edeceğimiz kitaplardan da görüleceğe üzere, il özel idaresiyle bir çalışmam 
olmuştu ve "bölge valiliği ve kalkınma" diye Devlet Planlama Teşkilatı tarafından bir eserimiz basılmıştı. Değerli hocamızın bana tevdi ettiği görev 
gereğince, sizlerle birlikte kısa bir süre fikir olması açısından neler bu konuda söylenebilir, vaktinizi almadan arz etmeye çalışacağım.


Bunun için her şeyden önce, Türkiye'de merkezi idarenin taşra teşkilatının nasıl bir gelişme seyri içerisinde olduğunun öncelikle ele alınmasında fayda vardır 
diye düşünüyorum. Tarihsel gelişimini mutlaka hepimiz biliyoruz, ama kısaca şöyle bir bakmakta da yine fayda var. Türkiye'nin idari yapısı bildiğiniz gibi, 
bölgemizdeki diğer ülkelerle birlikte köklü bir geçmişe sahip. Her şeyden önce, örneğin İran'daki gibi, bizim de devlet yapımız 2 bin, 3 bin senelik, belki daha 
fazla. Anadolu'ya Türklerin göçünden itibaren bizim idari teşkilatlanmamız, bölgemizdeki komşularımız ve diğer ülkelerle birlikte, İran, Roma, Bizans, 
Salsani, Abbasi gibi, değişik imparatorlukların etkisinde altında kalarak şekillene gelmiştir. Netice itibariyle Selçuklu da uçbeylikleri, eyalet 
beylikleri, emirlikler şeklinde bir örgütlenme görüyoruz. Anadolu Selçuklu yapılanması bu şekilde Osmanlıya da sirayet etmiştir. Osmanlı da bildiğiniz 
gibi, beylik döneminden itibaren eyalet, zaman zaman sancak, daha sonra livalar, kazalar, kariyeler, köyler şeklinde çok standart olmayan ve zamana göre değişen bir yapılanmanın varlığını görüyoruz. Bu Cumhuriyete kadar devam eden bir gelişme süreci içerisindedir. 


Özellikle Osmanlıdaki yenileşme hareketleriyle birlikte, Tanzimat Fermanı ve ıslahat çalışmaları sırasında, daha çok ülkedeki geri kalmışlığın veyahut da 
çöküşün nedenleri, yönetim organizasyonunun eksikliğine bağlandığı için, daha çok yönetimde yeniden yapılanma şeklinde bir çalışma sistemi benimsenmiştir. 
1864 yılında hidayeyi umumiye vilayet nizamnamesi, 1871 yılında yine genişletilerek devam etmiş. 1913 yılında Osmanlıların genel idare-özel idare 
şeklinde çıkarılan geçici kanun muvakkat, biliyorsunuz son zamanlara kadar yürürlükteydi, 1913 yılında il özel idareleri şeklinde devam etmiştir. 1850'li 
yıllarda kurulan belediye de, bizim yönetim sistemimize katılan bir ithal rejim bize göre. 


Bizde yerel yönetim birimi olarak kendi bünyemizden çıkan bir sistem değil. Bizim bünyemizde gerçi yerel yönetim benzeri örgütlenmeler var, vakıflar var, 
mahalli hizmet birimi olarak. Mahalle yönetimi var, yine halkın müşterek ihtiyaçlarını karşılayan, kendi yapımıza uygun. Bir de lonca sistemleri bizim 
yerel yönetim benzeri uygulamalarımız olmakla birlikte, daha çok bu mahalli idareler, yani yerel yönetimler Batıdan bize gelen ithal rejimler olarak
görülmekte.


Cumhuriyet dönemine geldiğimizde, 1921 Anayasası ve 1924 Anayasasında il yönetimine ve taşra teşkilatlanmasına, özellikle 1921 Anayasasında geniş yer 
verildiğini görmekteyiz. 1962 Anayasası, 1982 Anayasasında taşra yönetiminin hangi ilkelere göre şekilleneceği belirlenmiş. Bu ilkelere baktığımızda, 
merkezden yönetim, yerinden yönetim ilkesi var, idare kuruluş ve görevleri bir bütündür diyor. Aynı şekilde idari vesayet var, yetki genişliği var. Ayrıca 
bugün de üzerinde çok durulan, idarenin bütünlüğü temel ilkelerden biri. Merkezi idarenin taşra teşkilatlanması, mevcut gelişmelere bağlı olarak iki şekilde 
geliyor. Biri il sistemi, diğeri de fonksiyonel sistem. Bizim idari yapımız bildiğiniz üzere Fransa'dan büyük ölçüde etkilenmiştir. Fonksiyonel sistem bölge 
örgütlenmesi dediğimiz, daha çok Kıta Avrupa'sında, Amerika ve İngiltere'de gözüken bir yapılanma. Teknolojinin ve uzmanlaşmanın gelişmesi sonucunda ortaya çıkan bir yapılanma söz konusu. 1961 Anayasasında ve 1982 Anayasasında il temel alınırken, bölge istisnai bir örgütlenme olarak yer almış, ama uygulamada bölge sistemiyle il sistemi birbirine karışmış vaziyette. Teknik ve uzmanlaşmanın ilerlemesi sonucunda yetkiler daha çok bölge kuruluşlarına kaymış. Netice itibariyle karmaşık bir yapı söz konusu. Daha sonra bucak yönetimleri biliyorsunuz, fiiliyattan kalkmış vaziyette, ilçeler temel hizmet birimi olarak devam ediyor. Netice itibariyle bizim sistemimiz ikili bir yapı olarak günümüze kadar gelmiş durumdadır ve bugün ne bir yapı olacağı konusunda ayrıntılı çalışmalar mevcut Hükümet tarafından bir ekip kurulmak suretiyle devam ettirilmektedir.


Bölge konusu önem taşımaktadır. Bölgesel düzeyde örgütlenmeler il sisteminde iki türlüdür. Birincisi; il yönetimine baktığımızda, kapsayıcı valilik var. Bir de, 
sınırlı valilik diye bir sistem var. Kapsayıcı sistem Fransa'da, sınırlı valilik sistemi de daha çok İtalya'da, valiler sembolik şekilde görev yapmaktadırlar. 
Bölge düzeyinde yönetici, yönetim mekanizması iki şekilde olmaktadır. Birincisi, kurul tipi yönetim şekilleri vardır. İkincisi de, yönetici tipi. Kurul tipi 
şeylere baktığımızda, bir kurul olmakta veya ekip olmakta veya koordinasyon kurulu olmakta veya valiler toplantısı veya birlik şeklinde kurul tipi 
organizasyonlar var, bölge düzeyindeki mekanizmalarda. İkincisi de, yönetici tipi örgütlenmede ise, bir planlama örgütü veyahut da koordinatör valilik veya 
bölge valiliği veyahut da büyük il sistemi şeklinde ikili bir yapı var, yani birincisinde bir çalışma grupları, kurulları oluyor, ikincisi de tek kişiye 
bağlı bir yönetim şekli söz konusu. Bizim kendi sistemimizde bölge yönünde geçmişte çeşitli uygulamalar olmuştur. Bunlara baktığımızda, örneğin 1927 
yılında dört ilde uygulanan, dört il merkezli, 20 ilde uygulanan genel müfettişlikler söz konusu ve 1949 yılında çıkarılan İl İdaresi Kanunuyla genel 
müfettişlikler kaldırılmıştır. Daha çok asayiş mülahazalarıyla kurulan bu yönetim Erzurum, Edirne, Elazığ ve Diyarbakır illerinde, bir müddet de 
Anadolu'da kurulmuş ve kaldırılmış. Bir diğer uygulama, koordinatör valilik. Örneğin, Düzce, İzmit, Sakarya depreminde, depremin sevk ve idaresinden sorumlu deprem koordinatör valiliği kurulmuş. Bir diğer bölge uygulaması, olağanüstü hal bölge valiliğidir. Bozulan asayişi temin amacıyla, biliyorsunuz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da bazı illerle ilgili yakın zamanda uygulanan bir sistem. 

Ayrıca sistemi tamamen değiştiren, fakat uygulama şansı bulmayan önemli bir hukuki çalışma da, 12 Eylül rejimi sırasında kurulan bölge valiliği, 71 sayılı 
Kanun Hükmünde Kararnameyle kurulmuştur ve bölge valiliği Türkiye'de gerçekten tamamen yeni bir yapılanmaya gitmiştir, merkezle il arasında yeni bir kademe ve burada anormal, sekiz bölgeye ayrılmış. Mesela, Erzurum Türkiye'nin ¼'ünü içine alan bir bölge sistemiyle, 15 ile bağlı, bir ucundan bir ucuna 600-700 kilometre olan büyük bir yapılanma getirmiş. Ama iktidarın el değiştirmesi sonucunda, ilk genel seçimlerde Anavatan Partisinin iktidarı zamanında bu yönetimler Türkiye Büyük Millet Meclisinde uygun görülmeyerek, kaldırılmıştır.

Baktığımızda, bölge esasının daha çok planlama kaynaklı olmasının yerinde olacağı, bölgesel planlamanın esas alınması gerektiği şeklinde çeşitli görüşler 
kalkınma planlarında, yıllık programlarda dile getirilmiş, siyasi partilerin kendi programlarında, hükümet programlarında dile getirilmiştir, ama plan 
maalesef kendini uygulayacak bölgesel ve taşraya sirayet edecek bir yapılanmaya gidememiştir. Plan sadece kalkınma planları, merkezde karar alınan, merkez tarafından uygulanan bir yapıdan ibaret kalmıştır. Neticede baktığımızda, Avrupa Birliğinin yeni sürecinde Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı, Yerel Topluluklar ve Yönetimler Arasında Sınırötesi İşbirliği Çerçevesi Sözleşmesi ve diğer buna benzer bütün metinlerde görüyoruz ki, yerel yönetimlerin temel alınması ve taşranın büyük ölçüde merkezden ziyade, merkezin taşra örgütünden ziyade, yerel yönetimler ağırlıklı olması yönünde çeşitli telkinler gözümüze çarpmaktadır. 

Örneğin, Avrupa'daki bazı ülkelere şöyle bir baktığımızda, Fransa'da Mitterand'dan sonra bölgesel örgütler yerel yönetim temeline dayandırılmış. 
İtalya'da yine, üniter devletin korunması için, faşist rejime kaymaması açısından yine bölgesel örgütlenme ön plan çıkarılmıştır. Fransa'da da yine aynı 
şekilde yarı eyalet şeklinde bir sistem söz konusu. Daha önce 50 yıllık diktatörlükten önce biliyorsunuz, Katalanya'da, Bask'ta, 1930'lu yıllarda 
özerklikler ilan edilmiş ve ulusal bölünmezliği yumuşatılmış yarı feodal bir sistemle Fransa'ya korumaya çalışmıştır. Netice itibariyle, dünyadaki
gelişmelere paralel olarak, Avrupa'da da, örneğin Korsika'da, Bask'ta, Britanya özerkleşme kıpırdanmaları söz konusu ve bunlar daha çok bölgesel ve özerk
yönetimlerin bir araya gelmesiyle oluşmaya çalışmaktadır. 

Türkiye'ye geldiğimizde, son yıllarda özellikle sanayileşmeye baktığımızda, İstanbul, İzmir, Ankara ve Adana gibi yerlerin yanında, hemen bu illerin komşusu biçimindeki İçel, Kocaeli, Kırklareli, Tekirdağ ve Sakarya gibi birtakım yerlerin yeni alternatif sanayi merkezleri olarak çıktığını görüyoruz. Aynı şekilde, Anadolu kaplanları dediğimiz, Gaziantep, Çorum, Afyon, Kayseri, Kahramanmaraş, Karaman ve Denizli gibi yerlerde, devletin daha çok katkısı olmadan kendi kendine gelişmeler söz konusu; bunları hepimiz biliyoruz. 

Yeni bir göç yapılanması var. Bu gelişmelere bağlı olarak, Ankara, Bursa, İstanbul, İzmir, asıl göç alan merkez olmakla birlikte, yeni dönemde Antalya, 
Diyarbakır, Batman, İçel, Adıyaman, Urfa ve Van'a da yoğun bir göç olduğunu görüyoruz. Türkiye'deki bu yeni sanayileşme, bilimsel anlamda bilgi teknolojisi, 
haberleşme, ulaşımdaki gelişmeler sonucunda âdeta sistem bir alabora olmaktadır. 

Biliyorsunuz, köylerden şehirlere doğru nüfus göçü söz konusu ve mevcut idari sistem bu yükü taşıyamamaktadır, yani mevcut elbiseler bu bedene dar gelmektedir. 


Bu arayışlar içerisinde bölgesel örgütlenme konusunda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. "Bölge bize terstir, biz bölgeye karşı çıkıyoruz" gibi kesin görüş 
bence doğru değil, çünkü zaten fiilen bölgesel anlamda çalışmalar var. Neler var? Mesela, ben size, daha çok ekonomik içerikli olmakla birlikte, GAP Projesi, 
bir bölgesel çalışmadır, Doğu Anadolu Projesi var, DAP dediğimiz, Devlet Planlamanın gündeminde olan, DOKAP dediğimiz, Doğu Karadeniz Bölgesi, Yeşilırmak Havza Geliştirme Projesi, Kızılırmak Havza Geliştirme Projesi, Marmara Bölgesel Planı ve Doğu Akdeniz Bölgesel Gelişme Planı. Bir de, Konya'nın bu konuda bir çalışması var. Bunlar aynı zamanda birer bölgesel çalışmayı gerektiren konular bana göre. Netice itibariyle bir arayışın ürünü. O nedenle bölgesel kuruluşlar yoktur, bizim amacımız mülki idare esas olsun… Mesela, ben bir mülki idare amiri olarak meslek taassubuyla buna yaklaşırsam, bölgeye karşı çıkıyorum; ama fiilen bir bölge teşkilatının olduğunu söylersem, yanlış olmak diye düşünüyorum, çünkü bölge gerçektir, Türkiye'nin realitesidir, ama bunun nasıl şekilde, en etkisiz şekilde olacağı konusunun iyi planlaması, tasarlanması lazım. 

Birkaç şey daha söyleyip, konuşmamı bitirmek istiyorum: Türkiye'de bölgesel çalışmaların daha çok üzerinde durulduğu konular, dil konusunda, bölgesel 
örgütlenme, teknik anlamda ulusal saiklerle bölgenin olsun veya olmasın şeklinde karşı çıkmalar söz konusu. Taşradaki yapılanmaya baktığımızda, idari birimler teknik olarak artması gerekirken, büyümesi gerekirken, alan olarak, nüfus olarak, bizde tam tersi bir gelişme söz konusu, küçülme söz konusu. Benim 2 sene önce en son almış olduğum bilgilere göre, mesela 128 tane ilçe il olmak için müracaat etmiş ve 592 tane belde veya nahiye gibi yerler de ilçe olmak için İçişleri Bakanlığına müracaat etmiş. Gerçi son yıllarda bu hız kesildi ve gündemden kalkmış gibi gözüküyor, ama halkın yine de bu konuda bir baskısının olduğu inkâr götürmez. Çünkü sadece ekonomik, sosyal, kültürel saiklerle değil, siyasi düşüncelerle ve diğer saiklerle il olma, ilçe olma gibi, bir gecede 103 ilçenin kurulduğunu biliyoruz. Bakanlıktan giden 15-20 ilçe teklifi komisyonda 50-60'a, Genel Kurulda 103 ilçeye çıkmıştır. Bunları 1989 yılında hepimiz yaşadık. Türkiye'de yerel yönetimlerin taşra teşkilatının bu kadar ele alındığı ve neticede gelişigüzel yapılandırıldığını hepimiz biliyoruz, ayrıca bunu 
söylemek de gereksiz bence. Bölge konusunda neler yapılabilir? Türkiye'de bence bir öneri olarak, illerde yeni yapılanmada İlhan Özay isimli bir meslektaşımız değişik bir valilik yapılanması olabilir, politik vali, yani politik, hükümetin de şimdiki tasarısında var. Hükümetle gelip, hükümetle gidecek, seçimle gelmiyor, politik, yani belli kadrolar politikayla irtibatlanır, hükümetle gelme, hükümetle gitme atamayla olabilir şeklinde bir öneri vardı. Bir 
koordinatör valilik önerisi var ayrıca, yani koordinatör vali Devlet Planlama Teşkilatı merkezli olacak ve müsteşarlığa bağlı bir sistemle bu iş olabilir diye 
düşünülüyor. Uygulamada getirilen öneriler bunlar, benim savunduğum bir görüş değil de, tartışılan konular olarak arz ediyorum. 

Bir diğeri de, mevcut yapıyı değiştirmeden, kötüleştirmeden iyileştirilebilir. Mesela, il ve ilçeler sayısı azaltılabilir, yani mevcut sistemlerde yönetim 
birimlerini kaldırdığınız zaman halk tepki verir, ama ileri bir kademeye götürürseniz halk bundan memnun. Mesela, ili ilçe, ilçe il yapmak, ili daha üst 
kademeye götürmek. Baktığımız zaman, 900 civarında büyük yerleşim yeri var Türkiye'de. Bu bir çalışmada da üçlü bir kademe öngörülüyor. Büyük il,
büyütülmüş sistem diyoruz buna, 700 civarında ilçe olsun, 100 civarında ikinci kademe il olsun, 20 civarında büyütülmüş il olsun şeklinde bir öneri söz 
konusu. 

Bir başka öneri de, bölge valiliği olarak şey yapılıyor. Bu bölge valiliği dediğim gibi, 1982'de uygulamadan son anda vazgeçilen bir sistem. Kuvvetli bir 
bölge valisi uygulaması. Atamayla geliyor, ama merkezi hükümetin tamamen her türlü yetkisini taşrada kullanan, emniyet, asayiş, ekonomik, sosyal, kültürel 
her konuda yetki sahibi bir yönetim modeli. 

Beşinci bir sistem de, Eyalet Valiliği. Tamamen bu federe devlet ve seçimle gelen, âdeta mini hükümet şeklinde, Almanya'daki gibi veya Amerika'daki gibi 
veya İsviçre'deki kantonlar gibi, kendi parlamentosu, hatta yargı görevi olan bir sistem. Bunlardan hangisinin ön plana çıkarılacağı konusu tabii tartışma 
götürür. Bunlar olmayabilir de, yani bizim ülkemiz için bunlar olsun gibi benim bir önerim şeklinde bir yaklaşımım yok, ama tartışılan konular bunlar. Mülki 
idare ve taşra teşkilatı bölgeyle ilgili baktığımızda, çeşitli çıkarmalar mümkün. Bunlardan bir tanesi, şu tespiti yapabiliyoruz ki, bizim mevcut yapımız 
Osmanlı kökenlidir, Osmanlıya dayanıyor. İkincisi, genellikle valilik mülki idare sisteminin, taşra sisteminin, merkezi idarenin taşra uzantısının 
işletilmesi için İçişleri Bakanlığına değil, Başbakanlığa bağlanmasının daha uygun olacağı, çünkü hükümetin veya devletin temsilcilerinden bir yönetici. 
Gerçi bizim meslek mensuplarımız, kusura bakmayın, size de şey yapıyorum, ama buna karşı çıkarlar, "Bakanlık olarak, İçişleri Bakanlığı olsun" filan. Ama 
öteden beri istenilen Başbakanlığa bağlanmasının daha organik olacağıdır, çünkü hükümetin taşradaki yansıması. Bucaklar fiilen 800-900 civarındaki, bucaklar 
kalkmış durumda. Zaten görev yapan bucak müdürü de kalmadı. İlçeler taşrada temel hizmet birimi ve ilçeler vazgeçilmez, ancak ilçelere kaynak aktarılması 
gerekir. İl sistemi maalesef şu anda yürüyemez bir halde. Yetkiler son çıkan kanunlarla birlikte iyice karmaşıklaştı, ilin çok iyi tarif edilmesi lazım. 
Anayasada bölge kuruluşları istisna olarak öngörülmesine rağmen, fiiliyatta bölgeler asıl, iller istisnai hale gelmiş vaziyette. Mesela, bir Köy Hizmetleri 
Genel Müdürlüğünün kaldırılması için bir sürü kıyametler koptu. 1987 yılında bu idareler politik oldukları için de, özellikle sendikaların çok güçlü olması, 
bütçelerinin yüzde 70-80'inin bu personel giderlerine ayrılması sonucunda, gayri rantabl olan bu idarelerin kaldırılması çok güç gözükmektedir. Politikayla da 
çok fazla iç içe oldukları için, kaldırılırken bir sürü problem çıkmaktadır. 

Bunlardan bir tanesi, bölge planlaması Türkiye'de ihmal edilmiştir. Acaba bölge 
uygulaması yapmamak ayrılıkların temeli de olabilir. Tersten düşünmek lazım, 
yani bölgelerdeki gelişmişlik düzeyini ve dengesizliğini gidermemek de 
ayrıcalığın bir nedeni, yani bölge kurmayalım, ama mevcut yapıyı da böyle 
koruyalım derken, sistem giderek kendisini tersine götürebilir mi; bunu da bir 
düşünmekte fayda var.

Demokratik yerel yönetim, tamamen demokratik yerel yönetim sistemi Türkiye'de uygulanabilir mi? Bana göre, bunun için henüz erken. Eyalet sistemi Türkiye için geçerli bir sistem mi? Değil. Dolayısıyla seçimle gelen ve atamayla gelen yönetim modelinin, Türkiye'nin belli bir gelişmişlik seviyesine ve o seviyeye uygun bir vatandaş tipi yetiştirinceye kadar ertelenmesinde fayda var.

Merkezdeki politikacı iki hususu taşraya vermiyor; birisi kaynak, parayı, 
ikincisi personeli. Personel ataması ve kaynak kendisinden taşraya verildiği 
zaman, ayağına kimsenin gelmemesi gibi bir şey söz konusu herhalde. 

Türkiye'nin 2000 yılında tespit ettiği, 2023 gelişme stratejisi, 2010'lu 
yıllarda bölgesel güç, 2023 yılında küresel güç olma gibi çok büyük iddiaları 
olan bir yaklaşımımız var. Fakat bu amaçların gerçekleştirilmesi için, bizim her 
şeyden önce dünyadaki gelişmelere paralel olarak, yönetim yapımızı da yeniden 
şekillendirmemiz gerektiği kanaatindeyim. 

Mevcut sistemde, mevcut kamu yönetimi reformuna baktığımızda, özellikle kamu yönetimi temel kanunu çıkmadı biliyorsunuz, bununla birlikte il özel idaresi, belediyeler, büyükşehir belediyeleri, mahalli idare birlikleri kanunları 
Meclisten geçti, uygulama imkânı buldu. Belediye Kanunuyla ilgili çeşitli 
çekinceler söz konusu. Cumhurbaşkanlığı tarafından geri çevrilmesi sırasında, 
Belediye Kanununda bazı hususların idarenin bütünlüğüne, üniter devlet yapısına, idari vesayete aykırı olduğu, dolayısıyla bunların anayasamız açısından da kabul edilirliğinin olamayacağı belirtilerek, Meclise gönderilmişti. Biliyorsunuz, Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartında "merkezi yönetim koordine etsin, temel ilkeleri, standartları belirlesin, taşrada yerel yönetimler genel yetkili olsun" şeklinde bir ilke var. Dolayısıyla özerk yönetimler taşrada istediği konuda 
kendisini görevli saysın, genel yetki taşrada olsun, özel yetkiler merkezde 
tadat edilsin, sayılsın deniliyor. Fakat bizde Belediye Kanununun 4 üncü 
maddesinde, "mahalli müşterek nitelikteki başka bir kurumlara bırakılmayan 
görevleri belediyeler yapabilir" diye bir hüküm konulmuştu ve bu en son Anayasa Mahkemesinin durdurmuş olduğu, yürütmenin durdurulması için verdiği karardan, iki maddenin biridir. Bu madde çok tehlikeli, çünkü belediye istediği zaman kendisini bir konuda yetkili addedebiliyor, âdeta bir yerel parlamento gibi. Tabii, bu Anayasanın mevcut yapısı değiştirilmeden, uygulama imkânı bulması mümkün değil.

İl özel idarelerine baktığımızda, il özel idareleri, valilik kurumuyla özel 
idarenin seçilmişlik olayında bir karmaşa söz konusu. Biz eskiden baktığımızda, 
il özel idaresinde bir tek vali vardı, şimdi valinin yanında bir ikinci kişi 
genel meclis başkanı var, üçüncü kişi genel sekreter var, yani üç tane. Geçen 
bir ile gitmiştim, üç tane ayrı otorite, üçü birbirinden bağımsız, yetkiyi 
bölmüşler, kim ne kadar yetkili belli değil. Dolayısıyla gücü az bir idare, ama 
yetkisi paylaşılmış, zayıflatılmış bir yönetim söz konusu. Merkezi yönetimi 
küçültmeden, taşraya bu yetkileri devretmeden, oradaki kişilerin yetkilerini 
artırmak bir şeyi çözmüyor. Rahmetli meslektaşımız demişti, Recep Yazıcıoğlu 
Bey, Allah rahmet eylesin, "Ankara en güzel yatırım yapılacak yer" diyordu. 
Binlerce insan giriyor çıkıyor Ankara'ya, otobüs işletmeciliği, lokantacılık, 
otelcilik, emlak, minibüsçüler, yani yeme içme barınma hizmetlerine yatırım 
yaptığınız zaman zarar etmezsiniz, çünkü Ankara bu kadar hantal bir yapıda, 
klasik 1940'lı yılların merkezi olan yer yetişmiyor, şimdi Eskişehir Yoluna 
doğru büyüyor. Merkezi küçültmeden taşrayı etkin hale getirme imkânı yoktur. 

Netice itibariyle, "taşrada bölge uygulaması olur mu, olmaz mı?" konusunun çok 
iyi tartışılması lazım. Bence, güvenlik mülahazaları, ulusal bütünlük, aynı 
şekilde hizmet gerekleri, bundan başka emniyet, asayiş, üniter devlet yapısı, 
dış politika, geleneksel yapı, tarihi geçmiş gibi konular dikkate alınarak, 
Türkiye'nin bu konuda karar vermesi lazım, çünkü mevcut il sistemi yetersiz, 
bölge kuruluşları da belki sakıncalı, ama buna ilişkin uygulamalar söz konusu. 
Biraz önce değerli hocamız açılış konuşmasında arz ettiler, bölge kalkınma 
ajansları gibi belli yapılanmalar var, ama bu da bir bürokratik, yeni bir 
bürokratik kademe olmaktan öteye gidecek bir sistem değil, çünkü her sıkıntıda 
yeni bir idare şekli kurulması sadece yapıyı biraz daha hantallaştırmaktadır. 
Bence sadeleştirmek, taşraya devretmek ve bunun demokratikleşmeyle paralel bir kültür olarak yerleştirmek gerekir. 

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

III- TARTIŞMA

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Bugünkü toplantının maksadına bakmamız lazım. Bugünkü toplantının maksadı, Türkiye'de mevcut yönetim nasıl, bu yönetimi mevcut şartlara cevap veriyor mu?

Bir de, yeni çıkan Kamu İdaresi Yasası var; çıkmadı da, taslak halinde. Bunda 
bazı zorlamalar var, işte Başbakanlık Müsteşarının koordinesinde bu iş 
hazırlanmıştı. Bu yeni çıkan tasarı veya çıkacak olan kanun tasarısı, acaba bir 
dış baskılar sonucunda mı hazırlandı, yoksa uygulamadan doğan, Türkiye'nin 
ihtiyaçlarından mı ortaya çıktı? Bu Avrupa Birliği giriş süreciyle paralel 
olarak, bunlar da yürürlüğe girdiği zaman, Türkiye'yi bekleyen tehlikeler neler, 
Türkiye bir federalizme doğru mu gider, bu federalizme gitmesi konusunda 
birtakım önlemler almamız mı gerekiyor, acaba Türkiye neden bu konuda birtakım zorlamalarda bulunuyor, niçin federatif bir yönetime doğru itilmek isteniyor. 

Bütün bunların, soruların cevaplarını verip, bunlardan korunmak için Türkiye'ye 
özgü, şu andaki yönetim tarzının aksaklıkları ortaya çıkarılıp, bunlar nasıl 
düzeltilir, ancak bunlar düzeltilirken de, yerel yönetimlere inisiyatif vermek, 
yetkiler vermek suretiyle onların yerel konularda daha etkili ve bağımsız duruma doğru gidip, federalizmi destekler ve federalizmi yaratır biçimde ulusal 
bütünlüğü bozucu tarzda gelişmelerine de nasıl engel olabiliriz? Bugünkü 
toplantının maksadı bu. O bakımdan Valimden özetle şunu ifade etmesini
istiyorum, yani kendi ifadelerini bir sonuca bağlamamız lazım. Şu andaki 
yönetim ve idare şekli Türkiye için uygun bir idare şekli midir? Aksayan 
taraflarını düzeltmek için hangi tedbirleri almamız lazım?

Bir de, gerek dış baskılar sonucu, gerek Avrupa Birliği giriş sürecinin ortaya 
çıkartmış olduğu bazı zorlamalar ve bir de içeriden kamu idare yasası 
çıkartıyorum deyip, federalizme doğru giden yolu açmak isteyenlerin yapmak 
istedikleri, uygulama sonucunda Türkiye'yi bekleyen tehlikeler neler, bunlara 
karşı nasıl tedbir almamız lazım? Bunu çok özet olarak, zaten konuşmalarınız 
içinde parça parça vardı bu, sadece o kısmını bir tekrar ederseniz, ondan sonra 
müsaade ederseniz, sorularla konuyu açmaya devam edelim. 

MUSTAFA TAMER- Teşekkür ederim. Biz bir Türk kamu yöneticisi olarak, öteden beri mevcut sistemin hantal olduğunu, yürümediğini, karmaşık olduğunu savuna gelmekteyiz. Yeni arayışlar içerisinde, sürekli kamu yönetimi, MEHTAP 
Raporundan, idarenin yeniden düzenlenmesi ve diğer çalışmalar, KAYA Projesinde çeşitli öneriler getirilmiştir. Bizim üzerinde durduğumuz konu, ulusal bütünlük, dış politika ve diğer konular bir tarafa, dar anlamda söylediğimiz zaman…

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞL- Onları bir tarafa atamıyoruz.

MUSTAFA TAMER- Oraya geleceğim. Taşrada ne olsun? İl mi olsun, bölge mi olsun, bu tartışıla gelmektedir. Anayasal açıdan baktığımızda, il temelli bir yapılanma söz konusu. Anayasayı değiştirmediğimiz müddetçe, bölgesel örgütlenme Türkiye'de mümkün değil. Bu yerel mi olsun, merkezi idareye atanmış, seçilmiş şekilde de özetleyebiliriz, bu şekilde mi olsun şeklinde bir tartışma var. Tabii, bu konular, biraz önce bazı örnekler vermeye çalıştığım gibi, çok çeşitli öneriler getirilmiştir bilim adamları ve yöneticiler tarafından. Kesin bir neticeye varılmış bir yargı söz konusu değil. Kesin olan şu ki, fiiliyatta bir sistem 
sorunu var taşrada. Bakıyorsunuz, bir ilde ordu birlikleri var, üniversite var, 
bölgesel kuruluşlar var, büyük hastaneler var, büyük ekonomik tesisler var. 
Mesela, yerel yapılanmalara baktığımızda, İstanbul İli Bilecek İli'nin 32 katı 
büyüklüğünde bir nüfusa sahip. Erzurum İli veyahut da Konya İli, diyelim ki bir 
başka ilin 13 katı büyüklüğünde toprağa sahip, yani İstanbul'la Hakkari aynı 
kanunla yönetiliyor; il idaresine göre baktığımızda, belediye olarak da öyle. 
Kanunlar zorluyor sistemi. Mesela, İstanbul'da köylere ilişkin hizmet götüren 
Köy Hizmetleri Birliği kaldırıldı, ben şimdi izliyorum, köylerin yolları bir 
türlü açılamıyor İstanbul'da. Neticede bir yeri alıp, bir yere koymak çok zor. 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Nereye gitti bunlar?

MUSTAFA TAMER- Nasıl?

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Köy Hizmetlerinin sahip olduğu imkânlar.

MUSTAFA TAMER- Sadece Kocaeli ve İstanbul ilinde Köy Hizmetleri Genel 
Müdürlüğünün taşra birimleri belediyelere devredildi, diğer illerde valiliklere, 
özel idarelere verildi. Şimdi İstanbul'da köyler 40 gün, 30 gün, hatta 20 gün 
kapalı olan köylerden bahsediliyor. Taşrayı hafif bir şekilde değiştirdiğiniz 
zaman, sistem buna alışkın değil. Büyükşehir belediyeleri var, hadi bölgeden 
vazgeçiyoruz, ama zaten bölgeleşmişler. Valilikler İstanbul'da şimdi merkezi 
hükümetin şeyinde başka bir hükümetin varlığı fiilen söz konusu, ekonomik olarak merkez olmuş. Bunları böyle biz eyalete karşıyız, federalizme kayarız şeklinde karşı çıkarak da çözemeyiz, biz bunlara çözüm bulmak zorundayız. İl sistemini veyahut da yapılandırmayı değiştirmemiz lazım. Bu öneriler o kadar çok kaypak ki. Mesela, Fransa'da bölge yönetimi yönetsel karakterlidir, yani ekonomik ve yönetim saikleriyle oluşturulmuştur. Bunların parlamentosu yoktur, meclisleri vardır, ama yargı yetkisine, zabıta yetkisine sahip değil, ama İtalya'da ve İspanya'da bu şekilde daha çok eyalet yapılanması söz konusu, yani bizim 
sistemimiz Fransa'ya yakın olduğu için, mevcut ekonomik problemlerin, sosyal, 
kültürel problemlerin çözümü için taşrada yeni bir arayışa gitmekte fayda var. 

Buraya geldiğimiz zaman hassas nokta. Ben biraz önce dedim, mevcut yapıyı bu şekilde koruduğumuz zaman, acaba ayrılık tohumlarını da ekiyoruz, bir de o var. 

SAVAŞ ÖZDAĞ- Affedersiniz, yeniden yapılanma gerçek ihtiyaçtan kaynaklanıyor, dışarıdan dayatma söz konusu değil.

MUSTAFA TAMER- Hayır, öyle bir şey demiyorum. Türkiye'nin mevcut yapısında bir dağınıklık var, bir zorlama var, bu kesinlikle var; yani mevcut sistem, yani bir cümle var kitapta, bu elbise bu bedene dar geliyor. Bunu böyle bir tespit olarak koyduğumuz zaman, dışarıdan Türkiye'ye birtakım şeyler yaptırılıyor mu? Kamu Yönetimi Temel Kanunu çerçevesinde baktığımızda, Türkiye'de şunlar var 
deniliyor: Performans açığı var, stratejik açık var, mali açık var, bir açık 
daha var, dört açık; stratejik açık, performans açığı, mali açık, güven açığı. 
Stratejik açık nedir? Hedefimizi göremiyoruz. Performans açığı nedir? Verimli, 
etkili bir idare yok. Mali açık, sürekli açık veren bir bütçe. Güven açığı da, 
yolsuzluklar var deniliyor. Bunların çözümü için de biz, yani değişim yönetimi 
için yönetimde değişim diye, Başbakanlık sitesine girdiğin zaman bir çalışma 
var, ben onu çıkarttım onu internetten. Sayın Ömer Dinçer'in başkanlığında 
yapılan çalışmaların özünde bu var. 
Biz üç şey yapacağız diyor, "özelleştireceğiz, yerelleştireceğiz, sivilleştireceğiz" 

Özelleştirme nedir? 

Devletin elini eteğini ekonomiden çekeceğiz. Yerelleştirme nedir? Bütün 
yetkileri taşraya devredeceğiz. Sivilleştirme nedir? Demokratik olması açısından 
sivil toplum kuruluşlarını, STK'ları ön plana çıkaracağız diye bir mantıkla bu 
işi yürütüyorlar ve bununla ilgili olarak mevcut Belediye Kanununda, Büyükşehir 
Belediye Kanununda, İl İdaresi Kanununda bunu parça parça yerleştirmeye 
çalıştılar. Örneğin, İsviçre'de, İspanya'da, İtalya'da uygulanan eyalet  sistemleri nin bir uygulaması. Mesela, halkoylamasına gidilmesi, bizde de bunu 
koydular. Belediye Kanununda bir hüküm var, diyor ki "belediye başkanı anket 
yapabilir, halkoylaması yaptırabilir" diyor. Biliyorsunuz, Ankara'nın trafiğiyle 
ilgili bir halkoylaması yapıldı, yargı konusu oldu. Halbuki şimdi kanuna bunu 
koydular. Mesela, Belediye Kanununda bir hüküm var, "yapar veya yaptırır, 
gördürür" diyor. Ne demek bu? Bütün işleri özel sektöre gördürebilir diyor. 
Bunlar parça parça yerelleşmeye gidişin işaretleri. Dediğiniz gibi, kalkınma 
ajanslarının kurulması da öyle, ama bir bütün halinde, bunlar bu şekilde olar 
gibi bir yaklaşım henüz söz konusu değil. Benim şahsi kanaatime göre, mutlak 
suretle dış baskılar gerektiriyor değil, ama biz istesek de, istemesek de, bir 
yapılanmaya gitmemiz gerekiyor.

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- İhtiyaçtan kaynaklı.

MUSTAFA TAMER- İhtiyacımız var, ama dış bizi bölecek gibi, böyle bir önyargılı 
saikle de buna yaklaşıp, mevcut yapıyı iyice muhafaza haline getirmenin de bir 
anlamı yoktur. Mutlaka arayış yapmak lazım. Örneğin, İstanbul için özel bir 
yönetim şeyi kurmak lazım, yani artık İstanbul'da vali var mı, yok mu bilen yok.

OSMAN NURİ EYÖVGE- Zaten bu kanunla kuruldu.

MUSTAFA TAMER- Fiilen bölge var, yani "İstanbul valisi kim?" diye sorun, kimse 
bilemez, ama İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı aynı zamanda başbakan oluyor Türkiye'de. Hangi büyükşehirde belediye başkanı varsa, Türkiye'nin cumhurbaşkanı olarak görüyor kendisi. Bir fiilen yapı var, biz bunu tarif etmemiz lazım; önemli olan budur. Bölge gereksizdir, bölgeye geçilmesin şeklinde bir önyargı, yok biz Türkiye'de merkezi hükümeti güçlü tutacağız, ulusal bütünlüğü tutmak için tekil devlet, üniter yapı diye diye, taşrayı hantal hale getirdiğiniz 
zaman, taşrayı yetkisiz, imkânsız, kaynaksız bıraktığınız zaman gelişemeyiz. 
Onun için bana göre merkez koordine etmeli, standartlar belirlemeli, 
denetlemeli, ulusal bütünlük açısından koymalı, klasik, liberallerin söylediği 
gibi, dış politika, savunma, adalet, şu, bu, ama taşraya bunu devretmek lazım. 
Ama Türkiye'de bu sistem nedir? Ben dedim ki, ithal rejimler bu rejimler bize, 
100 sene, 150 sene. Biz 2-3 bin dolarlık bir insan tipiyle yetiştiğimiz bir 
ülkedeki vatandaş tipiyle, 30-40 bin dolarlık ülkelerin uyguladığı rejimleri 
aynen uygulayamayız. Kendimize göre bir geçiş planı çerçevesinde bir zaman 
dilimi içerisinde, okuma-yazma oranı, vatandaşın kültürel, sosyal 
alışkanlıklarının geliştiği bir seviyeye vardığımız zaman, ekonomimiz de üç beş 
kat ilerlediği zaman ancak bu sistemler uygulanabilir. Bana göre, bölge idaresi 
kaçınılmazdır, desek de demesek de fiilen olmuştur. Geleceğin yönetimleri yerel 
yönetimlerdir, bunları görmek lazım. Bunları görürken de ülkenin tekil 
devletini, temel bütünlüğünü, ulusal bütünlüğünü göz ardı etmeden ve mevcut 
sistemi daha da çürüterek, belki de b şekilde aksi yönde davranarak bölgesel 
bölünmelere, mesela güvenlik mülahazalarıyla kurulan bölge valiliği sadece 
jandarma, polise, askere havale edildi, ne oldu? Güneydoğu'ya girilemez hale 
geldi şimdi. Fiilen Güneydoğu'da devlet şu anda, devlet memuru, vatandaşın hâkim olduğu, biz de çalıştık, HADEP'li belediye meclisleriyle çalıştık, adamlar 
istediği kararı alıyor, istediği köye yardım yapıyor, sende imza atıyorsun. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,

***

3 Şubat 2017 Cuma

BEYİN FIRTINASI - KIBRIS'TA NEREYE GELDİK, BÖLÜM 2




 BEYİN FIRTINASI - KIBRIS'TA NEREYE GELDİK,  BÖLÜM 2




Dolayısıyla bu olguları dikkate alarak stratejilerimizi belirlememiz lazım ve temel hareket noktası Türkiye'nin olduğudur. Emete Hanıma bir noktada katılıyorum: Bizim oradan ses verilmesi lazım. Çünkü burada gittiğimiz her yerde "Ya siz Kıbrıslılar bunu istiyormuşsunuz; şunu yapmışınız, bunu yapmışsınız" diyorlar. Evet, biz orada ses vereceğiz, ama ses verirken de altyapısını iyi hazırlayacağız. Oradaki kötü bir ses, burada tamiri imkansız gelişmeleri de beraberinde getirebilecektir. Bu genel şeyden sonra birkaç noktayı daha şey edeceğim; yasayla ilgili birkaç konuya daha değinmek istiyorum:

Öncelikle ben şöyle bir süreci yaşadığımızı kabul ediyorum Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde: 4 aşamalı veya 4 tane birbirini takip eden, birbiri içine de giren bir süreç yaşadık biz Kıbrıs'ta.

Birincisi bizim -sizin sözünüzden dolayı ona atıf yapıyorum, çünkü katılıyorum size-çözülerek çözümün sağlanmasıdır. Bu çözümü başardılar, yaptılar. Birinci çözülmemizde bizi toplumsal olarak çözdüler. Annan Planıyla birlikte yaratılan yapı işte bu son karar çıktıktan sonra daha doğru dürüst açıklanmadan hemen televizyonların altyazılarında geçmeye başladı; haberi veremediler, alt yazılarında "Türkiye tazminata mahkum edilmedi, Rum şamar yedi. Zafer kazandık" diye. Aynı şey Annan Planıyla başladı ve öyle bir kısa zamanda süratle 3-4 gün içinde öyle bir duruma getirildik ki, sanki biz taraflardan biri olarak kendi içimizde bir Annan Planı hazırlamışız ve birimiz ötekiyle taraf olarak çatışmaya başladık. Halbuki üçüncü şahıslar bize planı hazırladı, sundu; kendileri çekildiler tribünden maç seyreder gibi bizi izlemeye başladılar. Biz kendi aramızda taraf olduk ve çatışmaya başladık. İşte bu taraf olma şeyinde bir kere bizim ortak düşünme, ortak karar alma, ortak çıkarlar üzerinde birlikte hareket etmek, yani ortak hareket etme yeteneklerimizi kaybettik ve birbirimiz arasında ikiye bölündük. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bu böyle olurken Türkiye'de de bu böyle oldu. Nitekim Rum liderlerinin ve Yunanistan'da Simitis'in yanılmıyorsam -şu anda isimler olarak hatırlayamam- dedikleri şu vardır: "Biz Kıbrıs konusunda Türkiye aynasını çatlattık. Bütün mesele bu aynanın ne zaman kırılacağıdır. Bu noktaya getirdik" diyorlar. Dolayısıyla cumhurbaşkanına karşı olmak, statükocular, statükoya karşı olanlar, barış, barışa karşı olanlar, Annan'cılar, Annan'a karşı olanlar, vesaire şeklindeki ayrımlarla bunu ben kısacası toplumsal bir çözülme olarak görüyorum. Çünkü bugüne kadar karşımızdaki unsurlar tarafından başarılamamış olan bir şey başarıldı. Görüldü ki küçücük bir toplum, kendi iç dinamikleriyle, anavatanından aldığı destek ve katkılarla korkunç bir direnişle meseleyi almış; cemaat yönetiminden bir devlete kadar getirmiş, sınırları bağlı bir devlet kazanmış. Adaydan çıkmış olan Türkiye, egemenliğinin bütün haklarını devretmiş olan Türkiye konjonktürü de iyi kullanmak suretiyle -döneminde 54 yıllarında- Lozan Anlaşmasının birkaç maddesine dayanmak suretiyle adaya yeniden gelmiş ve üstelik adanın kendi himayesinin altına giren garantörlüğüyle birlikte Türkleri orada eşit, ortak konumuna getiren bir yapıyı yaşatmış. Bunun temelinde yatan neydi? Kıbrıs'taki halkın birliği, beraberliğiydi; anavatana bağlılığıydı ve Türk Halkının Kıbrıs sevgisi ve Kıbrıs Türküne karşı olan ulusal değerler açısındaki sahiplenmişliğiydi. Bunu bize böldüler ve bunun bölünmesini ben toplumsal çözünme olarak görüyorum. Maalesef bundan sonraki aşama burada yaptığımız tartışmalarda da ortaya koyduğum gibi sınırların açılması, bizim yaptığımız en önemli stratejik hatalardan biriydi. Annan Planının kabulünden de daha önemli olarak bana göre stratejik bir hataydı sınırların açılması. Ben buna da vatandaşlık bağıyla çözülme diyorum. Bizi vatandaşlık bağıyla çözdüler. Çünkü o dönemde Amerika'dan gelen bazı kişilerin burada sözlü düşünce kuruluşları çerçevesinde yaptıkları ve başta Sayın Talat'la Sayın Serdar'a empoze ettikleri veya şırınga ettikleri yaklaşımlardan biri: "işte mitingler oluyor, cumhurbaşkanı taşlanıyor; cumhurbaşkanı tedaviden dönmesin, Ankara'da kalsın, istemeyiz, adadan ayrılsın, istifa etsin" gibi çeşitli eylemler ve mitinglerle birlikte, sözde halkın tansiyonu o kadar çok yükselmiş ki, eğer bu tansiyon düşürülmezse sınırları delecek ve karşı tarafa geçecek. Karşı tarafa geçerken polis gücümüz buna cevap verebilecek bir örgütlenme ve organizasyonda değil. Türk Askeri mecburen sınırları korumak durumunda olacağı için halkla çatışacak ve Türk Askeri adada tamamen işgalci konumunu düşürülecek, vesaire. Dolayısıyla "aman sınırları açalım, tansiyon düşsün; patlamadan basıncını alalım. Rumlar gelsin bizi görsünler; özgür yaşıyoruz ve işgal altında değiliz. Bizim halkımız gitsin Rum tarafını görsün, bizden çok farklı değillerdir" gibi gerekçelerle bunların her birinin altı doldurulacak iyi niyetli görüntülerle birlikte desteklenen gerekçelerle sınırları açtık biz. Sınırları açtığımız günlerde hemen Rum tarafı "ekonomik ve sosyal önlemler" adı altında bir paket açıkladı. Türklere kimlik versin, pasaport versin, sosyal güvenlik menfaatlerini sağlasın, sağlık menfaatlerini sağlasın, vesaire. Ondan sonra Simitis'ten bir açıklama: "Sınırların açılması bizim iki aşamalı planımızın ikinci aşamasıydı" diye bunu da açıklıyorlar. Dolayısıyla biz Rum tarafına gidip -3 kuruşluk sağlık hizmeti gibi- bireysel çıkarları öne çıkararak insanları pasaportla birlikte, diğer haklarla birtakım imkanlar yaratmak suretiyle 55-60 binin üzerinden Kıbrıs Türkü Rum Cumhuriyeti vatandaşı oldu, kimlik aldı; nüfus cüzdanıaldı ve vatandaş oldu kısacası. Vatandaşın üzerinde çeşitli yollarla egemenlik sağladı. Hatta öyle bir egemenlik sağladı ki bizim aklı evellerİstanbul'a Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti pasaportuyla geldiler. Havaalanından çıkarken Kıbrıs pasaportunu vererek uçağa binip Avrupa'ya gittiler. Bunlar zamanında uyarılmıştı, dikkate alınmadı. 1 ay uygulamadan sonra özellikle de benim girişimlerimle "gelinen pasaportla çıkılır" kararı alındı. Dolayısıyla bizi vatandaşlık bağı itibariyle de çözdüler.

Üçüncü çözülme, siyasal çözülme oldu. Her şeye "evet" diyebilecek bir siyasi iktidar kuruldu Kıbrıs'ta. Cumhurbaşkanıyla birlikte bütün yapı değiştirildi ve ben buna siyasal çözülme diyorum.

Dördüncü çözülme ekonomik çözülmedik. Tasfiyeyi de beraberinde getirecek ekonomik çözülme, onun aracı ek protokoldür. Çünkü ek protokol hemen tartışmaları bir kenara bırakıp tanıma anlamına gelir miydi, gelmez miydi tartışmalarına hukuksal yorumları bir kenara bırakıp somuta baktığımız zaman birinci maddesiyle Ankara Anlaşmasının Türkiye'yle Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak, Avrupa Birliğinin tanıdığı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımladığı çerçeveyle, tanımladığı niteliğiyle Kıbrıs Cumhuriyeti olarak ortak olmuş oluyor. Bunun hiç yoruma, tartışmaya açık kısmı yok; birinci madde açıktır.

İkinci maddede ticari, ekonomik ilişkilerin sürekli geliştirileceğinden söz ediyor ve ikinci maddenin gene ikinci fıkrasında Gümrük Birliğinden söz ediliyor. Gümrük Birliği kurulacak ve onun için de önlem alınacak. Peki Gümrük Birliği nedir? Gümrük Birliği ekonomik bütünleşmedir, ekonomik entegrasyondur. Yani Türkiye'yle Güney Kıbrıs Rum yönetimi ekonomik entegrasyona gidiyor. Bunun ekonomik fiile etkileri, kutuplaşmaya etkisi nedeniyle kaynakların güneye kayması yanında, menşe şahadetnameleri, gümrük işlemlerindetek otoritenin, Güney Rum yönetiminin otoritesinin olduğunun kabul edilmesi vesaireleri dikkate aldığımızda bizim artık Kıbrıs'ta işadamını, iş yapacak insanları tutmak -bir de fiilen uygulamaya konduktan sonra- mümkün değil. Bunun doğal sonucu, zaten bu ekonomik çözülmenin doğal sonucu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tavsiye süreciyle birlikte paralel veyahut hemen sonrasında mülkiyet ve toprak çözülmesini zaten getirecek olan bir sonuçtur. Çünkü ekonomik olarak değeri olmayan bir bölgede, her türlüfizibilitesini kaybetmiş olan bir alanda toprağın veya mülkiyetin bir değer ifade etmesi bireysel çıkarların dışında hiçbir anlamı olmayacaktır. Kişiler de bireysel olarak bunun gereğini yerine getireceklerdir. İşte bu yasa, son gündeme gelen yasa bunu hızlandıran; daha doğrusu toprak, mülkiyet, mal mülk düzenindeki çözülmeyi hızlandıran yeni bir unsur olarak girmiştir. Yani ek protokolün bir süreç içinde yaratacağı sonucun beklenmesinden de daha önce bir sonucu yaratacak bir durumu bize getirmiştir. Bu noktada o şeye baktığımız zaman az önce Paşam dedi ki: "Gerekçe olarak gösterirler; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararını, etkilerini ortadan kaldırmak, bir iç hukuk yolu yaratmaya çalışmak ve zaman kazanmak." Evet, doğru zaman kazanmak. Arestis Davasıyla da ilgili ortamı kullanmak, vesaire. Ama bana göre bu hafif olan bir gerekçedir. Zaman işte çokça 3 sene kazanabiliriz.


…- Sonra; Yani bir "B Planı" var mı hükümetin?


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Zaman üzerinde durmuyorum ben. Yani "gerekçe olarak bunu gösteriyorlar" diyorum. 3 sene olur, 5 sene olur önemli değil. B Planı şu efendim: Kıbrıs'ta nereye gitseler, nereye gelseler 2006-2007 arasında Avrupa Birliği süreci nedeniyle bir sonuca gelecektir. Yani adı çözüm olan bir sonucu yaratacaklardır ve o sonucun parçası olarak da meseleyi çözmüş olacaklardır. Bunun için zaman kazanma en azından, ama işte benim söyleyeceğim nokta buydu. İşte bu görünürdeki gerekçe ortadayken bana göre bu yasanın gündeme getirilmesinin en önemli gerekçesi Müzakere Çerçeve Belgesindedir. Müzakere Çerçeve Belgesi bu yasanın adresidir. Çünkü Müzakere Çerçeve Belgesinde ve katılım ortaklığı belgesinde 6 ncı madde özellikle performans kriteri olarak konmuş olan koşulları düzenlemektedir. Bu koşullardan bir tanesi de Kıbrıs meselesinin Avrupa Birliği kuruluş ilkelerine uygun olarak çözülmesidir.

Şimdi "Avrupa Birliğinin kuruluş ilkeleri nelerdir?" diye baktığımızda şunları görüyoruz: Serbest dolaşım, serbest yerleşim, serbest mülk edinme, mülkiyet haklarının özel mülkiyet düzeyinde sınırsız kullanılması. Bizim bağlamımızdaki öze adı bütün göçmenlerin mal ve mülklerine geri dönmesi. Şimdi Erdoğan Hükümeti, gerek 17 Aralık Zirve Kararlarını kabul ederken, gerek Müzakere Çerçeve Belgesini kabul ederken ve gerekse Katılım Ortaklığı Belgesini de kabullenirken ek protokolde bunların parçası olarak altında yatan tek nedeni var bana göre; çeşitli nedenler var da en önemlisi bence üzerinde durulması gereken Avrupa Birliğiyle bu hükümetin ilişkilerinin sürdürülebilir olduğunu ve sürdürüldüğünü ortaya koymaktır. Çünkü Avrupa Birliğiyle ilişkilerin sürdürülebilir olmaktan çıkması veya kopması bu hükümeti hem siyasal platformlarda hem de ekonomik platformlarda çok zor koşullar karşısında bırakacak gelişmeleri getirebilir. Artı, kendilerince çizdikleri stratejide -şimdi adını da daha yumuşak şekilde belirttikleri gibi "Ilımlı İslam stratejisinde- bunun yolunu tıkayacak olan özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerinin etkiliğini ortadan kaldırmak. Onun için AKP, Avrupa Birliğiyle ilişkilerinin sürdürülebilirliğini sağlamak, korumak ve geliştirmek zorundadır. Halbuki önümüz 2006; müzakere tarama süreci başladı, ama müzakereler başlamadı. Bu tarama sürecini en çok 1 sene daha sürdürebilecek. 2007'de müzakerelerin başlaması lazım. Kaldı ki belki de ikinci yarısında, 2006'nın Nisan'ından sonra müzakere süreci de başlayabilir. O zaman Türkiye'yi bekleyen çok ciddi bir kriz var, ek protokol krizi. Dolayısıyla bunun da önünü kesebilmek açısından ve doğabilecek krizlerin önleyebilmek, bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarının da etkisini hafifletebilmek için böyle bir açılımı yapmak gereği vardır. Bugünden o günün koşullarının zeminini hazırlamaya çalışıyorlar. Bence önemli gerekçelerden veya üzerinde önemle durmamız gereken gerekçelerden biri budur. Bunu da dikkate alarak ayrıca nasıl bir mücadele yürütebiliriz olayı gündeme gelecek.

Şimdi başka bir olgu var.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Ona geçmeden önce zaman kazanmakla ilgili ben konuşulanlardan şunu anlıyorum: Hükümet, seçimlere kadar zaman kazan…


AHMET ZEKİ BULUNÇ- "Ne zamana kadar?" konusu önemli.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Bana göre cevabı seçim.

…-Doğru, yani spesifik olarak…


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Yani seçimler öncesi kendisine oy kaybettirecek bir gelişme göstermek istemiyor. Bu bir iç siyaset meselesi.

…- Spesifik olarak, yani özel olarak Türkiye açısından baktığımızda o doğrudur. Çünkü Türkiye…


ARMAĞAN KULOĞLU- Süreci sürdürebilmek için zaman kazanmak.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Müzakereleri başlatmak için hükümetin doğru dürüst bir niyeti de yok, gayreti de yok dikkat ederseniz.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Seçimlerden sonra olacak efendim. Bütün mesele seçimlerle ilgili. Orada yüzde yüz katılıyorum size. Ben biraz dış politika boyutuyla baktım, iç politikaya girmedim, ama orada yüzde yüz katılıyorum. Zaten şu anda hükümetin de kararı var ve ek protokolü meclisegetirmiyor, askıya aldı bir süre. Sebebi, seçimlerden önce ne ek protokolü getirerek yıpranmak istiyor, ne müzakere sürecini resmen başlatarak orada artık halka acı reçete olarak dönebilecek olan unsurları önceliğe almak istiyor. Bunları bitirecek; "4 sene daha kazanabilir miyim?" diye. Ben erken seçimi bekliyorum şahsen. Dolayısıyla öyle; yani o yönde haklısınız.


ARMAĞAN KULOĞLU- Hükümetin Avrupa Birliğiyle olan süreci devam ettirebilmek için bu yola başvurduğunu söylemiştiniz.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR-Basında bu son karar çok olumlu yansıtılıyor; özellikle güdümlü basın tarafından.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Şimdi onun da iki boyutu var: Birincisi bizim Kıbrıs'takileri haklı gösterecekler. "Bak işte biz bunu aldık, ne kadar haklıydık bu kararı almakta ve Türkiye'yi bir yükten kurtardık; bizi de tanır pozisyona getirdik." Onun için az önce Emete Hanımın belirttiği gerek Anayasa Mahkemesi süreci, gerek protestolar süreci, gerekse bundan sonra tüzük hazırlanması -tüzüğün hazırlanması lazım; çünkü yasayla olmuyor bu. Bir tüzük hazırlanacak, komisyon kurulacak. Bunların da artı zeminini hazırlamak içindir bu yasa. Burada da Türkiye Hükümetinin olumlu bir politika izlediğinin görüntülerini verecekler. Yani eski taktikler aynen devam ediyor. Dolayısıyla gelinen süreçte bugün Kıbrıs Meselesinin bütün bu boyutlarını dikkate aldığınızda şu çıkıyor ki, Türk Halkı Kıbrıs konusunda açık tavizin verildiğini ortaya koyacak ve Kıbrıs'ın kaybedildiğini açıkça ortada gösterecek olan bir anlaşmaya imza atamayacak bir iktidar vardır. Kimse atamıyor bu imzayı. Peki bunun çözümü nedir? Bunun çözümü, az önce söylediğimiz çözülmelerin içinde siyasal iktidarların değiştirilerek meselenin bizim tarafımızdan halledilmiş konumuna getirilerek buradaki iktidar kurtarılması amaçlarının sonuçları gelecektir. Yani fiilen çözülmüş olan, ama anlaşma veya benzeri bir metnin imzalanmasının artık halkın kanıksadığı, kabullenildiği, tansiyonun düştüğü ve doğal bir sonuç olmuş olanın teyidi anlamında veyahut bilinenin ilanı anlamında bir yaklaşımı da gündeme getirecekler diye düşünüyorum. Onun için zamana yayıyorlar her şeyi. Bu illa bir zaman kazanmasıyla ilgili değil, yaklaşımlarıyla ilgili olan bir zamana yayarak bu işi bitirmeye çalışacaklar. Nitekim, ben kendimden de hakikatten onu görüyorum.

Basit bir örnek vereyim: 17 Aralık 2004'le ilgili süreci şey ederken deli oluyorduk "her kaynağı araştıralım, ne oluyor bakalım" diye. Bu 2003 sürecine gelirken 2003 Müzakere Çerçeve Belgesi, 9 Kasım İlerleme Raporu, Katılım Ortaklığı Belgesi gibi belgelerin kaynaklarına ve çeşitli değerlendirmelere yönelik ilgim benim şahsen bir öncekine göre zayıfladı. Aynı motivasyon içinde, aynı hareketlilik içinde değildim. Bu yasa, karar çıktı ve buna daha da duyarsız olmaya başladık kararla ilgili olarak.


ARMAĞAN KULOĞLU- Alıştırıyor.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Alıştırıyorlar. Bu psikolojiktir. Çünkü bilinen şeylerin tekrarları oluyor ve insan bilinen şeyleri bir daha bir daha görmek istemiyor. Çünkü biliyor. Şimdi halk da çıkıyor bir tansiyon tansiyon; bir şeyler ortaya konuyor. Yavaş yavaş sönüyor sönüyor ve en sonunda kabullenilmiş bir durumu yaratmaya çalışıyorlar. Benim psikolojik harekat uzmanlığım yok, ama psikolojik harekatta bunlar çok iyi kullanılan yöntemlerdir. Dolayısıyla gelinen süreçte şimdi bundan sonra olacak olan nedir?

Talat önce çıktı "Türkiye istiyor" dedi. Sonra çıktı kahramanca "Türkiye bize hiç karışmadı, biz istedik bunu" dedi. Oradaki bizim 4 tane milletvekilimiz kahraman oldu, bağırdılar. Çağrıldılar buraya, bir fırça yediler ve "gidin" dediler. Gittiler, sesleri kesildi. Hatta daha da açık tehditler yapıldı. Dolayısıyla bunlar kamuoyuna yansıtılıyor ve tartışılmadan da yansıtılıyor; fısıltı gazeteleriyle yansıtılıyor. Mesela şimdi son günlerin gelişmesi Arestis Davasında kadın evine dönecek, dönmek istiyor. Verdiği karar o ve "gerekli tedbirini al" diyor. 3 ay süre verdi ve artı bir 3 ay daha vardır; 6 ay demektir o. Şimdi baskılarla çıkarttıkları son yasada askeri bölgeler verilemeyecek; Maraş askeri bölge. Arestis nasıl geri dönecek? Arestis geri dönemeyecek ve onun yolu açılmaya çalışılıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin yönetiminde Rumların eski yerlerine dönmesinin kapısı açılıyor. Rum bunu kabul eder veya etmez ayrı mesele, ama böyle bir yol açılıyor.

Şimdi mücadelenin bir başka boyutu buraya taşınacak gibi görünüyor. İşte "bunlarda ne yapabiliriz?" diye düşünmemiz lazım. Bir kere 2 tane açmazı var bugünkü iktidarın: Birinci açmaz tabii ki hukuksal açmazlardır iç hukuk açısından.ikinci açmaz, vakıf mallarının Türk Halkının kabul edilemeyeceği şekilde iadesi, geriye verilmesi gibi bir durumla karşılaşılıyor. Bu bizim Gazi Magosa kaza mahkemesinin, yani ilçe mahkemesinin aldığı karar bu açıdan sanırım son derece üzerinde önemle durulması gereken ve derhal-çözümlere de bir noktada atıf yapmış gibi oluyoruz- ciddi hukukçulardan oluşan bir akademik ve pratik hukukçu kadrolarıyla hem hukuk teorisi açısından hem pratik hukuksal haklar açısından ve devletler hususi hukuki açısından konunun süratle incelenerek burada hükümetin icraatlarıyla ilgili vakıf mallarına yönelik olarak "ne yapılabilir?" diye görmek lazım. Çünkü bu vakıf malları "mülhak vakıf" dediğimiz mallardır. Mülhak vakıflar hiçbir şekilde ne el değiştirebilir, ne devredilebilir, ne satılabilir, ne elden çıkartılabilir hiçbir şekilde. Uluslararası hukukta da böyledir. Mesela diyelim ki Girit'i bıraktık, ayrıldık. Girit'te Türk vakıflarının malları varsa onların mülkiyeti gene o Türk vakıflarının olacak. Yani vakıf neyse mülkiyet onundur. Egemenlik, otorite olarak … mesela. Şimdi bunların getirdikleri şeyler boyutunda ruha teslim vardır. Dolayısıyla İngiliz'in zamanında bütün yasaları, bütün kurallar çiğneyerek el altından değiştirdiği tapuların esas sahiplerine dönüşü var şimdi. "Mülkiyet hakkı ortadan kalkmıyor" diyor ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, tamam kardeşim Rum için kalkmıyorsa benim için de kalkmıyordur. Benim mülkiyetimde olan malı verdin zaten sen ona. Ege'deki egemenliği tartışmalı, adalar konusunu uluslararası hukuk bağlamında. Şimdi de iç hukuk bağlamındamülkiyeti tartışmalı; toprak konusu geliyor. Dolayısıyla bunları da bizim öne çıkarmamız gerekir diye düşünüyorum ve Tayyip Erdoğan Hükümetini vakıf mallarını Rum'a peşkeş çekiyor olayını güçlü bir şekilde yaratmamız lazım. Bunun için de hem şu anda Kıbrıs'ta yayınlanan yayınlara bakmak lazım hem de sanırım özel olarak bu amaçla oluşturulacak bir ekibin yerinde gidip gerekli incelemeleri, belgelere girmesi lazım diye düşünüyorum. Çünkü sanırım önümüzde şu anda son derece önemli bir mücadele olanağını verecek bir alanı yaratacaktır. 3-5 gündür çıkıyor efendim Volkan Gazetesinde. Keşke imkan olsa da…


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Vakıf mallarının verilecek miktarının tespiti var mı?


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Karşılama derken güneyde, kuzeyde kalan mallarla ilgili ben şu andaişin o noktasında değiliz. Çünkü biz o noktayı kaybettik. Yani takas olayını kaybettik ve iadeyi kabul ettik. Üstelik ilk kez manevi tazminatın yanında taşınmaz mal tazminini de getirdik.

İkinci önemli mücadele alanı sanırım Avrupa Birliği İnsan Hakları Mahkemesine yönelik olması lazım. Çünkü nasıl ki Avrupa Birliği sözde Kıbrıs Sorununu çözecek gerekçesiyle Kıbrıs'ı üye yaparak çözümlenmeden ve yapmak suretiyle bugünkü açmazı ve çözümsüzlüğü kendi eliyle getirmişse; çözülmüş olan bir meseleyi çözümsüz hale getirmiştir. Kıbrıs, iki devletin … çözülmüştü; kalan şeyi anlaşmanın yapılmasıydı, ama diğer devletler hukuku açısından meşruiyeti sağlanmış,çözülmüş bir yapı vardı. Avrupa Birliği bu yapıyı bozdu, çözümsüzlüğü getirdi. Şimdi bunları da kullanmak suretiyle Avrupa İnsan HaklarıMahkemesi politik bir karar alarak bunu hukuksal zorlamalara dönüştürmek suretiyle getirmeye çalıştığı yapıda bir kere mülkiyet meselesini çözülmez duruma getirdi. İkincisi Türkiye'yi ödeyemeyeceği bir tazminat sürecinin içine yönlendirdi. Yani Türkiye bunu ödeyemezse ne olacak? Skandal durumunun ötesine de taşan rezillikleri olacak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin. Artı, Kıbrıs'ta şu anda bir kaosu da başlatıyor. Yani isteseler de istemeseler de kaosu başlatacak. Çünkü halkın kendi içinde sürtüşmeleri başlayacak. Dolayısıyla bütün bunların yaratılacağı olumsuz meseleleri, bütün detaylarıyla bir çalışmayla ortaya koymak lazım. Hukuksal açıdan nasıl çıkar, siyasal açıdan ne sonuçlar çıkar; sosyal ve ekonomik açılardan, Türkiye'nin açmazları açısından ne gibi sonuçları çıkacağının hepsinin ortaya konulup Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yönelik bir kampanya veya bir mücadeleyi başlatmak lazım. Nasıl ki burada kamuoyuna yönelik birtakım gelişmeleri basın ne kadar yansıtırsa alıp basının haberlerini tercüme edip de ilgili birimlere gönderirler v ona göre politikalarını değerlendirip gelişmeleri analiz ederlerse, burada da aynı yapıyı kuracak bir süreci başlatmamız gerekir diye düşünüyorum.

Öteki yasanın maddeleriyle ilgili değerlendirme ve tartışmalara hakikatten ben bu aşamada çok anlamlı bulmuyorum. Çünkü benim için önemli olan yasanın getirdiği veya bu tür bir adım, bu yönde atılan adımın siyasal boyutta ve uluslararası alanda bize getirdiği olumsuzlukların tespitidir. Yani bu bizi gerçekten korkunç bir şekilde geriye düşürmüştür. Annan Planıyla zayıflattığımız bir noktayı tamamen kaldırmış oluyor. Çünkü Annan Planına kadar mülkiyet, kapsamlı bir çözümün parçasıydı ve globaldi. Annan Planıyla global sınırın biraz dışına taşılmıştır, ama bu yasayla tamamen ortadan kaldırıldı diye düşünüyorum.


ARMAĞAN KULOĞLU- Şimdi yalnız bir konu var: Tamam, düşüncelerinize tamamıyla katılırım ve katılmamak mümkün değil. Ancak ortada bir de gerçek var. Bu kanun, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi tarafından kabul edildi ve Türkiye'nin istekleri doğrultusunda kabul edildi. Yani ortada bir gerçek var ve şimdi ne yapılacak?


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Çözüm olarak şu anda bana göre yapılabilecek; Emete Hanıma da sormak istiyorum. "Ben bireysel olarak yapmayı düşünüyorum" dedi.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Bireysel olarak değil.


ARMAĞAN KULOĞLU- "Anayasa Mahkemesine müracaat edip bunu ortadan kaldırmaktır" dedi.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Hükümet konusunda bir şey olmazsa, yani Ulusal Birlik Partisi bu konuyu götürmezse artık bireysel olarak bu konu…


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Anladım ben sizin şeyinizi de. Yani Ulusal Birlik Partisinin Anayasa Mahkemesine gitmeme gibi bir eğilimi var mı? Benim bildiğim kadarıyla yoktur.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Parti içerisinde en son bu konuda bazı kişiler bu konuda destek verdi, bu konuda bir hengame yaşandı ama…


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Onlar şudur Emete Hanım. Partilerin içinde, herhangi bir partide, siyasal yapılarda, hükümetin içinde de bir bakan, bir milletvekili, bir siyasi yönetici farklı düşünebilir.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Zaten olası bir durumda eğer böyle bir şey söz konusu olmazsa biz gereğini yaparız diye ben o konuda öyle bir şey söyledim.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Sormak isterken, öyle ciddi bir duyum mu var, böyle bir ihtimal mi var? Varsa haberim olsun. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesine mutlak surette gidilecek, ama başka bir handikap var ortada, bir sorunumuz var açıkçası. Bugün Anayasa Mahkemesi Başkanı kim? İngiltere'de yetişmiş, sir'lerin devamı olan bir insan. Artı, Anayasa Mahkemesinin Başkanının oğlu bu yasayı hazırlayan kişiymiş. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ne konuda nasıl karar vereceği de koşulludur. Onun için belki şunlar olabilir: Biraz o tansiyon da azaltıldı, eşdeğercilerin hakkı korundu … yeni değişiklikle. Kamu yararına ayrılmış olan araziler verilmeyecek denildi, onun potansiyeli kırıldı. "Askeri bölgeler verilmeyecek" denilerek askerin bir miktar potansiyeli kırıldı. Şimdi kala kala gayrı nizamlar kaldı, sesini duyuramayacak kişiler. Bu potansiyel içinde ne yapılabilir ve bir de bunun Arestis Davasının zaferi ilan edildi. O büyük zafer olduğu için de şimdi şey çıkıyor karşımıza: Bunun hangi platformda nasıl mücadelesi verilecek?

…- Çözümü söylemediniz çünkü.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Çözüm söyledim işte: Anayasa Mahkemesine başvurulacak. Anayasa Mahkemesinin açmazları da bunlardır. Bu açmazlara karşı ne yapılabilecek? Bu açmazlara karşı da ciddi bir hukuk mücadelesini buradaki uzmanların yol göstericiliğinde oradaki bizim hukukçularımıza yönlendirmeliyiz. Çünkü bizde kanun açısından hukuk daha çok işliyor. Yani hukuk teorisi kanun olarak şey ediyor. Dolayısıyla bazı zayıf noktalarımız da var. İşte bizimAnayasa Mahkememiz oturdu, Annan Planının Anayasaya aykırı olmadığını ve referanduma sunulabileceğine oy birliğiyle karar verdi. Bizim Anayasa Mahkememiz de böyle. Dolayısıyla şimdi bunu aşabilmek lazım. Mesela eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Taner Erginer benim yakın bir dostumdur, arkadaşımdır.


ARMAĞAN KULOĞLU- Kaç kişi var Anayasa Mahkemesinde oy verecek olan?

…-5 kişi galiba.


ARMAĞAN KULOĞLU- Şu anda bunlara bakmak lazım o zaman. 5 kişinin bireysel olarak durumuna bakmak lazım. Bireysel olarak ne tarafa doğru meylediyorlar?


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Hukuksal olarak bunlara baskı kurmak lazım. Buradaki hükümetin, oradaki büyükelçilik aracılığıyla…

…- O olmaz…


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Ben şimdi şöyle düşünüyorum. Bu hükümete baktığımız zaman diyoruz ki: "Bu hükümetin değişmesi lazım; Kıbrıs'taki hiçbir çalışma orada etki uyandırmaz." Ben buna katılmıyorum. Buradaki hükümetin şu anki gidiş noktasında Tayyip cumhurbaşkanlığına oynuyor.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Buradaki hükümeti demiyorum ben Emete Hanı, bir şeyi karıştırmayın. "Türkiye belirleyicidir" diyorum. Bugün hükümet öndedir, başkasıbaşka gün öndedir. Bugün çıksın Türk Silahlı Kuvvetleri bir durum tespiti yapsın, bir pozisyon tespit etsin; bakın bakalım Kıbrıs nasıl değişiyor. Hükümet ister değişsin, ister değişmesin.

Bize gelince, bizdekiler değişemez meselesi değil. Etki olabilir tabii, ama olayın boyutunu 180 derece geriye getirme meselesi. Bir kere muhalefet kesimleri örgütlü değil ve kitle toplayamaz. En büyük parti olarak ana muhalefet partisi kendi içinde aday çıkaramayan, sorunları içinde boğuşan bir yapıda. Diğer yandan CTP örgütlü olarak, diğer muhalefet kesimleri örgütlü olarak hazır; bir hareketiyle meydanlara insan toplanıyor. Yarın siz yapın mitingi, göreceksiniz eğer karşı bir miting olursa 2 misli fazla bir etkinlikle başka bir miting yapacaklar. Dolayısıyla birtakım şeyler yapılmasın demiyorum; bunlar çok güzel netice alınacak sonuçlar değildir diye düşünüyorum.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Ama, şöyle düşünürüm Sayın Elçim. Yani bugün Kıbrıs konusunda baktığımızdaki Kıbrıs'taki siyasi … zaten bu durumdan rahatsız. Demir sıcakken dövülür. Şimdi uzadıktan sonra halk sessiz ve kabullenecek o zaman halk. Halkı bir şekilde alttan fitillemezsek, bu ateşe kömür atmazsak, çalışmazsak…


KENAN KIRKPINAR- 300-500 kişiyle orada ortada kalsanız ne olacak?


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Ben bir şey söyleyeyim mi? 300-500 kişi olacağını zannetmiyorum, daha fazla bir katılım olacağına inanıyorum ben.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Ben size bir şey söyleyeyim efendim: Bana eleştirisi geldi bunun Kıbrıs'tan; yani rahatsız olan kesimler var. Bizim gibi düşünen insanlar spontane hareketler yapılıyor diye, rahatsızlık duyduğu düşünenler var da, ben onun üzerinde durmuyorum. Kimdir bunlar, kim düzenliyor şimdi bunu?


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Bu mitingde Vural Türkmen'le görüştüm ve onlar Mücahitler Derneği olarak bu konuda öne çıkacaklar.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Öne çıkacaklar da organizeyi yapan kimlerdir; hangi örgütlerdir, hangi derneklerdir?


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- İşte bizim Mücahitler Derneği diğer örgütlerle onlar şey. Bazı başka yerlerle konuştum. Bana dedi ki: "50 milyar civarında bilmem ne para isteriz." Benim kızdığım şudur Sayın Elçim: Bakın ben bir Kıbrıs Türk genci olarak şuradaki isyanın ve çırpınışım. Benim devletim elden gidiyor. Benim bugün vatanıma baktığım zaman muhalefetten bekliyoruz bir şey, herkes dağınık dağınık. Birçok insan bugüne kadar birçok şey yapmaya çalışmıştır ve kendi bünyesinde de yapmıştır, ama şu anki konjonktürde ben bu halk ses çıkarmazsa hiçbir şey olmaz diye inanıyorum. Çünkü kabul edecek. Resmen Girit olacağımızın bir yasası çıktı. Bu konuda biz halk olarak ciddi anlamda çalışmazsak, bu konuya dava koyan, gönlünü koyan genç arkadaş ya da diğer insanlar; herkes düşünüyor bir şekilde çalışsın.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Ben sizinle zaten bundan 2 hafta, 10 gün önce karşılaştığımda "organize hareketlerini Kıbrıs'ta yapınız" dedim. Aynı düşüncedeyim. Yani burada farklı bir düşünce içinde değilim. Ben durumun gerçeklerini tespit edip ona göre sağlıklı hareket etmek gerektiğini söylüyorum. Birileri bana bir ara dedi ki: "Bu .. gelsin gündeme ben 100 bin kişiyi Kıbrıs'a götürürüm" dedi. "Nereye 100 bin kişi götüreceksiniz, neyle götürüyorsun 100 bin kişiyi? Hem sonra 100 bin kişiyi niye götürüyorsun oradaki halkın karşısına. Eğer varsa gücünüz 100 bin kişiyi götürün Hürriyet Gazetesinin önüne, kara çelenk koyunuz, miting yapınız" dedik. Nereye 100 bin kişi ya? Biz burada miting yaptık Sıhhiye Meydanına 5 kişiyle geldi ellerinde bayrakları. Geldi en önde yürüyerek gezdiler. 100 bin kişi getirecek olan 5 kişiyle geldi Sıhhiye'deki mitinge.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Rahatsız olanlar da olacak Sayın Elçim. Çok özür diliyorum, ama bu konuda elbirliğiyle bir şekilde bizim sesimizi çıkarmamız lazım; siz de bunu söylüyorsunuz. Bakın bu işte para söz konusu değil. Konuştuğum para değil, ama bu işin öncülüğünü geçen bu derneklerden bazıları benden para istediler ya. Çünkü parayla hareket etmeye alışmışlar. Esas gönüllerini koyan insanlar çıkacak. Bakın demir sıcakken dövülür; bunu dikkate alalım.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Ben bu tür konuları tartışmamam, tartışılacak bir şey değil. Çünkü bir kere bir mitingin hazırlanabilmesi için çok ciddi bir organizasyon lazım. Para dediğiniz olay şudur: Köylerden insanların taşınmasıdır. Taşınmayan insan gelmez. Büyük partiler kendi mitinglerine bile adam taşımadıkları zaman mitinglere gelinmez. Bunlar halkın duyarsızlığı vesairesinden dolayı değil, bunlar gerçeklerdir. Bunlara göre bir organizasyon yapılmalı.


ARMAĞAN KULOĞLU- Organizasyonun iyi olması lazımdır.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- İşte pazartesi gidiyoruz, bu konuda konuştuk zaten ve gereğini yapacağız ciddi anlamda.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Dolayısıyla başarısız bir miting tam tersi etki yaratır.


ARMAĞAN KULOĞLU- Mümkün olduğu kadar çok adam toplamak lazım.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Bakınız "demir tavındayken dövülür" dedik. Demir soğudu aslında şimdi, tavında değil. Demir ilk taslak girdiği zaman, o şekliyle meclisin önüne insanlar yığılabilseydi o zaman tavındaydı. Benim cumhurbaşkanım bile geldi burada "yasayı değiştirdiler; içini tam okumadım ama olumlu gelişmeler varmış" dedi konuşmasında.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Hangi yasanın?


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Bu son çıkan yasanın. Denktaş Bey mecliste yaptığı konuşmada söylemiştir. Dolayısıyla insanlarda olumlu gelişme havası yaratıyorlar. Halbuki olumlu gelişmenin ötesinde bütün yasanın bırakınız niteliğini düşünce bile son derece tehlikeli ve büyük olumsuzluktur.


ARMAĞAN KULOĞLU- Bunu orada anlatmak lazım halka.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- İşte onun için mücadele edilecek. Çünkü bakın biz ne yapıyoruz: Oturduğumuz yerden diyoruz ki "Kıbrıs'ta aynen durum şu." Örgüt başkanları -ki belirli derneklerin başkanıdır- oturuyor ve oturdukları yerde böyle konuşuyorlar. Halkın arasına inmek lazım. Bir kere birçok şeyin değişmesi gerekiyor Kıbrıs'ta. Siyasi olarak yıpranan birçok kişi var. Yani bu işlerde "a şu şunundu, bu bunundu" diye insanların bir önyargıları var bazı kişilere; hepsini demiyorum. Halkın arasına inilmeli ve gençler teşvik edilmeli.Bu davadahiç mi yok Kıbrıs Türk genci gerçekten vatanını seven. Benim çok sevdiğim arkadaşlarım, dostlarım var. neden seslerini çıkaramıyorlar; çünkü kendilerine müsaade edilmemiş. Kendilerinin bir şekilde öne çıkmasına, ellerinden tutulmasına yardımcı olunmalı. Sonra ne oldu, Kıbrıs Türk gençliği böyle. Tabii böyle olur. Kızdırıp küstürmüşler bir çoğunu. Hatalarımız çok var. Halka ulaşmamızın en büyük çaresi böyle gönlünü bu davaya koyan insanların, gezerek hiç yılmadan, usanmadan bu konuyu anlatmaları. Halkın arasına inmedikten, halkın gönlü alınmadıktan sonra hiçbir şey olamaz.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Gazeteniz var mı?


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Kıbrıs'ta gazete bir Volkan var.


ERTUĞRUL ÖZTOP- Bir de olayın Türkiye boyutunu da düşünmek lazım, sadece Kıbrıs değil.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Bana göre en önemli husus diğerlerinden farklı olarak burada şahısların mağduriyeti var. Dolayısıyla bu konu çok güzel provoke edilir. Yani dediği gibi süratle örgütle birebir temas edilir. Her şeyden önce mesela orada bizim Türkiye'den gelen göçmenler var. Bunlara şu söylenir: "Bakın ilk mağdur olacak olan sizlersiniz. Oradan Türkiye'ye eliniz boş olarak gönderilecek olan sizlersiniz. Lütfen gelin destek olun."


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Efendim, bunlar çok söylendi.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Ama bakın orada yok; orada birleşmeye bir umut yok.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Annan Planında belki etkilemek çok şeydi, ama şu an Kıbrıs'ta mülkünün elinden alınması, Rum'un içine girmek söz konusu. Bunu sen anlatacaksınız.

Sayın Elçim Mücahitler Derneği bünyesinde diğer derneklere de çağrı yapılarak birlikte bu iş organize edilecek. Yani bu işin olması lazım ve bu iş olurken sizler destek vereceksiniz. Herkes destek verecek, yani bu işin yadırgayarak olmaması lazım.


ARMAĞAN KULOĞLU- Emete Hanım ben şunu anladım: Tabii ki bu konuda bir çalışma yapılacak, bu mitingin etkili olması için çalışılacak. Oldu ki mitinge birkaç gün kala, 3-5 gün kala baktınız ki etkili değil ve çok cılız kalacak. Onu yapmamak belki yapmaktan daha iyi olabilir. Yani o kararı vermeniz lazım orada.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Zaten efendim orada gittiğimizde bu konuda ilgili herkesle zaten temas içinde oluruz.


ARMAĞAN KULOĞLU- Hayır, götürülecek götürücek; miting zamanı bu anlaşılır ne kadarkişinin gelebileceği. Baktınız ki 300-500 kişi, 1000 kişiyle kalıyor; onu yapmamak yapmaktan daha iyi olabilir.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- İlan edildikten sonra da onun geri adımının atılması..


KENAN KIRKPINAR- Yapılacak çok şeyler var: gelin Anayasa Mahkemesinin üyelerini baskı altına alalım. Bir kampanya açalım yani.


ARMAĞAN KULOĞLU- Anayasa Mahkemesi üyeleri nasıl baskı altına alınır, nasıl bilgilendirilir, nasıl bilinçlendirilir? Çalışmaları, bir şeyleri göndermek lazım.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Ben başladım dağıtmaya.


ARMAĞAN KULOĞLU- Çünkü şu anda herkes Türkiye'de "Ne güzel bir karar çıktı, lehimize" diyor. Türk kamuoyu şu anda tamamen bilinçsiz bu konuda. Zafer elde etimizi zannediyorlar.


KENAN KIRKPINAR- Şimdi bir de Türk kamuoyunda "verelim de kurtulalım" diyen kesim de çoğalmaya başladı.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Tabii kambur olarak görülüyor. Yapılan kamuoyu yoklamalarında yüzde 55'e düşmüş Kıbrıs'tahassasiyet.


KENAN KIRKPINAR- Füsun Hocayı da davet ettik, ama bugün Kıbrıs'a gitti.

Kabaca görüşlerini falan anlattı. Burada aynen biraz önce anlatılan şeylere tamamen katıldı. Türkiye'nin çok zor bir sürece girdiğini, geri dönülmesi zor bir sürece girdiğini söyledi. İnşallah bir toplantıda onu da getiririz buraya. Yani yapılacak bir şeyler var yani.


ERTUĞRUL ÖZTOP- Bu Kıbrıs'la ilgili konuyu da diğer konu gibiböyle bir şey yapmak lazım.


KENAN KIRKPINAR- İzin verirseniz bir eylem planı koyalım. Yani burada hemfikiriz, aykırı olan yoktur. Bir eylem planı koyarız, bu eylem planıyla ilgili birkaç defa daha toplanırız. Biz burada elimizde belli bir adres grubu var ve onlara şey yaparız. Diğer şeylerle elektronik ortamda çalışarak başka gruplara ulaşırız. Oradaki Anayasa Mahkemesi üyelerini, oradaki muhalifleri…


ERTUĞRUL ÖZTOP- Bizim komutanların bile ben bu işi tam olarak anladıkları kanaatinde değilim.


ARMAĞAN KOLOĞLU- Konunun iki boyutu var yalnız. Şu anda güncel işleyen bir konu ve çıkan ilgili kanunla ilgili bir konu. Bir de konunungenel çerçevesi var; yani iki ayrı konu. Bu kanunla ilgili bundan sonra "bir toplantı daha, bir toplantı daha" derseniz, ortaya bir şey koymaya kalkarsanız 1,5-2 ay geçer. Bu konunun 1,5-2 aya yakın bir tahammülü yok, ama Kıbrıs'ın genel çerçevesi derseniz bunu 3-5 ay daha sürdürebiliriz. Ama öbürünün daha acele yapılması lazım. Onun için çok uzun süreli bir çalışmaya tahammülü yok.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- O zaman ben somut öneriler söyleyeyim:

Bir kampanya başlatıp Anayasa Mahkemesine ve Kıbrıs'taki bir takım şeyleri geçirmek için elektronik ortamda e-mail yoluyla başlayabiliriz buna. O konuda Emeti Hanım bize yardımcı olabilir misiniz?


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Evet, olurum.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- İkincisi hukukçularla ilgili dediğimiz bu eski Türk vakıflarının tekrar dikkate alınması konusunda bir çalışma grubu. O konuda yardımcı olabilir misiniz?


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Ben dün akşam Ankara Barosunun bir kısım üyeleriyle birlikteydim "buna ne yapılabilir?" diye. Bir çalışma yapacaklar. Fakat süratle delillerimizi toplamamız lazım. Yani sadece gazete haberleriyle değil.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Ya bir ön toplantı yapılır ve ondan sonra arkası gelir bu toplantıların.


ARMAĞAN KULOĞLU- Yani şunların ortaya konması için bir toplantı yapabiliriz; eylem planı için. Herkes bir hazırlık yapar getirirse, bunu ondan sonra harekete geçirmek için bir toplantı yapılabilir.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- O zaman önümüzdeki hafta çarşamba veya perşembe günü Füsun Hocayı da çağıralım.


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Füsun Hoca gelecekse perşembe, cumanı dışında düşünün.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- O zaman haftaya çarşamba olur.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Ben haftaya çarşamba miting için Kıbrıs'tayım.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Görüşlerinizi bize yazılı olarak bırakırsınız.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Erken kararda bence salı olursa çok daha uygun olur; oradan haberleşiriz en azından.


KENAN KIRKPINAR- Bize yakın sivil toplum kuruluşları var. Bunlara e-mail'le ya da çeşitli şekillerde ulaşabiliriz. Dışişleri Bakanlığına mesela, Başbakanlığa olabilir.


ARMAĞAN KULOĞLU- Yalnız çok tutarlı olması lazım bunların.


KENAN KIRKPINAR- "Her kafadan bir ses anlamında" demedim. Buradan çıkar bir metin ve bu metni bu sivil toplum kuruluşlarına veririz ve onlar da kendi yerlerinden e-mail, faksa geçerler. O zaman bir baskı grubu olmuş oluruz. Burada kendi kendimizi tatmin ederiz sadece.


ARMAĞAN KULOĞLU- Zaten onu hazırlayabilmek için burada olacağız.O zaman salı günü toplanalım mı o zaman? Herkes 1-1,5 sayfa bir şey hazırlasa, bu hazırlanacak olan bu hazırlanacak olan bildirinin bir bölümü teşkil eder. Zaten tutup da 30 sayfa bildiri hazırlarsanız kimse okumaz. Bunun 1 sayfası hukuksa, kalanını eylem falan teşkil eder.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Türkiye'de yapılacak bir şey varsa; ne bileyim, mitingdi, şuydu, buydu?.. Biraz önce siz meclisin önünde veyahut da bir gazetenin önünde bir eylem…


AHMET ZEKİ BULUNÇ- Efendim, bu yılgınlık değil de ben gerçeklerle hareket etmek zorunda olduğumuza inanıyorum. Ben yaklaşık 2,5 aydır çeşitli toplantılarla "ek protokole karşı bir eylemi nasıl yapabiliriz?" diye burada milletvekillerine yönelik burada birkaç tane mektubun dışında bir şeyi başaramadım.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Komutanım, benim hazırladığım şeyler var; yollayayım size ekstra olarakbunları da.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Bu genel şeyi yapalım. Bir bildiri yayınlanacaksasadece bu yasaya yönelik olmasın.


ARMAĞAN KULOĞLU- Tamam salı gününe getiriyorsun? Sayın Büyükelçim getiriyor, mektubu da getiriyor. Hukukçular üzerindeki baskı olacak hususları da getiriyor.


EMETE GÖZÜGÜZELLİ- Ben size e-mail geçeyim komutanım.


MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Salı günü saat 3 gene bilmiyorum uygun mudur komutanım?


ARMAĞAN KULOĞLU- Bilmiyorum buradakiler ne zaman uygunsa benim için uygun.

Salı günü Saat 15:00'de Toplanmak üzere, öneriler ve bilgilerle buraya gelmek üzere bugün toplantıyı bitirelim. Hepinize katkılarınızdan dolayı teşekkürler, iyi akşamlar.


http://www.21yyte.org/tr/arastirma/balkanlar-ve-kibris-arastirmalari-merkezi/2005/12/29/5961/beyin-firtinasi


***