RADYO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RADYO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2018 Cuma

SİYASAL KARAR ALMA ORGANLARI ÜZERİNDE ÇIKAR VE BASKI GRUPLARININ ETKİLERİ , BÖLÜM 9

SİYASAL KARAR ALMA ORGANLARI ÜZERİNDE ÇIKAR VE BASKI GRUPLARININ ETKİLERİ , BÖLÜM 9



II. SİYASAL KARAR ALMA ORGANLARI 

Siyasal karar alma organları bulundukları siyasal sistemin özelliklerine göre degisiklik gösterebilirler. Örnegin bir monarside her konuda son sözü kral 
söyleyebilirken modern demokrasilerde yönetilenler adına kararı yürütme ve yasama organları alırlar. Bu alınan kararlar ise bürokrasi eliyle uygulamaya geçirilir. 
Çalısmanın sınırlandırılabilmesi amacıyla demokratik yöntemlerle idare edilen ülkelerdeki siyasi karar alma mekanizmaları incelenecektir. 
Öncelikle siyasal karar almanın gerçeklestigi yapının ortaya konması gerekir. 
İdris Küçükömer bu yapıyı Anayasa ve ona uygun diger kanunlar olarak tanımlamaktadır. Ona göre Anayasa ve diger kanunlar siyasal karar alma 
mekanizmasının üst çatısıdır. Bu mekanizmanın alt yapısı ise gerçek demokrasilerde bir taraftan siyasi hammaddeyi ortaya çıkaran, diger taraftan da alınacak kararın sekillenmesine etki yapan, yardım eden veya engelleyen halk içindeki kisiler, gruplar ve sınıflardır. İste bu alt kısım siyasal karar alma mekanizmasından dıslanırsa o siyasi rejim demokrasi olmaktan uzaklasır. (KÜÇÜKÖMER,1963) 

Siyasi arenada boy gösteren bütün siyasi partilerin amacı iktidar olmak eger iktidarda ise bu durumu devam ettirmektir. Ahmet Tan’a göre siyasal karar alma sürecinin temel aktörleri iktidar, muhalefet, bürokrasi, baskı grupları ve seçmenlerdir. (TAN, 2002:122-141)

Siyasal kararlar tüm toplum için baglayıcı kararlardır. Buradan hareketle siyasal kararların hükümet, siyasi partiler, baskı grupları gibi çesitli somut yapılar tarafından üretilerek yürütüldügü ileri sürülebilir. Aynı sekilde siyasal kararların yöneldigi alan birey olmayıp dogrudan dogruya kamunun kendisidir. Yine siyasal kararlar çatısma ve uzlasma terimlerini bünyesinde bulundurur. (ERYILMAZ,2004:141) 
 İlter Turan, siyasal karar alıcıları siyasa yapıcılar olarak adlandırmıs, yasama ve yürütme organları olarak siyasal karar alıcıları ikiye ayırmıstır. (TURAN,1986) 
Günümüz modern toplumlarında siyasal karar alıcılar parlamento üyeleri, siyasi partiler, yerel yönetimler ile onları etkileyen bürokrasi, sivil toplum örgütleri, çıkar ve baskı grupları, medya ve üniversitelerdir. 

A) PARLAMENTO 

Günümüz siyasal sistemlerinde parlamentolar yasa yapma görevini yüklenmislerdir. Diger bir deyisle parlamentolar modern demokrasilerin yasama 
organlarıdır. İlter Turan’a göre parlamentolar pek çok isleve sahiptir. Bunlar kural yapımı, temsil, mesrulastırma-emniyet subabı-çıkıs yolu olma, siyasal egitim ve toplumsallastırma, denetleme, hükümet danısmanlıgı ve yargı islevidir. 
(TURAN,1986;166-179) Bu islevleri kısaca tanımlamak yararlı olacaktır. 
Öncelikle parlamentolar yasa koyuculardır. Fakat bu yasaları kendi baslarına yapamazlar. Özellikle günümüzde gelisen teknoloji, iletisim ve uluslararası iliskiler neticesinde parlamento üyelerinin her konuda yeterince uzman olması düsünülemez. 

Burada bürokratlar, baskı grupları, üniversiteler, sivil toplum örgütleri vb. unsurlar devreye girerler. Bu konu ileride islenecektir. Burada önemli olan parlamentoların kimi ülkelerde sadece sekli olarak kalsa da modern demokrasilerde tüm toplumu baglayıcı kararlar alabilmesidir. 
Parlamentonun bir diger islevi temsildir. Yasama kurumlarının gelismesi, genis kitlelerin siyasal katılım hakkını elde etmesiyle bir paralellik gösterir. Söyle ki 
milyonlarca insanın kendi kendilerini yönetmeye dogrudan katılması mümkün olamayacagından, bu islevin belirli aralıklarla seçilen temsilciler tarafından yapılması kaçınılmazdır. (TURAN, 1986:169) 
Parlamentoların her ülkede toplumun tüm kesimlerini temsil ettigi söylenemez. 
Örnegin Türkiye’de yüzde on seçim barajı mevcuttur. Bu oranın altında oy alan siyasi partiler ve dolayısıyla seçmenleri parlamentoda temsil edilemezler. İste böyle durumlarda önceki bölümlerde deginildigi üzere çıkar ve baskı grupları temsil islevi yerine getirirler. Yine de genel anlamıyla parlamentolar günümüz siyasal yasamında temsil kurumlarıdır. 
Parlamentoların üçüncü islevi mesrulastırma, emniyet subabı olma ya da çıkıs yolu saglama islevidir. Bu islevlerden kast edilen yasama ve temsil yetenegi olmayan parlamentoların bile bir sekilde varlıgını sürdürmesidir. 
Modern çagın siyasi diktatörlüklerinde göstermelik de olsa seçimler yapılmakta ve parlamentolar olusturulmaktadır. Bu parlamentoların olmasının amacı iç ve dıs kamuoyunda bir mesruiyet saglamaktır. 
Parlamentoların dördüncü islevi siyasal egitim ve toplumsallastırma islevidir. 
‘’Parlamentolar gerek seçmen kitlesini, gerek siyasal seçkinleri bilgilerle donatan ve yetistiren kurumlardır.’’ (TURAN,1986:175) 

Aynı sekilde parlamentolar toplumsallasma saglayan kurumlardır. Örnegin genis ve bölgesel farklılasmaların yaygın oldugu Hindistan, ABD gibi ülkelerde temsilcilerin ortak çatı altında bir araya gelmeleri , ortak degerlerin olusmasına ve yaygınlasmasına yardımcı olacaktır. Turan’a göre bu bütünlestirici tecrübe ‘’ulusal düzeyde bir toplumsallasma olayıdır.’’(TURAN,1986:176) 
Parlamentoların besinci islevi denetim islevidir. Demokrasilerin önemli özelliklerinden bir tanesi farklı kurumların birbirlerini denetlemesi yani çapraz 
denetimdir. İste parlamentolar demokrasilerde bu denetimi yapacak kurumlardan bir tanesidir.(KONGAR,2000) 

Modern demokrasilerde parlamentolar sistemin diger kurumlarını özellikle yürütme organı ve bürokrasiyi denetlemekle yükümlüdürler. Gensoru açılması, tahkikat komisyonu kurulması denetleme yöntemlerindendir.(TURAN,1986) 
Parlamentoların altıncı islevi hükümete danısmanlık yapmaktır. Pek çok ülkede savas ilan etmek, uluslararası anlasmaları yürürlüge koymak gibi görevler yürütme organlarına bırakılmamıs, bu gibi konularda parlamento onayı aranmıstır. İste bu islev bir anlamda yürütme organına yani hükümete danısmanlık islevi olarak algılanmıstır. 

Parlamentoların sonuncu islevi ise yargı islevidir. Örnegin Türkiye’de millet vekillerinin dokunulmazlıkları vardır ve dokunulmazlıkları kaldırılmadan hiçbir konuda yargılanamazlar. Bu durumun istisnaları anayasada öngörüldügü sekilde agır cezayı gerektiren suçüstü hali ve anayasanın 14’üncü maddesindeki 
durumlardır.(GÖZLER;2005:190) Parlamento gerekli görürse bir millet vekilinin dokunulmazlıgını kaldırabilir. İste böyle durumlarda parlamentolar bir yargı islevi gerçeklestirmis olurlar. 

B) SİYASİ PARTİLER 

Siyasi partiler konusuna ilk bölümde deginilmistir.Çalısmanın konusu açısından siyasi partilerin iktidarda ya da muhalefette bulunmaları önem arz etmektedir. Çünkü baskı grupları her iki durumda da farklı yaklasımlar sergileyebilmekte ve farklı etkileme yöntemleri uygulamaktadırlar. Bu konu sonraki bölümlerde açıklanacaktır. 

C) YEREL YÖNETİMLER 

Yerel yönetimler tüm dünyada kamu yönetiminin çok önemli ve vazgeçilmez aktörlerindendir. Bütün kamu hizmetlerinin merkezi bir anlayısla tek elden ve tek bir yerden sunulması mümkün degildir. 
Yerel yönetimleri ortaya çıkaran sebepler fonksiyonel etkinlik, demokrasinin gelismesi, özgürlük, özerklik ve yeniden paylasım degerleridir. (ERYILMAZ,2004:121- 124) 
Yerel yönetimlerin pek çok islevi vardır. Bunlardan bazıları sunlardır. Yönetime katılma, kararlarda isabet, kaynakların yeniden paylasımı, idari ve mali özerklik 
saglama, vb. Rusen Keles, yerel yönetimlerin varlık nedenlerini yönetsel ve toplumsal nedenler olmak üzere ikiye ayırmaktadır. (KELES, 2004:121-26) 
Yönetsel nedenler tüm kamu hizmetlerinin tek bir merkezden sunulma olanaksızlıgının yarattıgı zorunluluklardır. 
Toplumsal nedenler ise günümüzde ortaya çıkan yönetime katılma arzusudur. 
İnsanlar yerel düzeydeki yönetim organlarına daha kolaylıkla katılabilmekte dirler. 
Modern demokrasilerde örnegin Avrupa Birligini olusturan ülkelerde kabul edilen yerel yönetimlerin özerkligi kamu yönetimini etkileyen ve degistiren bir 
kavramdır. 15 EK M 1985 yılında Avrupa Konseyinin yetkili organlarınca 

Strasbourg’da imzalanan Avrupa Yerel Yönetimler özerklik sartına göre yerel yönetimler kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu islerinin önemli bir 
bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları dogrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanına sahip olmalıdır. (AVRUPA YEREL 

YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI. Md:1) 

Buradaki özerklik kavramı idari ve mali konuları kapsamaktadır. Fakat özerklik bagımsızlık demek degildir. Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki denetiminin yasalarca sınırlandırılmasıdır. 
Denetim korunması amaçlanan çıkarların önemiyle orantılı olmalı, kanuna ve anayasal ilkelere uygunluk saglamak amacıyla yapılmalıdır. 
Yerel yönetimlerin özerkligi onları çıkar ve baskı gruplarının hedefleri haline getirmistir. Bu konuya bir sonraki bölümde yerel yönetimlerle çıkar ve baskı gruplarının iliskileri açıklanırken deginilecektir. Fakat burada su söylenmelidir ki yerel yönetimler siyasal sistemlerde önemli karar alıcılar arasındadır. Bu kararların sadece yerel nitelikte olması da gerekmemektedir. Yerel yönetimler ulusal ve uluslararası düzeydeki siyasal kararları da etkileyebilmektedirler. 

Ç) BÜROKRASİ

Kamuyu ilgilendiren siyasal kararları alan ve aynı zamanda uygulayan aktörlerden bir tanesi de bürokrasidir. Bürokrasi sözcük anlamı olarak bürolarda çalısan görevliler eliyle yönetim; büroların-yönetsel örgütlerin-kisisel olmayan ve kurallara dayanan yetkisi ve egemenligi anlamına gelmektedir.(BOZKURT,1998) 
Sözlüklerde degisik bürokrasi tanımlamaları yapılmıstır. Çalısmanın konusu açısından bürokrasi siyasal kararların uygulamaya geçirildigi, çalısan personelin hak, sorumluluk ve iliskilerinin yazılı olarak belirlendigi, bütün islerin hiyerarsiye uygun olarak yerine getirilmesinin zorunlu olmasından dolayı formalitelerin önem kazandıgı kamu kurumları veya bu kurumlarda çalısan bireyler(DEM R ve ACAR;2002) olarak kabul edilecek ve bu anlamda kullanılacaktır. 
İlter Turan da benzer sekilde bürokrasiyi kamu yönetimiyle görevlendirilmis kadroların tümü seklinde tanımlamaktadır. (TURAN ,1986,198) 
Bürokrasinin çesitli islevleri vardır. Öncelikle bürokrasi yasa ve kuralların uygulayıcısıdır. Siyasal karar alıcıların aldıkları kararlar bürokratlar dolayısıyla 
bürokrasi tarafından uygulamaya geçirilmektedir. 

Bürokrasi kuralların uygulanması kadar uygulanacak kuralların yapımına da katkı saglar. Son kararı siyasi yöneticiler verseler de bürokratlar kuralların 
hazırlanmasında sahip oldukları uzmanlıklarıyla son derece etkilidirler. 
Bürokrasiler bir yönüyle baskı grubu gibi bir islev de görürler. Turan’a göre bu islev iki boyutludur. İlk boyutta bürokratlar kendi ortak çıkarları için karar vericileri etkilemeye çalısırlar. İkinci boyutta ise temsil ettikleri kesimin çıkarlarını savunurlar. 

Bütçe görüsmelerinde her bakanlıgın kandi ödenegini arttırarak temsil ettigi kesimlere daha fazla kaynak aktarma gayreti ikinci boyuta örnek olarak gösterilebilir. (TURAN, 1986) 

Bürokrasinin bir diger islevi ise toplum ile siyasi yöneticiler arasındaki çok yönlü iletisimin saglanmasıdır. 

Bürokrasinin en önemli islevi ise bir anlamda yargı islevini andıran faaliyetlerde bulunmasıdır. İsçi-isveren uzlasmazlıklarında Çalısma Bakanlıgı’nın hakem rolü 
oynaması bu duruma örnek olarak gösterilebilir. (TURAN,1986) 

Sonuç olarak su husus önemle belirtilmelidir ki bürokrasi siyasal kararları uygulamaya aktaran ve sürekli büyüme egiliminde olan bir yapılasmadır. Durum böyle  olunca çıkar ve baskı gruplarının bürokratlara kayıtsız kalması düsünülemez. Çıkar ve baskı grupları ile bürokrasinin iliskileri ileri bölümlerde açıklanacaktır 

D) SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ İLE ÇIKAR VE BASKI GRUPLARI 

Sivil toplum örgütleri ve bir anlamda sivil toplum anlayısının türevleri olan çıkar ve baskı grupları çalısmanın ikinci bölümünde ayrıntılarıyla incelenmistir. Burada kamu yönetimi sözlügündeki sivil toplum örgütü tanımı verilecektir. Sivil toplum örgütünden kastedilen hükümet dısı ya da gönüllü kuruluslardır. 
Gönüllü kuruluslar önceden belirlenmis toplumsal , kültürel, sanatsal , bilimsel amaç ya da amaçlar çerçevesinde gönüllü olarak bir araya gelen, örgütlesen ve o amaçlar dogrultusunda faaliyette bulunan kisilerin olusturdukları tüzel kisiligi ve sürekliligi olan örgütsel yapılardır. (BOZKURT,1998) 

Sivil toplum kurulusları Türkiye’de genellikle dernek veya vakıf statüsünde faaliyet göstermektedir. Sivil toplum kurulusları canlı, dinamik bir toplumun 
olusmasına yol açan yapılardır. Mehmet Turgut’a göre demokrasinin kurulup köklesmesi için devlet gücünden bagımsız kuruluslara ihtiyaç vardır. ste canlı bir toplum ve köklesmis bir demokrasi için ihtiyaç duyulan gönüllü özerk kuruluslar sivil toplum örgütlerinin ta kendisidir.(TURGUT,1998) 

E ) MEDYA 

Genel anlamıyla medya yazılı ve görsel basın demektir. Medyanın en bilinen 
islevi iletisim saglamasıdır. Sosyal bilimler sözlügü medyayı kitle iletisim araçlarıyla es anlamlı tutmakta ve genis kitleleri eglendirmek, kitlelere bilgi veya mesaj ileterek onları bilgilendirmek, yönlendirmek veya denetlemek gibi amaçlarla kullanılan televizyon, radyo, gazete ve dergi gibi yazılı ve görsel araçlar seklinde tanımlamaktadır. (DEMİR ve ACAR,;2002) 

Yazılı ve görsel basın veya diger adıyla medya her ülkede siyasal karar alma sürecinin en önemli aktörleri arasındadır. Medyanın kendisi siyasal karar alma sürecinin bir aktörü olmakla beraber aynı zamanda siyasal karar alma sürecinde bulunan bütün aktörlerin özellikle çıkar ve baskı gruplarının kullandıgı bir araçtır. 
Medyanın gücü kitlelere ulasabilmesi ve kamuoyunu dogru bilgilendirebildigi gibi kamuoyu olusturabilme gücünü de elinde bulundurmasıdır. Hasan Cemal anılarında 12 Mart 1971’de yasanacak muhtıra öncesinde tek amaçlarının yayınladıkları YÖN ve DEVRİM dergileri vasıtasıyla silahlı kuvvetleri kıskırtıp önce bir darbe yaptırmak sonra da inandıkları devrimi gerçeklestirmek oldugunu ifade etmektedir. (CEMAL,1999) 

Türkiye’de yasanan 1960 ve 1980 yıllarındaki askeri müdahalelerde darbe yapıp yönetimi ele geçirenler öncelikle o dönemin tek yayın kurulusu olan Türkiye Radyo ve Televizyon (TRT) kurumunu ele geçirmisler ve yönetime ne maksatla el koyduklarını TRT radyo ve televizyonu vasıtasıyla tüm dünyaya ifade etmislerdir. Sadece yukarıda yasanan örnekler bile medyanın ülke yönetimlerindeki önemini göstermeye yeter niteliktedir. 

Coskun Can Aktan’a göre ise medya toplumdaki güç odaklarından bir tanesidir. 
Medya enformatik güç odagı olarak bilgi toplumu ve demokrasi açısından büyük önem tasısa da sınırsız bir güç haline gelmemeli, sınırlandırılmalıdır.(AKTAN,2003) 

Medya bir yönüyle halkın yönetime katılımını saglayabilecek araçlardan bir tanesidir. Özellikle yalnızca temsil hakkının verildigi bir seçim sürecinde, toplumu dogrudan ilgilendiren her kararın alınmasında medya kanalı ile katılım saglanabilecektir. Bununla birlikte bu katılım karar alma sürecinde bir bilinç 
olusturacak düzeyde olmalı , bu amaçla medyadan faydalanılmalı fakat medya tarafından belirlenmemelidir. (KAHRAMAN,1995) Baska bir ifadeyle medyalar 
kamuoyunu yansıtmalı fakat manipule etmemelidir. 

Tüm olumlu ve olumsuz yönleriyle medya siyasal karar alma süreçlerinin en önemli aktörlerindendir. 

F ) ÜNİVERSİTELER

Üniversiteler siyasal karar alma sürecini kimi zaman dogrudan genellikle de dolaylı olarak etkileyen aktörlerdir. 
Üniversiteler tüm modern demokrasilerde mevcut olan yüksek ögrenim kurumlarıdır. Siyasal karar alma sürecindeki hemen her aktörün bir sekilde yetistirildigi egitim kurumlarıdır. Egitimin insan yasamındaki rolü ise her seyden önemlidir. İste üniversiteler birer egitim kurumu olma yönüyle tüm siyasal karar alıcıları yetistirmekte ve dolaylı olarak verdikleri egitim neticesinde siyasal karar alma sürecini etkilemektedirler. 

Üniversiteler kendilerini ilgilendiren konularda siyasal karar alma sürecine dogrudan müdahil olabilmekte ve bir baskı grubu gibi islev görebilmektedirler. 
İster dolaylı ister dogrudan olsun üniversiteler tüm demokratik devletlerde siyasal karar alma sürecinin önemli aktörlerindendir. Çünkü toplumları ve bir ölçüde tüm dünyayı biçimlendiren teknolojik ve bilimsel gelismeler egitim kurumları tarafından gerçeklestirilmektedir. Bilim ve teknoloji siyasal karar alma sürecinin dısında olsa da bu süreci etkileyen bir aktördür. (TAN,2002) 
Siyasal karar alma sürecinin aktörleri yukarıda açıklanmaya çalısılmıstır. Bu süreç daha önce de belirtildigi gibi dinamik bir süreçtir. Zaman zaman bu dinamik sürece yeni aktörler de dahil olabilir. 
Siyasi partiler, baskı grupları, sivil toplum kurulusları ve yukarıda sayılan diger yapılar siyasal karar alma sürecinin etkili aktörleridir. Bu siyasi yapılar temelde kamu problemlerini tanımlamakta, çözüm teklifinde bulunmakta, vatandasların siyasi önceliklerinin bir araya gelmesini saglamakta, oy verenleri harekete geçirmekte ve hükümetle toplum arasında iletisim saglamaktadırlar. ste bu açıdan bakıldıgında demokratik siyasal karar alma sürecinde yoklukları kabul edilemez bir gerçektir. (BURSTEIN ve LINTON;2002) 

III. SİYASAL KARAR ALMA ORGANLARI İLE ÇIKAR VE BASKI GRUPLARI ARASINDAKİ İLİŞKİLER 

Çalısmanın bu bölümünde daha önce kavramsal boyutları incelenmis olan siyasal karar alma sürecindeki aktörler ile çıkar ve baskı grupları arasındaki iliskiler 
incelenecektir. 

Önceki bölümlerde deginildigi üzere çıkar ve baskı grupları siyasal karar alma sürecindeki bütün aktörler ile iliski kurabilmektedirler. Çıkar ve baskı grupları ile 
siyasal karar alıcılar arasındaki iliskiler yasama organı ile kurulan, yürütme organı ile kurulan, yerel yönetimlerle kurulan, bürokrasi ile kurulan ve medya ile kurulan iliskiler olarak bes alt baslık altında incelenecektir. 

A) YASAMA ORGANI (PARLAMENTO) İLE ÇIKAR VE BASKI GRUPLARI ARASINDAKİ, İLİŞKİLER 

Parlamentolar hemen her siyasal sistemde önemli karar alma organlarından bir tanesidirler. Özellikle parlamentoların serbest siyasi seçimlerde olusturuldugu ülkelerde milletvekilleri seçim öncesi ve seçim sonrasında baskı gruplarının en çok etkilemeye çalıstıkları hedeflerden bir tanesi olmuslardır. 
Baskı grupları önceki bölümlerde incelendigi üzere amaçlarına erismek için çok degisik yöntemler kullanabilmektedirler. Baskı gruplarının yasama organını yani 
parlamentoyu olusturan milletvekillerini etkilemek üzere kullandıkları birinci yöntem seçimler esnasında bir milletvekilini desteklemek veya karsı oy vermek seklinde gerçeklesmektedir. Bu destek maddi de olabilmektedir. (AY,2003:214) 

Baskı gruplarının parlamentoyu etkileme yöntemlerinden bir tanesi de kendi üyelerinin özellikle yönetici kadrolarının bir kısmının milletvekili olarak parlamentolara dahil edilmesidir. Önceki bölümlerde örneklendigi gibi Türkiye’de isçi sendikaları baskanlıgı yapmıs Bayram Ali Meral, Rıdvan Budak ve Necati Çelik seçimlere katılmıs ve parlamentoya milletvekili olarak girmislerdir. 
Baskı gruplarının parlamentoları etkileme faaliyetlerinden belki de en önemlisi yüz yüze görüsme ve lobiciliktir. Baskı grupları kendilerini ilgilendiren siyasal 
kararların alınması esnasında karar alma sürecinin her asamasına katılarak bu süreci kendi üyelerinin çıkarlarını maksimize etmek için etkilemeye çalısırlar. Baskı grupları öncelikle alınacak karara dayanak olacak konularda ön bilgiler sunabilir, hatta kanun teklifleri hazırlayabilir, hazırlanan kanun tekliflerini destekleyebilir ya da engelleyebilirler. 

Baskı gruplarının parlamento üyelerini etkilemek için kullandıkları tüm yöntemlerin amacı öncelikle parlamento üyelerini isteklerinin haklı ve mesru oldugu konusunda inandırmaktır. Eger bunu basaramazlar ise kendi çıkarlarına zarar verecegine inandıkları kanunun çıkmasını engellemeye çalısırlar. Kanunun çıkmasını engelleyemezlerse, kanunun geri alınmasına çalısırlar. Burhan Kuzu baskı gruplarının bu yöntemleri uygularken ellerindeki en büyük kozunun seçmenlerin oyu oldugunu vurgulamıs ve 1961seçimlerinden önce Türkiye’de TÜRK- S adlı isçi sendikasının 9 milletvekilini isçi ve toplum aleyhinde çalıstıkları gerekçesiyle seçmenlere sikayet etmesini örnek göstermistir. Bu milletvekilleri ya seçimi kazanamamıs ya da seçimden çekilmislerdir.. (KUZU,1985:97) 

Baskı grupları parlamenterleri etkilemeye çalısırken degisik zamanlarda parlamentolara ziyaretler gerçeklestirebilirler. Örnegin Türkiye’de çok etkili bir baskı grubu olan Türk Sanayicileri ve İş adamları Dernegi (TÜSİAD) yayınladıgı bir bültenle TÜSİAD parlamento İsleri Komisyonunun 24 KASIM 2004’te parlamentoyu ziyaret ederek iktidar ve ana muhalefet partisi grup baskan vekilleri ve önemli komisyon baskanları ile görüsmelerde bulundugunu kamuoyuna duyurmustur. Görüsülen konular ise AB üyelik süreci, siyasi ve ekonomik istikrar ortamının yerlesmesi, hukuk düzeni ve yargı reformu, yatırım ortamının iyilestirilmesi, siyasi partiler ve seçim kanunları gibi konulardır.(TUSIAD, Basın Bülteni,2004) 
Yukarıda italik harflerle belirtilen konular açıkça görüldügü üzere ekonomik yani maddi hususlara dayanmaktadır. TÜS AD elbette bu görüsmelerde beklentilerini 
siyasal karar alıcılara yüz yüze görüsme ile iletmistir. 
Tayyar Arı kimi baskı gruplarının tüm zamanlarını yasama sürecini yani parlamentoları etkilemeye ayırdıgını, fakat bunun yürütme gibi diger siyasal karar alıcıları etkilemeye çalısmadıkları anlamına gelmedigini vurgulamaktadır. Elbette ki tüm baskı grupları amaçları neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan kaçınmaz ve bu amaçlarla ilgili her aktörü etkilemeye çalısırlar. Ve bu amaçla parlamentoları etkilemek için kullanılan yöntem özellikle ABD’de lobicilik olarak adlandırılmıstır. (ARI,1997:135) 

Sonuç olarak çıkar ve baskı gruplarının modern demokrasilerde en çok etkilemeye çalıstıkları organlardan biri olan parlamentolar mevcut seçim ve yönetim sistemleri devam ettikçe her zaman etkileme faaliyetlerine maruz kalacaklardır. Çünkü toplumu ilgilendiren tüm yasama faaliyetleri parlamentolarda gerçekleşmektedir. 

Baskı gruplarının özellikle ilgilendigi uluslararası yapılardan bir tanesi de 
AB’nin önemli organları arasında yer alan Avrupa Parlamentosudur. Önceki bölümde de deginildigi üzere AB’nin önemli karar alma organları arasında bulunan Avrupa Parlamentosunu etkilemeye çalısan üç tip baskı grubu mevcuttur. Bunlar Eurogruplar, ulusal federasyonlar ve AB dısındaki ülkelerden gelen özellikle çok uluslu sirketlerin olusturdugu baskı gruplarıdır. Bu konuya daha önce deginilmistir. Çalısma konusu açısından en çok önem tasıyan husus Avrupa Parlamentosunun etkinliginin görüs bildirmekle sınırlı kaldıgı dönemde çıkar ve baskı gruplarının etkilemeye çalıstıkları bir merkez olmayısıdır. Diger bir deyisle ne zamanki Avrupa Parlamentosunun ortak karar alma ve isbirligi prosedürü altında karar alma ile ilgili yetkileri genisletilmis, iste tam bu dönemde Avrupa Parlamentosu üyeleri baskı gruplarının hedefi olmuslardır. (ALKAN,1999:47) 
Avrupa Parlamentosunun ve Avrupa Birligini etkilemeye çalısan grupların büyük çogunlugu (%95) ekonomik amaçlı baskı gruplarıdır.(ALKAN,1999:50) 
Bununla birlikte sosyal amaçlı baskı gruplarının giderek artan oranda parlamentoları etkilemeye çalısacagı da öngörülebilir bir gerçektir. 
Tüm bunlar göstermektedir ki baskı grupları, gönüllü kuruluslar gibi sosyal içerikli örgütlenmeler siyasal kararlar üzerindeki etkinliklerini giderek artırmaktadırlar. 
Buradaki en önemli tehlike ise siyasal karar alma sürecinin temel aktörü olan siyasi partilerin toplumsal destekten yoksunlasması ve STK’nın siyasi partilerin islevini üstlenmesidir. Bu durum demokrasinin isleyisini tehlikeye düsürebilir. 

10 CU BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

15 Temmuz 2017 Cumartesi

28 ŞUBAT SÜRECİNİN DEVLET VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ YANSIMALARI, BÖLÜM 6


28 ŞUBAT SÜRECİNİN DEVLET VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ YANSIMALARI, BÖLÜM 6


 YÖK Başkanlığı ve üniversiteler tarafından gönderilen yazılar: 

 12 Eylül 1980 askeri darbesinde olduğu gibi, 28 Şubat döneminde de üniversitelerde adeta bir korku rüzgarı estirilmiştir. Çok sayıda rektör ve dekan “şeriatçı/irticacı oldukları veya şeriatçı/irticacı kadrolaşmaya göz yummakla” itham edilmiş; bu konuda kimi zaman isimsiz ve imzasız, kimi zaman 
da bizzat öğretim üyelerince Cumhurbaşkanlığı ve YÖK Başkanlığı’na muhtelif ihbar mektupları gönderilmiş, bu iddialar incelenerek ilgililer hakkında soruşturmalar açılmış ve görevlerinden alınmışlardır. 


1. YÖK Disiplin Kurulu tarafından 1997 yılında; Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymadıkları gerekçesiyle 16 personel Kamu görevinden çıkarılma cezası, 1998 yılında Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymadıkları gerekçesiyle 31 personel , Türban yasağı ile ilgili gösteriye katıldıkları gerekçesi ile 11 personel, Kamu görevinden çıkarılma cezası, 1999 Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymadıkları gerekçesiyle yılında Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymadıkları gerekçesiyle 50 personel , 
Türban yasağı ile ilgili gösteriye katıldıkları gerekçesi ile 3 personel, 2000 yılında Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymadıkları gerekçesiyle 8 personel, İdeolojik ve siyasi amaçlı türban takmak gerekçesi ile 19 personel ve irticai faaliyette bulunduğu gerekçesi ile 1 personel olmak üzere 1997-2000 yıllları arasında toplam 139 personel kamu görevinden çıkarılmıştır. 

 YÖK Disiplin Kurulu’nun kararları incelendiğinde, en fazla cezanın 1999 yılında verilmiş olduğu, 2000 yılında verilen cezada ise ilk kez “İdeolojik ve siyasi amaçlı türban takmak gerekçesi” kullanılmıştır. 

 Diğer taraftan aynı yıl kurulda görüşülen ceza konuları incelendiğinde, fiili tecavüz, küfür ve hakaret, sahtecilik ve dolandırıcılık gibi konularda kamu görevinden çıkarması teklif edilen cezaların reddedildiği görülmüştür. 

2. Dumlupınar Üniversitesi tarafından gönderilen belgelerde, 196 öğretim görevlisinin sözleşmelerinin yenilenmesi nedeni ile görevlerine son verildiği anlaşılmıştır. Komisyona ulaşan mektuplarda buna benzer olayların diğer üniversitelerde de olduğu bilgisi alınmasına rağmen üniversitelerden konuyla ilgili sayısal değerler tam olarak alınamamıştır. 

3. Yüksek öğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığının Balıkesir Üniversitesi Rektörlüğüne gönderdiği 26.08.1996 tarih ve 16562 sayılı yazıda özetle, araştırma görevlisi olarak lisansüstü eğitim amacıyla yurt dışına gönderilen kişilerin ülkenin birlik ve bütünlüğünü tehdit ettiği vurgulanmıştır. Bu 
kişilerin eğitimlerini tamamladıktan sonra yurda geri çağrılmaları, kalan eğitimlerini Türkiye’de tamamlamalarının gerekli görüldüğü ve dönüşlerinde her türlü faaliyetlerinin takip edilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 

4. Yüksek öğretim Kurulu Başkanlığının Milli Eğitim Bakanlığına gönderdiği 30.03.2000 tarih ve 6343 sayılı yazıda özetle şu hususlara yer verilmiştir: 

 “Yüksek öğretim Yürütme Kurulu 10.12.1997 tarihinde aldığı kararla, 

 Bundan böyle, yurtdışı yükseköğretim kurumlarında öğrenim görenlerin, öğrenim programlarında T.C. Anayasasının temel ilkeleri ile 2547 Sayılı Kanunun 4 ve 5. Maddelerinde belirlenen temel amaç ve ilkelere aykırı dersler bulunması halinde diplomalarına denklik verilmemesine; 

 Geçmiş yıllarda Kurulumuz tarafından ilahiyat alanında verilmiş olan denklik belgelerinin, öğrenim süresi, devam, sınav, değerlendirme ve benzeri eğitim-öğretim esasları ile, belgelerde maddi hata bulunup bulunmadığı yönlerinden yeniden incelenmesine, yukarıda belirtilen hususlarda eksiklik, 
aykırılık, uygunsuzluk veya maddi hata bulunduğunun tespiti halinde daha önce
verilmiş olan lisans denklik belgelerinin iptaline; yukarıda belirtilen hususlara uygunluğu tespit edilen durumlarda ise, daha önce verilmiş olan lisans denklik belgelerinin 09.01.1996 tarihli İlahiyat Uzmanlık Komisyonu 


Raporu doğrultusunda ön lisans denklik belgesine dönüştürülmesine ve bu belgelere, 2547 Sayılı Kanunun 43. Maddesi hükümlerine dayanılarak “Bu belge öğretmen atamalarında geçerli değildir.” şeklinde şerh konulmasına; bu suretle de hukukun temel kavramlarından olan kazanılmış hakları geri alınamayacağı ilkesi ihlal edilerek mağduriyetlere yol açmıştır. 

 Daha önce Kurulumuzdan almış oldukları ön lisans denklik belgeleri ile Ankara ve Dokuz Eylül Üniversitelerinde denklik lisans tamamlama programını başarıyla tamamlayanlara verilmiş olan lisans denklik belgelerine, 16.07.1997 tarihli karar uyarınca konulan “Bu belge öğretmen atamalarında geçerli değildir.” şeklinde değiştirilmesine karar verilmiştir. 

5. İnönü Üniversitesinin YÖK Başkanlığına gönderdiği belgeler arasında Malatya İl Jandarma Komutanlığının 14.05.2001 tarih ve İSTH:3590-1046-00/Ter-Ças.K.1236(3634) sayılı yazısında Rektör Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ismine gönderdiği yazısında: 

 Nurculuk Grubuna mensup Mustafa Sungur grubu mensuplarının yaptıkları toplantıda baskın yapıldığı ve bu toplantıda bulunan Prof. Şener Dilek hakkında idari işlem yapılmasının talep edildiği görülmüştür. 

 Diğer taraftan baskında gözaltına alınan 69 kişi hakkında İstanbul DGM tarafından 1999/385 no’lu karar ile takipsizlik kararı verilmiş olmasına karşın söz konusu toplantıya katıldığı gerekçesiyle YÖK Disiplin Kurulu Kararı ile Prof. Şener Dilek’in kamu görevinden çıkarıldığı görülmüştür. 

6. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Sevgi Kurtulmuş’a “kılık-kıyafet yönetmeliğine uymaması” nedeniyle hakkında daha önce açılan disiplin soruşturması sonucunda “uyarma” ve “iki yıl süreyle kademe ilerlemesinin durdurulması” cezası verilmiştir. Ceza konusu hususlarda ısrarcı davrandığı gerekçesiyle Yüksek öğretim Kurumları Yönetici Öğretim 
Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliğinin 15. Maddesi dikkate alınmak suretiyle 10. Madde gereği “Görevden Çekilmiş Sayma” disiplin cezası uygulanmıştır. Doç. Dr. Sevgi Kurtulmuş’un kıyafetinin yönetmeliğe uygunluğunun tespit edilmesi için öğretim üyesi çalışma arkadaşlarından 
oluşan bir komisyon teşkil edilmiştir. Burada dikkat çeken husus ise, komisyon üyelerinin çoğunluğunun kıyafetin yönetmeliğe aykırı bir özellik taşımadığı yönünde görüş bildirmesine karşın Doç. Dr. Sevgi Kurtulmuş’un üniversite ile ilişiği kesilmiştir. 

7. YÖK Başkanlığının Üniversite Rektörlüklerine gönderdiği 14.05.1997 tarih ve 
B.30.0.PER.0.00.00.01/05.001-5053.8750 sayılı yazısında, bazı radikal dini unsurlara vurgu yapılarak sistemli bir mücadele süreci başlatılması, bu çerçevede aydınlatma faaliyeti yürütülmesi, mevzuata uymayanlar hakkında işlem yapılması ve yapılacak faaliyetler hakkında bilgi verilmesi istenmiştir. 
Buna istinaden bazı üniversitelerin bağlı fakültelerine bu yönde çalışmalar yürütmelerine ilişkin yazı yazdıkları görülmüştür. 

8. İçişleri Bakanlığının 1998 yılında yayımladığı iki gizli genelgeden birinde yeni kayıt olacak öğrencilere özellikle türban konusunda ikna ve ikaz yöntemi ile müdahale edilmesi, ısrarcı öğrencilere yasal mevzuatın hatırlatılması direktifi verilmektedir. Diğer genelgede ise, türban konusunda yapılan eylemlerde genellikle 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefetten gözaltına alınanların yargı önünde serbest bırakıldığı vurgulanarak, eylemlerin basit bir gösteri olmaktan ziyade Cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirmeye yönelik olduğu hatırlatılmış ve suçun niteliğinin iyi belirlenerek gözaltına alınanların Cumhuriyet Savcılığına sevk edilmesi istenmektedir. Bu çerçevede, 
cezasız kalan suçun olayların tırmanmasında önem rol oynadığı belirtilerek hâkim ve savcılarla yakın ilişki içinde olunması tavsiye edilmiştir. Gereği için Valilik ve güvenlik birimlerine bilgi için Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu ile MGK Genel Sekreterliğine gönderilen genelgeler ek’te sunulmuştur. 

9. Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz görev süresi boyunca değişik vesilelerle üniversitelere yazdığı yazılarda laiklik, irtica ile mücadele ve türban konularına özel hassasiyet gösterilmesi konusunda uyarılar yaptığı görülmüştür. 

10. Necmettin ERBAKAN Üniversitesi (Selçuk Üniversitesi döneminden) Meram Tıp Fakültesinde, Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymama gerekçesiyle 24 Hemşireye kamu görevinden çıkma cezası verilmiştir. 

11. Ondokuz Mayıs Üniversitesinde 223 öğrencinin uyarma, kınama ve okuldan uzaklaştırma cezası aldığı görülmüştür. 

11. Pamukkale Üniversitesinde 20 öğrenci kınama ve uyarma cezası almıştır. 

12. Sakarya Üniversitesinde 23 personel Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymama gerekçesiyle uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezaları verilmiştir. 

13. Aksaray Meslek Yüksek Okulunda 6 öğrenci Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymama gerekçesiyle kınama cezası almıştır. 

14. Celal Bayar Üniversitesinde 9 Araştırma Görevlisi Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymama gerekçesiyle uyarma ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezası almıştır. 

15. Cumhuriyet Üniversitesinde irticai faaliyet yürüttüğü gerekçesiyle 2 personele kademe ilerlemesi ve uyarma cezası verilmiştir. 

16. Dumlupınar Üniversitesi 1997-2002 yılları arasında 196 öğretim görevlisi ve araştırma görevlisinin görev sürelerinin yenilenmediği görülmüştür. Bu tür bir uygulamanın diğer üniversitelerde de olduğu, bu uygulama nedeniyle de çok sayıda öğretim görevlisinin mağdur olduğu değerlendirilmektedir. 

17. Harran Üniversitesinde Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymama gerekçesiyle 8 Hemşire ve Araştırma Görevlisi memuriyetten çıkarma cezası verilmiştir. 

18. İnönü Üniversitesinde Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymama gerekçesiyle 6 personele kademe ilerlemesi cezası verilmiştir. 

Üniversitelerde yaşanan olaylara örnek olarak; Harran Üniversitesi Rektörlüğü görevini yürüten Prof.Dr. Servet Armağan dan bir diğeri, 1993-15.11.1996 yılları arasında Harran Üniversitesi Rektörlüğü görevini yürüten Prof.Dr. Servet Armağan’nın Cumhuriyet Gazetesinde yer alan iddialar ve bazı öğretim üyelerince YÖK’e ulaştırılan şikayet dilekçeleri üzerine açılan soruşturma neticesinde görevden alındığı, 


Marmara Üniversitesi Fen-edebiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr.Mustafa Çetin Varlık’ın “irtica faaliyetleri” ile Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’nda Atatürk büstlerinin kırılması, Atatürk fotoğraflarının kaybolması, yırtılması ve üzerinde küçültücü tahrifat yapılması gibi 
irticai faaliyetlere katıldıkları gerekçesiyle disiplin cezasıyla cezalandırılan öğrencilere geçici mezuniyet belgeleri verilmesi hakkında Cumhurbaşkanlığına çeşitli imzasız ve isimsiz şikayet mektupları gönderilmiş, bu dilekçeler Cumhurbaşkanı Genel Sekreterliği tarafından “irticai faaliyetler” yönünden incelenerek sonucu hakkında bilgi verilmek üzere YÖK’e yazılarla intikal 
ettirilmiştir. Bu iddialar üzerine YÖK Denetleme Kurulu tarafından gerekli incelemeler başlatılmış, ilgili öğrenciler okullarından uzaklaştırılmışlardır. 

 Komisyonumuza gönderilen Dr. Kazım Kara imzalı mektupta; Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde, öğretim elemanları kendi müktesebatı olan kadrolara (Yrd. Doç., Doç. Ve Prof.) atanmayarak mağdur edildikleri, bazı öğretim elemanlarına bu birçok öğretim üyesi de, Kemal Gürüz'ün Başkanlığı zamanında YÖK'e yazılan yazılarla denenmek üzere başka üniversitelere atandıklarını (Prof. Dr. 
Nurhan Akyüz, Prof. Dr. Avni Öztürk, Doç. Dr. Erdoğan Küçüköner, Doç. Dr. Burhan Arslan, Yrd. Doç. Dr. M. Kazım Kara). 

 Bu dönem içerisinde üniversite yönetimince yayımlanan 11.10.2001 tarihli Prof. Dr Yücel AŞKIN imzalı Genelgede; 

 “Yükseköğretim Kurumlarında öğrenim gören öğrencilerin, çalışan akademik ve idari personelin Üniversitelerde herhangi bir siyasi ya da dini ideolojinin simgesi şeklinde kılık kıyafette bulunamayacağı yönünde karar ve uygulamalara uyma zorunluluğu bulunmaktadır. Bu konudaki karar ve uygulamaların yasal dayanağı Anayasanın başlangıç bölümünde yer alan ilkeler ve özellikle laiklik ilkesi, Anayasanın 2, 10, 24, 174, maddeleri Anayasa Mahkemesi, Danıştay, İdare 
Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu kararlarıdır. 

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı 28.08.2001 tarih ve 19196 sayılı yazısıyla; yasal düzenlemeler, yargı kararları ve uygulamalar çerçevesinde türbanlı kişilerin Üniversitelere alınmaması hususunda Üniversite Yönetimlerince gerekli özen ve titizliğin gösterilmesinin gerektiğini belirtilmektedir. 

 Buna göre, Üniversitemiz Kampusu dahilinde bulunan lojmanlarda ikamet edenlerinde türbansız olmaları gerekmektedir. Aykırı tutumlarını sürdürmekte olanlar hakkında ise gerekli tüm yasal işlemler yapılacağı önemle rica olunur.” 

İfadeleri yer almıştır. 

7. Basın- yayın kuruluşlarına yapılan baskılar: 

Adalet Bakanlığı tarafından Komisyonumuza gönderilen yazı eklerinde ifade edilen konu başlıkları incelendiğinde, 1997-2006 yılları itibariyle aşağıda gösterilen çizelgede irticai yayın yaptıkları iddia edilen yayınların sayıları yer almaktadır. 


İRTİCAİ NİTELİKTE YAYIN YAPAN GAZETE   KİTAP   DERGİ RADYO  TV 





 Özet olarak ifade etmek gerekirse, on yıllık bir dönem baz alındığında, toplam olarak 235 gazete, 39 kitap, 52 dergi, 128 radyo ve 46 televizyonun irticai nitelikte yayın yaptığı belirtilmiştir. 

 Bu çizelgeye göre, “irticai yayın yaptığı” şeklinde nitelendirilen gazetelerin sayısı 2001 yılında zirveye çıkmıştır. Benzer şekilde kitaplar, radyolar ve televizyonlar açısından bu tür yayınlar 2000 yılında en büyük artışı göstermiştir. Dergiler açısından ise en yoğun yıl 2002 olmuştur. 

Dolayısıyla 406 Sayılı MGK Kararına istinaden alınan önlemlerin 2000’li yılların başlarına kadar etkili olamadığını söylemek mümkündür. 

 Öte yandan, MGK Genel Sekreterliğinin 28.01.2000 tarihli yazısında, Başbakanlık Uygulamayı Takip Kurulu faaliyetleri çerçevesinde düzenlenen raporlarda “yalnızca 406 Sayılı” MGK kararı kapsamındaki konulara yer verilmesi istenmiştir. Böylelikle “irtica” kavramının birinci öncelikli tehdit olarak empoze edilmiş olduğu ancak, bölücü yayın yapan kuruluşlara değinilmediği açıkça görülmektedir. Bu kapsamda, bölücü terörün etkili olduğu bir dönemde silahlı kuvvetler tarafından irtica tehdidinin ön plana çıkarılmış olması, bugün gelinen nokta dikkate alındığında tehdit algılaması açısından tartışmaya açık bir tercih yapıldığını söylemek mümkündür. 

 Ayrıca, söz konusu dönemde özel televizyonlara ve radyolara açılan davaların çoğunluğunun takipsizlikle sonuçlanmış olması, televizyonların hiç birinin mahkum edilmemesi, radyolarda ise sadece 2 mahkumiyet kararı bulunması dikkat çekicidir. Benzer şekilde davaların önemli bir bölümünün erteleme, görevsizlik, derdest, yetkisizlik gibi değişik şekillerde sonuca bağlanmış olması 
konunun yargı organları nezdinde farklı algılama veya ele alma biçimlerine neden olduğunu akla getirmektedir. Böylelikle bu davaların açılma nedenlerinin bir yönüyle baskı unsuru olarak kullanıldığı ve açılan davaların sorgulanmaya muhtaç hale geldiği değerlendirilmektedir. 


BÖLÜM DİPNOTLARI;


237 Milli Savunma Bakanlığının 26.09.2012 tarih MAİY: 2012/7749/Kan.ve Kar.D.Kan.Tetkik ve İşl.Ş.1755 sayılı yazısı. 
238 Yavuz SULUMEŞE’nin 03/07/2012 tarihli Dilekçesi. 
239 Mustafa Hacımustafaoğulları 17/05/2012 tarihli Dilekçesi. 
240 M.Ufuk Ertuğrul’un Tarihli Dilekçesi. 
241 Eyüp Saracoğlu’nun tarihli Dilekçesi. 
242 ….’ın İl Emniyet Komisyonun 04.02.1999 günü yaptığı ocak ayınama ilişkin değerlendirme ve kararların yer aldığı toplantının özel gündeminde; ….ilçe Kaymakamının asker aleyhindeki bazı davranışlarının görüşüldüğü, aynı komisyonun 18.02.1999 tarihinde yaptığı son toplantıda 3 üncü madde olarak " …. bölge Komutanlığına intikal eden bilgilere göre; kaymakamının eşinin başörtülü olduğu, derslere perukla girdiği, çevresine askerden korkarak: yapıyorsunuz gibi sözler sarf ettiği belirtilmiştir." denilmiş ve ayrıca aynı toplantıda …… Kaymakamının her türlü faaliyetlerinin kontrol altında tutulması ve olumsuz davranışlarının takip edilmesine karar verilmiştir.
…. ‘ın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında yaptığı konuşmada günün önemini belirten konulara değinilmediği, Atatürk ve Cumhuriyet kelimelerinin konuşma metninde bulunmadığı…
…. Kaymakamının, irticai bir faaliyette bulunduğu kanıtlanamamış ise de;…….. Eşinin dinsel amaçlı türban taktığı ve eşli resmi toplantılara katılmamasının ilçede kınandığı; gibi eleştiri ve suçlamalarla bir çok Mülki İdare Amirinin hizmetten uzaklaşması sağlanmıştır

243 Ömer KAYIR’ın Komisyon Tutanağı.
244 Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 19.10.2012 tarih ve B.02.1.DİB.0.71.05.00-090.02-123 sayılı yazısı.
245 Tümgeneral Yaşar Karagöz’ün ve Diyanet işleri Bakanlığında Başdanışman sıfatıyla Kurmay Albay Oğuz Kalelioğlu’nun da faaliyet yürüttüğü gözlenmiştir. Her iki askerin de MGK Genel Sekreterliği Toplumla İlişkiler Başkanlığında (Psikolojik harekat görevi yürüten) görev yapmaları bundan sonra da DİYAM’ın kuruluşunu yapıp burada görev almaları dikkat çekicidir. Diğer taraftan Kalelioğlu, 2003 yılında, Kıbrıs Adalet Partisi başkanlığı döneminde, Annan Planı’na hayır denilmesi yönünde çalışmalar yapmıştır.
246 RTÜK Başkanlığının 18.10.2012 tarih ve B.02.6.RTÜ.0.06.00.00-041.02/1161 sayılı yazısı.
247 Çetinkaya, T; En Uzun Şubat, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, s. 82, 83, 84

248 Millî Eğitim Bakanlığı, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı, 15. Millî Eğitim Şurası, s. 4. http://ttkb.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/ 2012_06/06021410_15_sura.pdf (Erişim: 22.09.2012)
249 Çetinkaya, T; s. 88, 89 
250 28 Şubat Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi, Birey Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 15, 16 
251 Çetinkaya, T; s. 94, 95, 96 
252 Hürriyet, 24 Eylül 1997 
253 Çetinkaya, T; s. 55, 56, 59, 62 
254 Çetinkaya, T; s. 237, 242, 243 
255 Bu konuda, Milli Eğitim Bakanlığı’nca İmam-Hatip Liselerinde okuyan kız öğrencilerin kıyafetleri konusunda Bakanlık Görüşünün bildirilmesi talebiyle Devlet Bakanı Sn. Mehmet ÖZGÜNEŞ’e gönderilen 22.12.1980 gün ve 
018323 sayılı yazıda yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından ilgili Devlet Bakanlığı’na sunulmak üzere hazırlanan ve Diyanet İşleri Başkanlık Makamına arz edilen 30.12.1980 tarih ve 77. Nolu “KARAR”da: “…İmam-Hatip Liseleri’nin yönetmeliğinde, dinimizin Müslümankadınların örtünmesiyle ilgili hükümlerine aykırı, anayasamızın tanıdığı kişinin temel hak ve hürriyetlerini zedeleyici ve sözü edilen okulların yönetim, eğitim ve öğretim faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyici nitelikte hükümlerin yer 
almasının uygun olmayacağı mütalaa olunmuştur.” ifadelerine yer verilerek İmam-Hatip Liselerinin yönetmeliğine başörtüne ilişkin yasağın konulmasının doğru olmayacağı vurgulanmıştır.
256 İstanbul Valiliği’nin 12 Şubat 2002 tarih ve B.08.4.MEM.4.34.00.23.-Orta Sor.410/1200 sayılı “İlimiz İmam-Hatip Liselerinde Kılık-Kıyafet Yönetmeliğine Uyulması” ile 12 Mart 2002 tarih ve B.08.4.MEM.4.34.00.12-510/907 sayılı yazıları ektedir. 


 ***

28 ŞUBAT SÜRECİNİN DEVLET VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ YANSIMALARI, BÖLÜM 1

28 ŞUBAT SÜRECİNİN DEVLET VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ YANSIMALARI, BÖLÜM 1 


1. Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki yansımaları: 

 Türkiye’de 1990’lı yıllardan itibaren yapılan yerel ve genel seçimde Refah Partisi’nin yükselen grafiği yakından takip edilmiş; bu gelişme, Türkiye’nin muhafazakarlaşması, irticanın yükselişi gibi ideolojik bir temelde ele alınarak, Refah Partisi’nin temsil ettiği Milli Görüş çizgisi Devleti yıkmaya yönelik bir iç tehdit olarak algılanmıştır. 

 Bu rahatsızlık, Refah Partisi’nin 1990 ve 1994 yıllarında yapılan yerel seçimlerdeki başarısı, ardından Aralık 1995 genel seçimlerinde birinci parti olması ve nihayet 8 Temmuz 1996 tarihinde REFAH-YOL Hükümeti’nin kurulmasıyla had safhaya ulaşmıştır. Bu gelişme karşısında, sözkonusu 
irticai kişilerin orduya sızmış olduğu/sızmak istediği vehmine kapılan Komuta Kademesi tarafından, 28 Şubat 1997 tarihli MGK Kararının uygulanmasının takibi amacıyla, Batı Çalışma Grubu (BÇG) ve Mayıs 1997 ayında Genelkurmay İkinci Başkanı’nın imzasıyla kabul edilen Batı Harekat Konsepti çerçevesinde, TSK personeline ve diğer bazı kişilere yönelik, aileleri de dahil olmak üzere örtülü bir 
tespit ve fişleme operasyonu”na girişilmiştir. 

 Komisyonumuzca Genelkurmay Başkanlığından istenen Batı Çalışma Kurulunun kuruluşu ile ilgili istenen bilgi ve belgelerin 28 Şubat dönemini soruşturan Cumhuriyet Savcılığına gönderildiği bildirilmiştir. Ordu içindeki sözkonusu rahatsızlığın 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısı ile beraber doruk noktasına çıktığı görülmektedir. Bunun somut göstergesi, askeri teamüllere göre her yıl 
iki kez Ağustos ve Aralık aylarında gerçekleştirilen YAŞ’ın, 1997 yılına mahsus olmak üzere 26 Mayıs 1997 tarihinde olağanüstü toplanması olmuştur. 1997 yılında, yurt çapındaki tüm Kuvvetler bünyesindeki askeri birimlerde, askeri hiyerarşiye aykırı olarak yapılan bilgi toplama faaliyetlerinde, subay ve astsubayların eşleri ve hatta çocukları da birer haber toplama elemanı olarak kullanılmıştır. Bu durum, ordu içinde birlik ve beraberlik duygusunu zedelemiş; komşuluk ilişkilerini zedeleyerek, “muhbir komşu” korkusunu körüklemiştir. 

 Öte yandan, BÇG içinde görevlendirilen personelin kimi zaman alt rütbelerde olması, bu kişilere kendisinden üst rütbedeki amirlerini de fişleme imkanı vermiş, bu durum ordu içindeki hiyerarşinin bozulmasına yol açmıştır. Keza, çok sayıda sicil amiri/komutan da, “irticacı personele müsamaha gösteriyor “damgası yememek için, terfi vb. endişelerle, bu uygulamalar karşısında sesini 
çıkaramamıştır. 

 Ardından hedefteki bu kişilerin tasfiye edilmesi için gerekli altyapı oluşturulmaya çalışılmış; bunun için ilgili personelin kimi zaman geriye dönük sicil raporları -hukuka aykırı biçimde- bozulmuş, kimi zaman psikolojik taciz, kimi zaman da fiili işkence gibi yöntemler uygulanabilmiştir. 

 Bu operasyon; kendisi ve/veya eşi dindar/mütedeyyin olarak görülen personelin öncelikle fişlenmesi, akabinde çeşitli yollarla kendisinin ve ailesinin sözlü veya fiili şekilde taciz edilmesi, nihayetinde bu kişilerin kendi istekleriyle istifa etmesi veya emekliye ayrılmak zorunda kalması yahut “kaderine razı” olanların “disiplinsizlik” gerekçe gösterilerek, Yüksek Askeri Şura Kararı veya Bakan 
Onayı gibi yöntemlerle re’sen emekliye sevk edilmek suretiyle tasfiye edilmesiyle sonuçlanmıştır. 

 TSK’nın bir tür kendini koruma refleksi olarak değerlendirilebilecek bu süreçte, “türban” olarak tanımlanan “başörtüsü”, irticaın/gericiliğin sembolü olarak değerlendirilerek, eşi başörtülü olan asker personel, sırf bu nedenle ihraç edilmekten kurtulamamıştır. 

 Tasfiye edilen personel, psikolojik yönden çöküntüye uğramanın yanı sıra, bazıları intihar etmiş, birçoğunun kendisi veya eşi hastalığa yakalanmıştır. Daha da önemlisi, bu kişiler, YAŞ Kararlarının temyiz edilememesi sebebiyle idarenin bu eylemine karşı çaresiz kalmış; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi hak arama imkanlarını kullanamamış ve neticede özlük hakları kaybına 
uğrayarak maddi yönden yıkıma uğramıştır. Öte yandan, bu personelin, 28 Şubat 1997 tarihli MGK Kararı gereğince, ordudan ihraç edildikten sonra başka bir işe girmeleri de, yine temel insan haklarına aykırı şekilde engellenmek istenmiştir. Böylece bu kişilerin mağduriyetlerinin ömür boyu sürmesi 
istenmiştir. 

 Nitekim, Komisyonumuza Milli Savunma Bakanlığı’ndan intikal eden, “Yüksek Askeri Şura kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden uzaklaştırılan personele ilişkin yazıda”, 237  Sözkonusu tasfiye sürecinin, 28 Şubat MGK toplantısının hemen öncesinde ve hemen sonrasında, 1995-1999 yılları arasında yoğunlaştığı görülmektedir. 
 Söz konusu yazıdan, 01 Ocak 1990-31 Aralık 2011 tarihleri arasında toplam 1235 personelin Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişiğinin kesildiği; bu kişilerden 1043‘ünün “irticai faaliyet” gerekçesiyle ordudan uzaklaştırıldığı; bunların 395’inin subay, 648’inin astsubay olduğu anlaşılmaktadır. 

 Öte yandan, sözkonusu yazıda, dört askerin ise “yıkıcı örgütlerle bağlantılı” oldukları gerekçesiyle ilişiklerinin kesildiği bildirilmektedir. 

 Başka bir ifadeyle, 1990-2011 yıları arasında, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiği kesilen asker personelin yaklaşık %84.4’ünün mesleklerinden koparılma gerekçesi irtica olmuştur. 

 Söz konusu yazıya göre; bu personelin Kuvvet Komutanlıklarına göre dağılımı şöyledir: 

 - Kara Kuvvetleri Komutanlığı : 275 subay, 319 astsubay 

 - Deniz Kuvvetleri Komutanlığı : 49 subay, 105 astsubay 

 - Hava Kuvvetleri Komutanlığı : 33 subay, 155 astsubay 

 - Jandarma Genel Komutanlığı : 38 subay, 69 astsubay 

  “İrtica” gerekçesiyle gerçekleştirilen sözkonusu tasfiye sürecinin; 

 - Kara Kuvvetleri Komutanlığında 1995-1999 yılları arasında, 

 - Deniz Kuvvetleri Komutanlığında 1996-1999 yılları arasında, 


 - Hava Kuvvetleri Komutanlığında 1990-1991 yılları arasında, 

 - Jandarma Genel Komutanlığında 1998 yılında, zirve noktasına ulaştığı görülmektedir. 

 926 sayılı TSK Personel Kanunu’nun 94/b maddesinin “disiplinsizlik veya ahlaki durum sebebiyle ayırma” hükmü ile bu Kanun’a istinaden 27 Aralık 1998 tarihli 23566 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Subay Sicil Yönetmeliği’nin 91/f maddesi ile 28 Aralık 1998 tarihli 23567 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Astsubay Sicil Yönetmeliğinin 60/f 
maddesinin “Tutum ve davranışları ile yasa dışı siyasi, yıkıcı, bölücü, irticai ve ideolojik görüşleri benimsediği, bu gibi faaliyetlerde bulunduğu veya karıştığı anlaşılanlar” hükmüne istinaden, sicil raporları sözkonusu “sübjektif ölçütlere” dayalı olarak, menfi şekilde düzenlenen çok sayıda subay ve astsubay mağdur edilmişlerdir. 

 Yürürlükteki ceza yasalarında “siyasi, yıkıcı, bölücü, irtica ve ideolojik görüşleri benimsemek, bu gibi faaliyetlerde bulunmak veya karıştığı anlaşılmak” şeklinde bir suç tanımı yapılmamış olmasına rağmen, söz konusu Yönetmelikler yoluyla asker personel için yeni bir suç tanımı yapıldığı ve suç kavramının yasalara aykırı şekilde genişletildiği görülmektedir. 

 Bu personel hakkında, hizmet sürelerine bakılmaksızın haklarında Emekli Sandığı Kanunu hükümleri uygulandığı için bu kişilerden, ayırma işlemi tarihi itibarıyla, emekli hakkını elde edemeyenler, emekli ikramiyesi dahi alamamışlar ve maddi açıdan büyük kayba uğramışlardır. 

 Öte yandan, 28 Şubat döneminde ordudan ayırma işlemleri sadece YAŞ Kararları ile değil, bunun yanı sıra, Milli Savunma Bakanları tarafından onaylanan Kararnameler ve sicil raporları yoluyla da yapılmıştır. YAŞ Kararından farklı olarak Bakan onayıyla atılan bu personel ile sıralı amirleri tarafından zayıf sicil notu aldıkları için atılan asker personel kamuoyunda pek fazla bilinmemektedir. Bu yöntemlerle ordudan atılanlar için YAŞ’zedelerden farklı olarak, temyiz yolu açık gibi görünmektedir. Ancak, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin yerindelik denetimi yapamaması sebebiyle, bu kişilerin hak arama mücadelesi olumsuz sonuçlanmıştır. Tıpkı YAŞ’zedeler gibi, bu yollarla ordudan atılan kişilerin AİHM’deki hak arama mücadeleleri de başarısız olmuştur. 

 Komisyonumuza ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na intikal eden Mağdur dilekçelerinde, TSK içinde, İrticanın; “ Din ile barışık olma ya da manevi değerlerinden kopmadan hayatını devam ettirme” şeklinde algılanmış olduğu; “namaz kılmanın” veya “eşi türbanlı” olmanın, “irtica” gerekçesiyle ordudan uzaklaştırılmak için yeterli olduğu görülmektedir. Nitekim, mağdur 
dilekçeleriyle beraber gönderilen sicil raporlarında, amirleri tarafından “sosyal faaliyetlere katılmayan, eşleri çağdaş kıyafet giymeyen, Cuma namazına gittiği görülen vb.” şeklinde değerlendirilen personelin, bu gerekçelerle ordudan tasfiye edildikleri anlaşılmaktadır. 

 Diğer yandan, TSK bünyesinde 1990-2011 döneminde sadece dört personelin “yıkıcı örgütle bağlantılı olma” gerekçesiyle ordudan uzaklaştırılmış olması, “irticai faaliyet” sebebiyle ilişiği kesilenlerin, özel hayatları ve dini inançları açısından değerlendirmeye tabi tutulduklarını ortaya 
koymaktadır. 


 Öte yandan, Komisyonumuza ulaşan bilgiler çerçevesinde, YÖK Başkanlığının Ek’te yer alan yazısından, GATA Komutanlığında görev yaparken YAŞ Kararlarıyla ordudan ilişiği kesilen asker personelin başka kamu kurumlarında görev yapmalarının mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. 

 Komisyonumuza intikal eden mağdur dilekçeleri arasında dikkati çeken örnekler aşağıda özetlenmektedir. 

 - Emekli Astsubay Yavuz Sulumeşe: 

 Emekli Astsubay Yavuz Sulumeşe dilekçesinde,238 özetle; “2003 yılında “Disiplinsizlik” gerekçesiyle Yüksek Askeri Şura toplantısı beklenmeden TSK’nden emekli edildiğini, TSK bünyesine dahil olduğu 1990 yılından itibaren çeşitli takdir belgeleri ve olumlu sicil notlarına sahip başarılı bir personel olduğunu, ancak 1996 yılında, 3ncü Zh.Tug.K.lığı Çerkezköy-Tekirdağ’a tayin olmasıyla beraber, işlerin ters gitmeye başladığını, yeni evlendiği eşinin başörtüsü takması ve sosyal faaliyetlere katılmaması sebebiyle yedi kez savunmasının istendiğini, 1998 yılında siciline “Eşi başörtülüdür” ibaresinin eklendiğini” ifade etmektedir.

 - Emekli Kd.Bnb. Mustafa Hacımustafaoğulları: 

 Emekli Kd.Bnb. Mustafa Hacımustafaoğulları dilekçesinde,239 özetle; “1976 yılında girdiği TSK’nden 12.12.1997 tarihli YAŞ kararıyla ihraç edildiğini, görevi süresince çeşitli takdir ve başarı belgelerine sahip, başarılı bir subay olduğunu, çalışma hayatı boyunca herhangi bir suç veya disiplin suçu işlemediğini, herhangi bir soruşturma geçirmediğini” ifade etmektedir. 

 - Adı geçen Şahıs, 

Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde Genelkurmay Başkanlığı’nca kendisine verilen 12 OCAK 2011 tarih ve PER.:5010-4703-11/Per.D.Ynt.Ş. (5)11210120 sayılı cevabi yazıda, “ordudan atılma gerekçesi” olarak; 

 “
-Aşırı sağ görüşe sahip olup Milli Görüş mensubu olduğu, 
-Akıncı grubuna mensup olduğu iddialarına karşı takip ve kontrol altına alındığı, 
-Daha ziyade dinine aşırı bağlı kişilerle samimiyet kurduğu, 
-Birlik içinde ve dışında dindar olmayan kişilerle özel temaslardan hoşlanmadığı, 
-Aile ziyaretlerinde misafirlerinin haremlik selamlık olarak oturmalarını istediği, 
-Lojman sırası geldiği halde eşini bahane ederek, lojmana girmeyip sivil konutta oturduğu, 
-Ailesi yönünden laiklik ilkesine ve ailesinin giyimi bakımından kılık kıyafet inkılabına karşı olduğu, 
-Parti yanlısı Milli Görüşçü olduğu,
-Kütahya’da Milli Görüşçülerce oluşturulan Refah-Kent Yapı Kooperatifinin yönetim kurulu üyeliğini yaptığının öğrenildiği, 
-Bulut Projesi kapsamında sorgulanması sırasında kendisine uygulanan Polygraph test sorgusunda (yalan makinası) sorulan beş sorudan dördüne yalan yanıt verdiği, 
-Askeri mesai aracına türbanlı öğrencilerin bindiği duyumu alınması üzerine bir personelin görevlendirilerek 25 KASIM 1997 tarihinde Yenikent’ten kalkan servis aracında kimlik tespiti esnasında kızının türbanlı olduğunun belirlendiği” 
hususlarının yer aldığı ifade edilmektedir. 

Emekli Dz.Bnb. M.Ufuk Ertuğrul: 

 Dz.Bnb. M.Ufuk Ertuğrul’un dilekçesinde;240 eşinin başörtüsü ve kendisinin Cuma Namazına gitmesi nedeniyle sistemli bir şekilde baskı gördüğünü ve daha sonra kendisine sıklıkla ordudan ayrılmasının telkin edildiğini ifade etmiştir. Son olarak eşinin tesettürü nedeniyle sicilinin değiştirildiğini de dilekçesinde belirtmiştir. 

 Emekli Sb.Kazım Çetin: 

 Emekli Kazım Çetin ise 1990’lı yıllara kadar herşeyin normal olduğunu inançlı bir subay olarak namazını kılabildiğini ve başörtüsü sorunu yaşamadığını, ancak bu tarihten sonra, “yemeklere/çaylara eşli katılmamayı adet haline getirmek” gerekçesiyle ilişiğinin kesildiğini; bu süreçte, ordu bünyesinde; 

 - Mescit/camii talimatlarının yayımlandığı; mesai saatleri içinde mescitlerin açık olmayacağı ve resmi elbise ile camilerde namaz kılınmamasının emredildiği, 
- Kütüphanenin yeniden dizayn edildiğini, 
- Seri konferanslar verilmeye başlandığını, ifade etmiştir. 

 Emekli Levazım Kıdemli Binbaşı Eyüp Saracoğlu: 

 Emekli Levazım Kıdemli Binbaşı Eyüp Saracoğlu’nun gönderdiği mektupta;241 “1993-2000 yılları arasında irtica bahanesiyle kendilerine yönelik baskıların arttığını, özellikle askeri liselerden tayinle gelen öğretmenlerin sık sık baskıya maruz kaldığı, bazı personelin eşlerinin başlarının zorla açtırıldığını, başlarını açan eşleriyle kokteyllere ve içkili yemeklere katıldıklarını, deniz kamplarında 
eşlerinin mayoyla denize girmeleri konusunda baskı yapıldığını, emekliliği hak eden personelin bu baskılar yüzünden erken emekli olmak zorunda kaldığını” ifade etmektedir. 

 Eyüp Saracoğlu, kendisi hakkında Ulaştırma Yüzbaşı Ziya DOĞAN tarafından; ”Subay ve astsubayların eşleri ile birlikte sosyal faaliyetlere katılacağı ilgi emirde belirtilmiş olmasına rağmen 15 ŞUBAT1996 günü verilen iftar yemeğine eşinizin katılmadığını tespit ettim. Bu konudaki yazılı savunmanızı 26 ŞUBAT 1996 günü saat 09’15’e kadar hazırlamanızı rica ederim” şeklinde savunma istendiğini ifade etmektedir. 


İlaveten, Tuğgeneral M. Kemal TUTKUN tarafından Kara Kuvvetleri Komutanlığı 4ncü Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı’nın 22 ARALIK 1999 gün ve İSTH:3590-268-99/(2424) sayılı, “Savunma” konulu yazısında; 

“1. Muhtelif vesilelerle yapılan kontrol ve gözlemlerde eşinizin TSK personeline yakışmayan ve geleneksel giyim tarzı olan başörtüsü dışında, ideolajik bir simge olarak kullanılan türban/tesettür benzeri kıyafet giyindiğine dair bazı duyumlar alınmış bulunmaktadır. 

2. Eşinizin çağdaş kıyafetle ve TSK.leri personeline yakışır bir kıyafet giyinmesi gerektiğini bilmiyor muşunuz? Biliyorsanız neden uygulamaktan imtina ediyorsunuz? 

3. Yukarıdaki hususlarda savunmanızı, mümkünse eşinizin stüdyoda çekilmiş vesikalık ve boy fotoğraflarıyla takviye edilmiş olarak 27 ARALIK 1999 tarihine kadar vermenizi rica ederim” şeklinde savunma alındığını belirtmektedir. 

Sivil Memur Abdulkadir BOZDEMİR (1998-377) 

 Abdulkadir BOZDEMİR, Komisyonumuza gönderdiği 15 Ekim 2012 tarihli dilekçesinde; YAŞ Kararları haricinde, TSK’da görevli Sivil Memurların da “irticai faaliyetlere karışma” gerekçesiyle görevlerine son verildiğini ifade etmektedir. 

Adıgeçen şahıs dilekçesinde kendisi ile ilgili olarak; 

- Hava Kuvvetleri Komutanlığı 1.Füze Grup Komutanlığı’nda görevli iken, Hava Kuvvetleri Komutanlığı 1.Füze Grup Komutanlığı’nın 14 KASIM 2001 gön ve İSTH.: 3590-872-01/122 sayılı ve "Sivil Memur.Abdulkadir BOZDEMÎR ve Ailesi" konulu emrinde; 

“- Fz. Grp. Kliği Pek Şb. Merk. Per. İşl. Me. olarak görev yapan Svl. Me. Abdulkadir BOZDEMÎR (1998-377) ve ailesi hakkında müteakip zamanlarda yapılan kontroller sırasında: 

- Terminoloji olarak genelde, dini terimleri çoklukla kullandığı; (İnşallah, Maşallah gibi.). Özellikle Spor saati olan CUMA gününün öğlen vakitlerinde Komutanlık birimi irinde görünmeyip, spora katılmadığı; daha önce hakkında irticai faaliyetlerde bulunduğu tespit edilen Svl. İşçi Kazım GULAYDIN (0001787)'la birlikte, 'Cuma Namazı'na gittiği konusunda duyumlar alındığı. 

- Anılan personelin aksaklığa sebebiyet verecek durum oluşturmadan araştırılması, özellikle eşi ve yeni doğan kızına 'Rüveyda' ismini niçin verdiği birinci derece ailesi hakkında gerekli takibatın yapılması, şahsi dolabındaki eşyaların envanter dökümlerinin periyodik aralıklara yapılarak, yazılan tutanakların İstihbarat Şubeye gönderilmesi, talimatlarının verildiği görülmüş tür.” hususlarının yer aldığını belirtmiştir. 

Hava Kuvvetleri Komutanlığı 1.Füze Grup Komutanlığı’nın 05 Ekim 2004 tarih ve İSTH.: 3590-23-04 İsth/267(82) sayılı bir diğer yazıda; 

“03 EYL 2004 tarihinde: Destek Memur AbduIkadir BOZDEMİR (1998-377)'in evine; kontrol-ziyaretleri yapıldığı, bu ziyaretler sırasında bazı irticai envanter unsurlara rastlanmış olduğu ve tutanakla el konulduğunun belirtildiği, başta Kuranı Kerim (Meal Ömer Nasuhi Bilmen), 


'Yasak Yayınlar' listesinde bulunmadığı, ancak, dini bilgiler ihtiva ettiğinden el konulmasının yerinde olduğu, 

- Evinde alenen teşhir ettiği tablo yazma eserlerin (Ör.:1947 yılı el yazma "Allah"hattı) irticai propaganda kapsamında olduğu, 
- Bu ziyaretler esnasında yapılan incelemede; 
- Eşinin tüm uyanlara rağmen, çağdaş olmayan kıyafetle dolaştığı. Kıyafet konusunda değişimin; mümkün olmadığı, 
- Anılan personelin bu envanterleri bilerek ve isteyerek bulundurduğu yönünde kanaat oluşturduğu, 
- Bu nedenle İlgi personelin takibinin sıklaştırılarak, atıl görevlere atanması ayrıca, diğer TSK Personeliyle koordinesinin en alt seviyeye indirilmesi. 3 yıldır süren araştırmada sona gelindiğini ve bunun ilgi personele yansıtılmaması gerektiğinin belirtildiği görülmüştür.” denilmektedir. 

Bu gelişmeler sonrası kendisiyle ilgili olarak, Hava Kuvvetleri Komutanlığı 1.Füze Grup Komutanlığı’nın 05 Ekim 2004 tarih ve PER.: 7200-262-04 /3.KS.1136 sayılı yazısında; 

“Ailenizin durumu ve eşinizin çağdaş olmayan bir kıyafetle toplum içerisinde kendini göstermesi siz TSK mensubuna ve bağlı bulunduğunuz birliğe yakışmamaktadır. Komutanınız ve 1. sicil Amiriniz olarak, bu konu hakkında sizi sözlü olarak uyarmama rağmen olağan durumunuz da bir gelişme olamaması üzerinize başta sizi ve eşiniz bayan Bozdemir'i son kez uyarmak zorundayım. 
Durumunuzun takipçisi olduğumu, eşinizin kıyafetini değiştirme yönünde girişimde bulunmaması halinde ortaya çıkabilecek 926 Sayılı İç Hizmet Kanununun ilgili müeyyideleriyle karşı karşıya kalabileceğinizi hatırlatır, bu konunun bilinmesini rica ederim.” şeklinde bir uyarı yazısı daha aldığını 
ve nihayetinde “irtica bahanesi” ile ancak aslında eşinin başını örtmesi nedeniyle memuriyetine son verildiğini ifade etmektedir. 

- BULUT PROJESİ: 

Komisyonumuza; Türk Hava Kuvvetleri bünyesinde, 1992 yılından itibaren, irticai faaliyette bulunduğu iddia edilen asker personele yönelik olarak, “Bulut Projesi” adıyla yürütülen gizli bir operasyon ilişkin bilgi ve belgeler intikal etmiştir. Söz konusu belgelere göre, yüzlerce Havacı subay ve astsubayın, 1990’lı yıllarda, yasa dışı şekilde sorgulandıkları ve işkenceye maruz kaldıkları 
anlaşılmaktadır. 

Sözkonusu belgelerde; sözkonusu Proje kapsamında, sorgulanan personele, “Refah Partisinin Milli Görüş Düşüncesini benimsiyor musun?”, “Kütahya Milli Gençlik Vakfında dini-siyasi faaliyetlerde bulunuyor musun?”, “Evinde veya diğer yerlerde yapılan aile toplantılarında aşırı dinci propaganda yapıyor musun?”, “Toplumun şeriat kuralları ile yönetilmesini benimsiyor musun?” vb. 
şekilde çeşitli sorular yöneltildiği; bu kişilerden birinin 28 gün oda hapsiyle cezalandırıldığı, sorgulanıp yalan makinasına bağlandığı, fiziksel ve ruhsal işkenceye maruz kaldığı ifade edilmektedir. 


 Bu kişinin, ayrıca, Kasım 1997’de Eskişehir 1. Hava Kontrol Grup K.lığında görevli iken İmam Hatip Lisesinde öğrenim gören kızının da, askeri istihbarat elemanlarınca baskı altına alındığı, bu durum karşısında başlattığı hukuki mücadele üzerine, YAŞ Kararı yoluyla TSK’dan ihraç edildiği 
anlaşılmıştır. 

 Komisyonumuza ulaşan mektuplarda, bahsekonu BULUT PROJESİ kapsamında çok sayıda askeri personelin sorgu ve işkenceden geçirildiğine ilişkin iddialar yer almaktadır. 

 Diğer taraftan YAŞ kararları ile ordudan atılan personelin kamu kurum kuruluşlarında görev yapmayacaklarına dair yazılar yazılmıştır. 

 Bunlardan Yüksek Öğretim Kurulu tarafından üniversiteler gönderilen örnek yazıda; 

 “ Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanlığında görev yaparken Yüksek Askeri Şura Karan ile görevleri ile ilişiği kesilerek görevlerine son verilen tabip subayların listesinin bir örneği yazımız ekinde gönderilmektedir. 

 Bilindiği üzere kamu kurum ve kuruluşundan disiplin nedeniyle ihraç edilen kamu görevlilerinin bir başka kamu kurum ve kuruluşunda istihdam edilmesi 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125. Maddesi uyarınca mümkün bulunmamaktadır. 
Bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.” denilmekte ve yazının ekinde ise, YAŞ kararları ile ordudan atılan subayların isimlerine yer verilmektedir. 


2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,



***