15 Mayıs 2020 Cuma

21. Yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’nin Uluslararası Politikadaki Rolü ve Küresel Güvenlik BÖLÜM 1

21. Yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’nin Uluslararası Politikadaki Rolü ve Küresel Güvenlik 




Nejat Doğan* 
* Doç. Dr., Anadolu Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü 


Özet


Amerikan dış politikası ile güvenlik ve savunma stratejileri Uluslararası İlişkiler disiplinin çeşitli teorileri etrafında incelenmektedir. Bu teorilerden biri de hegemonik istikrar teorisidir.

Bu teori çerçevesinde ABD’nin sistemde başat olup olmadığı konusu işlenegelmiş ve Amerikan gücünün unsurları tartışılmıştır.

Ticari ve ekonomik konumu yanında bilim ve teknoloji alanındaki performansı ve kültürel çekiciliği ile uluslararası kurumlardaki statüsü ABD’nin halen başat ve birincil güç olduğunu göstermektedir. Çin, Japonya, Rusya ve Avrupa Birliği ABD’ye rakip olarak gösterilmektedir.

Ancak bu aktörler Amerikan gücünü 21. yüzyılın başında yakalamaktan uzaktır. Avrupa Birliği, güçlü bir “örgüttür”, ama halen devletlerden oluşan bir sistemde yaşamaktayız. Çin, gerek finansal sistemde gerekse zenginliğin bireylere yansıtılmasında halen sorunlar yaşamaktadır. Rusya ise yeniden yapılanma dönemindedir ve petrol ile gaz satımının ulusal ekonomik ve politik kalkınmaya fazla bir katkısı olmadığını Arap dünyasının yüzyıllık tarihi kanıtlamıştır. Son on yıldaki ekonomik durgunluk ise, Avrupa ülkeleri kadar Japonya’yı da etkilemiştir. Hindistan ise büyük güç olmaktan halen uzaktır.

Bu özel konumu ABD’ye küresel güvenlikte bazı özel sorumluluklar yüklemektedir.

Çatışmaların barışçıl çözümü, gerektiğinde büyük insani sorunlara askeri müdahale, uluslararası toplumun genişletilerek ekonomik ve sosyal kalkınmanın yaygınlaştırılması, uluslararası sorunların çözümü amacıyla küresel çapta liderlik, demokrasinin gelişmesi için politik destek, sosyal değerleri yaymak amacıyla yapılan askeri müdahalelerden kaçınma bunlardan en önemlileridir. Ayrıca, küresel güvenliğin sağlanması yolunda hem diğer büyük güçlerin hem de bölgesel aktörlerin ve genel olarak tüm devletlerin üstlenmesi gereken bazı
sorumluluklar mevcuttur.

Küresel güvenliğin sağlanması ve güçlendirilmesi yolunda önemli bir konu, dünyadaki gelişmelerin azımsanmaması ve aşırı uçlardaki teorilerin (realizm ve idealizm gibi) varsayımlarının gözden geçirilmesidir. Aşırı kötümser veya aşırı iyimser olmaya gerek bulunmamaktadır; hâli hazırdaki kurumların desteğiyle, elimizdekilerle başlayarak uluslararası sistemin geliştirilmesi mümkündür ve bu yönde çaba gösterilmelidir.

Uluslararası İlişkiler Teorileri ve Amerikan Dış Politikasının Açıklanması
Uluslararası İlişkiler disiplinindeki gelişmelere bakıldığında öyle anlaşılmaktadır ki, belirli uluslararası ilişkiler teorileri “ABD’nin sistemdeki konumunu açıklayabilme ve bu konumu savunabilme gücüne göre disiplin içinde yükselmekte veya gözden düşmektedir. Aynı zamanda, disiplindeki gelişmeler Thomas Kuhn’un bilimdeki değişimin nasıl gerçekleştiği hakkındaki görüşlerine uymaktadır.1 Uluslararası ilişkiler teorileri disiplininde doğrusal bir gelişimden ziyade, uzmanlardan çoğunun (her on yılda bir gibi) kısa denilebilecek bir süre
içerisinde “yeni” veya “moda” denilebilecek teorileri benimsediği gözlemlenmektedir.

Böylece disiplinde sürekli bir ‘paradigma değişimi’nden söz edilebilir. Tabii ki bu durum, varolan teorilerin tamamen ortadan kalktığını değil, artık eskisi kadar benimsenmediğini ve disipline yeni giren akademisyenler ve öğrencilerin bu teoriler üzerine gittikçe daha az araştırma yaptığını göstermektedir. Paradigma değişimini takiben, uzmanların çoğunun “normal bilim” yaptığı, yani revaçta olan teorileri benimseyerek ABD’nin sistemdeki konumu ve bu konumu savunma üzerine çalışmalar yaptığı sonucuna varılabilir.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında gerçekçilik (realism), disiplinde başat konuma yükseldi ve tartışmasız bir şekilde bu konumunu uzunca bir süre korudu. Gerçi işlevselcilik (functionalism) gerçekçiliğe alternatif akım olarak ilgili dönemde ortaya çıksa da, başat teori olabilmek için yeterli düzeyde araştırmacının ilgisini hiçbir zaman çekmemiştir. Fakat 1950’li ve 1960’lı yıllarda işlevselcilik teorisinin bölgesel düzeyde uygulaması olan yeniişlevselcilik
(neo-functionalism) teorisi, ABD’nin Sovyetler Birliği’ni bölgeden uzak tutma ve
Alman gücünü kontrol altına alma gibi Avrupa’yı ortak amaçlar ve çıkarlar etrafında birleştirme politikasına katkıda bulunmasından dolayı araştırmacıların dikkatini çekmiştir.

1970’li yılların başından itibaren Amerikan gücünün zayıflamaya başlamasıyla birlikte, hegemonik istikrar (hegemonic stability), karşılıklı kompleks bağımlılık (complex interdependence) ve rejim (regime) teorilerinin uluslararası ilişkiler disiplininde öne çıktığı görülmektedir. Bu gelişmeler 1970’li yılların sonunda gerçekçilik akımının yeniden güçlenmesi yolunda bir tepkiye yol açmıştır; ancak bu tepkinin temelinde Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki politik ve askeri rekabetin artması ile çeşitli coğrafyalarda Sovyetler Birliği’nin askeri müdahalelerde bulunarak buralarda Amerika’nın etkisinin nispeten
azalmasına yol açmasında yatmaktadır. Soğuk Savaş’ın son bulmasıyla da, yine liberal teorilerin ön plana çıktığı görülmektedir. 1980’lerin ortası ile 1990’ların başında özellikle demokratik barış (democratic peace) teorisinin güçlenmesi rastlantı değildir; çünkü Doğu Bloğu’nun çekildiği yerlerde demokratik rejimlerin kurularak geliştirilmesi ABD’nin birincil dış politika amacı ve eylemi olmuştur. Son zamanlarda da, ABD’nin etnik çatışmaları ve terörizm gibi savaş dışındaki şiddet kullanım yollarını uluslararası istikrara ve kendi ulusal güvenliğine temel tehdit olarak görmeye başlamasıyla, kültürel çalışmaların uluslararası
ilişkiler disiplininde başat konuma yükseldiğini görüyoruz. Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, uluslararası ilişkiler teorilerinin bir disiplin olarak gelişimi ile ABD’nin uluslararası sistemdeki konumu arasında ilginç bir paralellik olduğu sonucuna varılabilir.”2

Bu tespitin ötesinde, bugünkü teorik tartışmaların ABD’nin sitemdeki konumu ve küresel güvenlik açısından açıklayıcı ve politikaların belirlenmesinde yol gösterici bir katkısının olup olmadığı da irdelenmelidir. Bu açıdan hegemonik istikrar teorisine daha yakından bakmak faydalı olacaktır. Soğuk Savaş ve özellikle 11 Eylül olayları sonrasında dünyanın tek kutuplu olup olmadığı ve diğer büyük güçlerin sistemdeki rolleri ve Amerikan gücünü nasıl “dengeleyebileceği” konuları ön plana çıkmıştır. Aşağıdaki öncelikle hegemonik istikrar
teorisinin ABD’nin sistemdeki konumu hakkındaki tartışmalarına değinilecek, sonra da ABD’nin diğer büyük güçlerle karşılaştırmalı bir analizi yapılacaktır.
Hegemonik İstikrar Teorisi ve ABD’nin Sistemdeki Yeri 1960 ların sonları ve 1970 lerin başlarında ABD nin uluslararası sistemdeki konumu “hegemonik güç” üzerinde akademik tartışmaları başlatmıştı.3  ABD’nin Vietnam Savaşı’nı
kaybetmesi, Avrupalı devletlerin uluslararası finansal rejimlere meydan okuması ve petrol krizi gibi problemler; uluslararası ilişkiler uzmanlarının hem İkinci Dünya Savaşı sonrasında sistemin nispeten istikrarlı olmasının asıl nedenlerini, hem de ABD’nin bu istikrara gerçek katkısının ne olduğunu irdelemesine yol açtı.

Hegemonik İstikrar Teorisi (HİT), bu sorulara yanıt arayan en önemli akımdı. “Kamu malları” düşüncesini esas alan HİT, sistemde ancak güçlü bir devlet varsa uluslararası sistemin açıklığından, diğer bir deyişle liberal politik ekonominin geçerli olmasından söz edilebileceğini savunuyordu. Bu güçlü devletin, sistemde işbirliği kurallarına uyulması yönünde yaptırım uygulama yetkinliğine ve isteğine sahip olması gerekiyordu. Tek başına yetkinlik veya tek başına istek, sistemin açıklığını sağlayamazdı. Hegemonik gücün asıl rolü de, işbirliği kurallarına uyan devletleri ödüllendirmek ve karşılığını ödemeden sistemde belirli hizmetlerden faydalanmaya çalışan devletleri (free riders) cezalandırmaktı. Bu teoriyi
savunanlara göre, rolünü yerine getirebilmek için hegemonik gücün hammadde ve sermaye açısından zengin olmasının yanında, dünya pazarları ve finansal kurumlar üzerinde kontrolünün olması ve “değerli mallar” (en ileri teknoloji ve bu teknolojiyle üretilen mallar) açısından karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olması gerekiyordu.4 

Dolayısıyla, uluslararası ilişkiler uzmanlarını uğraştıran asıl soru, ABD’nin halen bir hegemonik güç olarak kabul edilip edilmeyeceğiydi. Tahmin edileceği üzere, bu konuda çok farklı görüşler ortaya atıldı.

Örneğin Bruce Russett ABD’nin hala bir hegemon olduğunu öne sürüyordu. “Is Mark Twain Really Dead?” başlıklı makalesinde Russett, ABD’nin artık bir hegemon olmadığını kabul eden teorisyenlerin temel hatalarının gücün kaynaklarına odaklanmaları ve fakat sistemdeki politika çıktılarını gözardı etmeleri olduğunu savunuyordu. Russett’a göre, ABD nispeten güç
kaybetmiş olsa da, sistemdeki politika çıktılarını kontrol etmeye devam ediyordu. Bu başarının önemli bir nedeni kültüreldi; diğer bir deyişle ABD, Antonio Gramsci’nin çalışmalarına dayanılarak geliştirilen “kültürel hegemon” tanımına uymaktaydı. Hegemon, sadece ekonomik ve askeri kaynaklarla değil, kültürünü tüm dünyaya yayıp geliştirmekle de gücünü ve otoritesini kabul ettirebilirdi. Nitekim Russett’a göre, liberal demokrasi dünyada tek  model olarak karşımızda duruyordu.5

Diğer taraftan Susan Strange, Russett ile aynı sonuca ulaşsa da, ABD’nin hala hegemon olmasını farklı nedenlere dayandırıyordu. Strange’e göre, Amerikan gücünün kaynakları tükenmemişti; teorisyenlerin yaptıkları temel hata, bu gücün kaynaklarına bakmak yerine, karşılaştırmalı güç analizi (relational power) yapmalarıydı. Tabii ki ABD, 1940lı yıllardaki gibi uluslararası sistemin tartışmasız tek süper gücü değildi. O yıllarda hemen tüm önemli güçler yıkıma uğramış ve ekonomileri altüst olmuştu. Dolayısıyla, dönemin verilerini 1940 lı yılların verileriyle karşılaştırarak, ABD’nin güçten düştüğünü öne sürmek yanıltıcı olacaktı. Strange, gücün yapısının (structure of power) bir devletin sistemdeki pozisyonunu belirleyeceğini savunuyor ve birbirinden farklı ancak aralarında yakın bir ilişki bulunan dört adet güç yapısı olduğunu söylüyordu: ticari mal üretimi, finansal pozisyon, güvenlik, bilgi üzerindeki kontrol. Böylece, dünya gayri safi milli hasılasının eski dönemlerdeki gibi yarısını üretmiyor olsa da, dünya üretiminin yaklaşık yüzde yirmisine sahip olan, finansal piyasalara
hakimiyeti süregelen, önemli bir askeri güce sahip olan ve temel güç kaynaklarını kontrol eden ABD, hala sistemin hegemonuydu. 6

ABD’nin hala hegemon olduğunu savunan teorisyenlerin kendi aralarında tartıştıkları önemli bir konu da, ABD’nin halim mi (benign) yoksa tehlikeli (malign) mi bir hegemon olduğuydu. Kolektif eylem teorisine göre, işbirliğiyle yapılacak herhangi bir eylemde grubun bazı üyeleri üzerlerine düşen görevleri yerine getirmedikleri halde bu eylemin faydalarından yararlanmaya
çalışacaklardır. Diğer bir deyişle, grubun bu üyeleri hegemon tarafından sağlanan mallardan faydalanırlarken sorumluluklarını yerine getirmeyeceklerdir. Bu durumda hegemonun rolü, bir yandan sistemde güvenlik ve serbest ticaret rejimi gibi kamusal malları sağlarken, diğer yandan da sorumluluğunu yerine getirmeyen devletleri bulup gerekli işlemi yapmaktır. Ancak bu işlem neleri kapsayacaktır? Hegemon bu üyeleri cezalandırıp kamusal mal alanı dışına mı
çıkaracaktır, yoksa siyasal ideoloji gibi sistemdeki diğer etkenler nedeniyle bu üyelerin yaklaşımını gözardı ederek kamusal mal alanını onlara da mı açık tutacaktır? Kısaca, kamusal mal alanının sınırı ne olacaktır?

Teorisyenler, ilgili dönemdeki özellikle güvenlik ve savunma alanlarında ABD’nin konumu ve gereksinimlerini dikkate alarak, ABD’nin “halim” bir hegemon olduğunu savunmuşlardır. ABD’nin bir yandan kamusal malları sağladığı diğer yandan da gerekli katkıyı yapmayan devletleri cezalandırmadığı savunulmakta ve bu dış politika yaklaşımının da özellikle iki kutuplu dünyanın çatışmacı ortamına bağlandığı görülmektedir. Bu yaklaşıma göre, demokratik liberal bir kültüre sahip ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında devletleri işbirliğine özendirmiş ve çatışmaların barışçıl yollardan çözümüne uğraşmıştır. 

Bu yaklaşımın temel ögelerinin John Lewis Gaddis’in “We Now Know” başlıklı çalışmasında da özetlenmiş olduğu görülmektedir. Gaddis’in öne sürdüğü üzere, Soğuk Savaş döneminde her iki süper güç de bir çeşit “imparatorluk” kurmasına rağmen, Sovyet İmparatorluğu güç ve baskı ile Amerikan İmparatorluğu ise diğer devletlerin davetiyle kurulmuştu. ABD, Avrupa’da işbirliğine dayalı bir sistem kurarken bu sisteme katılmaları için Avrupalı devletlere karşı ne
askeri kuvvet kullanmış ne de kuvvet kullanma tehdidinde bulunmuştu. Böylece, bu devletlerle çok özel bir ilişki geliştiren ABD, NATO’yu da demokratik bir temel üzerine inşa etmişti. Diğer taraftan Sovyetler, Orta Avrupa ve Doğu Avrupa ülkelerine bir “uydu” muamelesi yaparak onların demokrasiye ulaşmasını engellemişti.7

ABD’nin 21. Yüzyılda Sistemdeki Konumu

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve özellikle 11 Eylül olaylarıyla ABD’nin sistemdeki konumu ve kapasitesi uluslararası politikanın temel konularından biri olmuştur. 1990-2000 döneminde sistemde her ne kadar çatışma olsa da, Irak-Kuveyt (I. Körfez) krizinde görüldüğü gibi, bu çatışmalar görece işbirliğiyle çözülmüş ve küresel politikada Soğuk Savaş dönemine göre iyimserlik hakim olmuştur. Ancak 11 Eylül saldırıları ve sonrasında ABD’nin Afganistan’dan Irak’a geniş bir coğrafyada büyük çapta bir askeri ve politik mücadeleye girişmesi ABD’nin
yeterlilikleri konusunda bir taraftan akademik tartışmaları başlatmış diğer taraftan da Rusya’nın yeniden yapılanma sürecine girmesiyle tek kutuplu dünya görüşünün büyük oranda kabulüne neden olmuştur. Dolayısıyla temel soru ABD’nin bugün için sistemdeki konumu ve 21. yüzyılda sistem için Amerikan gücünün olumlu neler yapabileceğidir.

Soğuk Savaş döneminde yukarıda değinilen Russett, Strange, Gaddis gibi teorisyenlerin öne sürdükleri temel görüşlerin 2013 itibariyle de çoğunlukla geçerli olduğu sonucuna ulaşabiliriz.

Gerek BM ve NATO gibi resmi uluslararası örgütler gerekse ekonomi, finans, enerji, güvenlik gibi değişik alanlardaki kurumlar ve kurallar (rejimler) yoluyla ABD’nin uluslararası politikanın çıktılarını hala kontrol edebildiğini gözlemle
mekteyiz. Diğer taraftan, Russett’ın düşüncelerine paralel olarak Soğuk Savaş sonrasında Joseph S. Nye gücün sadece askeri ve ekonomik kaynaklı olmadığını vurgulayarak “yumuşak güç” teorisini ortaya atmıştır. Nye’a göre “Bir ülke dünya siyasetinde istediği sonuçları elde edebilir; çünkü onun değerlerine hayran olan, onu örnek alan, refah seviyesine ve fırsatlarına özenen diğer
ülkeler onu izlemek ister. Bu anlamda sadece askeri güç tehdidini ya da ekonomik yaptırımları kullanarak diğerlerini değişmeye zorlamak değil, dünya siyasetinde gündemi oluşturmak ve onları kendine çekmek de önemlidir. Bu yumuşak güç, yani diğerlerinin senin istediğin sonuçları istemelerini sağlamak, insanları zorlamak yerine kendi yanına çeker.”8

ABD’nin bu politikayı uygulamada başarılı olduğunu görüyoruz. Gerek iç politikada liberal demokrasinin bir rejim olarak tüm dünyada uygulanabileceği düşüncesi, gerekse ekonomik refah ve askeri başarının Amerikan örneğiyle olabileceği düşüncesi bugünkü sistemde yaygındır. Her ne kadar yumuşak gücün “çok da yumuşak olmadığı” iddia edilse ve “demokratik barış” teorisi ve uygulamasının şiddet getirdiği öne sürülse de, genel anlamda model ülke ve model rejim sunma anlamında ABD’nin görece gücünü koruduğu söylenebilir.9
Gerçek ile sanal dünyaların pek de ayırt edilemediği bugün, uluslararası politikada bir şeyi uygulamak kadar uyguladığına inandırmak da önem kazanmaktadır; yumuşak güç ve demokrasi buna iyi bir örnektir. Sonuçta Plato’dan bugüne politika, düşüncelerin eyleme yön vermeye çalıştığı bir bilimdir.

ABD’nin uluslararası sistemdeki konumuna 2013 itibariyle Susan Strange’in sunduğu bakış açısından bakarsak da aynı sonuçlara ulaşabiliriz. Ticari mal üretimi, finansal pozisyon, askeri güç ve bilgi üzerindeki kontrol açısından ABD’nin görece güçlü konumunu sürdürdüğü iddia edilebilir.


Tablo 1: Ülkelerin Safi Milli Hasılaları, 2012


Dünya Bankası verilerine göre ABD’nin gayri safi milli hasılası (GSMH), diğer
ülkelerinkinden hala oldukça yüksektir. ABD’ye rakip gösterilen Almanya, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin’in gayri safi milli hasılalarının toplamı neredeyse ancak ABD’nin GSMH’sı düzeyindedir. ABD’nin üretimine en yakın olan Çin’in GSMH’sı ABD’nin GSMH’ sının yarısı kadardır.




Tablo 2: Ülkelerin Üretim Ortalama Yıllık Artışı %, 2000-2011 dönemi

Aynı ülkelerin 21. yüzyılın ilk on yılındaki gelişme hızlarına baktığımızda, Dünya
Bankası’nın ortalama yıllık üretim artışı verilerine göre, Avrupa devletleri, ABD ve Japonya’nın her yıl %1 ila %1.7 arasında büyüyebildiğini görüyoruz. Rusya’nın toparlanma dönemine girdiği söylenebilir. Hindistan ve özellikle Çin’in büyüme hızları ise çarpıcıdır.
2000-2011 döneminde her yıl yaklaşık %10 büyüyen Çin, ABD’ye ekonomi ve ticaret alanlarında rakip olarak görünmektedir. Ancak Çin, bazı ticari, finansal ve ekonomik konular açısından dezavantajlıdır.



Tablo 3: Kişi Başına Düşen Milli Gelir, 2012

  Öncelikle kişi başına düşen milli gelir açısından Çin başat güç veya büyük güç olarak kabul edilen diğer ülkelerle karşılaştırılacak düzeyde değildir. Ortalama bir Amerikalı ortalama bir Çinliye göre yaklaşık 6 kat fazla ferah içindedir. Avrupalı devletlerin ise kişi başına milli geliri 36.000 Dolar’ın üzerindedir. Her ne kadar ekonomik kalkınması hızlansa da, Hindistan’ın kişi başına milli gelir düzeyi diğer devletlerin verilerinden oldukça geridedir. 

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

KİMLİK, DIŞ POLİTİKA VE GÜVENLİK BAĞLAMINDA İRAN İSLAM CUMHURİYETİ

KİMLİK, DIŞ POLİTİKA VE GÜVENLİK BAĞLAMINDA İRAN İSLAM  CUMHURİYETİ 



Hazar Vural
* Yıldız Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Doktora Öğrencisi, 
hazarvural@gmail.com 


Özet 

İran İslam Cumhuriyeti, farklı kimlik yapısıyla Ortadoğu’nun ‘öteki’si olarak algılanmakta ve uluslararası ilişkilerin ortasındaki ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle 1979 İslam Devrimi itibariyle, eskisinden de fazla önem arz eden İran, iş başına gelen yeni Cumhurbaşkanı ile gündemdeki yerini bir kez daha almıştır. “Ülkenin dış politikası ve nükleer çalışmaları gibi konularda bir değişiklik olacak mı?” sorusuyla gözler İran a çevrilmiştir.

Hızla değişen ve dönüşen dünyada güvenlik algılamaları da değişmekte ve ülkelerin politikaları da bu hızlı değişimden etkilenmektedir. Ortadoğu’da, 2010 sonu itibariyle başlayan ve günümüze kadar devam eden ‘Arap coğrafyası hareketliliği’ ile bir kez daha güvenlik sorunları en üst seviyeye çıkmıştır. Bölge ilişkileri ve güvenliği gerek bölgesel aktörler gerekse başat güçler tarafından dikkatle takip edilmektedir. Bu çalışma ile bölgesel olaylar ve aktörler temelinde, İran’ın stratejik çıkarları doğrultusunda bölge politikaları değerlendirilecek ve güvenlik algılamaları ortaya konmaya çalışılacaktır.

Çalışmamızda, İran’ın Ortadoğu’da çeşitli ülkelerde yaşayan Şii grup ve topluluklar üzerindeki etkinliği, bölgedeki jeostratejik çıkarları, ABD ve İsrail ile yaşadığı sürtüşmeler başta olmak üzere İran ve bölge güvenliği için birinci dereceden önem içeren konulara değinilecektir. Bu çalışmanın amacı İran’ın bölgedeki güvenlik endişeleri ve önceliklerini ortaya koymaktır. Çalışmanın bir diğer amacı ise, mezhepsel dış politika güttüğü düşünülen İran’ın dış politikasının aslında ülke çıkarları ve stratejik kazanımlar üzerinden yürüdüğünü
açıklamaya çalışmaktır.

İranlılar yüzlerce yıldır bugün bulundukları topraklarda yaşamaktadırlar. Her devlet kadar İranlılar da geçmişleriyle ve medeniyetleriyle onur duyarlar ve bunu sık sık hatırlatırlar.
Bulundukları toprak parçası tarihsel süreç içinde coğrafi olarak küçülmüş olsa da bu denli zorlu bir coğrafyada varlığını sömürge olmadan sürdürebilmiş olması “İranlı kimliğinin” sağlam temeller üzerinden şekillendiğinin bir göstergesi sayılabilir. İran mezhepsel anlamda Şii çoğunluğa sahip tek ülke olmamasına rağmen, bu mezhebi anayasası ile kabul etmiş tek İslam devletidir. Eyaletlere ayrılarak merkezden yönetilen İran bir ulus-devlettir. İran, temelde 11 farklı etnik köken olmak üzere, mezhepsel ve dinsel çeşitlilikleri bulunan, resmi
mezhebi Şii’liğin Caferi kolu olan ve %89’u Şii Müslüman olan bir devlettir.1
İran tarihsel süreç itibariyle, İslamiyet’i kabul ettiği zamandan başlayarak bulunduğu ‘geçiş coğrafyası’ olarak tarif edilebilecek konumuyla her zaman önemini korumuş ve baskın kültürüyle yakın coğrafyasında etkiler bırakarak kendi kimliğini sürdürmüştür. Yüzlerce yıl boyunca Türk hanedanlar (Kaçarlar vd.) tarafından yönetilen İran, 1925 sonrası Fars - Pehlevi hanedanı tarafından yönetilmiştir. 1979 sonrası İslam Cumhuriyeti yönetiminde de bölgesel
açıdan aktif bir güç olmuştur. Bölgesel planları olan her devlet tarafından hesaba katılması gereken bir güç olan İran, Ortadoğu’daki birçok yapay sınırın aksine suni bir devlet değildir ve medeniyeti bünyesinde barındırır. Bununla vurgulanmak istenen yalnızca ülke coğrafyasının doğal şekli değil, İran’ı oluşturan birçok unsurun uzun süreçlerden sonra şekillenerek bugüne geldiğidir.

İran İslam Cumhuriyeti Yönetim Yapısı

İran’da 1978 yılında Şah ve monarşi karşıtı bir hareket olarak başlayan gösteriler, devamında bir İslam Devrimi ile sonuçlanmıştır. 1979’da İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile sonuçlanan bu devrim ile 20. yüzyılın belki de en ilginç kırılmalarından biri yaşanmıştır. Bir İslam Cumhuriyeti’nin doğuşu tahmin edilmeyen bir olay idi. Bugün İran’ın kendine özgü yönetim sistemi ve ülke kimliği de bu olay sonucunda şekillenmiştir.

İran’ın yönetim sistemi için bir çeşit atanmışlar ve seçilmişlerin birlikte olduğu teokratik demokrasi tanımı yapmak mümkündür. Halkın seçtiği Cumhurbaşkanı na ek olarak, onu görevden alma yetkisine sahip, başta ordunun lideri konumu olmak üzere birçok yüksek güçle donatılmış bir dini lider / ‘Rehber’ ülkenin gerçek yöneticisidir. Rehberi ülkenin asıl lideri ve İslam Cumhuriyeti’nin koruyucusu olarak gördükten sonra , Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere birçok farklı ve güçlü kurumdan bahsedilebilir. Uzmanlar Meclisi2, Anayasa
Koruyucular Konseyi, İslam’ın Yüksek Çıkarlarını Koruma Konseyi, İran İslami Danışma Meclisi, Devrim Muhafızları Ordusu sayılabilir. Bu kurum ve kuruluşların kendi aralarında çeşitli denetleme faaliyetleri mevcuttur. Denetim mekanizmasının kurulma amacı, kurumlardaki kişilerin değişiminin, yönetim sisteminde yaratbileceği büyük değişimleri ve olası istikrarsızlıkları engellemektir.

‘Öteki’ Olma Meselesi

İran hem etnik, hem mezhepsel açıdan bölgede ‘öteki’dir. Mezhep konusu, Şii-Sünni ayrımında tarihsel birtakım hatıraların, güvensizliklerin kolaylıkla atlatılamamasına ek, küresel güçlerin özellikle 2003 Irak işgali sonrası mezhep temelli çatışmaları geçtiğimiz on yıllık süreçte derinleştirmesiyle ve son kertede Arap coğrafyası hareketlerinin de eklenmesiyle durum, İran’ı öteki ve tehdit kılan bir gerçeklik halinde algılanmasına sebep olmuştur. Buna ek olarak 1979 öncesi Pehlevi Hanedanı döneminde devlet politikası olarak İran’ın Fars kimliğinin öne çıkarılması da bir diğer gerçekliktir 3. Bunun yarattığı sorun
şüphesiz mezhep kadar derin olmamakla birlikte Arap devletleri içinde, Türklerle beraber bir diğer Arap olmayan devletin yani ‘öteki’nin varlığıdır. Bu etnik kimlik politikaları Pehlevi döneminde ülke içerisinde Azerbaycanlılar diye anılan ve ülkenin özünü oluşturan Türk kökenli İranlıların tepkisine sebep olmuştur. Bir kimliğin ön plana çıkarılması olumsuz tepkiler doğurmuştur. İran Azerileri de kendilerini İranlı kabul etmekle birlikte etnik kökenleri olan Türklüğe de sahip çıkmakta ve her iki kimliği kabul etmektedirler.

Coğrafyadaki Arap Devletleri’nin İran’ı öteki saymalarındaki en büyük sebep hemen hemen hepsinin kendi içlerinde azımsanamayacak yüzdelerde ( hatta Bahreyn ve Irak’ta çoğunlukta 4) bulunan Şii nüfuslar üzerinde İran’ın etki oluşturması korkusudur. Bu korku devrimden hemen sonra, devrimini yakın ve komşu bölgelere ihraç etmeye çalışmış İran için yersiz olmamakla birlikte, yıllar itibarıyla dış politikada bazı değişimlerin de olduğunu ve bu politikadan vazgeçilerek başka politikaların yürütüldüğü unutulmamalıdır.

Kuruluşu itibarıyla bölge üzerinde izlediği aktif dış politika sayesinde İran, Sünni nüfus üzerinde de etki kurmaktadır 5. Bunun en büyük örneği Filistin davasını desteklemesi, İsrail ve ABD karşıtı duruşunun bölge toplulukları üzerinde yarattığı etkide görülebilir. Fakat Suriye politikasıyla son dönemde Sünni topluluklar tarafından gördüğü destek düşmüştür.

Kimliğin Güvenliğe Yansıması Güçlü İranlı kimliğinin güvenliğe nasıl yansıdığı analiz edilmeden İran’ın bölgesel faaliyetlerini anlamak güç görünmektedir. Arjomand’a göre, “Devrimci rejimlerin dış politikaları yerel politikalarıyla bir bağlantı içindedir ya da daha net bir ifadeyle devrimin devamı niteliğindedir. 6” Şah sonrası özellikle dış ilişkiler anlamında farklı bir politika izlenmiştir. 1979 itibariyle oluşan bu yeni İranlı kimliği Kuran’ı referans alan, ‘daha iyi bir
yönetim mümkün’ şiarıyla hareket eden, pragmatist (faydacı) bir temelde, duygusal olmakla nitelenen/etiketlenen fakat belki de birçok devlete göre daha somut ve ülke çıkarları temelinde kendince ‘rasyonel’ olarak şekillenen bir İran dış politikası değerlendirilmektedir. Başta anayasası olmak üzere, yöneticilerin değişmeyen söylemlerine, vurgularına baktığımızda, tüm Müslümanları kardeş olarak gören, mazlumun, ezilenlerin yanında olduğunu söyleyen, Batılı
devletlerin coğrafyadaki tarihsel sömürülerinden dolayı sömürge karşıtı olan ve ‘bir başka yol mümkün’ anlayışıyla İslami yönetimi referans alan bir politika mevcuttur.

Şii politikası ya da Şii Hilali oluşturma iddiaları noktasında ise, İslam Cumhuriyeti
politikalarıyla İran’ın bölgede kurmaya çalıştığı temelde bir ‘direniş hattı’ dır. İran’ın 1980’lerde Ayetullah Humeyni desteğiyle Lübnan Hizbullah Hareketi’nin kuruluşunda rol oynaması ve bugün örgütün geldiği noktada çok boyutlu desteği, günümüzde Suriye yönetimine desteği, Filistin direnişine verdiği önemin temelinde bu ‘direniş hattı’ yatmaktadır. Fakat bütün bunlara yüklenmesi gereken anlam aslında bir devletin kendine özgü yönetim sistemiyle üzerine kodlandığı yapısının ayakta kalma mücadelesidir. İran İslam Cumhuriyeti bu açıdan bakıldığında daha kolay anlaşılabilir. Bir başka örnekle açıklamaya
çalışırsak, bu bakış açısı İran - Latin Amerika ilişkilerini anlamaya ışık tutmaktadır. Farklı coğrafyalarda yer alan, farklı yönetim sistemlerine sahip Küba ve Venezüella ile yakın ilişkileri bunlara verilebilecek örneklerdir. İran’ın oluşturmaya çalıştığı aslında ABD’nin hemen yakınındaki emperyalizm karşıtı oluşumlara kayıtsız kalmaması olarak değerlendirilebilir. Şüphesiz ki bu noktada ağır ambargo ve yaptırımların İran’ı farklı dış politik açılımlara ittiği de göz ardı edilmemelidir.

İran’ın zaman zaman ABD ve İsrail ile yaşadığı söylem krizlerini İran’ın savunma
politikasının bir parçası olarak görmek mümkündür. Nükleer programdan vazgeçmeyeceğini açıklayarak, -ambargolara rağmen- yerel savunma sanayii ürünlerini sürekli geliştirerek ve çeşitlendirerek, güç gösterisi olarak algılanacak askeri tatbikatlarını devam ettirmektedir.

Bunun yanında ülkelerle kurduğu ilişkileri çeşitlendirme yoluna giden İran’ın politikalarını en azından, kendi içinde rasyonel ve kendine yönelik oluşabilecek tehditlere karşı ‘önleyici’ hareketler bütünü olarak tanımlamak mümkündür.

İran’ın kimliksel açıdan kendine özgü durumu, reelpolitik söz konusu olduğunda diğer devletlerden farklılaşmamaktadır. İran için denge unsuru olarak adlandırılacak direniş hattının zarara uğraması şüphesiz İran’ın çıkarlarında olumsuzluklara sebep olacaktır, fakat düşünüldüğü gibi bir çöküşün başlangıcına gideceğini söylemek için herhangi bir veri bulunmamaktadır.7  Bu korunma da eylemsel çeşitlilikten dolayıdır.

Körfez’de, dünyanın birçok noktasına enerji akışının yapıldığı Hürmüz Boğazı konusundaki restleşmenin yanı sıra, bölgesel gerilimin bir diğer yansıması da ABD’nin silah ihracatının yüzde % 65  ini karşılayan bölgenin bir diğer önemli aktörü olan Suudi Arabistan’dır. 8 
   Bu noktada İslamiyet’in Sünni Arap ve Şii Fars politikaları temelinde ayrışan, 1980’ ler den başlayarak zaman zaman ısınan Körfez bölgesinde bir taraf ABD müttefikiyken, diğerinin temel ‘ötekilerinden birinin ABD olduğu düşünüldüğünde tarihsel ayrışmalara ek başka bir ayrışmadan bahsedilebilir. Bölgesel bir güç olma çalışmaları ve bunu koruma çabaları perspektifinden de etki alanları üzerinde değerlendirilebilir.

İran ve Nükleer Çalışmalar

Nükleer çalışmalar ise İran’ın bir diğer öteki olma sebebidir. İran uzun yıllar önce (1974’de) NPT ’ye taraf olmuş olsa da farklı devlet sistemi ile bölgesel ve küresel aktör olarak istenmemesine karşı varlığını sürdürmesinin tek çaresi çeşitlendir diği ilişkileri arttırmak ve her açıdan donanımlı, güçlü bir devlet olmaktır. 9 Buradan hareketle bölgede İsrail veya ABD tarafından sürekli tehditler alan ve bunlara aynı şekilde cevap veren İran’ın, 1957 yılından beri yürüttüğü nükleer çalışmalarında geldiği nokta ambargo ve yaptırımlara rağmen bugün  durdurulamaz bir seviyededir. Bu İran’ın nükleer çalışmalarının silah üretme maksatı taşıdığı anlamına gelmemektedir. İranlı liderler her fırsatta söylemlerinde “NPT’ye taraf olan İran’ın barışçıl nükleer enerji çalışmaları yapmasının her devlet kadar hakkı olduğunu” dile getirmektedirler. UAEA ile görüşmelerin, denetleme ve müzakerelerin istenildiği/beklenildiği sağlıkta olmasa da devam etmektedir.

İran’ın nükleer çalışmaları ile ilgili sorun olarak algılanan ilk nokta enerji zengini bir ülkenin nükleer çalışmalara ihtiyaç duymasında ortaya çıkmaktadır. Bir diğer eleştiri ise UAEA ile olması gerektiği ölçüde paylaşıma gidilmediği yönündedir. Özellikle Fars Körfezi batısındaki devletlerin İran’ın nükleer çalışmalarından kaygı duydukları, buna ek olarak asıl kaygılarının, İran’ın ABD ve İsrail ile yaşayacağı çatışmaya varması muhtemel bir krizin, coğrafi yakınlıktan ötürü kendilerine yansımasıdır.

Nükleer çalışmaların nereye evrileceği noktası gelecekte de tartışılmaya devam edecektir.

Fakat denetlemelerde şeffaflığını artırması noktasında İran’ın üzerine düşeni yapması, diğer tarafların da İran’ın rahatsızlığı bulunan neyi ne kadar yapması gerektiği üzerine söylemlerden uzak durarak, P5+1 ile diyalogların hiç kesilmemesi ve UAEA’nın önderliğinde bir yola devam edilmesi faydalı görülmektedir.

İran’ın İlgi Alanları

İran Şah dönemi itibariyle Filistin sorununa başta halk düzeyinde, sonra yönetimsel açıdan tepkisiz kalmamıştır. İran her ne kadar İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkelerden olsa da Şah, İsrail ile özellikle ticari ilişkilerini kendi halkından gizli bir şekilde yürütmüştür. İslam Cumhuriyeti sonrası ise devlet düzeyinde ülkenin ismi bile zikredilmeyerek tüm ilişkiler kesilmiştir. Filistin davası 1979 itibariyle devlet politikası düzeyinde algılanarak desteklenmiştir. 2013 Ağustos’unda Ahmedinejad’ın görevi Hasan Ruhani’ye devretmeden
önce söylemlerinde ‘İsrail’in haritadan silinmesi’ yönündeki demeçleri çeşitli devlet ve uluslararası örgütlerce büyük tepkiye sebep olmuştur.

İran dış politikası sanılanın aksine salt dinsel dayanaklardan beslenen/oluşan bir politika değildir. Mezhebin farklı kollarından olan İran Caferileri ve Suriye Nusayrileri arasında fark bulunmaktadır. Suriye’nin Nusayri yönetimi ile mezhepsel yakınlığa sahip olan İran’ın bu davranışı dinsel bir eylem olmaktan ziyade mantık ve çıkar temelli bir dış politik duruş olarak değerlendirilmelidir. Politikanın çıkar temelli şekillendiğine verilebilecek bir diğer örnek, bizzat Ayetullah Humeyni tarafından verilen fetva ile günah ilan edilerek durdurulan nükleer çalışmalara İran-Irak Savaşı’nın ortasında geri dönülmesidir. Bölgedeki Arap Krallıklarının inandığı ya da işaret ettiği üzere İran, bir ‘Şii Hilali’ politikası izlediği yönündeki iddiaları kesin dille reddetmekte ve ‘Müslümanlar arasında bu tür meselelerin yalnıza tali meseleler olarak durduğunu, bundan nemalanan devletlerin kim olduklarına ve ne yaptıklarına bakmak gerekliliği’ dile getirilmektedir. Buna rağmen Lübnan’da büyük güç olarak tanımlanabilecek
Şii Hizbullah örgütü ile organik ve inorganik açıdan bağları soru işareti doğursa da bu bölgesel bir güç olmanın getirisi olarak da değerlendirilebilmektedir. İran, Şii Hizbullah’ın ortak düşman İsrail ile mücadelesine her türlü destek olduklarını açıklamaktadır. Bir diğer açıdan doğrudan Rehber’den emir alan Quds (Kudüs) Gücü diye adlandırılan sınır ötesi istihbarat örgütünün de varlığı bilinmektedir. Bu noktada Filistin’e kadar uzanan ya da güvenlik tehdit algılamalarını en temelde karşılıklı yaşadığı İsrail’e kadar varan bir güç çemberinden bahsedile bilir. Suriye’deki yönetimin düşmesi halinde, gelecek hükümetin Esad’ı koşulsuz desteklediği düşünülen İran’ın, Esad’ın gidişi halinde kurulacak yeni yönetimle arasının olumlu temeller üzerine kurulması bu durumda pek beklenmemektedir. 

Bu ilişkilerin kesintiye uğraması şüphesiz devletin kendi varlığını inşa ettiği değerler üzerinde bir kesintiye sebep olacaktır, fakat bunlardan geriye dönüş beklemek çok da gerçekçi görünmemektedir. İranlı yetkililer ise koşulsuz bir destekleri bulunmadığını, İran’ın her duruma hazırlıklı olduğunu buna ek olarak Suriye liderini desteklediklerini ifade etmektedirler.

Rusya’nın varlığını yeniden hissettirmeye başladığı son yıllarda şüphesiz İran ile olan ilişkilerinin gerek İran gerekse bölgedeki önem verdiği ülkeler için olumlu bir etken olduğu değerlendirilmektedir. Uluslararası sistemde gerek ABD – İran restleşmelerin de, gerekse Suriye konusunda Rusya’nın ağırlığını görmek mümkündür. B. Esad’ın birçok batılı devlet tarafından düşüşü beklense de durumun karmaşıklaşmasına rağmen iki yılı aşkın bir süredir Esad’ın yönetimi hala elinde bulundurmasında Rusya’nın bölgedeki etkisini görmek mümkündür. İran - Çin ilişkilerine baktığımızda ticari alışveriş ve diplomatik ilişkiler iyi
seviyede devam etmekte ve bölgesel konularda Çin kendi felsefesinden dolayı “şahin” bir duruş sergilememektedir. Çin, bölgedeki sorunların bölge dışı bir gücün müdahalesi olmaksızın, BMGK ve uluslararası hukukun gerektirdiği şekilde çözülmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu durum bölge güvenliği açısında bir denge unsuru olarak düşünülmektedir.

Arap coğrafyası hareketlerini ‘İslami Uyanış’ olarak algılayan İran, kendisinin 1979’da yaşadığı bu dönüşümü coğrafyanın henüz gerçekleştirdiğini ve bunun da olumlu bir değişim olduğunu dile getirmektedir. Fakat Bahreyn’in Şii çoğunluklu nüfusu Sünni azınlıkça yönetilirken, stratejik öneme sahip Körfez’in bu küçük adasında bu süreçte yaşanan toplumsal hareketlerin S. Arabistan güçlerinin desteğiyle kanlı bastırılmasına, uluslararası toplumun sessiz kaldığını iddia ederek eleştirmektedir. Hareketlerin İslam toplumları için bir uyanış ve
değişimin İslami anlamda olumlu olduğunu savunurken, Suriye’deki mevcut yönetime verdiği destek ise sorgulanmaktadır.

Savunma sanayii ise bir diğer önemli konu olarak karşımıza çıkmaktadır. İran’ın nükleer çalışmaları sebebiyle uzun yıllar birçok defa maruz kaldığı ambargo ve yaptırımların devam etmesi sebebiyle, savunma sanayiinde üretken ve kendi kendine yeterli olma çabaları mevcuttur. ABD’nin, uluslararası örgütler vasıtasıyla İran’a yaptırım uygulanması konusundaki girişimleri mevcuttur. Asya-Pasifik’in iki önemli gücü Rusya’ya ve Çin’e müdahil olamasa da, içinde Türkiye’nin de bulunduğu devletlerle İran’a ekonomik açıdan baskı kurmaya çalışmaktadır. Özellikle 2012 yılında Türkiye’nin İran’dan aldığı petrol oranını
düşürme girişimleri gündeme gelmiştir. Bu ve benzeri müdahaleler şüphesiz ki günümüzde İran ekonomisi üzerinde olumsuz etki etmektedir.

Sonuç

Bugün İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile büyük değişimler beklemek İran için çok olası değildir. Cumhurbaşkanı’nın çizgisi ve gücünün yeterliği göz önüne alınırsa ufak nüans değişiklikleri haricinde devletin dış politikasında büyük bir değişiklik olması beklenmemektedir. Rehber ve sistemin dengeleri dâhilinde faydacı birtakım kısıtlı açılımlar olması daha kabul edilebilir görünmektedir.
İran bölgesel bir güçtür ve tüm bölgesel ‘yalnız’lığına rağmen bölgesel güç olma durumunu sürdürmek için çalışmaktadır. Petrol ve çok çeşitli uluslararası işbirlikleri elindeki en önemli kartlardandır.

Ambargo ve yaptırımların İran üzerinde kendi kendine yeterliğinde büyük katkı sağladığı değerlendirilmektedir. Fakat olumsuz bir yansıma açısından ambargo ve yaptırımlarla kuşatılmış durum ülke ekonomisini zorlamaktadır. Farklı sistemi ve kimliği göz önüne alınırsa İran’ın hayatta kalabilmek için güçlü olmaktan başka şansı yoktur. Güçlü sistemin sağladığı en büyük başarısı ise yanı başında bölge alt üst olurken bölgedeki istikrarsızlıklardan fazla etkilenmemesi olarak gösterilebilir. Bu durum İranlı kimliğinin oturmuş olması ile açıklanabilir. 

Bu noktadan bakıldığında ülke içinde yönetimin şekline tamamen bir desteğin var olduğu algılanmamalıdır. Özellikle kişisel haklar ve özgürlükler
temelinde sorunlar, rahatsızlıklar ve talepler mevcuttur. Fakat İran halkı ülkelerine herhangi bir dış müdahale olduğunda tüm farklılıklarını bir yana bırakarak top yekün bir mücadele ile ülke savunmasında bulunacaklarını dile getirmektedirler.

Dışarıdan bakıldığında bölgeye yönelik senaryolar ve çalışmalar İran için geçerli
görünmemektedir. Gerek yönetim yapısı, gerek kimliği ile İslam Cumhuriyeti’nin 35. Yaşında İran, güçlü devlet geleneğini ülke çıkarları ile birleştirerek oluşturduğu kendine özgü yapısı ile ortaya koymakta ve tüm gücüyle bu yapının devamı için çabalamaktadır.

KAYNAKÇA

Arjomand S. A., After Khomeini, USA: Oxford University Yayınları.

CNN Türk Haber, “ABD Silah Satışlarını Üçe Katladı” Ağustos 2012 tarihli haberi,
http://www.cnnturk.com/2012/guncel/08/28/abd.silah.satislarini.uce.katladi/674481.0/ ağustos  2013 tarihinde erişildi.

GÜNDOĞAN Ü, “İran ve Ortadoğu”, 2010, Ankara: Adres Yayınları.
İran ülke künyesi, Türkiye Cumhuriyeti Tahran Büyükelçiliği internet sitesi,
http://tahran.be.mfa.gov.tr/ShowInfoNotes.aspx?ID=192874 15 Eylül 2013.

KÖSE T., SETA Lübnan Raporu 2006, http://file.setav.org/Files/Pdf/lubnanda-istikrararayislari.
pdf 15 Eylül 2013 tarihinde erişildi.

SARAY M, “Türkiye-İran İlişkileri”, 1999, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları.

ŞAHİN M, “İran Dış Politikasının Dini Retoriği”, Türel Yılmaz ve Mehmet Şahin (Der.),
Ortadoğu Siyasetinde İran içinde, 2011, Ankara: Barış Kitap.

T.C. Dışişleri Bakanlığı internet sitesi, http://www.mfa.gov.tr/iran-siyasi-gorunumu.tr.mfa  adresinden Ağustos 2013.

Yenisey G, “İran’da Etnopolitik Hareketler”. İstanbul: Ötüken Yayınları.


DİPNOTLAR;


1 Türkiye Cumhuriyeti Tahran Büyükelçiliği internet sitesi,
   http://tahran.be.mfa.gov.tr/ShowInfoNotes.aspx?ID=192874 (e. t. 15. 09. 2013).
2 T.C. Dışişleri Bakanlığı internet sitesinden http://www.mfa.gov.tr/iran-siyasi-gorunumu.tr.mfa (e. t. 01.08.2013).
3 G. Yenisey, “İran’da Etnopolitik Hareketler”, 2008, İstanbul: Ötüken Yayınları, Syf:149.
4 Ü. Gündoğan, “İran ve Ortadoğu”, 2010, Ankara: Adres Yayınları, Syf:332,333.
5 M. Şahin, “İran Dış Politikasının Dini Retoriği”, Türel Yılmaz ve Mehmet Şahin (Der.), Ortadoğu Siyasetinde
  İran içinde, 2011, Ankara: Barış Kitap. Syf:174.
6 S.A. Arjomand, After Khomeini, USA: Oxford University Yayınları. Syf:133.
7 Talha KÖSE, SETA Lübnan Raporu 2006, http://file.setav.org/Files/Pdf/lubnanda-istikrar-arayislari.pdf (e. t. 15. 09. 2013).
8 “ABD Silah Satışlarını Üçe Katladı” Ağustos 2012 tarihli haberi,
   http://www.cnnturk.com/2012/guncel/08/28/abd.silah.satislarini.uce.katladi/674481.0/ (e.t. 01.08.2013).
9 Şah döneminde Nükleer Silahsızlanma Antlaşması’nı imzalayan İran, İslam Cumhuriyeti sonrasında da antlaşmaya sadık olduğunu yinelemiştir.



***

KÖRFEZ ÜLKELERİNDE NÜFUS DENGESİZLİĞİ VE GÜVENLİK SORUNU BÖLÜM 2

KÖRFEZ ÜLKELERİNDE NÜFUS DENGESİZLİĞİ VE GÜVENLİK SORUNU  BÖLÜM 2



Bu rakamlar aracılığıyla yabancı işçi veya ikamet sahipleri ile nasıl başa çıkılacağı konusunda net bir vizyon olmadığını görülür. Körfez bölgesindeki vatandaş olmayanların ülke nüfusuna oranı %35 ile %90 arasında değişmektedir. Yabancılar ve vatandaş olmayanlar Körfez bölgesinde aşırı bir yabancılık durumunda yaşıyor olması, çok etnikli ve kimliksiz bir toplum oluşmasına neden olmuştur. Onları bir araya getiren tek şey, yerli üreticinin gelişmesi, belirsiz
tüketim ve İngiliz dilidir (Al-Ĥarif, 2012, 5-14).

Körfez ülkelerinde sürekli ikamet karşılığında gayrimenkul projesinin temel amacı, bölgedeki ekonomik kârları ve sermayeleri harekete geçirmek olmasına rağmen, gerçek toprak üzerindeki fiziksel gelişmeler bu gayrimenkul projelerinin bir yan ürünü olarak yeni bir toplum oluşturma yönünde hareket etmektedir. 

Bu durum; çalışma, eğitim ve yönetimde anadilin değiştirilmesine kadar ulaşmıştır. Daimi ikamet karşılığında mülkiyet politikasını izleyen dört Körfez ülkesinde İngilizce dili Arapçadan daha fazla kullanılmaktadır (yani Arapça ikinci dil durumuna düştü). Birleşik Arap Emirlikleri’nde Hintliler nüfusun %42,5’ini
oluştururken, Araplar (vatandaşlar ve vatandaş olmayan beraber) sadece %28’ini oluşturmaktadır (Al-Ĥarif, 2012, 3-11).

Yabancılar, Konsey Ülkelerinin nüfusu büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Ancak medyada onlara pek değinilmez. Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinde son yıllarda Yabancıların sayısı büyük artış göstermiştir. Onların yıllık nüfus artı oranı, vatandaşların yıllık nüfus artış oranından en az iki kat daha fazladır. 2000 yılında vatandaş olmayan nüfus yaklaşık 10 milyon iken, 2010 yılında ise 22 milyona ulaşmıştır. Dört konsey ülkesinde (Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar ve Kuveyt) nüfusun çoğunluğunu vatandaş olmayanlar oluşturur oldu.

Öte yandan Yabancılar, işgücünün büyük bölümünü oluştururken iş gücündeki payları gittikçe artmaktadır. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’nde işgücü toplamındaki oranları 2010 yılında %95’e ulaşmıştır. Bunlar özel sektördeki çalışanların %99,5’ini oluştururlar. Bunlar özel sektörde yoğunlaşmış olmakla birlikte kamu sektöründeki oranları %50’ye hatta daha fazlaya ulaşmaktadır (UAE, 2012, medya).

Yabancı işçiler, vasıfsız ve düşük ücretli olarak nitelenmektedir. Vasıfları sınırlı olan veya vasıfsız olanların oranı üçte ikiye ulaşmaktadır. Çok vasıflı ve vasıflı olanların oranı ise üçte birdir. Özel sektörde ise vasıfları sınırlı olan veya vasıfsız olanların oranı %70’ten fazladır.

Meslek açısından proje yürütücüleri, uzman ve profesyonel gibi yönetici pozisyonunda olanların oranı 2009 yılı için %15-16’yı geçmez idi. Oysa normal meslekte çalışanlar ve satış işleriyle uğraşanların oranı, çalışanların yarısından fazlasına ulaşmaktadır. Ekonomik faaliyet açısından iş gücü kullanımı, inşaat sektöründe yoğunlaşmıştır (%55). Bunu %13-14 oranla imalat, %10-11 oranla da perakendecilik takip etmektedir. İş gücü piyasasında karşılaşılan sorunlardan biri “Yetenekli gurbetçilerin iş bırakma oranlarının yüksek oluşu, bir diğer ifadeyle toplam işçi oranından vasıflı işçi oranlarının eksilmesi dir. Yukarıdakilere ek olarak, kefil yasası iş gücü piyasasının etkinliğini ve vasıflı iş gücünün Körfez bölgesinde kalmasını olumsuz olarak etkileyen başlıca engellerden
sayılmaktadır.
Kısacası emekçi vatandaşlar öncelikle kamu sektöründe yoğunlaşmaktadır ve bunlardan iş gücü piyasasında kadınların katılımı zayıftır. Erkekler ise erken yaşta işten ayrılmakta ve üretim genellikle düşük olmaktadır.

Körfez emekçileri için örnek olarak Katar’daki yerel emekçilere bakıldığında iş gücünün niteliği ve boyutunda meydana gelen değişiklikler dolayısıyla iki önemli noktaya değinmek gerekir:

Denizcilik mesleğinde çalışan ulusal iş gücünün büyük bir bölümü petrol şirketinde çalışmaya yöneldi.

Petrol şirketinde çalışmaya yönelen ulusal işgücü, nitelik ve nicelik bakımında iki özelliği ile ayrıldı. Sayı bakımından az olması yönünden petrol sektöründeki işgücü talebine denktir. Öte yandan ise bu sektörde çalışmak için yeterli bilgi ve tecrübeye sahip değildir. Bu yüzden teknik olmayan düşük ücretli işlere odaklandı.

Ulusal petrol sektöründeki işgücü paylaşım hacminde meydana gelen değişikliğin üzerinde bu iki özelliğin etkisi görülmektedir. İmtiyazlı aşamasında (yirminci yüzyılın otuzlu yıllarının ikinci yarısı) oranları %80’i aşmış olmasına rağmen, arama ve çıkarma aşamasında (kırklı yılların ikinci yarısı) düşüş kaydetti. 1947 yılında %66’ya, sonra 1950 yılında %60’a ve nihayet 1960 yılında %51’e düştü. Bu aslında, bir taraftan petrol şirketindeki genişleme sonucunda iş için gelenlerin artmasından, öte yandan ise ulusal çalışanların karşılamaya yeterli olmadığı teknik ihtiyaçtan kaynaklanan bir düşüştür (Al-Raşid, Al-Anizan, 2012, 15).
Körfez Ülkeleri az nüfusa sahiptir, yüksek büyüme oranlarına rağmen, ancak, kalkınma planları ve refah politikaları çalışanlar için artan bir talep oluşturmuş tur. Bunun kısa ve orta vadede yerel olarak karşılanması mümkün değildi. Şüphesiz Körfez ülkelerinin her birsinin nüfus orunları ile ilgili politikaları ve yerel organları vardır. Geçen yüzyılın yetmişli yıllarının ortalarından itibaren bu politika, vatandaş olmayanların nüfusun siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal risk oluşturması korkusuna rağmen, kalkınma planları ve sosyal refah tarafından
oluşturulan işgücü talebini karşılamak için yabancı işgücü getirerek esnek davrandı.

Körfez ekonomilerinin doğası, kalkınmanın hızlandırılması ve deneyimler diğer gelişimine göre kısa sürede yaşam ve refah standardı yükseltmek amaçlı kalkınma planlarının olmaları nedeniyle ve nüfusun az sayıda, ekonomilerinin geri kalanına kıyasla ve işgücü sıkıntısı sebebiyle Körfez İşgücü piyasaları bazı özellikler kazandı.

-Geçmiş yıllarda, yabancı iş gücü talebi artışı.
-Ulusal ekonomilerin hazmetme kapasitesinin genişlemesi, yabancı işgücünün sayısını azaltmak için tarihi direnci ve sürekli yüksek oranlarda "bağımlılığı" ekonominin birçok sektördeki varlığının artması.
-Vatandaşların çoğunluğunun genel refah düzeyinin yükselmesi ve bu nedenle kişisel ve ev hizmetlerindeki emek için başka türden bir isteğin ortaya çıkması.
-Büyük bir emeğin arz ve talep arasındaki uçurum ancak kısa ve orta vadede, yabancı iş gücü getirerek giderilebilir.
-Çoğunlukla kamu sektörü lehine kamu sektörü ve özel sektör arasında bir ücret uçurumun varlığı.
- Çoğunlukla vatandaşların yararına vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar arasında bir ücret boşluğunun varlığı.
- Çoğunlukla vatandaş olmayanların lehine, vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasındaki becerilerde bir boşluğun varlığı.
- Çoğunlukla vatandaş olmayanların lehine vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasındaki iş etiği ve değerlerinde bir boşluğun varlığı.

Nüfus dengesizliği göstergelerinden bazıları:

Ortalama yaş ve nüfusun cinsiyeti de dâhil olmak üzere Yabancı vatandaşlardan kaynaklanan demografik dengesizlik, işgücü ve işsizlik oranlarıdır. Körfez ülkelerinde demografik dengesizliği vurgulayan göstergeler:

1. Milliyete göre nüfus dağılımındaki eşitsizlik (vatandaşlar/ vatandaş olmayanlar).
2. Diğer yaş gruplarına göre bazı yaş gruplarında nüfus piramidi şişkinliği.
3. Gelen işçilerin bir sonucu olarak, kadın nüfusuna oranla erkek nüfusunun kalitatif bileşim içinde büyük artış göstermesi.
4. İşgücünün büyük bir kısmı üzerinde olmayan vatandaşların, toplam nüfusun oranını aşması.
5. Vatandaş olmayanlara kıyasla vatandaşlar arasındaki yüksek işsizlik oranları (gençler).

1-Milliyet(vatandaşlık) esasına göre nüfus dağılımında eşitsizlik:
1994 yılında vatandaş ve yabancıların istatistiksel nüfusuna göre Bahreyn'de yabancıların nüfusu % 32 artarak yaklaşık 180 bine ulaşmıştır. Katar devleti,690 bin kişilik toplam nüfusunun yaklaşık 540 bin yabancı ile oranı % 78'e çıkmıştır. 2010 yılında ise bu oran % 87’ye yükseldi. BAE’de ise %76 oranla (1.750.000 kişilik nüfus) yaklaşık 2.310.000 kişiye yükselip 2010 yılında ise % 90’a ulaşmıştır (Al-Raşid, Al-Anizan, 2012, 23). Kuveyt'te 2.273.000 kişilik toplam nüfusun %65’ten fazla oranla 1.475.000 kişiyi yabancılar oluşturmaktadır. Suudi Arabistan yaklaşık 4.600.000 kişi ile %31’e ulaştı; Umman Saltanatında 2010 yılında %30’u geçip İşbirliği Konseyi ülkeleri arasında oranı en azı olan ülkedir. (Tablo 5’e bakınız)

Tablo 5: Konsey Ülkelerinde Yıllara Göre Vatandaş Olmayanların Oranı (%)

2- Yaş yapısındaki dengesizlik

Belirli yaş gruplarında yaş yapısındaki doğal olmayan dengesizlik kastedilmektedir. Özellikle çalışma çağındaki20-55 yaşlarında bulunan gruplar ve özel olarak 25-45 kategorisinde olanlar sayısal bir çoğunluk gösterir. Bu da nüfus piramidinde genişlemeye yol açmaktadır.

Konseyi ülkelerinde yabancıların genç erkek oranında bir artışa yol açmıştır. Yaş yapısında belirgin şekil bozukluğu meydana gelmiştir ve bu bozulma ülkeler arasında farklılık göstererek Katar ve BAE gibi bazı ülkelerde artmakta, Umman ve Suudi Arabistan gibi bazı ülkelerde ise daha az belirgin olarak görülmektedir.(Grafik 1’e bakınız)


Grafik 1: Katar’ın Nüfus piramidi (2010).
Kaynak: Katar Nüfus Sayımı Sonuçları.

3. Cinsiyet yapısındaki dengesizlik:

Nüfusun cinsiyet bileşimindeki dengesizlik ile ilgili demografik dengesizlik, Körfez İşbirliği Konseyinde yabancı işçilerin varlığı nedeniyle yüksek oranda ortaya çıkmıştır. Ayrıca erkeklerin sayısının kadınların sayısının üç katı olduğu İşbirliği Konseyi ülkelerinin çoğunda orta yaş grubunda özel bir şekilde görülmektedir. Bu durum, cinsiyet yapısında dengesizlik oluşturmaktadır.

BAE ve Katar’da erkek sayısının ortalaması her 100 kadına karşı 200 erkekten daha fazladır. Hatta bu sayı bazen 312’ye bile ulaşmaktadır. Bu da bazı ülkelerde, en azından bu iki ülkede, erkekler kadınların iki katı olduğu anlamına gelmektedir. Kuveyt devleti bir alt düzeyde olsa da bu durumdan pek farklı değildir. Ama durum Bahreyn, Umman ve Suudi Arabistan Krallığı’nda daha az şiddettedir. S. Arabistan’da cinsiyet oranının düşük olması, belki de Arap
çalışan oranının yüksek olmasına dayalıdır. Bunların çoğu kendi aileleriyle birlikte
geldiklerinden, buradaki cinsiyet dengesizliğini azaltmaktadır. Oysa İşbirliği Konseyinin diğer ülkeleri, Asya’dan gelen ve çoğunluğunu bekâr erkeklerin oluşturduğu işçilere dayanmaktadır (Grafik 2’ye bakınız).


Grafik 2: Dünya ve Konsey Ülkelerinde Cinsiyet Oranı 2010.

4. İş gücünün Bileşimindeki Dengesizlik:

İş gücünün bileşimindeki dengesizlik, vatandaş olmayanların, iş gücünün çoğunun kontrolünü ellerinde bulundurmasından kaynaklanmaktadır. Bunların toplam nüfus içindeki oranı ağır basmaktadır; bu da toplam iş gücün vatandaşların oranında bir düşüşe yol açmıştır. Bu bağlamda bazı çalışmalar Körfezdeki iş gücünün oluşumunu göstermektedir.

Örneğin, Kuveyt Devletinde 1998 yılında 252 bin kişi işçi oranındaki toplam iş gücünün sadece % 17’sini Kuveytliler oluşturmaktadır. Bu da yabancıların genel olarak toplam iş gücünün % 82’den daha azını temsil etmediği anlamına gelmektedir. Son yıllarda Kuveyt’te yabancı işçilerin oranı artış gösterdi. 2007 sayımına göre Kuveyt Devleti iş gücünün hacminde Kuveytli olmayanların oranı %85’e ulaştı (Al-Raşid, M. Al-Anizan, Abd. 2012 s. 17, 18. 22).

Konseyi Ülkelerindeki en önemli demografik benzerlik, toplam işgücü oranında vatandaşlık istihdamının küçük bir bölümü oluşturmasıdır. Böylece, yabancı işçilerin, işgücünün büyük bir kısmını temsil etmektedir. Suudi Arabistan ve Umman gibi İşbirliği Konseyinin altı ülkesinde, ekonomik faaliyetlerin bütün sektörlerinde işgücünün %50den daha fazla bir oranına ulaşmaktadır. Katar, BAE ve Kuveyt12 ise bu oran %85’in üzerindir13.

Konsey ülkelerine olan göç, genel olarak yarım ada dışından genel olarak da Asya’dan gelmektedir. Örneğin Katar devletinde Hindistan’dan gelenlerin oranı yıllar boyunca yaklaşık % 40’ın altına düşmemiştir. Toplam iş gücünde egemen olan Asyalı iş gücü %70’i oluştururken, onun hemen akabinde Arap iş gücü de yaklaşık %22’sini oluşturmaktadır 14.

Ülkeler bazında ise Umman Sultanlığı toplam iş gücünde çalışanların %92-93’ünü Asya’dan karşılamaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri %87, Bahreyn Krallığı %80, Kuveyt %65, Suudi Arabistan %60 ve en son olarak da Katar devleti %45 oranla onu takip etmektedir.

Çalışmaların büyük çoğunluğu, geçen yüzyılın yetmişli yıllarından günümüze kadar Asya işgücü karşısında Arap işgücünün düşüşe geçtiğini işaret etmektedir. Konseyi ülkelerinde, Asya işgücü istihdamının Arap işgücüne tercih edilmesinin en önemli nedenleri:

Asyalı işçilerinin ücretlerinin düşük düzeyde olması; ayrıca Asyalı işçilerin itaatkâr olması, çalışma koşullarına daha fazla tahammül etmesi ve çeşitli iş hizmetlerinin performansında üstün olmasıdır.

Yurt dışından gelen işçilerin çalıştırılması Çalışma Bakanlığı tarafından denetlenen bir plan ile gerçekleşmektedir. Ancak burada ücret ve işçi akını içeren piyasa mekanizmasının hızlı olması açısından, özel sektöre bırakılmıştır.
Bunun yanı sıra Asya ülkelerinde faaliyet gösteren kurumların varlığı, binlerce Asyalı işçinin istihdamına yardımcı olmuştur. Konsey ülkelerindeki bazı büyük inşaat projelerinin uygulanmasına, on binlerce Asyalı işçinin getirilmesine ve kampların kurulmasına neden olmuştur.

On dokuzuncu yüzyıldan beri Hindistan ve diğer Asya ülkelerinden Konsey ülkelerine bir işçi göçü vardı. Bu yüzyılın başında İran'dan da göç oldu. Körfez devletleri, belirli bir milletin siyasi ağırlığını hafifletmek amacıyla gelen işçilerin çeşitli oluşunu arzuluyordu.

Konsey ülkelerinde endüstriyel işletmelerde, uluslararası otel işletmelerinde, bankacılık ve ekonomik faaliyetlerin diğer türlerinde istihdam yayılmaktadır.

5 -vatandaşlar arasında işsizlik oranları

Ucuz işgücünün artmasıyla birlikte, Körfez ülkelerinde işgücü piyasasında yabancı işçilerin payı da artmıştır. Hatta konu bu durumu da aşarak bazı ülkelerdeki vatandaşlar arasında işsizlik oranlarının yüksek oluşunun sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle gençler ve üniversite mezunları da işsizlik listesine katılarak işgücü piyasasına giren gençler arasında zirve yapmaktadır.
Konsey ülkelerinin çoğunda işgücü piyasasında işsizlik derinleşmekte ve sürekli büyüyerek artış göstermektedir. Konsey ülkelerindeki nüfus dengesizliğinin aslı, petrol çıkarma ve ihracat sonucunda, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel etkilerinin bir kombinasyonunun sonucu olarak işgücünün niteliği ve boyutundaki değişikliklere dayanmaktadır.

Konsey ülkelerinin nüfus stratejisinin genel çerçevesi:

-Nüfus ve kalkınma arasındaki ilişkinin önemi, gelişme hâlâ yabancı işgücüne dayanmakta, nüfus yapısındaki dengesizlik uzun vadede, kalkınma planları ve hedeflerini engelleyen tüm nüfus dengesizlikleri ortadan kaldırması, sosyal ve ekonomik hızlı değişimlerle birlikte nüfusun konusunu zorlaştırmaktadır ve gerçekliği anlatan nüfus politikalarının geliştirilmesini gerektirmektedir.
Bu çalışmada bazı hedefler saptandı. 
Bunlar :
- Bir yandan demografi ile işgücü arasında denge sağlamak; öte yandan nüfus ile mevcut kaynaklar arasında denge sağlamak; dengeli kalkınmayı gerçekleştirmek ve şehirlere göçü azaltmak.
- Beşeri sermaye ve eğitim sisteminin geliştirilmesi, en uygun kullanımın geliştirilmesi, ulusal iş gücünün ve iş gücü piyasasının tam istihdamı, vatandaşların ekonomik katılım oranlarında artış sağlamak ve kadınlar için yeni iş alanları açmaktır.
- Yabancıların yerine vatandaşların getirilmek, üretken istihdam olanakları ve ulusal iş gücü için cazip ve uygun ücretleri oluşturulmak; Konsey ülkeleri arasında Körfez iş gücü hareketini kolaylaştırmak.
-Nüfus istatistikleri ve iş gücü piyasası verilerin geliştirilmek, bu verileri sürekli olarak belgelenmek, geliştirmek ve güncellemek; ilgili müfredat ve terminolojiyi standart hale getirilmelidir.
- Nüfus ve demografi, kentsel büyüme ve iç göç, insan kaynakları gelişimi, annelik, çocukluk ve aile stratejisi hedeflerini belirlenmesi. 

Uygulama mekanizmalarını konsey ülkelere bırakıldı. Her devlet, kendi nüfus siyasetine uygun olanı alır, izlenebilir ve değerlendirilebilir hedefler için programlar geliştirir; her üç yılda bir defa Konsey ülkelerinin temsilcileri için toplantı düzenlenir; bu toplantıda nüfus politikaları ve sorunlar ile ilgili alanlarda değişim ve koordinasyon başarıları ve deneyimleri araştırılır.
Strateji, (Stratejik eksene ulaştıran diğer stratejik hedefler içinde) "nüfus ve iş gücünün meseleleri" temel konularının hedefini belirledi. "Nüfus ve insan kaynakları konularında kapsamlı bir tedaviye ulaşmak; konsey işgücünün nüfus yapısı ve kompozisyon dengesizliğini onarmak; nüfusun homojenliği ve konsey ülkelerinde verimliliğin artışı için, Aşağıdaki stratejileri belirlemiştir:

- İnsan gücünü geliştirmek ve verimliliği yükseltmesi gerekir.
- Yabancı iş gücü yerine ulusal iş gücü kullanılması.
- İş gücü piyasasında kadınların olanaklarının artırılma politikalar izlenmeli.
- Özel sektörde çalışmak için ulusal iş gücünün çalışma ve ücretine teşvik politikalarının uygulanması.
- Eğitim ve öğretim sistemlerinin geliştirilmesi.
- Üreten iş gücünde iş ve ahlak değerlerinin aşılanması gerekir.
- Ulusal insan gücü çalıştırmak için özel sektörün teşvik edilmesi ve ulusal iş gücüne kariyer fırsatları verilmesi.
- Yabancı iş gücü ve nüfus ortak komisyonunun kurulması gibi politikaların geliştirilmesi gerekir.

Nüfus ve Güvenlik sorunları:

Nüfus yapısı ve özellikleri, ülkeden ülkeye ve toplumdan topluma farklılık gösterir. Sadece yaş ve cinsiyeti yapıları ya da vatandaş ve vatandaş olmayanlar değil. Ancak bir toplumun, faaliyetleri, sayıları, oranları, inançları ve değerler ile politik, sosyal, kültürel, ekonomik ve güvenlik özellikleri ülkeden ülkeye göre değişir. Bu açıdan bakıldığında, toplam nüfus içinde vatandaş olmayanların sayısındaki artış, özellikle nüfus oranının ulusal güvenlik üzerindeki
etkilerinin araştırılması gerekir.

Demografik ve Ulusal Kimliklerdeki Dengesizlik:

Çağdaş ulusal kimliklerin tarihi, medeniyet, kültürel, etnik ve dini boyutları ve özellikleri vardır. Yine çağdaş siyasi, toplumsal ve ekonomik boyutları ve özellikleri de vardır. Ulusal kimlik, yapı kooperatifleri ve modern devletlerin önemli bir konusu, varoluş duygusu, kültürel ve ahlaki mükemmelliği sayılmaktadır. Birey, toplum, sosyal sınıflar ve gruplar, devlet ve toplum kurumları, ulusal kimliği koruyucusu sayılırlar.

"Körfez" kimliği, Arap ve İslam kimliğine dayanır. Arap Yarımadası’nda coğrafi, tarihsel ve kültürel olarak antik ve modern toplumlarla bağlantısı olan bir arka planı vardır. Karakteristik bazı kentsel ve kırsal tarım alanlarında ve kıyılarda istikrara dayalı geleneksel medeniyet ile göçebelik özelliği dengelidir. Akrabalık ve kabileye dayalı güçlü bir sosyal uyum ile karakterize edilmiştir.

Bu nedenle, Konsey ülkeleri, bu demografik dengesizliği gidermek için uzun vadeli bir planın geliştirilmesi ihtiyacını kavramıştır. Buna göre yabancıların yerine Körfez vatandaşları yavaş yavaş getirilecektir. Böylece başarının sağlanması için özel işlerde yabancıların çalışmaları sınırlanacaktır.
Bunun yanı sıra kadınların iş gücüne katılımının artmasının sağlanması; vatandaşların üretken sektörlere ve profesyonel iş yapmaya teşvik edilmesi; konsey ülkeleri arasında daha fazla ekonomik ve sanayi entegrasyonun oluşturulması; Körfez işgücü arasındaki hareketliliğe yönelik kısıtlamaların kaldırılması ve özellikle son yıllarda ailelerin ve hükümetlerin endişe
verici sorunlarından olan genç işsizliğe (erkek ve kadın) daha fazla çözümler üretmek amaçlanmalı.

Yüksek bir ekonomik büyüme oranını oluşturmak için fırsat sağlamak ve halkın yaşam standardını artırmak amacıyla Konsey ülkelerinin bu yıllarda demografik penceresinden yararlanması gerekir.
Bu fırsattan yararlanmak için iş gücünü geliştirme çalışmaları ve alansal yönlendirme planları olursa bu durum gerçekleşir. Konsey ülkelerdeki nüfus sorununa dikkat edilmezse, son yıllarda nüfus artışının çalışma çağındaki yaş gruplarının lehine yayılmaya başlayacağı görülecektir.
Bu devletlerin hesaba katması gereken örneklerden birisi de Haiti devleti örneğidir. On sekizinci yüzyılın sonunda, başta Haiti olmak üzere Karayip adaları, şekeri ihraç etmesi nedeniyle dünyanın en zengin bölgelerinden biri idi. O günlerde şeker, günümüzdeki petrol rolünü oynuyordu. Böylece Haiti, sömürgeciler ile yatırımcıların odak noktası oldu ve mal üretimi ile büyük kâr sağladığı için küresel bir merkez haline geldi.

Ama aşırı zenginlik ve yerli üretimin yüksek oranına rağmen, Haiti, ekonomik bileşiminde gelişmiş değildi. Küresel pazarın ihtiyaçlarını karşılayan ana maddelerden birine tamamen bağımlı idi. Küresel ekonominin gelişmesi, yeni ve çeşitli ürünlerin ortaya çıkması ve şekerin ekonomik temel olma rolünü kaybetmesiyle birlikte, Haiti ve Karayipler bölgesinde şartlar kötüleşti ve üretim ortadan kalktı. Haiti günümüzde dünyanın en fakir ve en sefil ülkelerinden
biridir.

Sonuç olarak;

Bütün bu nedenlerden dolayı, Körfez ülkelerinde, ekonomi kaynaklarını genişletilmesi, tarımı çeşitlendirerek, enerji ve su gibi kaynakların israfını azaltması, çeşitli sanayi kuruluşları kurup mevcut ucuz enerjiden yararlanarak, küresel ortaklıklara girip büyük kurumlardan hisse alarak, ucuz enerjiye dayalı imalat sanayisini geliştirilmesi gerekmektedir.

Ayrıca turizm ve turizm kaynaklarını geliştirip insana dayalı bir kalkınma modelinin oluşturulmasıyla tek bir ürün olan petrol bağımlılığından kurtulmak için çalışmaların yapılması gerekir.

Buna ek olarak ekonomik yapılarda bir dengesizliğe yol açmadan ulusal istihdama güvenme ve şirketlerin ucuz işgücü sağlama girişimlerine zarar vermeden ve mümkün olduğunca yerli emekçi istihdam etmeye yönelik adımlar atılmalıdır.
Bunun karşılığında, teşvikler ve ayrıcalıklar sunularak vatandaşların çalışması özendirilmeli, bunun yanı sıra gerekli eğitim sağlanmalı ve kendi kendine hizmet eden bir toplum oluşturmak için serbest meslek kültürü tanıtılmalıdır. Kamu ve yüksek öğretim sisteminin iyileştirilmesi ve kayırmalardan uzak kalmak için iş adamları, eğitimciler ve medyanın çabalarından yararlanılması gerekir.

Nüfusun yaş yapısındaki bu değişim, ekonomik büyüme için bir fırsat yaratabilir. Yeni bir şekilde ele alınmazsa nüfus sorununun sonuçları olumsuz etki yapabilir. Bu durum işsizliğin artmasına, emek, göç ve dolayısıyla sosyal ve ekonomik sorunların artmasına yol açabilir.

Bu ülkelerde gelir kaynaklarını çeşitlendirmek için başka alanlarda yatırımların
yapılması, sorunlara pratik çözümler bulunması, gençler arasında işsizliğin önlenmesi, petrol gelirlerine alternatif gelir bulunması, ülke içinde petrol tüketiminin ve israfının azaltılması ve bunun gibi bir dizi zayıf noktalara çözüm yolu bulunması gerekmektedir.


KAYNAKÇA

Abbas BelKasem, Albetale fi Duvel AlĤalij, (Körfez Ülkelerinde İşsizlik) 2012.
Al-A’skeri, Suliman, İktila’ Al-Cuzur ve Tenmit Al-Daya, Ala’rabi Dergisi, Ekim ayı, sayı
647, Kuveyt, 2012.
Al-Ĥarif, Reşuud, Al-tagayurat Al-Demografiye ve Al-Ĥalel Fi Al-Terkibe Al-Sukkaniye
Fi Duvel Meclis Al-Teavin Al-Ĥalici, (Körfez Ekonomik İşbirliği Konsey Ülkelerinde Nüfus
Değişimi ve Nüfus Bozuklukları), Bildiri, Umman, 2012.
Al-Raşid, M. Al-Anizan, Abd, S. A. K. Hakaik ve Arkam, 1. Baskı, Cidde, 2012.
Al-şehabi, Ömer, Siyasat Al-Tevessua Al-Akari Min Menzur Alĥalel Al-Sukkani, (Nüfus
Dengesizliği Açısında Akari Politikasının Genişletilmesi), Katar, Devha, 2012.
Al-şehabi, Ömer ve Diğerleri, Al-Halic 2013: Al-Sabit ve Al-Mutehavil, (Körfez 2013:
Sabit ve Değişkanı), Kuveyt, Kuveyt Şehri, 2013.
Avad, Mohamad ve diğerleri, Al-Tenmiye Al-Şamile ve Alakatuha Bilamen, (Kalkınma ile
Güvenlik İlişkisi) ), S.A.K, Riyad, Naif Arap Üniversitesi yayınları, I. Baskı, 1988.
Bin-İsa, Muhsin, Alamen ve Altenmiye, (Güvenlik ve Kalkınma), S.A.K, Riyad, Naif Arap
Üniv yayınları, I. Baskı, 2011.
Demographic Yearbook 2011, New York, 2012.
Dito, Mohammed, Sukan Al-Bahreyn 2010 (2010’da Bahreyn Nüfusu), Kuveyt, 2013.
El-ektisadiye gazetesi,
Kanbolat, H. Doğan, S. Ortadoğu Ülkelerine Dair İstatistikler, ORSAM Raporu No: 72, 1.
Baskı, Ankara, 2011.
Najar, Ahmed, Suuk Al-A’mel ve Al-Tahavelat Al-Dimografiye, (İş Pazarı ve Nüfus
Değişimi), Umman, Maskat, 2012.
United ArabEmirates, Abu Dhabi 2010
World PopulationProspects: The 2012 Revision, New York 2012.
http://qatar.sfs.georgetown.edu/ 2012

DİPNOTLAR;

1 Yrd. Doç. Dr., Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi
2 Körfez Arap Ülkelerinin İşbirliği Konseyi ( Ülkeleri ise; Bahreyn, Birleşik Arap Emirliği, Katar, Kuveyt,
   Umman ve Suudi Arabistan Krallığı). bazında Körfez Ülkeleri, Konsey Ülkeleri veya Körfez Arap Ülkeleri de
   kullanılmaktadır. Ancak biz bu araştırmamızda daha çok (Konsey Ülkeleri) kullanacağız.
   toplumun ve üyelerinin refahını amaçlayan hızlı ve sürekli kalkınma, bu ülkeler için tek
   seçenek olmuştur.
3 Körfez Arap Ülkelerinin İşbirliği Konseyi (Körfez Ülkeleri veya Konseyi Ülkeleri).
4 Daha önceki zamanlarda; bölge nüfusu ise bu bölgeden (Bereketli Hilal) Mezopotamya ve özellikle Levant’a
   (Bilâdü'ş-Şâm) doğru hareket edilirdiler.
5 Gurbetçi, işçi, emek gücü, yabancı ve vatandaş olmayanlar için değişik sözcükler kullanılmaktadır.
6 Oysa 1975 yılında bölgede 10,2 milyon kişi yaşıyordu ve %74 yerli idi.
7 Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre.
8 Katar için resmi olmayan rakamlar 90’ının üstünde, BAE için daha da yüksektir.
9 Vatandaş olmayanlar için kullanılmaktadır.
10 Yıllık nüfus artış oranının vatandaşlar arasında %3,2’den %15’e yükselmesine neden olmuştur.
11 Suudi A. K.’lığı için 2010 yılında resmi rakam 27.14 milyon kişi, ancak 1 milyona yakın kaçak işçi bulunduğu tahmin edilmektedir.
12 BAE %95, Katar'da %93 ve Bahreyn ve Kuveyt’te %85’e ulaşmaktadır.
13 2006 yılında Konsey ülkeleri içinde yabancıların sayısı 14,5 milyon işçi teşkil ettiğini (bunlar işçilerin%70’in
    üstünde temsil etmektedir. Üç yıl sonra bu oran %5 artıp 2009 yılında bu oran % 75 ulaşmıştır).
14 1975 yılında Konsey ülkelerinde bulunan ve Arap ülkelerinden gelenlerin oranı %75 civarında idi.

***

KÖRFEZ ÜLKELERİNDE NÜFUS DENGESİZLİĞİ VE GÜVENLİK SORUNU BÖLÜM 1

KÖRFEZ ÜLKELERİNDE NÜFUS DENGESİZLİĞİ VE GÜVENLİK SORUNU  BÖLÜM 1





Salem Khalaf 1* 
* Yrd. Doç. Dr., Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi


Özet: 


Dünyanın çeşitli bölgelerinde birçok ülkede olduğu gibi Körfez ülkelerinde de yıllar içinde nüfus dengesizliği sorunundan dolayı sıkıntılar çekilmiştir. Körfez konsey ülkeleri adıyla anılan bu ülkelerin nüfus dengesizliği, gerek devletin siyasi sınırları içinde, gerekse o ülkenin çevresindeki ülkelere göre farklılaşmıştır.

19. yüzyılda yaşanan nüfus azlığı yanında, cinsiyet, yaş, kültür, etnik köken ve hedef (siyasi, iktisadi, stratejik, sosyal ve kültürel) dengesizliğine kadar, zamana göre sürekli devam ede gelmektedir. Örneğin Bahreyn çoğunluk itibariyle Şii iken, günümüzde Şii-Sünni oranı %50 düzeylerindedir.

Körfez ülkelerinin nüfuslanması doğal nüfus artışıyla izah edilemeyecek düzeydedir. 20. yüzyıl başında 1,5 milyon nüfusa sahip iken, günümüzde 46 milyonu aşmıştır.

Bu ülkelere, sayıları ve uyruklarına göre çok farklı işçi niteliğinde nüfus akışı olmaktadır.

Örneğin 1950’li yıllarda körfez ülkelerindeki yabancı işçi sayısı 16 bin iken bu sayı 1975 yılında 1 milyona, 2013’te ise 22 milyona ulaşmıştır. Beraberinde bölgenin karşı karşıya kaldığı siyasi kriz ve sorunların ortaya çıkma ihtimali de artmıştır. Şöyle ki eski yıllarda gelen yabancıların büyük çoğunluğunu (%75) Arap kökenli işçiler oluştururken, günümüzde bu oran gittikçe Arap işçi aleyhinde azalarak (%22) sosyal bir değişime uğramıştır. Burada doğmuş yabancıların vatandaşlık hakkından yoksun bırakılması beraberinde bazı sorunları getirmektedir. Aynı zamanda bu tarz nüfuslanma stratejisi kendi ülke vatandaşlarını yabancılar karşısında azınlık durumuna düşürmüştür. 

   Örneğin Katar nüfusunun % 87’si, BAE’nin % 90’ını, Kuveyt’in %69’unu, Bahreyn’in ise %54’ ünü yabancılar oluşturmaktadır.

Körfez ülkelerinden emeğin karşılığı olan sermayenin yurtdışına legal ve illegal yollardan çıkışı bir risk faktörüdür. Aynı zamanda bu yabancı oranındaki artışlar yıllara göre suç oranlarında da bir artışa neden olmuştur. Ancak bu durum dezavantaj gibi gözükse de beraberinde bir takım avantajlar da getirmektedir. Ülkeye yabancı sermaye akışı sağlamayı teşvik amaçlı oturma izni verilmesi ülkelere ihracat dışındaki sermaye akışını hızlandırmıştır.

Şöyle ki ülkelerin GSMH’lerini artırarak kişi başına düşen milli gelir düzeyinin oldukça yükselmesine yol açmıştır.

Konsey ülkeleri geçmişte ve günümüzde yaşanan nüfus sorunları karşısında gelecek açısından bir çözüm arayışı içindedirler. Bu politikaların hedefi her ne kadar Körfez insanının hak ve refahını koruma eğilimi olsa da aslında yakın gelecek için kuşkusuz onlara zarar verecek şeklide bir sonucu da doğurabilir.

GİRİŞ

İnsanoğlu, dünya ülkelerinin ve özellikle de son yıllarda kalkınma ve ilerlemenin insan eksenli olduğunu, kalkınmayı ise bir araç olarak kullanıldığı ifade edilebilir. Arap Körfez ülkeleri, ekonomik yapısındaki değişiklikler nedeniyle “Körfez insanı” hayvancılık ve istikrarsızlığa dayalı ilkel tarım, balıkçılık, deniz ticareti, deniz korsanlığı ve göçebelik durumundan, geniş ekonomik seçeneklerin bulunduğu, yaşam standartlarının yüksek olduğu ve gelişmiş dünyaya ayak uyduran bir gelişim düzeyi oluşturmak için tarihi bir fırsat elde etti.

Bu fırsat petrol piyasasındaki fiyat, üretim ve gelir açısından iyileşmeyle elde edildi. Elde edilen bu gelir Konsey ülkelerinin rekor bir sürede kalkınmasını en üst düzeye çıkmasını sağladı.

Konsey ülkeleri 2, yavaş kalkınma modeli (başarılı olmayabilirdi) yerine hızlı kalkınmayı ve hız çağına katılmayı tercih ettiği için sorunun burada başladığını söyleyebiliriz. Bu araştırmanın konusu, hemen hemen bu ülkelerdeki gelişmenin ömrü olan yarım yüzyıl boyunca iş gücüne olan talebin önemli ölçüde artması ve gelişim hızına uygun olarak hızlanmasıdır.

Ulusal iş gücü, bu talebi karşılamak için ne hazır ne de yeterliydi. Göç kapıları açıldı ve yabancı işgücü istihdam edildi. Bu durum, körfez ülkelerindeki demografiyi ve özelliklerini büyük ölçüde etkiledi. Nüfus içinde, vatandaş olmayanların oranında artış görülmesinin olumsuz etkisi ve sonuçları olacağı hakkında başından beri bir bilinçlenme vardı. Ancak, Son yıllarda birçok ülkenin farklı nedenlerden dolayı bu gelişme seçeneğine başvurduğu görünüyor. Bunlardan bazılarının, birden fazla olumsuz etkileri nedeniyle (toplam ülke nüfus
içinde vatandaş olmayanların sayısının yüksek oluşu) bu ülkelerin siyasi, jeopolitik, ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri güvenlik ile ilgili kaygıları vardı. Bunun yanı sıra, vatandaşların doğal iş gücünün yoğun yükselişi, iş piyasasına giren gençlerin sayısındaki artış, kadının iş gücünde aktif olarak rol alma beklentisi ve bu ülkelerin yaşadığı iç sorunlardan dolayıdır.

Bu çalışmanın amacı, Körfez Arap ülkelerinde demografik yapıyı ve özelliklerini tanıtmak, ulusal güvenlik ve bileşenleri üzerindeki etkilerini belirlemek, mevcut politikaların faaliyet boyutunu öğrenmek ve durumun daha vahim sonuçlara yol açmadan önce bu sorun için demografik dengesizlikle ilgili çözüm yolları aranmaktadır.

Basra Körfezi ülkelerinde nüfus

Basra Körfezi 3 bölgesindeki doğal koşullar, genel olarak nüfus için çekici olmaktan çok itici olmuştur (nüfus hizmet sektöründe iş ve denizcilik sanayisine dayalı kutuplaşma regülatör evriminde eski bir etken olarak yarım adanın bazı bölgelerindeki köle ticaretini bir yana bırakırsak). Bu sebeple bu alanlardan göçler yaşanmış ve bu göçler petrol keşfedilinceye kadar (Bereketli Hilal’e) Mezopotamya (Irak) ve Levant’a (Bilâdü'ş-Şâm’a) doğru özel bir şekilde gerçekleşmiştir.

On dokuzuncu yüzyılda bölgedeki İngiliz varlığı döneminde düzenli bir şekilde yabancı işgücü çekmeye başlamıştır. Kapsam ve amaçları sınırlı olan bu olgu, idari sınıfın kadrolarına ek olarak güvenlik güçlerinin tanıtımında yoğunlaştırılmış tır4.

1931 yılında bölgede petrolün keşfedilmesi ile birlikte işlerin ekseni tamamen değişti.
Bölgedeki petrolün keşfedilmesiyle ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün dünyayı saran sanayi devriminde petrol en önemli meta haline gelince, Arap Yarımadası da küresel ekonomide önemli bir halkaya dönüşmüştür.

Bu dönemde ağırlıklı olarak petrol sektörüne giren vatandaş olmayanların sayısı 1940 yılında 2000’i geçmez iken, petrol sektörüne giren ve çoğunluğu Hindistan ve Batı ülkelerinden gelen vatandaş olmayanların sayısı 1950 yılında 16 bine yükseldi. Bölgedeki nüfus akışının ikinci aşamasının başladığı 1950 ila 1975 yılları arasındaki dönemde ise bu sayıda artış görüldü (Alşehabi, 2012, 16).

Petrolün ticari miktarlarda çıkarılmaya başlanması ile birlikte bu ülkelere tahsis edilen petrol gelirleri oranı da arttı. Bunun karşılığında birikmiş sermaye yatırımı için kamu ve özel sektörde cazip fırsatlar oluşmuştur. 1950 yılında sayısı on binleri aşmayan gurbetçiler5, 1975 yılında yaklaşık bir milyona ulaştı. Gelenlerin yaklaşık %75-80’i kültürel ve coğrafi yakınlıklarından dolayı Araplardan oluşuyordu (Dito, 2013, 42). Konsey Ülkelerinde çağdaş ve siyasi uyanışın başlaması ve petrol sanayiinde ulusal işçi tabanı ile bölgede yayılan milliyetçi ve solcu uzantısına dayalı Arap gurbetçilerin gelmesi aynı döneme denk gelir. 1971 yılı sonunda Konsey Ülkeleri resmen bağımsızlığa kavuşmuştu ve petrol gelirinin büyük bir bölümü iktidardaki rejimlerin kontrolündeydi.

Bağımsızlığın hemen akabinde, Araplar ile İsrail arasındaki Ekim 1973 savaşı sırasında petrolde fiyat patlaması yaşanmıştır. Bu patlama, küresel petrol fiyatlarındaki sürekli artışın olmasına ve bölgeye daha önce görülmemiş miktarda petrol gelirlerinin pompalanmasına yol açtı. Bölgedeki nüfus evriminin bu üçüncü aşamasında, bir önceki dönemde doğan ve toplumun temel özelliklerinden biri haline gelen nüfus dengesizliği ve rantiyeci (getirimci)
devletin temeli atıldı.

Geçen yüzyılın seksenli ve doksanlı yıllarında bölge, petrol fiyatlarının düşmesi, İran-Irak savaşı, 1990 yılında Kuveyt’in işgal edilmesi ve 1991 yılında 2. Körfez savaşı gibi bazı değişikliklere tanık oldu. Bu değişiklikler, gelişmenin dizginlenmesine neden olurken Basra Körfezi bölgesine olan göçü de olumsuz yönde etkiledi (El-iktisadiye gazetesi, 2005, 4).

Krizin üzerinden birkaç yıl geçmiş olmasına ve 1990-1991 krizi sırasında ve sonrasında nüfusun önemli bir bölümünü kaybetmiş olmasına rağmen, Kuveyt’te 1975 yılında yaklaşık %8 olan nüfus artış hızı 1995 yılında %1'e düştü. Aynı şekilde bu kriz bütün bölge ülkelerinin, özellikle de Birleşik Arap Emirlikleri’nin ekonomisini etkiledi. Böylece Körfez ülkeleri doksanlı yılların ikinci yarısında ekonomik koşullar bakımından iyileşme gördü ve bu iyileşme göç artışına neden oldu.

2001 yılında Körfez bölgesinin nüfusu 35 milyona ulaşmış ve bunların içindeki yerli nüfus oranı % 65 olmuştur 6. Körfez ülkelerindeki nüfus miktarı 2010 yılında (resmi nüfus sayımlarına göre), yaklaşık 43-44 milyona ulaşmıştır. Bugün ise nüfusun 46 milyonu geçtiğini tahmin edilirken, bazı resmi olmayan rakamlara göre bunlardan ancak %45’inin vatandaşlardan oluşmaktadır (World Population Prospects, 2012). (Tablo 1’e bakınız)




Tablo 1: Konsey Ülkeleri Nüfus ( Bin - 1000)7

Böylece; 1950 yılında 4 milyonluk nüfusun, günümüz ile karşılaştırıldığında gecen 60 yıllık sürede nüfusun 11 kat artığı görülür. (Örneğin Türkiye’de 3,5 kat, Suriye’de 6 kat, Mısır’da ise 4 kat). Bu da nüfus oranının anormal artışına işaret etmektedir (DYB, 1950-2011).

Suudi Arabistan Krallığı 2010 yılında 27-28 milyon kişi ile nüfus bakımından ilk sırada yer aldı. 7,5 milyondan fazla kişi ile Birleşik Arap emirlikleri onu izledi. 1,235 milyon kişi ile (resmi olarak) Bahreyn son sırada yer aldı (2010 sayımlar).
Körfez ülkelerinde vatandaş olmayan nüfusun (resmi) oranı Katar’da maksimum düzeye yani %87’ye ulaşmıştır8. Onu %84 oranla (yarı resmi %90-91) Birleşik Arap Emirlikleri, daha sonra sırasıyla %69 ve %54 oranlarla Kuveyt ve Bahreyn izlemektedir (Abbas BelKasem, 2012, 8). 

  Bu oranlar, Konsey ülkelerinden gelen işçiler, göçmenler ve onların ailelerini
kapsamaktadır ki bu oranlar gelecekte Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerindeki demografi için büyük bir tehlike oluşturabilmektedir (Tablo 2).

Bu durum, Konsey ülkelerinin sahip olduğu erkek ve kadın işgücünden yararlanmak için yetersiz olduğunun önemli bir göstergesidir. Yüksek büyüme oranları ile şu anda var olan nüfusun iş gücüne tam katılımıyla büyüme daha da artacaktır. Özellikle de nüfus artış oranı yüksek olan ve gelecekte ondan faydalanılması gereken bu nüfus penceresinin kapsamı, 30-40 yıllık bir süre için uzayacaktır.
Tablo 2: Konsey Ülkeleri Nüfus Projeksiyonu (bin- 1000)


Veriler, Konsey ülkelerinde nüfusun büyüme oranlarının yükseldiğini göstermektedir. En yüksek nüfus büyüme oranı Birleşik Arap Emirlikleri’nde % 8-15ile gerçekleşmiş (yıla göre değişiklik arz etmektedir); en düşük büyüme ise ise Umman’da sürekli değişiklik arz eden %3-6 düzeyinde olmuştur. Gelişmiş ya da gelişmekte olan diğer birçok ülkeye kıyasla bu oranlar yüksek sayılmaktadır. Bu durumun yıllar boyunca sürmesi nedeniyle, bunlardan en iyi şekilde yararlanmak için Konsey ülkelerinin kültürel, eğitim, ekonomik ve sosyal politikalar geliştirmeleri gerekti. (bakınız Tablo 3)




Tablo 3: Körfez Ülkelerinde İş Gücü Gelişimi 1980-2007 ve 2000-2007.


   2001 yılında, vatandaş olmayanların 9 oranı Körfez ülkelerindeki toplam iş gücünün %65’ine ulaşmıştır. Ayrıca 2008 yılındaki durum, Körfez ülkelerinde nüfus dengesizliği gurbetçi istihdamı ile karşılaştırıldığında yeni bir gerçekliği ortaya çıkardı. Birleşik Arap Emirlikleri’nde 2001 yılındaki 3,5 milyon olan nüfus miktarı 2010’da 8 milyon kişiye ulaştı.

Vatandaşların nüfus içindeki oranı 2001 yılında %20 iken 2010 yılında %10’a düştü. B.A.E. vatandaşlarının iş gücündeki oranı ise %5’e düştü (Abbas BelKasem, 2012, 12).

Katar’da nüfus sayısı 2004 yılında 700 bin iken, 2010’da 1,75 milyon ve 2012 yılında 1,9 milyon kişiye ulaştı. Bu süre içinde vatandaşların nüfus içindeki oranı %29’dan %13’e geriledi. Aynı şekilde Bahreyn’de nüfus miktarı 2006 yılında 742 bin kişi iken, 2007 yılında 1.05 milyona yükseldi. Ancak, bir yıl içinde vatandaşların nüfus içindeki oranı, üçte ikiden %50’nin altına düşmüştür. Üstelik vatandaşların sayısı 2006 yılında 459 bin iken 2007 yılında % 15 artışla 529 bine yükselmiştir (Al-Raşid ve Al-Anizan, 2012. 28). 

Bu da genellikle Bahreyn hükümetinin izlediği politikalardan kaynaklanmaktadır (siyasi ve ideolojik nedenlerden dolayı demografik yapıyı değiştirmeği izlemektedir)10 ( bakınız Tablo 4).




Tablo 4: Konsey Ülkelerinde Nüfus Artış Hızı 1960-2007 ve 2000-2007.

Körfez ülkelerindeki demografik dengesizlik bütün Konsey ülkeleri için söz konusudur.
Nüfus artısı vatandaşların arasında yıllık %2-3 arasında artış gerçekleşirken vatandaş olmayan nüfusta yıllık %6-8 arasında değişen oranından kaynaklamaktadır. Dünyada bu ortalama %1,1 civarındayken, bu oran konsey ülkelerinde dünya ortalamalarından altı kat fazla idi. Bu yöneliş, vatandaşların oranının kendi ülkelerinde sürekli olarak küçük bir azınlığa dönüşmeleri tehdidini getirmektedir (DYB, 1950-2011).

Öngörülebilir yakın gelecekte bu ülkelerin yabancı işçi bağımlılığından kurtulma umudu yoktur. Ancak bir dizi önemli politik tedbirler alınarak bu durum hafifletilebilir. 

Örneğin; iş gücü rehabilitasyonu, yoğun iş gücü istihdamı için çok sayıda yatırım yapmak, yurt içi tasarrufların harekete geçirilmesi, bu ülkelerde uygun konumlara ulaşabilmeleri için kadınların önünü açmak gibi politikalar izlenebilir. Günümüzde ise bu durum, Körfez halkı arasında işsizlik oranını artırmıştır (özellikle de kadınlar arasında).

Bu nüfus dengesizliğinin devam etmesi, işçilerin hakları ile ilgili emek örgütleri ya da uluslararası kuruluşlar tarafından Konsey ülkeleri üzerindeki uluslararası baskıyı artırmaktadır. İşçi haklarının ihlali ve ayrımcılıkla ilgili suçlamalar, durumlarının iyileştirilmesinin zorunluluğu, vatandaş olmalarına olanak tanınması gibi vb. baskıların olmasına neden olmaktadır. Bunlarla başa çıkmak ve vatandaşlar arasındaki ekonomik, işsizlik, siyasi ve sosyal sonuçlara cevap vermek için Konsey ülkeleri tarafından zor seçeneklere imza atılmasına neden olacaktır.

Körfez nüfusunun en önemli bölümünü Suudi Arabistan nüfusu oluşturmakta olup sayıları 27- 28 milyon kişiye ulaşmaktadır11. Bunların da yaklaşık 19-20 milyonu vatandaştır ve oranları %66’dır. Birleşik Arap Emirlikleri’nin nüfusu 2010 yılında yaklaşık 8 milyonu geçmiştir.

Bunların sadece %10 kadarını vatandaştırlar. Umman’da 2010 yılında nüfus miktarı 2,8 milyona ulaştı. Bunlardan yaklaşık bir milyonu, yani toplam nüfusun %67’sini Ummanlılar oluşturmaktadır. Bahreyn’de ise nüfusu 1,25 milyon olup bunlardan yaklaşık %45’ini Bahreynliler oluşturmaktadır. Katar nüfusu 2,3 milyona ulaşmakta olup bunlardan 250 bin kişiyi yani nüfusun %13’ünü Katarlılar oluşturmaktadır. Kuveyt’te ise 3,8 milyonluk bir nüfus vardır ve bunların 1,2 milyonunu yani %31,5’ini Kuveytliler oluşturmaktadır (2010 nüfus
sayımına göre).

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığına göre Körfez İşbirliği Konseyi vatandaşları nın kendi ülkelerinde toplam nüfusa göre oranları yaklaşık %53’e civarındadır. Bu da Suudilerin ve Ummanlıların kendi ülkelerinde oranları yüksek olmasından kaynaklanır. Bu nüfus dengesizliği, petrol geliri temel kaynak olduğundan beri göçmen işçilere duyulan güvenden dolayıdır. Bu ülkelerin hükümetleri, vatandaşların bakım sigortası ve refahına dayalı bir ekonomi felsefesi kabul ettiler. Bu felsefe, iş gücü piyasasında yerli işçilerin katkısının azalmasına, kamu harcamaları mekanizmaları ve araçlarına güvenin artmasını sağlayan bir
verim ekonomisinin kurulmasına yol açtı.

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***