Bölge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bölge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2017 Cuma

ENERJİ GÜVENLİĞİNDE KARADENİZ BÖLGESİNİN JEOPOLİTİĞİ VE KIRIM’IN ÖNEMİ




ENERJİ GÜVENLİĞİNDE KARADENİZ BÖLGESİNİN JEOPOLİTİĞİ VE KIRIM’IN ÖNEMİ 



Zahit OĞURLU
*Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslar arası İliskiler Bölümü Doktora Öğrencisi 
E-mail:zogurlu@gmail.com 



Özet 

Soğuk savas sonrası dönemde Rusya Federasyonu’nun güvenlik ve tehdit algılamasında baslıca belirleyici unsur, Sovyetler Birliği gibi dağılma endisesidir. Bölgede ve Rusya Federasyonu içinde cereyan eden etnik ve dinsel kökenli gerginlikler ve sınır çatısmaları Rusya Federasyonu’nda dağılma korkusunu pekistiren bir unsur olmaktadır. Rusya Federasyonu için sınırların korunması ve ülkesel bütünlüğün muhafazası birinci öncelik olup, devletin varlığı ve geleceğiyle es anlamlı görülmektedir. 

2000 yılında açıklanan ve Rusya’yı “büyük güç” ve modern dünyanın “etkili bir merkezi” olarak tanımlayan yeni “Dıs Politika Kavramı” ile Rusya, bölgede mevcut gerginlik ve çatısmaları durdurmada sorumluluk üstleneceğini ifade ederek bölgenin jandarması rolünü oynamaya devam edeceğini belirtmekte, dolayısıyla da yakın çevrenin Rus “nüfuz alanı” olduğunu ilan etmektedir. 

2000 yılında benimsenen ikinci “Askeri Doktrin”de de, BDT ülkelerinden olusan bölge “ulusal güvenlik sahası” olarak nitelenmekte ve RF çıkarlarını tehdit altında hissettiği her durumda bölgeye askeri müdahalede bulunma hakkını da ilan etmektedir. 

27 Subat 2014 tarihinde Ukrayna’ya bağlı bir özerk cumhuriyet olan Kırım’ın Rusya tarafından isgali ve Ukrayna’nın doğusunda devam eden ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi, Rusya Federasyonu’nun yeni “Dıs Politika Kavramı” ve “Askeri Doktrin” kapsamında uygulamalarıdır. 

Rus Parlamentosu Baskanlığı’nın Stratejik ve Jeopolitik konularda Basdanısmanı Aleksandr Dugin’e göre Ukrayna’dan Abhazya’ya kadar tüm Karadeniz kıyısı boyunca Moskova’nın topyekün ve hiçbir surette sınırlanmayan denetimi, Karadeniz sahillerindeki Rus jeopolitiğinin mutlak gerekliliği sayılmaktadır. 

Karadeniz Bölgesi’nin jeopolitiği sadece Rusya Federasyonu için değil diğer Bölgesel Güç olan Türkiye ve Enerji Güvenliği açısından tüm dünya için çok önemlidir. 

Karadeniz Bölgesi ve Türkiye, Ortadoğu’dan sonra dünyanın en önemli hidrokarbon rezervlerine sahip Orta Asya ve Hazar Bölgesi ile Avrupa'daki tüketici pazarları arasında jeostratejik bir konuma sahiptir. 

Bu çalısmada, Karadeniz Bölgesi’nin Jeopolitik Değerlendirmesi ve bölgede meydana gelen son gelismelerin Enerji Güvenliği’ne etkileri incelenecektir. 

Anahtar Sözcükler: Geniş Karadeniz Havzası, Jeopolitik, Rusya Federasyonu Askeri Doktrini, Kırım, Enerji Güvenliği, Zahit OĞURLU, 

Giriş 

Sochi Olimpiyatlarının bitisinden sadece dört gün sonra, 27 Subat 2014 tarihinde Ukrayna’ya bağlı bir özerk cumhuriyet olan Kırım Rusya tarafından isgal edildi. 

ABD tarafından desteklenen fasist, milliyetçi ve anti-semitist gruplar tarafından mesru Cumhurbaskanı Viktor Yanukovych’in devrilerek yönetime el konması, Rusça konusmanın yasaklanması ve Sivastopol’daki Rus Deniz Üssünün tehdit edilmesi bahanesiyle; ellerinde Rus silahları olan ancak, rütbeleri ve kimliklerini belirten isaretler sökülmüs askerler birkaç saat içinde basta havaalanları olmak üzere tüm kritik bina ve mevkileri isgal ettiler ve Ukrayna Askeri Üslerini abluka altına aldılar. 

Rusya, Ukrayna’nın en zayıf anında darbeyi vurmustu. Ukrayna, Maidan Meydanındaki gösteriler esnasında ölenler için yas tutarken ve yeni bir hükümet olusturmaya çalısırken vurulmustu. Ukrayna parlamentosu da, mevcut gerginliğe rağmen atese körükle gider gibi, Rusça’nın ikinci resmi dil olarak konusulmasını yasaklayan bir karar alarak ve doğu Ukrayna’da yasayan etnik Rus kökenlilerin parlamentoda temsilini sağlayamayarak Rusya’nın müdahalesine adeta yardımcı olmustu.1 

01 Mart tarihinde Rusya Devlet Baskanı Putin tarafından, Rus Parlamentosunun üst kanadından Ukrayna’da askeri güç kullanımı için izin istendi ve bekleneceği gibi izin verildi. 

04 Mart tarihinde Rusya Devlet Baskanı Putin tarafından, kriz hakkında ilk kamuoyu bilgi paylasımı yapıldı, Kırım’da görülen askerlerin Rusya Ordusu mensubu olmadığı, Ukrayna’daki devrim sonucunda Kırım’da yeni bir devlet olusumu gerçeklestiği ve bu yeni devlet ile RF arasında bağlayıcı hiçbir anlasma olmadığı ve bu durumda, 1994 Budapeste Memorandumu’nun artık geçerli olmadığı ifade edildi. ABD, RF ve Dngiltere arasında imzalanan 1994 Budapeste Memorandumuna göre, Ukrayna’da bulunan tüm nükleer silah ve baslıkların RF’ na nakledilmesi karsılığında Ukrayna’nın toprak bütünlüğü garanti ediliyordu. 

16 Mart tarihinde Kırım’da yapılan ve Kırım tatarlarının katılmadığı bir referandum sonucu %96.8 oy çoğunluğu ile halk bağımsızlık istedi. Referandumun ertesi günü Kırım Bölgesel Parlamentosu bağımsızlık ilan etti ve Rusya Federasyonu’na katılmak için müracaat etti. 

21 Mart tarihinde Rusya Devlet Baskanı Putin tarafından, Kırım’ın ilhakını onaylayan yasa imzalandı. Putin tarafından Kırım’ın ilhakını onaylayan yasanın imzalandığı aynı saatlerde Brüksel’de, Ukrayna’nın yeni Basbakanı Arseniy Yatsenyuk tarafından ülkesini Avrupa’ya biraz daha yaklastıran bir Siyasi İsbirliği Anlasması AB ile imzalanıyordu. 

Ukrayna ile bir kriz ve Kırım’ın ilhakı, iktidardaki 15. yılında kisisel popülaritesi azalan Rusya Devlet Baskanı Putin için, kendisini 2018 yılı ve ötesine tasımak için çok iyi bir itici güç sağlıyordu. Kırım, jeopolitik öneminin ötesinde Ruslar için manevi önemi de çok yüksek bir yerdir, çünkü, Rus topraklarını tek bir devlet altında birlestiren Kiev Prensi Vladimir I, hristiyanlığı devlet dini olarak Kırım’da kabul etmisti. 

Putin kendisini Rus dünyasının lideri ve koruyucusu olarak görmektedir. Bu bağlamda, Ukrayna’nın batı ile yakınlasmasını Slav kardesliğine ihanet olarak görmekte ve Ukrayna’nın Rusça konusan bölgelerini destabilize etme ve bölme çabasını, Rus dünyasını korumak olarak görmektedir. 

6 Nisan tarihinde, Kırım’dakine benzer bir sekilde silahlı sahıslar Donetsk ve Kharkiv’deki hükümet binaları ile Luhansk’daki güvenlik güçlerine ait binaları isgal ettiler. Ukrayna’nın doğu bölgelerindeki üç bölgesel baskentte isgal baslamıstı. Yerel halkın da desteğiyle yollarda barikatlar olusturuluyordu. 

12 Nisan tarihinde, küçük kasabalar dahil, bölgenin tümünde polis ve güvenlik güçlerine ait binalar koordineli bir harekat ile isgal edildi. 

Kırım’da olduğu gibi, isgal esas olarak ellerinde Rus silahları olan ancak, rütbeleri ve kimliklerini belirten isaretler sökülmüs askerler tarafından icra ediliyor, askerler yerel milis güçleri ve sivil halk tarafından destekleniyordu. Birçok polis memuru da taraf değistirerek ayrılıkçı milislerin tarafına geçiyordu. Kırım’da olduğu gibi, RF tarafından, isgali gerçeklestiren askerlerin kendi askerleri olduğu inkar ediliyordu. 

17 Nisan tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde Rusya Federasyonu, ABD, AB ve Ukrayna arasında, doğu Ukrayna’da yasa dısı olarak isgal edilen binaların bosaltılması ve illegal grupların silahlarını bırakmaları konusunda anlasmaya varıldı. Ancak, kendilerini Donetsk Halk Cumhuriyeti olarak ilan eden grup tarafından anlasmaya uyulmayacağı ve 11 Mayıs tarihinde Donetsk bölgesinin bağımsızlığı için halk oylaması yapılacağı duyuruldu. 

11 Mayıs tarihinde Donbas bölgesini olusturan Donetsk ve Luhansk oblastlarında yapılan referandum sonucunda, Donetsk’de % 89, Luhansk’da % 96 halk çoğunluğu bağımsızlığa Evet dedi. 
Referandum sonuçları Rusya Federasyonu dahil, hiçbir devlet tarafından tanınmadı. 

1 Temmuz tarihinde kendi ilan ettiği tek taraflı ateskesi bitiren Ukrayna ordusu tarafından ayrılıkçılara karsı büyük çaplı bir harekat baslatıldı, 5 Temmuz tarihinde önemli sehirlerden Sloviansk Ukrayna ordusu tarafından geri alındı. Bu, yeni seçilen Devlet Baskanı Poroshenko’ya sunulan sembolik bir zafer idi. 

17 Temmuz tarihinde Malezya havayollarına ait MH17 sefer sayılı yolcu uçağı, Donbas bölgesi üzerinde 10000 metre irtifada uçarken muhtemelen bir füze ile vurularak düsürüldü ve 298 yolcu ve mürettebat hayatını kaybetti. Bu irtifada uçan bir uçak, ancak baska bir uçak veya yerden havaya sofistike bir füze sistemi ile düsürülebilir. Batılı kaynaklara göre, aynı gün uçağın düsürüldüğü bölgede, Rusya’ya ait gelismis Buk yerden havaya füze lançeri tespit edilmisti. 

14 Ağustos tarihinde bir Rus askeri konvoyunun imha edildiği Ukrayna hükümeti tarafından açıklandı. 

21 Ağustos tarihinde NATO uyduları tarafından alınan görüntülerde Donetsk ve Luhansk arasında Krasnodan bölgesinde Rus askeri konvoyu ve topları tespit edildi. 

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk ve Luhansk bölgelerinde Ukrayna ordusu tarafından yapılan harekat sonucu elde edilen basarılar ve geri kazanımlar, Ağustos ayının sonlarına doğru tersine dönmeye basladı. Bunun nedeni, ayrılıkçı gruplara RF tarafından daha fazla silah ve personel desteği sağlanmasıydı. 

Ukrayna ordusunun harekatı için hayati önem tasıyan Luhansk havaalanı ile Donetsk çevresindeki bir çok kasaba tekrar ayrılıkçı milislerin eline geçti. 

Bölgedeki durumun Ukrayna aleyhine gelismesi, RF Devlet Baskanı Putin ile Ukrayna Devlet Baskanı Petro Poroshenko arasında 5 Eylül tarihinde Minsk’te varılan ateskes anlasmasını sağlayan en önemli faktör oldu. Poroshenko bu anlasmayı imzalayarak, Ukrayna’nın güç kullanarak Rus yanlısı ayrılıkçıları yenemeyeceğini ve kaybedilen toprakları geri alamayacağını kabul etmis oluyordu. 20 Eylül tarihinde, daha önce varılan ateskes anlasması çerçevesinde 9 maddelik bir Memorandum yayınlandı. 

16 Eylül 2014 tarihinde, Ukrayna Devlet Baskanı Poroshenko tarafından ayrılıkçılar tarafından isgal altında tutulan bölgelere özel bir statü tanıyan yeni bir yasal düzenleme onaylandı. Buna göre, önümüzdeki üç yıl için bu bölgelerdeki yerel yönetimlere daha genis yönetim gücü ve büyük suçlara karısmamıs olan ayrılıkçı savasçılara af hakkı tanınıyor, 

Luhansk ve Donetsk’in bazı bölgelerine kendi güvenlikleri için askeri güç olusturma ve kendi yargı memurlarını atama izni veriliyordu. Esasen yeni düzenleme ile, bu bölgelerdeki yerel yönetimlere daha genis özerklik sağlanmıs oluyordu. Ayrıca bu bölgelere, önümüzdeki Parlamento seçimlerine katılmama ve bunun yerine Aralık ayında kendi seçimlerini yapma 
izni veriliyordu. 

Ukrayna’nın Rus yanlısı ayrılıkçılara karsı askeri alandaki kayıpları ve politik alanda daha genis özerklik sağlayan yeni yasal düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, RF açısından büyük bir kazanım elde edildiği ve Ukrayna ve Ukrayna’yı destekleyen batılı güçler için ise büyük bir basarısızlık olduğu görülmektedir. 

Ukrayna’nın tavizlerine Rus yanlısı ayrılıkçıların ve Moskova’nın cevabı ihtiyatlı oldu ve ayrılıkçılar tarafından yeni yasal düzenlemelerin uygulanmasının gözleneceği ve nihai karar haklarını saklı tuttukları belirtildi. 

Ukrayna bu arada batı ile entegrasyonunu güçlendirme anlamında, Avrupa Birliği ile isbirliği anlasmasını ve 2015 sonunda yürürlüğe girecek Serbest Ticaret anlasmasını onaylamıstır. 

Moskova tarafından, Ukrayna-AB Dsbirliği anlasmasının uygulamasının yakından izleneceği bildirilmis, RF Savunma Bakanı Sergei Shoigu tarafından, Ukrayna’ daki kriz ve batılı askeri güçlerin bölgedeki faaliyetleri göz önüne alınarak Kırım’daki Rus kuvvetlerinin güçlendirilmesi gerektiği belirtilmis ancak detay verilmemistir. 

Mart ayında düzenlenen referandumla tek taraflı olarak Ukrayna’dan ayrılarak Rusya’ya katılan Kırım’da Tatar Meclisi’ne 16 Eylül 2014 tarihinde, Rus polisi ve özel kuvvetleri baskın yaptı. Baskın sırasında Tatar Meclisi’nin Kırım’a girmesine izin verilmeyen Meclis Baskanı Rıfat Çubarov’un odasında ve meclisin farklı bölümlerinde aramalar yapıldı. 

Polis baskını, Kırım’da Moskova yanlısı partilerin galip çıktığı pazar günkü yerel seçimlerin ardından geldi. Tatarlar genel olarak seçimleri boykot etmisti. Çubarov, “Seçimler bitti ve yetkililer gerçek yüzlerini gösterdi. Bu korkunç bir yüz” dedi. Çubarov, bundan sonra memnuniyetsizliğini açıklayan her Kırımlının bu durumla karsılasacağını sözlerine ekledi. 

Ukrayna ve Kırım’ın Stratejik Önemi 

Kırım’ın RF tarafından ilhakı aslında acılarla dolu Kırım tarihinin tekerrürüdür. STRATFOR Düsünce Kurulusu’nun Jeopolitik Danısmanı Robert D. Kaplan, “ Coğrafyanın İntikamı (The Revenge of Geography) ” adını verdiği son kitabında2, ülkelerin bulundukları coğrafi konum ve sartların, ülkenin siyasi tarihini nasıl etkilediğini değerlendirmektedir. 

Kırım’ın tarihi için de Kırım coğrafyasının intikam tarihi olduğunu ifade etmek yanlıs olmayacaktır. 

Kırım yarımadası, Karadeniz'in kuzeyinde, denize sokulan önemli bir üs konumunda olup sıcak denizlere açılan bir kapıdır. Osmanlı imparatorluğu, yarımadanın bu jeostratejik önemini kavramıs ve asırlar boyu, Kırım hanlığı vasıtasıyla Karadeniz'in kapısını kuzeye karsı kapamıstır. 1774 Küçük Kaynarca Anlasmasıyla Kırım bağımsız bir devlet haline gelmis ve 1783 yılında Rusya tarafından ilhak edilmistir. Kırım'ın kaybedilmesiyle de Karadeniz bir Türk Gölü olmaktan çıkmıstır. 

Kırım’ın kaybedilmesiyle Osmanlı’nın kuzeyindeki koruyucu kalkan ortadan kalkmıs ve giderek büyüyen ve yeni bir dünya gücü olma yolunda hızla ilerleyen Rusya’nın sıcak denizlere inme hedefi önündeki en büyük engel ortadan kalkmıs oluyordu. 

Küçük Kaynarca Anlasması’nın imza tarihi olan 1774, Osmanlı İmparatorluğu’ nun yıkılmasıyla sonlanacak olan “ Doğu Sorunu ”nun3 da baslangıç tarihi olarak kabul edilmektedir. 

İngiliz jeopolitikçi Sir Harfold Mackinder, Avrupa-Asya-Afrika’dan olusan coğrafi alana “Dünya Adası” adını vererek, 1904 yılında meshur “Kara Hakimiyeti Kuramı”nı su sekilde açıklamıstır: Doğu Avrupa’ya hakim olan Kalpgah’a (Heartland) hakim olur, Kalpgah’a hakim olan Dünya Adası’na hakim olur, Dünya Adası’na hakim olan dünyaya hakim olur. Kalpgah (Heartland) bölgesi, Rus İmparatorluğu’nun topraklarını kapsıyordu. Mackinder’e göre, “Hem denizde hem de karada kuvvetli Devlet hakimdir.” Bu ise ancak, homojen ve kafi derecede kuvvetli kara parçasına sahip bir devletin rahat rahat okyanuslara erismesiyle mümkün olabilir. Böyle bir kara parçasına sahip tek Devlet Rusya’dır ve dünya hegemonyasını elde etmesine mani olunmak isteniyorsa onun serbest denizlere çıkmasına müsaade edilmemelidir.4 Rusya’nın, coğrafi kosulların elverisliliği nedeniyle, sıcak denizlere çıkabileceği en uygun bölge Karadeniz ve Kırım idi. 

Rusya’yı çevreleyen diğer denizlerin aksine, Karadeniz kısın donmamakta ve gemiler tarafından seyir yapılabilmektedir. Karadeniz’e, bugünkü Ukrayna ve tarihteki Kırım Hanlığı topraklarından geçerek dökülen Dinyeper ve Dinyester nehirleri, ticari ulasıma elverisli olmaları nedeniyle tarih boyunca Rusya için stratejik önemi olan su yolları olmustur. İlk Rus devleti olan Kiev Rus Devleti’nin Dinyeper üzerindeki Kiev sehrinde kurulması tesadüf değildir. 

Kırım yarımadası adeta Karadeniz’in kilidi seklinde tam ortada uzanmaktadır. Karadeniz, Rusya üzerine yapılacak bir kuvvet nakli (Force Projection) harekatı açısından hayati önem tasımaktadır. Romanya’daki Karpat Dağları ve Kafkas Dağları, Rusya’ya güneyden yapılacak bir kara harekatını kısıtlamaktadır. Dolayısıyla, Karadeniz, Rusya’nın kalbine yönelecek bir kara harekatı için en uygun çıkıs rotasını olusturmaktadır. Karadeniz dısında, Polonya ve Kuzey Avrupa düzlükleri de Rusya’ya yapılacak bir kara harekatı için alternatif yolları olusturmaktadır. Ancak, bu alternatif yol, Napoleon ve Hitler orduları için felaket getirmistir. 

Kırım, Karadeniz’in ağzında yer alan dev bir kale durumundadır. Bu kaleyi kontrol eden Ukrayna’yı kontrol eder. Karadeniz ve Don nehri kanalıyla Rostov ve Volgograd (eski adı Stalingrad) üzerinden Moskova’ya yönelecek bir harekat, Rusya’nın Kafkasya ile irtibatını keserek kısa sürede çökmesine neden olabilir. Kırım Harbi esnasında (1853-1856) Birlesik İngiliz-Fransız-Osmanlı güçleri önce Kırım’ı ve Sivastopol’u ele geçirerek Rusya’nın yenilmesini sağlamıstır. Rusya teslim olmasaydı, Birlesik Güçlerin müteakip rotası Don nehri kanalıyla Rostov ve Volgograd üzerinden Moskova idi. 

Kırım Hanlığı tarafından ifa edilen çok önemli diğer askeri hizmet de Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey kanadının Moskof-Rusya ve Polonya-Litvanya’nın saldırı ve sızmalarına karsı korunması idi. Tatarlar bozkıra düzenledikleri sayısız seferlerle, bu büyük sahanın çok geç tarihlere kadar daimi iskanına mani olmuslardır. 

Rusların, Osmanlı gücünün ani ve ciddi sekilde zayıflamasına sebep olacak sekilde Karadeniz sahillerinde görünmesi olayının Kırım hanlığı’nın 18. y.y. sonlarında zayıflamasından sonra vuku bulması bir tesadüf değildir.5 

Karadeniz’in kuzey sahillerinin Kırım Hanlığı’nın kontrolünde olusu, Karadeniz’i tamamen Osmanlı denizi haline getiriyor ve Rusya’nın dahili ticaretinin dayandığı nehir nakliye yollarının hayati öneme sahip kısımlarını kullanmasını engelliyordu. Üç önemli Rus nehrinden ikisinin Don ve Dinyeper’in ağızları, Kırım Hanlığı sınırları içinde denize ulasıyordu. Rusya, yetistirdiği buğdayı, Kırım’ı ele geçirinceye kadar yabancı alıcıya ulastıramamıstır. Hanlığın 18. y.y. sonlarında gücünün kırılmasına kadar, Rusya tarafından çok karlı olan bu bölge iskan ve kontrol edilememistir. Rusya tarafından, toprakları çok bereketli ve tarım için mevsimleri yeterince uzun olan bu bölgenin kullanılamayısı bir faciaydı ve Rusya’nın merkezi yörelerindeki etkisi korkunçtu. Moskova, artan nüfusunu besleyecek gıda maddeleri için daha fakir ve elverissiz topraklarına bel bağlamak zorunda kalıyordu ki, bu da Rusya ziraatinin en önemli gelisme safhasında yoğun insan gücüne muhtaç olmasına sebep olmus ve Rusya’da serfliğin gelismesini kesinlikle etkilemistir.6 

Kırım’dan kuzeyde Baltık Denizi kıyılarına kadar olan uçsuz bucaksız düzlükler tarihte Kıpçak stepleri olarak adlandırılmıs ve yüzyıllarca Kırım Tatar süvarilerinin harekat alanı olmustur. Bugün bu genis düzlüklerin güney kesiminde yer alan Ukrayna, coğrafi konumu itibariyle Rusya ile Doğu Avrupa arasında bağlantıyı sağlamaktadır ve tampon bölge konumundadır. Coğrafi konumu ve Rus enerji nakil hatlarının Avrupa’ya aktarımında merkezi rol oynaması nedeniyle Ukrayna jeostratejik oyuncudur.7 

Ukrayna, Soğuk savas sonrası ortaya çıkan konjonktürde RF ile batı arasında dengeli bir politika izlemis, 2004 yılı sonunda gerçeklestirilen Turuncu Devrim sonrası dengenin ağırlık noktası Batı’ya doğru kaymıstır. 2006 yılında yapılan parlamento seçimlerinde Rus yanlısı oylar tekrar çoğunluğu almıstır. 

Ukrayna genis ve verimli topraklara, zengin maden ve kömür yataklarına, Sovyetler Birliği’nden kalan özellikle doğu bölgelerinde kurulu güçlü sanayi tesislerine sahiptir. Tarım alanında dünyanın en yüksek üretim potansiyeline sahip ülkelerinden biridir. Dünyanın 5. Büyük demir cevheri üreticisidir. 

Ülkenin batısında nüfusun çoğunluğu Roman Katolik, ülkenin doğusunda ise nüfusun çoğunluğu Ortodoks’tur. Batıda milliyetçi akımlar ve Avrupa yanlıları güçlüyken, doğuda Rusya yanlıları çoğunluktadır. 

STRATFOR’un Jeopolitik Analisti Robert Kaplan’a göre, Ukrayna Rusya’yı dönüstüren pivot ülkedir. Bağımsız bir Ukrayna, Rusya’yı Avrupa’dan uzakta tutacaktır. Ancak, Kaplan’a göre, coğrafyası nedeniyle Ukrayna’nın hiçbir zaman tamamen Avrupalı olması mümkün değildir. Çünkü Ukrayna, Rusya tarafından veya Rus yanlısı ülkeler tarafından çevrelenmis durumdadır.8 

Ukrayna’nın doğusundaki Donbas bölgesinde halen iç savas devam etmektedir ve bölge Rusya yanlısı ayrılıkçılar vasıtasıyla Rusya Federasyonu’nun kontrolu altındadır. Ukrayna’nın güneyindeki Kırım yarımadası RF tarafından ilhak edilmis durumdadır. 



Moldova ile Odessa Oblastı arasında kalan Transdinyester bölgesinde Rus azınlıktan kaynaklanan sorun donmus sorun olarak devam etmektedir. Ukrayna’nın batısında Macaristan ve Slovakya sınırında yer alan Zakarpatya bölgesinde çoğunluk Ukrain olmasına karsın Rusya yanlısı parti son seçimlerde oyların % 31’ini almıs ve bağımsızlık yanlısı bir politika izlemektedir. Zakarpatya bölgesinde de Robert Kaplan’ın coğrafya ile ilgili tezi doğrulanmaktadır. Karpat Dağları bu bölgeyi adeta bir duvar gibi, ülkenin diğer kısmından ayırmakta ve bölge halkında ayrısma duygusu yaratmaktadır. 

Zbigniew Brzezinsky’e göre; Ukrayna olmadan da Rusya bir imparatorluk olabilir ancak bir Asya İmparatorluğu olabilir.9 

1999 yılından bu yana Rus Parlamentosu Baskanlığının Stratejik ve Jeopolitik konularda Basdanısmanlığını yapan Avrasyacı Aleksandr Dugin’e göre Ukrayna’dan Abhazya’ya kadar tüm Karadeniz kıyısı boyunca Moskova’nın topyekün ve hiçbir surette sınırlanmayan denetimi, Karadeniz sahillerindeki Rus jeopolitiğinin mutlak gerekliliği sayılmaktadır. Dugin’e göre, Kırım tatarlarına, kozaklara, abhaz ve Gürcülere etnik ve dinsel özerklik verilerek bu alanın tamamı etno-kültürel olarak dilimlenebilir ancak Moskova’nın askeri ve siyasal durum üzerinde mutlak denetimi olmak sartıyla. Karadeniz’in kuzey kıyısı Moskova’ya merkezilesmis olarak tabi olmalıdır.10 

Ukrayna’nın tarihi anlamını “kenar bölge (okraina)” ya da hudut toprakları olarak adlandırılması betimlemektedir. Kiev Rusyası döneminde simdiki Ukrayna doğu Slav devletçiliğinin merkezi iken, imparatorluğun baskentinin Moskova’ya tasınmasıyla Ukrayna kenar bölge konumuna düsmüstür. 

Dugin’e göre, su anki sınırları ve “ Egemen Devlet ” statüsü ile Ukrayna’nın varlığı Rusya’nın jeopolitik güvenliğine vurulan, topraklarına müdahale ile esdeğer görülebilecek korkunç bir darbeyle özdestir ve üniter Ukrayna’nın daha fazla yasamını sürdürmesine izin verilemez. Bu ülke, jeopolitik ve etnik-kültürel gerçekliliğin çesitliliğine uygun olarak birkaç kusağa bölünmelidir! 

Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algılamaları 

Soğuk savas sonrası dönemde RF’nun güvenlik ve tehdit algılamasında baslıca belirleyici unsur, Sovyetler Birliği gibi dağılma endisesidir. Bölgede ve RF içinde cereyan eden etnik ve dinsel kökenli gerginlikler ve sınır çatısmaları RF’da dağılma korkusunu pekistiren bir unsur olmaktadır. RF için sınırların korunması ve ülkesel bütünlüğün muhafazası birinci öncelik olup, devletin varlığı ve geleceğiyle es anlamlı görülmektedir. 

Ülkenin içi ve dıs politikasını radikalize eden “dağılma sendromu” milliyetçi söylemi de beslemektedir.11 

Bu kapsamda, Rusya’da güvenlik algılaması açısından birbiri ile çatısan iki eğilim ön plana çıkmaktadır. Bunlar, batı ile isbirliğini öneren ve ulusal güvenlik sorunsalını küresel ölçekte yorumlayan reformist Batıcılar ile, ulusal güvenlik sorununu milliyetçi bir çizgide tanımlayan, dıs dünyaya süphe ile yaklasan Avrasyacılar’dır. 

Reformist ve Avrasyacıların uzlastığı bir metin olan ve Nisan 1993’de Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen “ Dıs Politika Kavramı ” çerçevesinde olusturulan “ Rus Askeri Doktrini ” de Kasım 1993’de Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmıstı. Rus Askeri Doktrini, Rusya’nın ulusal güvenliği açısından yakın çevrede özel sorumluluk üstlenmesine vurgu yapmıs ve Rus azınlığın haklarını garanti altına almayı taahhüt ederek bölgede yapacağı olası müdahaleleri mesrulastırmaya ve böylece siyasi/askeri nüfuzunu pekistirmeye çalısmıstır. 

2000 yılında açıklanan ve Rusya’yı “ büyük güç ” ve modern dünyanın “ etkili bir merkezi ” olarak tanımlayan yeni “ Dıs Politika Kavramı ” ile Rusya, bölgede mevcut gerginlik ve çatısmaları durdurmada sorumluluk üstleneceğini ifade ederek bölgenin jandarması rolünü oynamaya devam edeceğini belirtmekte, dolayısıyla da yakın çevrenin Rus “nüfuz alanı” olduğunu ilan etmektedir.12 

2000 yılında benimsenen ikinci “Askeri Doktrin”de de, BDT ülkelerinden olusan bölge “ulusal güvenlik sahası” olarak nitelenmekte ve RF çıkarlarını tehdit altında hissettiği her durumda bölgeye askeri müdahalede bulunma hakkını da ilan etmektedir.13 

Sonuç 

Kırım yarımadası ve kuzeyinde yer alan genis düzlükler, tarih boyunca muhtelif kavimlerin ve tarihin son dönemlerinde Rus Dmparatorluğu’nun isgal ve istilasına uğramıstır. 

Kırım yarımadası adeta Karadeniz’in kilidi seklinde tam ortada uzanmaktadır ve 
Rusya’nın sıcak denizlere dolayısıyla dünya denizlerine açılan kapısıdır. 

Jeopolitik konumu ve önemi nedeniyle, Kırım Yarımadası tarih boyunca Rusya İmparatorluğu’nun hedefi olmus ve bugün de olmaya devam etmektedir. Jeopolitikçi Robert Kaplan’ın son kitabında tanımladığı gibi, coğrafya tarih boyunca Kırım’dan intikam almıs ve almaya devam etmektedir. 

Yazar Natan Dubovitsky’e göre; gelecekteki savaslar “non-linear” yani “doğrusal olmayan” savaslar olacak, buna göre müstakil bölgeler veya sehirler veya gruplar bir araya gelerek geçici koalisyonlar olusturacak, harbin seyrine bağlı olarak dağılıp baska gruplarla koalisyonlar olusturacak, her grup kendi hedeflerine göre savasacak ve bu hedefler de değisken olabilecektir. Harbin birçok bilesenleri olacak, çatısma (battle) sadece bir bilesen olacaktır.14 

Bugün Ukrayna’da devam eden savas bir non-lineer savas örneğidir. Rusya tarafından örtülü olarak ayrılıkçı gruplara silah desteği sağlanmakta, gönüllü savasçılar temin edilmekte, özel eğitilmis askeri birlikler örtülü operasyonlar için kullanılmakta, devlet kontrolundaki medya organları ile propaganda yürütülmek te, doğal gaz fiyatları ile oynanmaktadır. 

Yürütülmekte olan non-linear savas, RF’nuna inkar etme ve sorumluluktan kurtulma esnekliği sağlamaktadır. Devam eden savasın boyutu, Ukrayna Devlet Baskanı Poroshenko’yu taviz vermeye zorlayacak kadar büyük ancak RF’nunu direkt müdahaleye zorlamayacak kadar da küçüktür. RF Devlet Baskanı Putin’in savası bu ölçekte devam ettirecek sekilde ayrılıkçılara silah ve personel desteği sağlamaya devam edeceği değerlendirilmektedir. 

Kırım konusu ise neredeyse kapanmıs gibidir. Kırım’daki de-facto durum dünya tarafından kabul edilmis ve unutulmus gibidir. Dünya kamuoyunun dikkati doğu Ukrayna’ya yönelmistir. 

Yaklasan kıs ile birlikte, Doğu Ukrayna sorununun da, Karadeniz Bölgesindeki donmus sorunlar arasında yer alacağı değerlendirilmektedir. 

RF Devlet Baskanı Putin’in kırmızı çizgisi Ukrayna’nın NATO üyesi olmasıdır. Doğu Ukrayna sorununun donmus sorun haline gelmesi veya Putin tarafından istenen tavizlerle sağlanan ateskes Baskan Putin’in her halikarda kazanması demektir. 

DİPNOTLAR;

1 “The End of the Beginning?”, The Economist, 8-14 March 2014, p. 19 
2 Robert D. Kaplan, The Revenge Of Geography, Random House Trade Paperbacks, 2013, New York, US 
3 Doğu Sorunu (Sark Meselesi), Osmanlı Devleti'nin parçalanmasıyla 19. yüzyıldan sonra ortaya çıkan uluslararası diplomatik soruna verilen addır. 
Doğu Sorunu, siyasi bir terim olarak, ilk defa 1815 yılında, Viyana Kongresi’nde kullanılmıstır. 
4 Nejat Tarakçı, Devlet Adamlığı Bilimi: Jeopolitik ve Jeostrateji, Çantay Kitabevi, İstanbul, 2003, Syf.61 
5 Alan Fisher, Kırım Tatarları, Selenge Yayınları, Dstanbul, 2009, Syf. 61 
6 A.g.e., Syf.62 
7 Akın Alkan, 21. Yüzyılın Dlk Çeyreğinde Karadeniz Güvenliği, Nobel Yayın Dağıtım, Ağustos 2006, Ankara, Syf.75 
8 Martin W. Lewis, Russian Envelopment? Ukraine’s Geopolitical Complexities, Geocurrents.info, 24 March 2014, 
http://www.geocurrents.info/geopolitics/russian-envelopment-ukraines-geopolitical-complexities 
9 Robert D. Kaplan, a.g.e., Syf. 181 
10 Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği, Küre Yayınları, Temmuz 2003, İstanbul, Syf. 176 
11 Refet Yinanç-Hakan Tasdemir (Editörler), Uluslar arası Güvenlik Sorunları ve Türkiye, Seçkin Yayıncılık, Nisan 2002, Ankara, Syf.174 
12 A.g.e., Syf. 188 
13 A.g.e., Syf. 191 
14 “War by any other name”, The Economist, 5-11 July 2014, p.25 


KAYNAKÇA 

Alan Fisher, Kırım Tatarları, Selenge Yayınları, İstanbul, 2009 

Akın Alkan, 21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Karadeniz Güvenliği, Nobel Yayın Dağıtım, Ağustos 2006, Ankara 

Nejat Tarakçı, Devlet Adamlığı Bilimi: Jeopolitik ve Jeostrateji, Çantay Kitabevi, İstanbul, 2003 

Refet Yinanç-Hakan Tasdemir (Editörler), Uluslar arası Güvenlik Sorunları ve Türkiye, Seçkin Yayıncılık, Nisan 2002, Ankara 

Robert D. Kaplan, The Revenge Of Geography, Random House Trade Paperbacks, 2013, New York, US 

Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği, Küre Yayınları, Temmuz 2003, İstanbul 


***

23 Ocak 2017 Pazartesi

Türkiye’nin Orta Asya Politikası ve Bölgedeki Değişim Süreci



Türkiye’nin Orta Asya Politikası ve Bölgedeki Değişim Süreci 




Orhan Işık* 
*Dışişleri Bakanlığı Kafkasya ve Orta Asya G. M. Yrd. Daire Başkanı 

   '' Şunu söyleyerek başlamak istiyorum; Orta Asya ve Ortadoğu denilen kavramlar soyutlamadır.''  Orta Asya SSCB dağıldıktan sonra ortaya çıkan 5 Müslüman, Türk kökenli ve Farsça konuşan ülkeleri ve Moğolistan’ı içerir. Dışişleri Bakanlığı’nda Orta Asya’da bu ülkelerle ilgilenmekte. Tarihsel olarak 
Orta Asya’nın çekirdeği Afganistan’dır. Çünkü Çarlık Rusya’sı genişlerken aynı zamanda İngiliz İmparatorluğu genişlemekte, diğer taraftan da Çin 
batıya doğru genişlemektedir. Sonuçta Afganistan bu hakimiyet mücadelesi veren büyük güçlerin çatışma durumu için tampon bölge olarak bırakılıyor. 
Yakın zamana kadar demiryolu ve otoyolu yapımı istenmiyor. Bu ülkenin geri kalmış olması belki de uluslararası sistem açısından bakıldığında bir tercih. 
Avrasya coğrafyası açısından baktığımızda 19. Y.Y. sonu ve 20. Y.Y. başı büyük oyun denilen hakimiyet mücadelesinin merkezi haline gelmiştir. Orta Asya 
ülkelerinin SSCB’ye dahil olmasıyla birlikte “ Great Game ” denilen büyük kapışmada korkulan şeyler yaşanmıyor. Ama bu bölge Sovyetlerin Afganistan’ı 
işgali ve daha sonra oradan çekilmesine kadar uluslararası politikada cepheleşme nedeniyle önemli bir yer işgal ediyor. Afganistan’ın işgali karşılıklı 
cepheleşme açısından bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Avrasya kıtası göz önüne alındığında Avrupa’nın Avrasya’nın yarım adası olduğu görülür. 
Orta Asya’da yaşanan cepheleşme 2. Dünya Savaşı’ndan sonra AB’nin kurulmasıyla batısında, Japonya ve Çin’le birlikte doğusunda ortaya çıkan ağırlık 
merkezleriyle geriliyor.  


Bu Amerika’nın hegemonyasının zayıflamasıyla ortaya çıkan bir durum. Özellikle Mikhail Gorbaçov döneminde görülen Perestroika (Yeniden Yapılanma) ve Glastnost (Açıklık) politikaları Sovyetler’in yaşanan değişime cevap verme çabasıydı. O dönemde Gorbaçov Sovyetler’in batı yakasına gidip Avrupa’ya dahil 
olduğunu söylerken, Pasifik kıyısına gidip Doğuya dahil olduğunu söylüyordu. Stratejik hattın gerildiği Afganistan’dan geri çekilmeyle, nükleer füzelerin 
daha kuzeye kaydırılmasıyla göz önüne seriliyor. Orta Asya’daki Müslüman Cumhuriyetlerin Sovyetler’in yumuşak karnı olduğu söylenirdi. Bu gerilmeyle birlikte yumuşak karın bir anda düştü. Bu ülkeler bağımsızlık arzusu, ülküsüyle yola çıkıp bu uğurda savaşmış ülkeler değildir. Bağımsızlıklarını uluslararası boşluk sayesinde elde etmişlerdir. Zaten Sovyetler bölgeye girdiğinde de cumhuriyetler yoktu, hanlıklar vardı. 1989 yılında Berlin Duvarı yıkıldığında ben Yemen’de idim. O değişim dalgasının her yeri sardığını gözlemledim. Bu değişimin Ortadoğu coğrafyasında 20 yıl sonra yansıdığı söyleniyor. 

1990’lı yılar bizim AB sürecinde dibe vurduğumuz dönemlerde. NATO dağıldı. Türkiye’nin cephe ülkesi olarak stratejik öneminin kaybolduğu konuşulmakta. Kendi coğrafyasında bir yalnızlık içerisinde. Ekonomik kalkınmasını halen sağlayamamış. Kısaca o yıllar uluslararası sistem değişirken Türkiye’nin kendini yalnız hissettiği yıllardı. Ve o anda aynı dilin konuşulduğu bir coğrafya keşfedildi. Ancak geçmiş yılların ideolojik şartlanmaları nedeniyle bu kavuşma farklı beklentiler içerdi. Gerçekliklere değil romantizme dayanıyordu. Ama bir anda Türk bayrağının yanında beş ülke bayrağının daha dalgalandığı görüldü. Uluslararası forumlarda bir grupla hareket edilmeye başlandı. Bu ülkeleri ilk olarak Türkiye tanıdı. İlk üst düzey ziyaretler Türkiye tarafından yapıldı. Ve o ülkelerin dünyaya ilk açıldıkları yer Türkiye oldu. Şuan Ortadoğu, Latin Amerika, Doğu Asya Pasifik açılımlarından bahsediliyor. 

Ama Türkiye’nin ilk açılımı Orta Asya coğrafyasına oldu. O zamana kadar yardım alan bir ülkeyken, o coğrafyaya verilen kredilerle yardım eden konuma geçtik. Her cumhuriyetten 2.000 olmak üzere, 10.000 öğrenci Türkiye’ye getirdi. Tabi tüm bunları yaparken ekonomimiz henüz kalkınmamış tı ve kriz dönemi devam etmekteydi. Bu ülkelerle ikili ilişkilerin dışında toplu görüşmelerde yapılıyordu. 1992 yılı Aralık ayında Ankara’da “Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi” gerçekleştiril di. O zaman yazılanlara bakarsanız ortak bir serbest dolaşım alanı, gümrük birliği oluşturulması, bu zirvenin bir sekretaryasının kurulması gibi projeler ortaya atıldı. Sovyetlerin oradan çekilmesine ve dağılma sürecine herkes hazırlıksız yakalandı. Türkiye ve İran gibi farklı siyasal sistemlere sahip olan ülkelerin rekabet alanı ortaya çıktı. Dolayısıyla laik olan, serbest piyasa ekonomisini savunan, demokratik bir rejime sahip ve kültürel ve tarihsel bağları olan Türkiye’nin o bölgeye açılması diğer devletler tarafından da desteklendi. Zamanla Sovyetlerin oraya inmesi, 

ABD’nin Avrasya’nın açılan iki yakasını birleştirmesi tek başına yapamayacak olması nedenleriyle ve kırılma noktası olan 11 Eylül olaylarıyla, uluslararası 
toplumun ve ABD’nin Afganistan’a ve Orta Asya’ya yeniden yerleşmesiyle bu coğrafya uluslararası sistemi belirleyebilecek bir nitelikte olduğunu bir kez daha ispatladı. Orta Asya’nın şuan ki mevcut durumu ve geleceği sadece Avrasya coğrafyasını değil, küresel anlamda uluslararası sistemi belirleyici bir öneme haizdir. 19. Y.Y. sonunda Afganistan hakimiyet mücadelesinde büyük
güçler çatışmasın diye bırakılırken, bir rekabet aranıyken, küresel tehditler in kaynağı olduğu (uyuşturucuyla mücadele, aşırıcılık) ve rekabetin beraberinde uluslararası güçlerin işbirliği alanı olduğunun da unutulmaması gerekiyor. Bu coğrafyanın jeopolitiğindeki en önemli gelişme de budur. Mesela demiryollarının inşa edildiği görülüyor, İran, Özbekistan katkıda bulunuyor. Karayolları inşası devam ediyor. TAPİ doğalgaz boru hattı inşası konusunda ciddi görüşmeler yapılıyor. 

AGİT’in ilk zirvesi 11 yıl sonra Astana’da gerçekleştirildi. Kazakistan 2010’da AGİT’in dönem başkanlığını aldı. Türkiye hala alabilmiş değil. Bu hem 
Kazakistan’ın aldığı aşamayı göstermesi yönünden önemli hem de coğrafyanın güvenlik ve işbirliği alanındaki gelişmeleri göstermekte. Hatta Atana 
Zirvesinde “Avrasya Güvenlik Topluluğu” diye bir kavram ortaya atıldı. Türkiye’nin “Asya’da Güvenlik ve İşbirliği Önlemleri Teşkilatı (SICA)”ın 2010 
yılında başkanlığını aldık. 2012’ye kadar biz yürüteceğiz. Yani Türkiye hem Afganistan’daki mevcudiyetiyle hem de Orta Asya’daki mevcudiyetiyle 
bu işin içindedir. 290 yıl önce o bölgeye gidilirken birçok hata yapıldı, karşılıklı kalp kırıklıkları yaşandı. Ama şuan ilişkiler yerine oturmuş durumda. Zamanın 
ruhuna uygun ve uluslararası sistem içinde büyük öneme sahip. 

Ben sunumum içerisinde birkaç terime vurgu yapacağım. Bunlardan birisi soyutlama kavramı. Ve Orta Asya ve Ortadoğu’nun değişebilir jeopolitiği. Biz 
bundan 20 yıl önce Adriyatik’ten Çin Denizi’ne kadar uzanan bir Türk Dünyası’ndan bahsediyorduk. Bunun çok gerçekçi temellerinin olmadığını zaman 
içinde anladık. Diğer bir bağlamda bu ülkelerin kendi aralarında yapacakları bölgesel bir işbirliği. 

Bu konuda da çok gelişmeler yaşandı ama şuan işlevsel olmadığı görülüyor. Sonuçta 20 yıl içerisinde bu ülkeler kendi ayaklarının üzerinde durmaya başladılar. Türkiye’de bir taraftan Sovyet Döneminde yaratılan cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını pekiştirmelerini isterken bir taraftan da birlikte hareket 
edilmesini istedi. Ülkeler bağımsızlıklarına sahip çıkarken, bölgesel işbirliği konusuna pek de yatkın olmadıklarını gösterdiler. AB’nin Orta Asya stratejisi 
ve ABD’nin bu bölgeye bakışı da zaman içinde değişti. Adı bölgesel strateji olsa bile artık ikili işbirliklerine gidilmektedir. AB’nin 2007’den 2013’e 
kadar götürdüğü Orta Asya stratejisinin %70’i ikili işbirliği projelerine dayanıyor. 

1991 yılındaki dağılmayla birlikte etnik kimlikler ön plana çıktı. “Sovyet” üst kimliğinden ulusal kimliklere milliyetçilik kavramı ekseninde siyasal bir 
geçiş yaşanmıştır. Sovyet dönemindeki tüm etnik politikalar Sovyet insanını yaratma amacı taşımaktaydı. Ama yaratılan ya da etnik kimlikler arasında 
kurulan ilişkiler kendi başına bir gerçeklik kazandı. Ne kadar inşa edilen kimlikler bile olsa gerçeklik kazandıkları ve 20 yıl içerisinde ulus inşası çabalarına 
girdikleri görülmekte ama Sovyet insanı projesi de belirli ölçüde başarılı olmuştur. Etnik gruplar arasında en büyük sorun üretim ve mülkiyet ilişkilerinin 
bozulmasıyla yaşandı. Bu devlet temeline de yansıdı. Rusya hala güvenlik sağlayıcı bir aktör olarak önemini muhafaza etmektedir. Hatırlarsanız Oş’taki olaylarda Otunbayeva (Kırgızistan Cumhurbaşkanı)’nın Ruslardan yardım istediği dönemde, Ruslar gelecek diye sokaklarda, Özbek bayilerinde S.O.S. işareti yapıldı; “Biz buradayız, kurtarın” diye. Başka bir söylentiye göre de dağlardan inen Kırgızlar geri dönmek zorunda kaldı. 

Ama bir sınır vardı, Rusya o müdahaleyi yapamadı. 

Orta Asya Ülkelerinde bağımsızlıktan sonra milli strateji ve dış politika, öncelikle “uluslararası sisteme kendilerini bağımsız birer cumhuriyet olarak kabul ettirme” ve “dünya ekonomik sistemine entegre olma” motivasyonları çerçevesinde şekillenmektedir. Mesela Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’na 1991 yılında beş Orta Asya ülkesi üye oldu. Örgütün temelinde İran, Türkiye ve Pakistan vardır. Şu an çok işlevsel gözükmese de temelleri Bağdat Paktı’na kadar dayanmaktadır. Gelecek vaat eden bir örgüt, sadece siyasi irade yönünden eksik ve tabi ki İran’ın mevcut durumu işleri güçleştirmekte. 

Süratle dış dünyaya açılma isteği bu sayede sadece Avrupa-Atlantik üzerinden değil İran ve Pakistan üzerinden de yapılabilirdi. SSCB’nin dağılması ile 
siyasi bağımsızlığa kavuşulmuş olsa da, ekonomik olarak Orta Asya Ülkelerinin bağımsızlığa kavuşması kolay olmamıştır ve halen ülkeler tam ekonomik 
bağımsızlık için mücadele vermektedirler. 

Bunu tek başlarına yapamayacakları son yıllardaki gelişmelerle daha iyi anlaşılmaktadır. Kaynakları olan Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan gibi ülkeler; petrol, doğalgaz ve enerji kaynaklarıyla başarılı olacaklarını düşünseler de böyle bir durumda bile karşılıklı bağımlılık geçerli. Örnek olarak su-enerji 
bağımlılığını ele alalım. Tacikistan ve Kırgızistan da su var, enerji kaynağı yok. Aşağı havza ülkeleri olan Kazakistan ve Özbekistan’da ise enerji var, su yok. 
Sovyetler döneminde işleyen bir mekanizma vardı. 

O mekanizma Afganistan, Pakistan ve Hindistan’ı da içine alacak şekilde karşılıklı işbirliği haline getirilebilir. Kışın kuzeyde enerjiye ihtiyaç varken yazın 
Pakistan ve Hindistan’a ihtiyaç oluyor. Dolayısıyla kuzeyde üretilecek olan hidroelektrik projelerine ihtiyaç duyuluyor. Kısaca bu ülkelerin ekonomik bağlamda ayakta kalmaları bu projelerin hayata geçirilmesiyle bağlantılıdır. Kendi aralarında mümkün değilse bile daha geniş çerçevede gerçekleştirilmelidir 
ki uluslararası toplum bu yönde çalışmaktadır. Bu tarz projeler sadece bir hattı içermez, stratejik bir eksen oluşturur. Bakü-Tiflis-Ceyhan hattına baktığımızda 
bunu açıkça görebiliriz. Bu hat boyunca ticaret yoğunlaşır, yoğunlaşan ticaret üretime dönüşür. Ekonomiler entegre olmaya başlar. Türkiye’nin 
dış politikası bu eksenler üzerinde bölgeyle daha çok entegrasyona yönelmeyi amaçlar. Ekonomik işbirliği en önemli güven arttırıcı önlemlerdendir. 
Ekonomik işbirliğinde fayda görülüyorsa sorunlar çözülmeye çalışılıyor. 

Petrol Rezervleri Üretim Verileri 


Özellikle Hazar havzasındaki büyük petrol-doğal gaz rezervleri, ABD’yi bölgeye çekerken, dünyanın en önemli petrol-doğal gaz ithalatçısı olan AB ve 
Çin’in de bölgeye ilgisini tetiklemiş; Rusya ise, ekonomik yaşam alanı olarak gördüğü bölgenin kontrolünden çıkmaması için politikalar geliştirmeye başlamıştır. 

Orta Asya ve Hazar havzasının petrol rezervlerinin, Kuzey Denizindeki rezervlere eşit olduğu, diğer bir deyişle dünya rezervlerinin yaklaşık %4’ünü oluşturduğu, 
hesaplanmaktadır. Bu oran görece küçük görünmekle birlikte, 1974 petrol krizinin atlatılmasında, Kuzey Denizi petrollerinin üretimine geçilmesinin yaşamsal bir öneme sahip olduğu düşünüldüğünde bu bölgenin petrol rezervlerinin taşıdığı anlam daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun da ötesinde, bölgedeki ülkelerin, petrol üreten ülkelerin karteli olan OPEC’e üye olmamaları, 1974 ve 1977 yıllarında olduğu gibi, ileride OPEC’in alabileceği muhtemel bir ambargonun veya körfez savaşlarında olduğu gibi Ortadoğu Bölgesindeki olası sevkiyat kesintilerinin etkilerini zayıflatabilecektir. 

Bu durum, bölgenin enerji kaynaklarının Batı ülkeleri için olduğu kadar, Çin için de vazgeçilmez olması sonucunu doğurmaktadır. Zira önümüzdeki 15 yılda Avrupa’nın enerji ihtiyacının yaklaşık 1 milyon varil/gün artması beklenirken, Çin’in petrol ihtiyacı 6 milyon varil/günden daha fazla artacaktır. 

Hazar havzasının ispatlanmış petrol rezervlerinin 17 ila 44 milyar varil arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu miktar Katar (düşük tahmin) veya 
ABD’nin petrol rezervlerine, bölge ülkelerinin Doğalgaz Rezervleri Üretim Verileri 2005 yılı itibariyle toplam petrol üretimi ise Güney Amerika’nın ikinci büyük petrol üreticisi olan Brezilya’nın petrol üretimine eşittir. 2010 yılında toplam üretimin 3,1 milyar varile ulaşacağı hesaplanmaktadır. 






Ortadoğu’dan yapılan petrol sevkiyatında meydana gelebilecek en küçük bir kesinti halinde, Çin Ekonomisinin OECD ülkeleriyle kıyaslanamayacak 
ölçüde zedeleneceği görülmektedir. Türkiye’nin de üyesi olduğu OECD üyeleri en az 90 günlük net ithalat gereksinimi kadar petrol stoğu bulundurmak 
zorundadır. Halihazırda IEA’nin rakamlarına göre 26 ülkenin özel ve kamu kuruluşları tarafından tutulan petrol stokları 155 gün yetecek miktardadır. 
Hal böyle iken, Çin’in stratejik petrol stokları çok uzun bir süre, herhangi bir kesinti anında sadece 3 gün yetecek düzeyde kalmış, bunun sadece 
Çin için değil global planda arz talep dengesinde yaratabileceği istikrarsızlık ihtimali, özellikle Körfez savaşı sırasında bütün dünyayı alarma geçirmiştir. 

Crude oil prices since 1861 





Ortadoğu yeni kaynak arayışları içerisindedir. Hazar Havzası, Ortadoğu’dan sonra keşfedilen en büyük petrol ve doğalgaz sahalarına sahip.%4’lük bir ilave yasını, jeopolitiğini bir arada düşünmek gün ışığına rezerv ya da üretim artışı bile stratejik değer ifade çıkıyor. Sadece Bin Ladin ve Afganistan açısından 
ediyor. Dolayısıyla Orta Asya ve Ortadoğu coğraf-değil enerji politikaları açısından da Orta Asya ve Ortadoğu jeopolitiği birlikte değerlendirilmekte. 
Türk Cumhuriyetleri’nin demografik ve coğrafi yapısına baktığımızda yaklaşık 60 milyonluk bir nüfusun 4 milyon km2’ye yaklaşan bir alanda yaşadığı 
görülmektedir. Engin doğal kaynaklara sahip bu alanın ekonomik potansiyeli ise tartışılmazdır. Bu potansiyelin başarılı bir şekilde değerlendiril
mesi halinde kişi başına milli gelir açısından dünya sıralamasında üst sıralara çıkabileceklerdir. Nüfus artış oranına göre en dinamik ülke Özbekistan’dır. 
Nüfusun büyük bir kısmı Rus ve Avrupalıdır. Orta Asya’nın Afganistan üzerinden bir eklemlenmesi olursa buna Tacik nüfusun Afganistan’daki ağırlıklı rolü de etki edecektir. 

Orta Asya Petrol ve Doğalgaz Boru Hatları 





Coğrafi Özellikler Ekonomik Göstergeler - 2010 






Potansiyeline oranla bölgenin gercekten cok dusuk GSYH’si var. Yapılmasi gereken en önemli düzenlemeler: bankacılık sisteminin geliştirilmesi, yolsuzluk 
ve rüşvetle mücadele ve yargı sisteminin tama-mıyla bağımsız olması ve böylece yabancı ve yerli yatırımcıların ve işadamlarının ülkeye tam anlamıyla güvenmesidir. 

Türkiye’nin GSYH 725,1 milyar $; reel büyümesi %8,1; kişi başına düşen geliri 9.892$. Yani Türkiye’nin GSYH’sı BDT ülkelerinden %184 oranında daha fazladır. 

Türk Cumhuriyetleri’nin 1992-2005 dönemindeki ekonomik performanslarına bakıldığında, hızlı bir büyüme trendinin yakalandığı, ancak hala 1991 yılındaki üretim düzeyine ulaşılamadığı görülmektedir. 1997 Asya ve 1998 Rusya mali krizleri ile önemli bir ekonomik darboğaz yaşayan bu ülkeler, 2000 yılından itibaren tekrar büyüme sürecine girmiştir. 


Dış Ticaret - 2010 



Bölge ülkelerinde ekonomik istikrar büyük ölçüde sağlanmış, petrol ve doğal gaz kaynaklarının değerlendirilmesi ve bu ürünlerin fiyatlarında yaşanan yüksek artışla birlikte, üretimde çeşitlilik olmasa da, ekonomik kalkınma trendi yakalanmış ve yıllık ortalama % 8 düzeyinde bir büyüme sağlanmıştır. 

2005 yılı verilerine göre Türk Cumhuriyetleri’nin toplam GSYH’leri 83 milyar dolar düzeyindedir. Yaklaşık olarak Türkiye ekonomisinin dörtte biri 
büyüklüğe sahip bu ekonomilerin gelişmişlik sıralamasında üst sıralara çıkabilmek için mevcut büyüme hızlarını korumaları gerekmektedir. 

Türkiye’nin ticaret hacminin 2010 yılı itibarıyla tüm Orta Asya ve Kafkasya’daki incelenen ülkelerin ticaret hacminden %73 oranında daha çok olduğunu 
görmekteyiz. Bu rakamları topladığımız zaman elbette birlikteki ticaret hacmimizin gücü neredeyse yarım trilyon dolar olarak karşımıza çıkmaktadır. 
Bu gücün iyi değerlendirilmesi gerektiği aşikardır. İhracat neredeyse eşittir. 

Türkiye diğer ülkelere kıyasla %200 civarında daha fazla ithalat yapmaktadır. 
Türk Cumhuriyetlerinin dış ticaret rakamları tabloda gösterildiği gibidir. 
Rakamlar ayrıntılı olarak incelendiğinde, aralarındaki dış ticaretin genellikle diğer ülkelerle yaptıkları dış ticarete oranla daha fazla olduğu görülebilir. 

Ana İhraç Kalemlerinin Genel İhracatlardaki 








Orta Asya’nın göz kamaştıran doğal kaynakları, bağımsızlık sonrasında bu ülkelere doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının hızlı bir şekilde akması sonucunu doğurmuştur. 2004 yılında 10 milyar dolara yaklaşan yabancı sermaye yatırımları toplamda 40 milyar dolara dayanmıştır. Ancak, söz konusu 
yatırımların çoğunun hidrokarbon sektöründe yoğunlaştığı dikkate alındığında, üretim çeşitliliğine imkan verecek bir yatırım sürecinin henüz istenen 
ölçüde gelişmediği görülmektedir. 


                              Yatırım Kolaylığı       Yatırım Maliyeti 


                                        Türk EXIMANK Kredileri 



Bu dönemde özellikle Türk devletlerine büyük bir siyasi-ekonomik çıkartma başlatılmış, tüm bölge ülkeleri ile ticari-ekonomik işbirliği anlaşmaları imzalanmış, 
teknik yardım programları hazırlanmış, Türkiye İhracat Kredi Bankası kredileri açılmıştır. 

Azerbaycan: 250 milyon dolar limit, 91 milyon dolar kullanım 

Kazakistan: 240 milyon dolar limit, 213 milyon dolar kullanım 

Kırgızistan: 75 milyon dolar limit, 48 milyon dolar kullanım 

Özbekistan: 397 milyon dolar limit, 369 milyon dolar kullanım 

Türkmenistan: 163 milyon dolar limit, 133 milyon dolar kullanım 

Tacikistan: 50 milyon dolar limit, 28 milyon dolar kullanım 

Türkiye ve Orta Asya Cumhuriyetleri Arasında Yasal Çerçeve 


Bugün Türk Cumhuriyetleri’yle olan ekonomik ilişkiler çok boyutlu olarak sürdürülmektedir. İlişkilerimiz 2000 yılında Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından uygulamaya konulan “Komşu ve Çevre Ülkeler ile Ticari ve Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi” çerçevesinde geliştirilmektedir. Bu strateji Türk Cumhuriyetleri de dahil olmak üzere pek çok ülke ile ilişkilerin her alanda güçlendirilmesini hedeflemektedir. 

Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşmaları, Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşmaları, 

Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşmaları, Ortaklık ve İşbirliği Anlaşmaları, Uzun Vadeli Ekonomik İşbirliği Programları, Ekonomik İşbirliği Eylem 
Planları, Karma Ekonomik Komisyon Toplantıları (KEK); Ulaştırma, Turizm, Bankacılık, Gümrük, Standardizasyon vb. Teknik Alanlarda İşbirliği 
Anlaşmaları; Fuarlar, Ticaret Heyeti, Müteahhitlik Heyeti ve İş Konseyi Toplantıları; Ticaret Merkezleri ( TTM ), Türk Eximbank Kredileri bu stratejinin temel araçlarıdır. 


Türkiye – Orta Asya Cumhuriyetleri Dış Ticareti (2010 - Dolar) 

Türk Cumhuriyetleri’yle ilişkilerin yasal altyapısını teşkil eden bu anlaşmaların önemli bir kısmı mi, tamamlanmıştır. 1992 yılında 284 milyon doların altında olan Türk Cumhuriyetleri ile dış ticaret hacmi, 2007 yılı itibariyle 6 milyar dolar olmuştur. 

Türk Ticaretimizin Gelişimi (milyon dolar) 


                           YATIRIM YAPILDIĞI ÜLKE YATIRIM TUTARI 



Türkiye artık bu bölgede müteahhitlik alanında bir marka haline gelmiştir. 2007 yılı itibariyle müteahhitlerimizin üstlendiği projelerin toplam değeri 7 milyar dolara ulaşmıştır. 4 (yaklaşık 5) milyon m2 yüzölçümü ve 72 (145) milyon nüfusa sahip olan Türk Cumhuriyetleri, 255 milyar dolar tutarındaki 
(1 trilyon doları aşkın) 


GSMH’si, yaklaşık 173 milyar (yaklaşık yarım trilyon) dolar tutarındaki dış ticaret hacmi ve yıllık ortalama % 5 (7) düzeyinde gerçekleşen büyüme hızı ile dünya ekonomi ve ticareti için cazibe merkezi olma yolunda süratle ilerlemektedir. Dünya petrol rezervlerinin % 4’ü ile doğal gaz rezervlerinin % 5’inin 
Türk Cumhuriyetleri’nde bulunması ve bölgeye son 15 yıl içinde çeşitli sektörlerde 39 (toplam yabancı yatırımcı stoku 200) milyar dolara yakın doğrudan yabancı sermaye akışı gerçekleşmesi, bölgenin ekonomik olduğu kadar stratejik önemini de ortaya koymaktadır. 

Amaç, sahip olunan kaynakların ortak fayda temelinde kullanılacağı politikaların oluşturulması, üretim-paylaşım stratejileri geliştirilerek, çok boyutlu 
işbirliği temelinde ortaklıklar kurulması sürecine geçişin sağlanmasıdır. 

Bu da, bölgenin refahı büyük ölçüde enerji kaynaklarının nasıl değerlendirileceğine bağlıdır. Bu kaynaklardan en iyi şekilde yararlanarak, bölge içi ticaret ve yatırımların canlandırılması, böylece bölge ülkelerinin ekonomilerinin güçlendirilmesi ve halen sadece doğal kaynaklara dayalı olan ekonomik yapının çeşitlendirilmesi gerekmektedir. 

Türk Cumhuriyetleri ile gerek ikili bazda yürütülen çalışmalar, gerekse 2000 yılında uygulamaya konulan “Komşu ve Çevre Ülkeler ile Ticari ve Ekonomik 
İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi” çerçevesinde, ülkemizin bölgedeki gücünün pekiştirilmesinin yanı sıra, anılan ülkelerle çok yönlü ticari ve ekonomik 
ilişkilerin geliştirilerek, bölgemizde refah ve istikrarın sağlanması amaçlanmıştır. 

Politikanın temel araçları; 

Ticaret ve Ekonomik İşbirliği, 
YKTK ve ÇVÖ Anlaşmaları 
Tercihli Ticaret Anlaşmaları 
Ortaklık ve İşbirliği Anlaşmaları 
Uzun Vadeli Ekonomik İşbirliği Programları 
Ekonomik İşbirliği Eylem Planları 
Karma Ekonomik Komisyon Toplantıları (KEK) 
Ulaştırma, Turizm, Bankacılık, Gümrük, Standardizasyon vb. 

Teknik Alanlarda İşbirliği Anlaşmaları 
Fuarlar, 
Ticaret Heyeti, 
Müteahhitlik Heyeti ve 
İş Konseyi Toplantıları Ticaret 
Merkezleri (TTM), Türk Eximbank Kredileri 


Bu çerçevede siyasi, kültürel ve ekonomik yakınlığın getirdiği avantaj da dikkate alındığında Türk Devletleri arasında benzeri bir oluşuma gidilmesinin zaruri olduğu ortaya çıkmaktadır. Türkiye ve diğer Türk Cumhuriyetleri arasında bir ekonomik entegrasyonun altyapısını oluşturmak öncelikli hedefimizdir. 


Belirtilen amaca ulaşmak için de uyguladığımız politika araçları, sahip olunan kaynakların ortak fayda temelinde kullanılacağı politikaların oluşturulması 
ve üretim-paylaşım stratejileri geliştirilerek rekabet ortamından çok boyutlu işbirliği temelinde ortaklıklar kurulması sürecine geçişin gerçekleştirilmesi 
için önemlidir. 

Üretim faktörleri ile birlikte insan gücünün de birleştirildiği bir Türk Devletleri ortak platformu, Türk Dünyasının uluslararası politika ve ekonomi 
sahnesinde başat güçlerden biri olmasını sağlayacak ve Doğu ile Batı arasındaki medeniyetler uzlaşması çalışmalarına yardımcı olacaktır. 


****