6 Mart 2018 Salı

Batı Medyasının Kronik Hastalığı : Türkiye Karşıtlığı

Batı Medyasının Kronik Hastalığı : Türkiye Karşıtlığı


Batı Medyasının Kronik Hastalığı : Türkiye Karşıtlığı

Tarik Daglı

Gazete, dergi, televizyon ve haber siteleri kuruldukları günden beri bağlı bulundukları siyasi erke hizmet etti. Geçmişte bunu medya etiği, ifade özgürlüğü ve siyasi teamüller gibi yazılı olmayan kurallarla sınırlandıran Batı medyası bugün ise tüm çıplaklığıyla yıllardır saklamaya çalıştığı Türkiye düşmanlığını açıktan yapmaya başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla Gezi Parkı’nda polis müdahalesi başlamış, aradan saatler geçtiğinde sosyal medya üzerinden “iç savaş” tamtamlarının startı verilmişti. O ise üç gündür hasta olduğu halde işine gitmiş, yorgun bedeninin tüm isyanına rağmen bir kez daha yazılımcı olduğu şirketin yoluna koyulmuştu. 31 Mayıs 2013 Cuma günü İstanbul’da dereceler 32’yi gösteriyordu. Her adımda iri cüssesi biraz daha zorlanıyor, sıcak hava dayanılmaz hale geliyordu. Sadece otuz metre kalmıştı. Ama o, bir adım daha atamadı. 
Balmumcu’daki Turkuvaz Medya binası önünde yere yığılıverdi. İlkyardımına gazeteciler koştu. Bileklerini ovaladılar, nefes almasını sağlamaya çalıştılar, onu gölgeye taşımak için uğraştılar. Bazıları da hemen 112’yi aradı. Ancak tüm araçlar Taksim Meydanı’na yönlendirilmişti. Bir tanesinin gelmesi hayli vakit aldı. Ambulans geldiğinde sağlık görevlileri dakikalarca kalp masajı yaptı. İlk anda gencin yanına koşan gazeteciler telaşla olumlu bir haber bekliyordu. Olmadı… Kerem Can Karakaş genç yaşında kalbine yenik düştü. Olay yerine gelen tanıdıkları gözyaşlarına boğuldu. Çaresizce onu hayatta tutmaya çalışan gazeteciler ise hiç tanımadıkları bir gencin ölümüne şahit olmanın verdiği hüzünle işlerine dönmüşlerdi. Taksim’den haber yağıyordu aynı anlarda. Özellikle sosyal medya çalkalanıyordu. Teyit edilmemiş haberler havada uçuşuyordu. Polisin gerçek mermi kullanması, çok sayıda yaralanan ve ölenin olması gibi… Polis tarafından öldürüldüğü belirtilen isimlerden biri ise Kerem Can Karakaş’tı. Oysa daha bir saat önce adeta kucaklarında son nefesini vermişti bu genç… Kerem Can’ın Taksim’de öldürülmediği haberi yakınları tarafından duyurulana kadar bu haber önce ulusal medyada, sonra da uluslararası medyada yerini almıştı bile…Yabancı medyada dört yıldır süregelen amansız yalan ve iftira dolu yayınların belki de startı böylelikle verilmişti. Gezi Parkı Şiddet Eylemleri ile başlayan ve son olarak 16 Nisan referandumu ile devam eden bu radikal propaganda bakın hangi evrelerden geçip, hangi yalanlarla beslenip bugün nerelere geldi?

Haziran 2013-Gezi Parkı Şiddet Eylemleri Süreci,

Yerel basın ve sosyal medyada körüklenen ve sürekli olarak “barışçıl” olduğunun altı çizilen Gezi Parkı Şiddet Eylemleri yabancı medyanın da o dönemdeki en önemli gündem maddesiydi. CNN International ve BBC gibi dünya devleri daha olaylar başlamadan Taksim’e yerleştirdiği yayın araçlarından aralıksız onlarca saat canlı yayın yaptı. Dillerinden düşmeyen şey eylemlerin barışçıl olduğu ve Türkiye’de bir iç savaş çıktığıydı. Aynı yayın kuruluşları Körfez Savaşı’nda bile bu kadar çok canlı yayında kalmamıştı. Söz konusu süreçte yalan konusunda başı çeken kurum CNN International oldu. O günlerde Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı görevindeki İbrahim Kalın’ı canlı yayına çıkartan CNN’in gedikli isimlerinden Christiane Amanpour, yalanlarının ortaya çıkmasına kızmış ve “Şov bitti” diyerek provokatif bir şekilde Kalın’ı yayından almıştı. Amanpour’un İstanbul’daki provokatörleri Arwa Daemon ve Ivan Watson ise Gezi Parkı’nın İstanbul’daki son yeşil alan olduğunu söylüyor ve helikopterlerden eylemcilerin üzerine ateş açıldığını duyuruyordu. CNN’in internet sitesi ise Kazlıçeşme’de yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı AK Parti mitinginin fotoğraflarını “Eylemcilerin sayısı 1 milyonu” aştı diye duyurmakta bir beis görmüyordu.

BBC ve CNN’in ısrarlı bir şekilde yalanlarla duyurduğu haberler Batı medyasında kolayca yer buldu. Avrupa gazeteleri olayları hiç irdelemeden hükümeti hedef alan yayınlar yapmak için adeta yarışa girdi. Yılmaz Özdil’in “24 saat daha dayanırsak AB kararıyla hükümet düşecek” yalanına ya inandığı ya da insanları galeyana getirmek için özellikle abarttığı ortamda iftiralar sınır tanımadı. Olayları en çok sahiplenenlerden biri de Alman medyası oldu. 

Hamburger Morgenpost gazetesi 16 Haziran 2013 tarihli baskısında bir polisin bir kadını tekmelediği fotoğrafı manşetine koyarak Gezi Parkı’nda yaşananları okuyucularına duyurdu. Ancak fotoğraf 2009 yılında ABD-Rhode Island’da Lincoln Polis Merkezi’ne bağlı bir emniyet görevlisi olan Edward Krawetz’e aitti. Alman medyası Gezi Parkı Şiddet Eylemleri ile ilgili sadece yalan yayın yapmadı. Topraklarında yaşayan Türk nüfusunu düşünenler de oldu. Der Spiegel dergisi 24 Haziran 2013’te kapağını Gezi’ye ayırdı ve ilk kez Türkçe başlıkla çıktı: Boyun Eğme… Gezi’ye slogan üreten dergi on sayfalık özel ekini hem Türkçe hem de Almanca yayınlayarak ileriki dönemde Türkiye düşmanlığını devam ettirecek Batı medyasında yeni bir gelenek başlatıyordu.

17-25 Aralık 2013 Süreci-Paralel Yapı ve Ekonomik Darbeler

Gezi Parkı Şiddet Eylemleri’nden aylar sonra o dönemki adıyla Paralel Yapı önderliğinde 17-25 Aralık darbe girişimi gerçekleşirken yabancı medya bir kez daha yaşananları olduğu gibi değil olmasını istediği ya da kurguladığı gibi görüyordu. Ancak hain plan halkın da özverisiyle başarısızlıkla sonuçlanınca uluslararası medya bu kez külliyen yüklenmek yerine Türk ekonomisini hedef almayı tercih etti. Bu dönemde İngiliz Financial Times ve Economist ile Amerikan Wall Street Journal ön plana çıkan yayınlar oldu. Financial Times gazetesi 17-25 Aralık sürecini, “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ailesiyle teröristler arasında ilişkiler var” yalanıyla dile getiriyor ve “Erdoğan’ın zorbalığı ülkenin refahını tehdit ediyor. Türkiye siyasi kargaşa içinde ve Erdoğan’ın edinmiş olduğu uluslararası itibarı mahvolmuş durumda. Yabancı yatırımcılar gerginleşti” diyerek ekonomik spekülasyon yapıyordu. Gezi sonrasında, “Başbakan Erdoğan’ın zorbaca tavrı Türk ekonomisi için ağır bir bedel oluşturacak” tehditlerini savuran Wall Street Journal 17-25 Aralık sonrası ise, “Erdoğan’ın en büyük kozu olan ekonomi artık yerle bir olmuş durumda. Yaklaşan seçimler için AK Parti anket sonucu bile yayınlayamıyor. On yıldır yükselen trendiyle Erdoğan’ı zirveye taşıyan ekonomi bu kez onun sonunu hazırlıyor” ifadelerini kullanıyordu.

“ Gülen, Erdoğan’ın otoriterliğini durdurabilecek tek güç olarak gösteriliyor. Bakalım kim galip gelecek” sözlerini 13 Aralık 2013’te sütunlarına taşıyarak adeta 17-25 Aralık’ın işaret fişeğini atan Economist devam eden süreçte ise şu yorumları yapıyordu: “Erdoğan, çevresi hakkında açılan yolsuzluk davalarına hukuksuzca karşılık vererek otoriterliğini kuvvetlendirdi. Ancak bu, aynı zamanda onun etrafındaki çemberin daraldığını da gösteriyor. Artık Erdoğan’ın sonu geliyor.” Türkiye’yi ekonomik olarak vurmaya çalışan bu girişimlerin ardından 17-25 Aralık’ın haklılığını ve Erdoğan’ın “otoriter”liğini ön plana çıkarmak için dünya çapında bir PR çalışması başlatıldı. Zira o dönemki adıyla Paralel Devlet Yapılanması (PDY) yıllardır sızdığı devlet kurumlarından tek tek çıkarılarak büyük darbe alıyordu. Erdoğan’a “diktatör” demekten çekinmeyen tüm medya kuruluşları sıraya girmişçesine Fetullah Gülen röportajları yayınladı. Wall Street Journal ile başlayan furyaya kısa süre içinde New York Times, Washington Post, The Times, Der Spiegel ve Bild katılırken BBC ve ZDF de görüntülü röportajlarla desteklerini esirgemedi. Röportaj sırasında kendisini iyi hissetmeyen Gülen’in ceket üzerinden tansiyon ölçtürdüğü mizansenler “Kendi halinde sürgünde bir yaşlı adam” alt mesajıyla tüm dünyaya servis edildi. Aynı dönemde 17-25 Aralık’ın montaj tapeleri yabancı medyada büyük ilgi görürken Gülen’in iş adamlarıyla pazarlıklarını ortaya koyan, milyar dolarları yönettiğini ortaya çıkaran ve Türk hükümetini açıkça hedef aldığını gösteren ses kayıtları ise etik (!) sebepler dolayısıyla kati suretle dış basında yer bulmadı.

30 Mart 2014 Yerel Seçimler ve 10 Ağustos 2014

Cumhurbaşkanlığı Seçimi Süreci 17-25 Aralık kumpasları tek tek çökerken yabancı medya destekli algı operasyonlarıyla Türkiye’ye ekonomik olarak az da olsa zarar verildi. Ancak ülke üzerinde dönen dış mihrak oyunlarına en güzel cevap yine sandıktan çıktı. 30 Mart Yerel Seçimleri dış medyada yine “Çalınmış oylar ve hile” başlıklarıyla verilirken Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına giden yoluna çelme takmak için önce Ekmeleddin İhsanoğlu ardından da Selahattin Demirtaş Batı medyasında tam manasıyla “trend topic” oldu. İki adaya da “star” muamelesi yapan yayınlardan Economist ve Financial Times, Demirtaş için sayfalarca güzellemeler hazırladı.

Aynı dönemde Wall Street Journal, Telegraph, Guardian, BBC, CNN, ABC, Fox, Bild, Der Spiegel, Die Welt, The Times, New York Times, Financial Times ve daha birçok yayın kuruluşu mütemadiyen Türkiye’deki gerçeği yansıtmayan internet ve basın sansürlerini, gazeteci tutuklamalarını, insan hakları ihlallerini manşetlerine taşımaya devam etti. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını demokrasi ve laikliğin sonu olarak gösteren medya kuruluşlarından Independent “Türkiye çökme riskiyle karşı karşıya”, Wall Street Journal “Paranoyak Erdoğan” ve Daily Telegraph “Türkiye, Pakistan olma yolunda ilerliyor” tezleriyle gündeme geldi. 10 Ağustos’taki seçim öncesinde Der Spiegel “Erdoğan’ın Devleti” kapağıyla verdiği 16 sayfalık Türkçe özel eki ile dikkat çekerken Economist ise Mart ve Ağustos ayları arasında hiç aksatmadan her hafta Erdoğan ve Türkiye’yi sayfalarına taşıdı. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle seçim propagandası yazıları yerini “diktatör”, “sultan”, “tiran” ve “despot” gibi yakıştırma ve hakaretlere bıraktı.

7 Haziran ve 1 Kasım 2015 Genel Seçimler Süreci

Batı medyası açıkça siyaset sahnesinde görmek istemediğini belirttiği Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmaması için elinden geleni yapsa da Türk milletini buna ikna edemedi ancak vazgeçmedi de. Türkiye’deki medya ortakları olan muhalif basını da kullanan yabancı yayın kuruluşları için yeni argüman Cumhurbaşkanlığı Külliyesi oldu. Erdoğan’ı Osmanlı sultanlarına benzeten ve bilinçaltındaki korkuyu da dışa vuran Batı medyası Külliye’nin som altından yapıldığı yalanını ortaya attı. Aynı dönemde serbest çalıştığını söyleyen bazı yabancı gazetecilerin Erdoğan’ın offshore hesaplarında milyarlarca doları olduğu ve sızan Stratfor belgelerine dayandırılan “Erdoğan çok hasta, iki yıl ömrü kaldı” haberleri de Türkiye’ye servis edildi. The Economist 10 Nisan 2015’teki sayısında, “ Yasaklar Erdoğan yönetiminde rutin hale geldi. Erdoğan, otoriter ” gibi iftiralar attı. Financial Times da 16 Nisan 2015’teki baskısında dört sayfalık bir Türkiye eki dağıttı. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduktan sonra 20’nin üzerindeki yurt dışı ziyareti, 30’un üzerinde yabancı lideri Ankara’da ağırladığını görmezden geldi ve “Erdoğan, yalnızlaşıyor. Dünyadaki liderler için Erdoğan güvenilmez, AB’den uzaklaşan Türkiye” yorumlarında bulundu. Sonra da ekledi, “Eğer İngiltere ile ortaklık yaparsanız, ülkeniz kurtulur.” 20 Ekim 2015’te ise USA Today, Die Welt, ZDF, La Stampa, El Pais, La Repubblica, AFP, Washington Post ve New York Times’ın başını çektiği onlarca medya kuruluşu Türkiye’de basın özgürlüğü kalmadığı iddiasıyla mektuplar yazıp bildiriler yayınladı. Yine The Economist, “Erdoğan Türkiye’nin eksenini doğuya kaydırdı. Türkiye, Batı’dan kopuyor” analiziyle sonraki dönemin en önemli tartışma konularından birini başlatırken Avrupa ve ABD medyasının korkularını da dile getiriyordu. Bunu Financial Times’ın “Türkiye, Erdoğan’ı ilgilendirmiyor. O ‘Benden sonra tufan’ diyen 15. Louis gibi” benzetmesi ve The Guardian’ın “Erdoğan, AB nezdinde tehlikeli bir müttefik haline geldi. Güvenilmez, kindar ve öfkeli…” yorumları izledi. Selahattin Demirtaş’ın İngiliz ve Alman medyasında bolca övülmesinin ardından 7 Haziran sonuçları ile yabancı basın “koalisyon” naraları attı. Ancak bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca suçu yine Erdoğan’a attılar: “Türkiye’yi kaosa sürüklüyor.

15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi Süreci,

Söyleyecek farklı yalanı kalmayan Batı medyası yeni propaganda unsurları ararken Türkiye’nin PKK’ya vurduğu ağır darbeler ve Suriye’den kaynaklanan göçmen sorunu Avrupa medyasının eline gerekli malzemeyi verdi. Türkiye ile olan ilişkilerini koparmakta kararlı olan Avrupa ülkeleri, kendi medyasından besleniyordu. Türkiye’nin serbest dolaşım hakkını almaması için DEAŞ nedeniyle Avrupa çapında terör önlemlerini artıran ülkeler, PKK’ya karşı yürütülen operasyonları bahane ederek sözlerinden dönüyordu. Türkiye’den gelebilecek göçmen akını sebebiyle korku yaşayan Avrupa bu nedenle Erdoğan’ın Avrupa’ya baskı uyguladığını söylüyordu. Hollanda’nın De Telegraaf gazetesi bu durumu “Türkiye Korkusu” başlığıyla verirken özel Türkiye sayısı çıkaranlar tayfasına Fransız Le Point dergisi de ekleniyor ve “Batı’yı Korkutan Ülke” başlığını atıyordu. The Economist bir kez daha Türkiye düşmanlığında başı çekiyor yeni bir özel ek hazırlıyordu. Türkiye’nin İslamlaştığı, DEAŞ’a destek verdiği, Kürt halkını öldürdüğü, çöken ekonomiye rağmen Çamlıca Camii gibi yapılara milyonlar harcandığı gibi sözlerin telaffuz edildiği ekin başlığı ise “Erdoğan’ın Yeni Sultanlığı” oldu. Avrupa kendi içinde bu donelerle uğraşırken ABD düşünce kuruluşu Foreign Policy, “Erdoğan sorunu gittikçe kötüleşiyor. ABD’nin kendi çıkarlarını koruması için Erdoğan’ın verdiği zararı ortadan kaldırması gerekiyor. Hesaplaşma yakın” diyerek adeta darbeyi haber veriyordu.

15 Temmuz’un ardından bile Avrupa ve ABD medyası geri vites atmadı. Halkın efsanevi direnişine rağmen sabaha kadar darbe gerçekleşmiş gibi yayın yapan CNN gecenin yüz karası olarak bir kez daha tarihe geçti. BBC’ye çıkan bir yorumcu darbecileri beceriksizlikle suçlarken, “İlk yapmaları gereken şey Erdoğan’ı öldürmekti” dedi. Fox’taki yorumcular ise darbenin gerçekleşmemesine üzüldü. İlk başta ortadan bir yol izleyen Avrupa medyası ise yavaş yavaş darbe girişiminin kurgu olduğunu dillendirmeye başladı. Darbe girişimi sonrası FETÖ ve PKK’ya açık destek veren ABD ve Avrupa basını halkın yazdığı destanın şokunu bir müddet sonra atlattı ve eski formunu aratmadı. Bu kez sahnede Der Spiegel vardı. Alman dergisi 23 Temmuz tarihli sayısında darbe girişimi sonrası başlatılan operasyonları eleştirmiş ve Türkiye için açık hava hapishanesine benzetilen bir kapakla çıkmıştı. Der Spiegel 13 Eylül 2016’da ise yeni bir Türkiye özel sayısı yayınladı. “Özgürlüğünü Kaybeden Ülke” kapağıyla çıkan ekte, “Diktatör kendi şehirlerini yıkmakla kalmadı, işgale de başladı” denilerek hem PKK operasyonları hem de DEAŞ’a karşı yönetilen Fırat Kalkanı Harekatı eleştiriliyordu.

Diğer taraftan Pensilvanyalı darbeci ise CNN ve ARD’ye röportaj veriyor, ABD ve Alman gazetelerindeki söyleşileriyle sözüm ona aklanıyordu. Sabah gazetesi yazarı Mehmet Barlas bu yaşananları şu sözlerle köşesine taşımıştı:
“Dünyada olup biten her şeyin ıcığını cıcığını çıkartan Batı medyası ile ve gerektiği zaman darbelerle seçilmiş hükümetleri deviren müttefiklerimizle aramızdaki sorunun ‘anlaşılamamak’ ya da ‘yanlış anlaşılmak’ olduğuna inanmamız mümkün müdür? Mısır’daki Sisi darbesine ‘darbe’ diyemeyenler, olayı anlayamadıkları için mi böyle yapmışlardır? Ya da Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimine epeyi zaman geçtikten sonra ölçülü tepki gösterenler, olayın içinde oldukları için böyle davranmamışlar mıdır?” Sabah gazetesi Okur Temsilcisi İbrahim Altay da Batı medyasının darbe karşısında düştüğü durumu şu sözlerle anlatmıştı: “Halk dünya tarihinde eşine az rastlanır bir biçimde tanklara göğsünü siper edince yabancı basının öfke okları bu kez de o kahraman insanlara yöneldi. Sanki darbeciler değil de darbeyi bastıranlar suçluydu.

New York Times bu insanları ‘çeteler’ olarak etiketledi ve kamu güvenliğine tehdit olarak gösterdi. Aynı gazete Türkiye ile alakalı haberini sosyal medyadan ‘Erdoğan takipçileri koyun gibidir; o ne derse yaparlar’ cümlesini tırnak içine alarak duyurdu. Oysa haberde böyle bir cümle geçmiyordu. BBC muhabirinin ‘hükümet aleyhinde konuşacak kimseyi bulamamaktan’ yakınan ve ‘muhalif’ arayan maili sızdı sosyal medyaya. BBC yayınına çıkan bir ‘uzman’ dalga geçer bir biçimde ‘başarılı bir darbenin nasıl yapılması gerektiğini’ açıklayıp akıl verdi. Gerçekler Independent’ı hoşnut etmemiş olmalı ki darbenin bir tiyatro olabileceğine dair komplo teorilerini yayımlamakta bir beis görmedi. Pek çok medya kuruluşu Türkiye’nin Suriyelileşme yolunda olduğuna, iç savaşın kapıda olduğuna dair imalar yapıp durdular. Yabancı medya kuruluşları cılız sesler dışında darbenin meşruiyetini tartışmak ve Türk demokrasisine destek vermek şöyle dursun; darbecilerin yayın organı gibi davrandılar. Bunu yaparken meslek ahlakını yok saydılar.”

16 Nisan Anayasa Değişikliği Referandumu,

Gezi Parkı Şiddet Eylemleri’nden beri hem sayı olarak artan hem de her geçen gün Türkiye düşmanlığı dozunu artıran Batı medyası, 15 Temmuz’da da yediği milli irade tokadıyla yine istediğini alamamıştı. 16 Nisan Anayasa değişikliği referandumunu fırsat bilen Avrupa medyası, kendi hükümetleriyle paralel bir şekilde Türkiye’ye karşı gelmiş geçmiş en büyük düşman tavrını takındı. İma etmeyen, eleştirirken “ama” bile demeyen, doğrudan hakaret eden bir medya ortaya çıkmıştı. Alman dergisi Stern “Şantajcı” başlığıyla Erdoğan’ı hedef gösterirken Avrupa “medeniyet, insan hakları ve özgürlük” gibi süslü laflarla örttüğü faşist yüzünü hem siyasi arena hem de medyada saklamıyordu. FETÖ, PKK ve DHKP-C’ye artık açıktan destek veren ülkelerin medya organları bu terör örgütlerinin propagandasını yapıyor hatta bunların terör örgütü olmadığını savunuyordu. Saflarına Can Dündar ve HDP’nin kaçak politikacılarını da katan Avrupa medyası, 16 Nisan için Avrupa’da gurbetçilerle buluşacak Türk siyasetçileri tehdit etmekle kavgaya başladı. Almanya’da başlayan AK Parti’li vekillere toplantı salonu vermeme krizi Hollanda’da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın rehin alınması ve Türk vatandaşlarına köpeklerle saldırılmasıyla zirve yaptı. Ertesi gün Hollanda gazetesi Telegraaf’ın “Patron Biziz” başlığı faşizmin zirvesiydi. Gezi Parkı Şiddet Eylemleri’nde Der Spiegel’in başlattığı Türkçe başlık ve haber furyası bir anda parladı. İsviçre’nin Blick ve Almanya’nın Bild gazeteleri ile Avusturya’nın Profil dergisi Türkçe manşetlerle Erdoğan’a hakaret edip “hayır” propagandası yaptı.

Ancak referandum sonuçları ile yeni bir hezimet yaşayan Batı medyası Türk halkından yediği tokatların acısını çıkarabilmek için yeni yalanlara sarılmaya devam etti. Seçimlerde hile olduğunu yazan medya, AGİT’in skandal raporlarını ve Avrupa Konseyi’nin siyasi kararlarını arkasına alarak Türkiye’yi karalamaya devam etti. Bu tartışmalar arasında belki de Avrupa cephesinden en samimi itiraf İtalyan Dışişleri Bakanı Angelino Alfano tarafından geldi. Alfano’nun, “Türkiye’nin niyeti açık görünüyor: Küresel dinamikte büyüyen bir etki olma girişimi… Geleneksel, aynı zamanda yenilikçi bir bakış açısıyla, büyük güçlerle eşit şekilde tartışır seviyede olmak istiyor. Maalesef Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB ve genel olarak Batı tarafından boş bırakılan alanları fırsat bilerek iyi dolduruyor” sözleri ise Avrupa medyasında hiç yer bulmadı.

PKK Hepsinin Ortak Aşkı,

Gezi Parkı Şiddet Eylemleri ile başlayan ve son olarak 16 Nisan referandumu ile devam eden sürece Batı medyasının bazı unsurları duyarsız kalırken tüm Avrupa gazete ve televizyonlarının yıllardır kayıtsız kalamadığı tek konu ise PKK seviciliği oldu. Kanlı terör örgütü PKK’nın Avrupa’daki destekçilerine her türlü özgürlüğü veren Avrupa, medyasında da terörizm propagandası yapmaktan çekinmedi. BBC, Bild gibi bilindik kurumların yanı sıra Avusturya, İsviçre, Belçika, Danimarka, İsveç ve Norveç gibi ülkelerin gazeteleri başta PKK’nın eli kanlı kadın teröristlerini romantik birer özgürlük savaşçısı gibi göstererek Kandil’e destek verdi. Son dönemdeki Erdoğan ve Türkiye düşmanlığı konularında İngiltere ve Almanya medyası kadar başı çekmese de konu PKK olunca Fransız medyası hep ön plana çıktı. Liberation ve Le Figaro gibi gazetelerin “Kürtler Öldürülüyor” manşetleri hiç eksilmedi. Fransız Haber Ajansı AFP ise hendek siyaseti yapan ve terör örgütünün yuvası haline gelen tüm ilçe ve şehir merkezlerinden yayın yaptı. PKK’nın eline silah verdiği 18 yaşından küçük çocukları “özgürlük savaşçısı” diye tanımlayan AFP, tüm dünyaya servis ettiği fotoğraflarla çok büyük bir terör propagandası aracı oldu. PKK’nın en sevdiği gazetelerden biri de muhabiri Deniz Yücel’i Kandil’e yollayan Die Welt oldu.

Ajan Gazeteciler,

Yabancı gazeteciler Türkiye hakkında iftiralarla dolu karalama kampanyaları yaparken kimi zaman onlara Türk gazeteciler de eşlik etti. BBC’nin Gülen’le röportaj yapan muhabiri Güney Yıldız, yine BBC’nin Gezi’deki provokatif ismi Selin Girit, Die Welt’in muhabiri Deniz Yücel ve tabii ki artık Almanya’nın resmi hizmetinde bulunan Can Dündar bu isimlerden birkaçı oldu. Deniz Yücel’i diğerlerinden ayıran özellik ise istediği zaman Kandil’e çıkarak teröristlerle görüşen bu ismin Almanya adına ajanlık yaptığının tespit edilmesi ve hapse atılmasıydı. Dört yıllık süreç içinde gazetecilik kisvesi altında provokatörlük yapan başka ajanlar da çıktı. Dokuz yıl BBC’de çalışan Alman asıllı İngiliz vatandaşı Staphan Shah Kaczynski Okmeydanı’nda bir DHKP-C örgüt evinde yakalanmıştı. Kendisini gazeteci olarak tanıtan adam Alman gizli servisi BND’ye çalıştığı için tutuklandı. 2 Şubat 2016’da Diyarbakır’da kendine gazeteci süsü vermiş bir İngiliz ve bir Sırp vatandaşı ajanlık yaptıkları gerekçesiyle gözaltına alındı. İki adam sokağa çıkma yasağı olan operasyon bölgesinde yakalanınca, “Biz gezmeye gelmiştik” dedi. Son olarak ise DPA (Deutsche Presse Agentur) Temsilcisi Can Merey, Die Tageszeitung gazetesi muhabiri Jurgen Gottschlich ve Süddeutsche Zeitung muhabiri Mike Szymanski’nin referandumda hile olduğunu iddia edenleri organize edip 19 Nisan 2017’de Beşiktaş’ta eyleme topladığı tespit edildi.

Kim Bu Medya Lobisi?

Bild: Alman medya devi Axel Springer’e bağlı olan gazete aynı zamanda aynı grupta çıkan Die Weil ve Fakt ile de kardeş. Hürriyet’in bağlı olduğu Doğan Medya’nın da ortağı olan Axel Springer ise Friede Springer’e ait. Angela Merkel’in yakın arkadaşı olan Friede Springer’in emri ile medya grubunun yayın ilkeleri içinde “İsrail hakkında olumsuz haber yapmamak” ve “Dünya Yahudileri’nin çıkarlarını her şeyden üstün tutmak” gibi maddeler yer alıyor.
The Times: İngiliz gazetesi dünyada İslam düşmanlığı ve Türkiye karşıtlığı artık bir marka haline gelmiş Rupert Murdoch’a ait. 
Wall Street Journal: ABD’nin en önemli gazetelerinden olan WSJ de serveti 15 milyar doları bulan Rupert Murdoch’a ait.
New York Times: Dünyayı yöneten aileler olarak iddia edilen Rotschild, Rockefeller gibi ailelerin yakın dostu Sulzberger ailesinindir.
The Economist: Dünyanın en etkili ailelerinden olan Rotschild, Cadbury, Agnelli ve Schroder ailelerine ait. 
Der Spiegel: Bağımsız olarak lanse edilen gazetenin en büyük bağışçıları arasında George Soros yer alıyor.
CNN: Dünyanın en büyük televizyon kanalı olarak bilinen CNN, Time Warner Şirketi’ne ait. Özellikle Körfez Savaşı sırasında yaptığı yalan haberlerle şöhret kazanan kanal Donald Trump tarafından da “yalancı” olarak nitelendirildi.
BBC: İngiliz devlet televizyonu olan BBC’nin aynı zamanda Kraliyet ailesi ile de bağı bulunuyor.
Correctiv: Axel Springer ve Der Spiegel’den ayrılan gazeteciler tarafından kurulan bağımsız medya grubu Soros Vakıfları ve Axel Springer tarafından fonlanıyor. Correctiv son olarak Can Dündar için yeni bir haber portalı kurarak gündeme geldi.
Financial Times: 2015’e kadar kurucusu olan İngiliz Pearson PLC şirketi tarafından yönetilen gazete şu an Japon The Nikkei grubunda bulunuyor.
Blick: İsviçre merkezli gazete ülkenin en büyük medya şirketi olan Ringier’e bağlı. Ringier ise tıpkı Hürriyet gibi Axel Springer’in hisse sahibi olduğu kurumlardan biri…

Batı Medyası Neden Türkiye’ye Karşı Düşmanca Tavır Sergiliyor? Yakın geçmişte bu yazıda bahsi geçen birçok yayın grubunun Türkiye hakkında övgü dolu sözler de yazdığına şahit olmuştuk. 

Özellikle Financial Times ve The Economist Türkiye’nin yükselen grafiği ve ekonomik rakamlarını sık sık gündeme getiriyordu. Bu noktada ise Batı medyasının düşmanlık motivasyonunun kaynağı önem arz ediyor. Ve görünen o ki Batı medyası net bir şekilde Batı ülkelerinin uyguladığı siyasi tutumun bir aracı olarak görev yapıyor. Yani ne zaman Avrupa veya ABD’nin resmi olarak tavrı Türk hükümetine muhalif olsa medya bunu bire bin katarak hem de siyasilere söylem malzemesi vererek dile getiriyor. Bunu daha gerçekçi olarak Türkiye’nin NATO ve AB’ye sırt çevirip Doğu’ya yönelmesi olarak tanımlayabiliriz. Zaten bunu gerek AB liderleri gerekse ABD’li yetkililerden defalarca duyduğumuz gibi Economist 23 Aralık 2016’da, “Batılı ülkeler Türkiye’nin Rusya’yla yakınlaşması nın boyutları konusunda endişelenmekte haklı” diyerek dile getirmişti.

Alman Die Zeit gazetesi de 12 Ağustos 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 9 Ağustos’ta Rus Devlet Başkanı Putin ile yaptığı görüşmesini değerlendirerek “Elveda ABD, Elveda Batı” ifadesini kullanıyordu. Konuyla ilgili olarak ABD’li ekonomist, gazeteci ve yazar William Engdahl ise, “Her Avrupa Birliği ve NATO ülkesinin ana akım medyası, hayati stratejik önem taşıyan konularda ABD ile NATO’nun denetimi ve sansürüne tabidir. Bunların arasında Der Spiegel, The Guardian, Le Monde gibi devleri sayabiliriz. Bugün onların Türkiye’ye saldırma sebebi de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington’ın planladığı Türkiye ajandasının dışında hareket etmesidir. Bunun için kendisi politik, adli ve ekonomik olarak saldırılara uğradı. Son olarak Gülencilerin girişimiyle bir darbe planlandı ve onun adımlarından biri de Erdoğan’a suikasttı. Ama bu plan da işe yaramadı. Şimdi medya yoluyla Erdoğan’ı diktatör olarak gösterip Avrupalıların Türkiye’ye gitmesini engellemeye çalışıyorlar” şeklinde konuşuyor.

Düşmanca Yayınlar ile Avrupa Medyası Neyi Amaçlıyor?

William Engdahl’ın “Erdoğan’ın Washington’ın planladığı Türkiye ajandasının dışında hareket etmesi” şeklinde tanımladığı çatışma ortamını eski bir Dünya Bankası, IMF ve ABD Hazine Bakanlığı çalışanı olan ve günümüzde ise bu kurumların gerçekte nasıl çalıştığını anlatan Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları isimli kitabın yazarı John Perkins daha çarpıcı bir şekilde tanımlıyor: “Ekonomik tetikçiler, birçok ülkeyi trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Bu kişiler, Dünya Bankası ve diğer yabancı ‘yardım’ kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve yeryüzündeki doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, darbe ve suikastlar vardır… Ben de bir ekonomik tetikçiydim. Nasıl çalıştıklarını iyi bilirim. CIA istediğinde savaş başlatır, hükümet değiştirir, darbe yapar. Bunun için kullandığı araçlardan biri de medyadır. Eğer ülkeniz ekonomik tetikçilerin hizmet ettiği dünyanın sayılı finans şirketlerine aykırı hareket ederse başına gelecek olaylardan biri de medya baskısıdır. ABD ve diğer ülkelerdeki ana akım medya birbirleriyle dolaylı yollardan ortaktır ve hepsi aynı şeyleri yazar. Aynı odağa hizmet ederler ve amaçları aynıdır: O ülkenin finansal bağımsızlığa ulaşmasını engelleyip kendi çıkarları doğrultusunda hizmet etmesi…”

Geçmişte De Bu Düşmanlığın Örnekleri Var mı?

1960’ta Adnan Menderes’in Batı’yla ilişkileri çıkmaza girmiş, kredi alamaz hale gelmişti. Ani bir hamleyle yüzünü doğuya çevirdi. Yeni kredi imkanlarını araştırmak üzere 1960 Haziran’ında Moskova’ya gitmeye karar verdi. Gidemeden 27 Mayıs’ta devrildi. Süleyman Demirel 1967 sonunda Moskova’ya gitti. Önemli yatırım anlaşmaları imzaladı. 1971’de darbe oldu. Turgut Özal’ın Türki Cumhuriyetler ile yakınlaşması ve halen daha tartışılan vefatı da akıllarda farklı sorular oluşturmuştu. D-8’i kuran Necmettin Erbakan’ın siyasi ömrü de kısa sürmüştü. Tüm bu dönemlerde bu yazı boyunca bahsi geçen medya kurumları yine benzer tutum içindeydiler. Aynı şeyler geçmişte II. Abdülhamid’in de başına gelmişti. Hatta Batı medyasının Türk düşmanlığının ilk kurbanı belki de kendisiydi. Menderes, Özal, Erbakan ve Erdoğan için kullanılan “despot”, “zalim”, “otoriter” ve “diktatör” sıfatları Abdülhamid Han için de kullanılmış, kendisi Osmanlı’yı Avrupa’ya taşımak yerine İslam ülkelerine liderlik yaptığı için sert bir şekilde eleştirilmişti. Muhaliflerin öldürülmesi, gazetecilerin tutuklanması gibi iftiralar da cabası… Yani tüm bu tarihi vesikaları üst üste koyunca ortaya, “Türkiye ne zaman yüzünü Avrupa’dan, Batı’dan ve NATO’dan çevirirse bu cephenin medyası acımasızca saldırıyor” sonucunu çıkarmak çok zor olmuyor.
Avrupa Medyasındaki Türk Karşıtlığının Bir Sınırı Var mı? Bundan Sonra Ne Olacak?

Batı medyasının sınırını aslında Batı ülkelerinin siyasileri belirleyecek gibi duruyor. Mesela Hollanda hükümeti Türklerin üzerine köpeklerle saldırırken Hollanda gazetesi Telegraaf bu fotoğrafı kullanarak “Burada Patron Biziz” gibi faşist bir ifade kullanabiliyor. Rotterdam’daki olayların tanığı ve bizzat Avrupa polisi tarafından basın mensubu olmasına rağmen saldırılardan nasibini alan ATV Londra Temsilcisi Mehmet Solmaz anlatıyor: “

Aşırı söylemlerin revaçta olduğu Avrupa’da, Türkiye karşıtı olmak medya için tiraj ve reyting getirdiği gibi popülist söylemleri benimseyen siyasilere de direkt olarak destek çıkmak anlamına geliyor. Bir taraf tiraj düşünürken diğer taraf oy hesabı yapıyor ve Avrupa’nın savunduğunu iddia ettiği değerlerin birer birer çiğnendiğine şahit oluyoruz. Çifte standart diye nitelendirilen bu durumu DOSYA göz önüne serdiğimiz de, siyasi makamlar rahatsızlık duymayıp konjonktür gereği sessiz kalmayı tercih ediyorlar. 

Diğer yandan medya ise görevlendirilmişçesine sesini çıkaranları hedef alıp, tek yönlü yayınlarla propagandadan öteye geçmiyor. Birçok örnek var. Fakat son yaşanan bir olay bütün olayı adeta özetlemekte… PKK programlarına katılan Belçika Devlet Bakanı Zuhal Demir ve Belçikalı Türklerin ana vatanlarıyla bağlarının kopması için canlı yayında önerilerde bulunan FETÖ bağlantılı Bahattin Koçak’la ilgili haberlerimden sonra Belçika devlet kanalı Canvas, ismimi ve haberlerimin kupürlerini gösterip beni bu örgütler için hedef haline getirdi. Yani yapacaklarının bir sınırı varmış gibi görünmüyor. Belki temizlemesi yıllarca sürecek kara propagandanın Avrupa siyasetinin aldığı kararlara göre devam edip etmeyeceğine şahit olacağız.”

Fransız kökenli bir Alman olmasına rağmen Avrupa’nın Türkiye politikalarını eleştirdiği için başına gelmedik kalmayan gazeteci Martin Lejeune ise bunun bir sınırı olduğunu düşünüyor:
 “ İki seçenek var. Ya Türkiye onların istediği her şeyi yapacak ve böylece arzu edilen bir müttefik haline gelecek. Böylece Erdoğan, onların gözünde diktatörlükten demokratik bir lidere dönecek, tıpkı bundan 7-8 yıl önce olduğu gibi… Ya da Türk halkının azmi ve Erdoğan’ın güçlü siyaseti ile Türkiye tüm baskılara rağmen onlara kendini kabul ettirecek. Tabii ki bu seçenek Batı’nın elinde başka argüman kalmaması ve buna mecbur olması anlamına geliyor.”

https://teskilatimahsusa.wordpress.com/2017/09/15/turkiye-ve-dunya-dosyasi-tarik-dagli-bati-medyasinin-kronik-hastaligi-turkiye-karsitligi/


**