Kuveyt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuveyt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2020 Cuma

KÖRFEZ ÜLKELERİNDE NÜFUS DENGESİZLİĞİ VE GÜVENLİK SORUNU BÖLÜM 2

KÖRFEZ ÜLKELERİNDE NÜFUS DENGESİZLİĞİ VE GÜVENLİK SORUNU  BÖLÜM 2



Bu rakamlar aracılığıyla yabancı işçi veya ikamet sahipleri ile nasıl başa çıkılacağı konusunda net bir vizyon olmadığını görülür. Körfez bölgesindeki vatandaş olmayanların ülke nüfusuna oranı %35 ile %90 arasında değişmektedir. Yabancılar ve vatandaş olmayanlar Körfez bölgesinde aşırı bir yabancılık durumunda yaşıyor olması, çok etnikli ve kimliksiz bir toplum oluşmasına neden olmuştur. Onları bir araya getiren tek şey, yerli üreticinin gelişmesi, belirsiz
tüketim ve İngiliz dilidir (Al-Ĥarif, 2012, 5-14).

Körfez ülkelerinde sürekli ikamet karşılığında gayrimenkul projesinin temel amacı, bölgedeki ekonomik kârları ve sermayeleri harekete geçirmek olmasına rağmen, gerçek toprak üzerindeki fiziksel gelişmeler bu gayrimenkul projelerinin bir yan ürünü olarak yeni bir toplum oluşturma yönünde hareket etmektedir. 

Bu durum; çalışma, eğitim ve yönetimde anadilin değiştirilmesine kadar ulaşmıştır. Daimi ikamet karşılığında mülkiyet politikasını izleyen dört Körfez ülkesinde İngilizce dili Arapçadan daha fazla kullanılmaktadır (yani Arapça ikinci dil durumuna düştü). Birleşik Arap Emirlikleri’nde Hintliler nüfusun %42,5’ini
oluştururken, Araplar (vatandaşlar ve vatandaş olmayan beraber) sadece %28’ini oluşturmaktadır (Al-Ĥarif, 2012, 3-11).

Yabancılar, Konsey Ülkelerinin nüfusu büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Ancak medyada onlara pek değinilmez. Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinde son yıllarda Yabancıların sayısı büyük artış göstermiştir. Onların yıllık nüfus artı oranı, vatandaşların yıllık nüfus artış oranından en az iki kat daha fazladır. 2000 yılında vatandaş olmayan nüfus yaklaşık 10 milyon iken, 2010 yılında ise 22 milyona ulaşmıştır. Dört konsey ülkesinde (Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar ve Kuveyt) nüfusun çoğunluğunu vatandaş olmayanlar oluşturur oldu.

Öte yandan Yabancılar, işgücünün büyük bölümünü oluştururken iş gücündeki payları gittikçe artmaktadır. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’nde işgücü toplamındaki oranları 2010 yılında %95’e ulaşmıştır. Bunlar özel sektördeki çalışanların %99,5’ini oluştururlar. Bunlar özel sektörde yoğunlaşmış olmakla birlikte kamu sektöründeki oranları %50’ye hatta daha fazlaya ulaşmaktadır (UAE, 2012, medya).

Yabancı işçiler, vasıfsız ve düşük ücretli olarak nitelenmektedir. Vasıfları sınırlı olan veya vasıfsız olanların oranı üçte ikiye ulaşmaktadır. Çok vasıflı ve vasıflı olanların oranı ise üçte birdir. Özel sektörde ise vasıfları sınırlı olan veya vasıfsız olanların oranı %70’ten fazladır.

Meslek açısından proje yürütücüleri, uzman ve profesyonel gibi yönetici pozisyonunda olanların oranı 2009 yılı için %15-16’yı geçmez idi. Oysa normal meslekte çalışanlar ve satış işleriyle uğraşanların oranı, çalışanların yarısından fazlasına ulaşmaktadır. Ekonomik faaliyet açısından iş gücü kullanımı, inşaat sektöründe yoğunlaşmıştır (%55). Bunu %13-14 oranla imalat, %10-11 oranla da perakendecilik takip etmektedir. İş gücü piyasasında karşılaşılan sorunlardan biri “Yetenekli gurbetçilerin iş bırakma oranlarının yüksek oluşu, bir diğer ifadeyle toplam işçi oranından vasıflı işçi oranlarının eksilmesi dir. Yukarıdakilere ek olarak, kefil yasası iş gücü piyasasının etkinliğini ve vasıflı iş gücünün Körfez bölgesinde kalmasını olumsuz olarak etkileyen başlıca engellerden
sayılmaktadır.
Kısacası emekçi vatandaşlar öncelikle kamu sektöründe yoğunlaşmaktadır ve bunlardan iş gücü piyasasında kadınların katılımı zayıftır. Erkekler ise erken yaşta işten ayrılmakta ve üretim genellikle düşük olmaktadır.

Körfez emekçileri için örnek olarak Katar’daki yerel emekçilere bakıldığında iş gücünün niteliği ve boyutunda meydana gelen değişiklikler dolayısıyla iki önemli noktaya değinmek gerekir:

Denizcilik mesleğinde çalışan ulusal iş gücünün büyük bir bölümü petrol şirketinde çalışmaya yöneldi.

Petrol şirketinde çalışmaya yönelen ulusal işgücü, nitelik ve nicelik bakımında iki özelliği ile ayrıldı. Sayı bakımından az olması yönünden petrol sektöründeki işgücü talebine denktir. Öte yandan ise bu sektörde çalışmak için yeterli bilgi ve tecrübeye sahip değildir. Bu yüzden teknik olmayan düşük ücretli işlere odaklandı.

Ulusal petrol sektöründeki işgücü paylaşım hacminde meydana gelen değişikliğin üzerinde bu iki özelliğin etkisi görülmektedir. İmtiyazlı aşamasında (yirminci yüzyılın otuzlu yıllarının ikinci yarısı) oranları %80’i aşmış olmasına rağmen, arama ve çıkarma aşamasında (kırklı yılların ikinci yarısı) düşüş kaydetti. 1947 yılında %66’ya, sonra 1950 yılında %60’a ve nihayet 1960 yılında %51’e düştü. Bu aslında, bir taraftan petrol şirketindeki genişleme sonucunda iş için gelenlerin artmasından, öte yandan ise ulusal çalışanların karşılamaya yeterli olmadığı teknik ihtiyaçtan kaynaklanan bir düşüştür (Al-Raşid, Al-Anizan, 2012, 15).
Körfez Ülkeleri az nüfusa sahiptir, yüksek büyüme oranlarına rağmen, ancak, kalkınma planları ve refah politikaları çalışanlar için artan bir talep oluşturmuş tur. Bunun kısa ve orta vadede yerel olarak karşılanması mümkün değildi. Şüphesiz Körfez ülkelerinin her birsinin nüfus orunları ile ilgili politikaları ve yerel organları vardır. Geçen yüzyılın yetmişli yıllarının ortalarından itibaren bu politika, vatandaş olmayanların nüfusun siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal risk oluşturması korkusuna rağmen, kalkınma planları ve sosyal refah tarafından
oluşturulan işgücü talebini karşılamak için yabancı işgücü getirerek esnek davrandı.

Körfez ekonomilerinin doğası, kalkınmanın hızlandırılması ve deneyimler diğer gelişimine göre kısa sürede yaşam ve refah standardı yükseltmek amaçlı kalkınma planlarının olmaları nedeniyle ve nüfusun az sayıda, ekonomilerinin geri kalanına kıyasla ve işgücü sıkıntısı sebebiyle Körfez İşgücü piyasaları bazı özellikler kazandı.

-Geçmiş yıllarda, yabancı iş gücü talebi artışı.
-Ulusal ekonomilerin hazmetme kapasitesinin genişlemesi, yabancı işgücünün sayısını azaltmak için tarihi direnci ve sürekli yüksek oranlarda "bağımlılığı" ekonominin birçok sektördeki varlığının artması.
-Vatandaşların çoğunluğunun genel refah düzeyinin yükselmesi ve bu nedenle kişisel ve ev hizmetlerindeki emek için başka türden bir isteğin ortaya çıkması.
-Büyük bir emeğin arz ve talep arasındaki uçurum ancak kısa ve orta vadede, yabancı iş gücü getirerek giderilebilir.
-Çoğunlukla kamu sektörü lehine kamu sektörü ve özel sektör arasında bir ücret uçurumun varlığı.
- Çoğunlukla vatandaşların yararına vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar arasında bir ücret boşluğunun varlığı.
- Çoğunlukla vatandaş olmayanların lehine, vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasındaki becerilerde bir boşluğun varlığı.
- Çoğunlukla vatandaş olmayanların lehine vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasındaki iş etiği ve değerlerinde bir boşluğun varlığı.

Nüfus dengesizliği göstergelerinden bazıları:

Ortalama yaş ve nüfusun cinsiyeti de dâhil olmak üzere Yabancı vatandaşlardan kaynaklanan demografik dengesizlik, işgücü ve işsizlik oranlarıdır. Körfez ülkelerinde demografik dengesizliği vurgulayan göstergeler:

1. Milliyete göre nüfus dağılımındaki eşitsizlik (vatandaşlar/ vatandaş olmayanlar).
2. Diğer yaş gruplarına göre bazı yaş gruplarında nüfus piramidi şişkinliği.
3. Gelen işçilerin bir sonucu olarak, kadın nüfusuna oranla erkek nüfusunun kalitatif bileşim içinde büyük artış göstermesi.
4. İşgücünün büyük bir kısmı üzerinde olmayan vatandaşların, toplam nüfusun oranını aşması.
5. Vatandaş olmayanlara kıyasla vatandaşlar arasındaki yüksek işsizlik oranları (gençler).

1-Milliyet(vatandaşlık) esasına göre nüfus dağılımında eşitsizlik:
1994 yılında vatandaş ve yabancıların istatistiksel nüfusuna göre Bahreyn'de yabancıların nüfusu % 32 artarak yaklaşık 180 bine ulaşmıştır. Katar devleti,690 bin kişilik toplam nüfusunun yaklaşık 540 bin yabancı ile oranı % 78'e çıkmıştır. 2010 yılında ise bu oran % 87’ye yükseldi. BAE’de ise %76 oranla (1.750.000 kişilik nüfus) yaklaşık 2.310.000 kişiye yükselip 2010 yılında ise % 90’a ulaşmıştır (Al-Raşid, Al-Anizan, 2012, 23). Kuveyt'te 2.273.000 kişilik toplam nüfusun %65’ten fazla oranla 1.475.000 kişiyi yabancılar oluşturmaktadır. Suudi Arabistan yaklaşık 4.600.000 kişi ile %31’e ulaştı; Umman Saltanatında 2010 yılında %30’u geçip İşbirliği Konseyi ülkeleri arasında oranı en azı olan ülkedir. (Tablo 5’e bakınız)

Tablo 5: Konsey Ülkelerinde Yıllara Göre Vatandaş Olmayanların Oranı (%)

2- Yaş yapısındaki dengesizlik

Belirli yaş gruplarında yaş yapısındaki doğal olmayan dengesizlik kastedilmektedir. Özellikle çalışma çağındaki20-55 yaşlarında bulunan gruplar ve özel olarak 25-45 kategorisinde olanlar sayısal bir çoğunluk gösterir. Bu da nüfus piramidinde genişlemeye yol açmaktadır.

Konseyi ülkelerinde yabancıların genç erkek oranında bir artışa yol açmıştır. Yaş yapısında belirgin şekil bozukluğu meydana gelmiştir ve bu bozulma ülkeler arasında farklılık göstererek Katar ve BAE gibi bazı ülkelerde artmakta, Umman ve Suudi Arabistan gibi bazı ülkelerde ise daha az belirgin olarak görülmektedir.(Grafik 1’e bakınız)


Grafik 1: Katar’ın Nüfus piramidi (2010).
Kaynak: Katar Nüfus Sayımı Sonuçları.

3. Cinsiyet yapısındaki dengesizlik:

Nüfusun cinsiyet bileşimindeki dengesizlik ile ilgili demografik dengesizlik, Körfez İşbirliği Konseyinde yabancı işçilerin varlığı nedeniyle yüksek oranda ortaya çıkmıştır. Ayrıca erkeklerin sayısının kadınların sayısının üç katı olduğu İşbirliği Konseyi ülkelerinin çoğunda orta yaş grubunda özel bir şekilde görülmektedir. Bu durum, cinsiyet yapısında dengesizlik oluşturmaktadır.

BAE ve Katar’da erkek sayısının ortalaması her 100 kadına karşı 200 erkekten daha fazladır. Hatta bu sayı bazen 312’ye bile ulaşmaktadır. Bu da bazı ülkelerde, en azından bu iki ülkede, erkekler kadınların iki katı olduğu anlamına gelmektedir. Kuveyt devleti bir alt düzeyde olsa da bu durumdan pek farklı değildir. Ama durum Bahreyn, Umman ve Suudi Arabistan Krallığı’nda daha az şiddettedir. S. Arabistan’da cinsiyet oranının düşük olması, belki de Arap
çalışan oranının yüksek olmasına dayalıdır. Bunların çoğu kendi aileleriyle birlikte
geldiklerinden, buradaki cinsiyet dengesizliğini azaltmaktadır. Oysa İşbirliği Konseyinin diğer ülkeleri, Asya’dan gelen ve çoğunluğunu bekâr erkeklerin oluşturduğu işçilere dayanmaktadır (Grafik 2’ye bakınız).


Grafik 2: Dünya ve Konsey Ülkelerinde Cinsiyet Oranı 2010.

4. İş gücünün Bileşimindeki Dengesizlik:

İş gücünün bileşimindeki dengesizlik, vatandaş olmayanların, iş gücünün çoğunun kontrolünü ellerinde bulundurmasından kaynaklanmaktadır. Bunların toplam nüfus içindeki oranı ağır basmaktadır; bu da toplam iş gücün vatandaşların oranında bir düşüşe yol açmıştır. Bu bağlamda bazı çalışmalar Körfezdeki iş gücünün oluşumunu göstermektedir.

Örneğin, Kuveyt Devletinde 1998 yılında 252 bin kişi işçi oranındaki toplam iş gücünün sadece % 17’sini Kuveytliler oluşturmaktadır. Bu da yabancıların genel olarak toplam iş gücünün % 82’den daha azını temsil etmediği anlamına gelmektedir. Son yıllarda Kuveyt’te yabancı işçilerin oranı artış gösterdi. 2007 sayımına göre Kuveyt Devleti iş gücünün hacminde Kuveytli olmayanların oranı %85’e ulaştı (Al-Raşid, M. Al-Anizan, Abd. 2012 s. 17, 18. 22).

Konseyi Ülkelerindeki en önemli demografik benzerlik, toplam işgücü oranında vatandaşlık istihdamının küçük bir bölümü oluşturmasıdır. Böylece, yabancı işçilerin, işgücünün büyük bir kısmını temsil etmektedir. Suudi Arabistan ve Umman gibi İşbirliği Konseyinin altı ülkesinde, ekonomik faaliyetlerin bütün sektörlerinde işgücünün %50den daha fazla bir oranına ulaşmaktadır. Katar, BAE ve Kuveyt12 ise bu oran %85’in üzerindir13.

Konsey ülkelerine olan göç, genel olarak yarım ada dışından genel olarak da Asya’dan gelmektedir. Örneğin Katar devletinde Hindistan’dan gelenlerin oranı yıllar boyunca yaklaşık % 40’ın altına düşmemiştir. Toplam iş gücünde egemen olan Asyalı iş gücü %70’i oluştururken, onun hemen akabinde Arap iş gücü de yaklaşık %22’sini oluşturmaktadır 14.

Ülkeler bazında ise Umman Sultanlığı toplam iş gücünde çalışanların %92-93’ünü Asya’dan karşılamaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri %87, Bahreyn Krallığı %80, Kuveyt %65, Suudi Arabistan %60 ve en son olarak da Katar devleti %45 oranla onu takip etmektedir.

Çalışmaların büyük çoğunluğu, geçen yüzyılın yetmişli yıllarından günümüze kadar Asya işgücü karşısında Arap işgücünün düşüşe geçtiğini işaret etmektedir. Konseyi ülkelerinde, Asya işgücü istihdamının Arap işgücüne tercih edilmesinin en önemli nedenleri:

Asyalı işçilerinin ücretlerinin düşük düzeyde olması; ayrıca Asyalı işçilerin itaatkâr olması, çalışma koşullarına daha fazla tahammül etmesi ve çeşitli iş hizmetlerinin performansında üstün olmasıdır.

Yurt dışından gelen işçilerin çalıştırılması Çalışma Bakanlığı tarafından denetlenen bir plan ile gerçekleşmektedir. Ancak burada ücret ve işçi akını içeren piyasa mekanizmasının hızlı olması açısından, özel sektöre bırakılmıştır.
Bunun yanı sıra Asya ülkelerinde faaliyet gösteren kurumların varlığı, binlerce Asyalı işçinin istihdamına yardımcı olmuştur. Konsey ülkelerindeki bazı büyük inşaat projelerinin uygulanmasına, on binlerce Asyalı işçinin getirilmesine ve kampların kurulmasına neden olmuştur.

On dokuzuncu yüzyıldan beri Hindistan ve diğer Asya ülkelerinden Konsey ülkelerine bir işçi göçü vardı. Bu yüzyılın başında İran'dan da göç oldu. Körfez devletleri, belirli bir milletin siyasi ağırlığını hafifletmek amacıyla gelen işçilerin çeşitli oluşunu arzuluyordu.

Konsey ülkelerinde endüstriyel işletmelerde, uluslararası otel işletmelerinde, bankacılık ve ekonomik faaliyetlerin diğer türlerinde istihdam yayılmaktadır.

5 -vatandaşlar arasında işsizlik oranları

Ucuz işgücünün artmasıyla birlikte, Körfez ülkelerinde işgücü piyasasında yabancı işçilerin payı da artmıştır. Hatta konu bu durumu da aşarak bazı ülkelerdeki vatandaşlar arasında işsizlik oranlarının yüksek oluşunun sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle gençler ve üniversite mezunları da işsizlik listesine katılarak işgücü piyasasına giren gençler arasında zirve yapmaktadır.
Konsey ülkelerinin çoğunda işgücü piyasasında işsizlik derinleşmekte ve sürekli büyüyerek artış göstermektedir. Konsey ülkelerindeki nüfus dengesizliğinin aslı, petrol çıkarma ve ihracat sonucunda, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel etkilerinin bir kombinasyonunun sonucu olarak işgücünün niteliği ve boyutundaki değişikliklere dayanmaktadır.

Konsey ülkelerinin nüfus stratejisinin genel çerçevesi:

-Nüfus ve kalkınma arasındaki ilişkinin önemi, gelişme hâlâ yabancı işgücüne dayanmakta, nüfus yapısındaki dengesizlik uzun vadede, kalkınma planları ve hedeflerini engelleyen tüm nüfus dengesizlikleri ortadan kaldırması, sosyal ve ekonomik hızlı değişimlerle birlikte nüfusun konusunu zorlaştırmaktadır ve gerçekliği anlatan nüfus politikalarının geliştirilmesini gerektirmektedir.
Bu çalışmada bazı hedefler saptandı. 
Bunlar :
- Bir yandan demografi ile işgücü arasında denge sağlamak; öte yandan nüfus ile mevcut kaynaklar arasında denge sağlamak; dengeli kalkınmayı gerçekleştirmek ve şehirlere göçü azaltmak.
- Beşeri sermaye ve eğitim sisteminin geliştirilmesi, en uygun kullanımın geliştirilmesi, ulusal iş gücünün ve iş gücü piyasasının tam istihdamı, vatandaşların ekonomik katılım oranlarında artış sağlamak ve kadınlar için yeni iş alanları açmaktır.
- Yabancıların yerine vatandaşların getirilmek, üretken istihdam olanakları ve ulusal iş gücü için cazip ve uygun ücretleri oluşturulmak; Konsey ülkeleri arasında Körfez iş gücü hareketini kolaylaştırmak.
-Nüfus istatistikleri ve iş gücü piyasası verilerin geliştirilmek, bu verileri sürekli olarak belgelenmek, geliştirmek ve güncellemek; ilgili müfredat ve terminolojiyi standart hale getirilmelidir.
- Nüfus ve demografi, kentsel büyüme ve iç göç, insan kaynakları gelişimi, annelik, çocukluk ve aile stratejisi hedeflerini belirlenmesi. 

Uygulama mekanizmalarını konsey ülkelere bırakıldı. Her devlet, kendi nüfus siyasetine uygun olanı alır, izlenebilir ve değerlendirilebilir hedefler için programlar geliştirir; her üç yılda bir defa Konsey ülkelerinin temsilcileri için toplantı düzenlenir; bu toplantıda nüfus politikaları ve sorunlar ile ilgili alanlarda değişim ve koordinasyon başarıları ve deneyimleri araştırılır.
Strateji, (Stratejik eksene ulaştıran diğer stratejik hedefler içinde) "nüfus ve iş gücünün meseleleri" temel konularının hedefini belirledi. "Nüfus ve insan kaynakları konularında kapsamlı bir tedaviye ulaşmak; konsey işgücünün nüfus yapısı ve kompozisyon dengesizliğini onarmak; nüfusun homojenliği ve konsey ülkelerinde verimliliğin artışı için, Aşağıdaki stratejileri belirlemiştir:

- İnsan gücünü geliştirmek ve verimliliği yükseltmesi gerekir.
- Yabancı iş gücü yerine ulusal iş gücü kullanılması.
- İş gücü piyasasında kadınların olanaklarının artırılma politikalar izlenmeli.
- Özel sektörde çalışmak için ulusal iş gücünün çalışma ve ücretine teşvik politikalarının uygulanması.
- Eğitim ve öğretim sistemlerinin geliştirilmesi.
- Üreten iş gücünde iş ve ahlak değerlerinin aşılanması gerekir.
- Ulusal insan gücü çalıştırmak için özel sektörün teşvik edilmesi ve ulusal iş gücüne kariyer fırsatları verilmesi.
- Yabancı iş gücü ve nüfus ortak komisyonunun kurulması gibi politikaların geliştirilmesi gerekir.

Nüfus ve Güvenlik sorunları:

Nüfus yapısı ve özellikleri, ülkeden ülkeye ve toplumdan topluma farklılık gösterir. Sadece yaş ve cinsiyeti yapıları ya da vatandaş ve vatandaş olmayanlar değil. Ancak bir toplumun, faaliyetleri, sayıları, oranları, inançları ve değerler ile politik, sosyal, kültürel, ekonomik ve güvenlik özellikleri ülkeden ülkeye göre değişir. Bu açıdan bakıldığında, toplam nüfus içinde vatandaş olmayanların sayısındaki artış, özellikle nüfus oranının ulusal güvenlik üzerindeki
etkilerinin araştırılması gerekir.

Demografik ve Ulusal Kimliklerdeki Dengesizlik:

Çağdaş ulusal kimliklerin tarihi, medeniyet, kültürel, etnik ve dini boyutları ve özellikleri vardır. Yine çağdaş siyasi, toplumsal ve ekonomik boyutları ve özellikleri de vardır. Ulusal kimlik, yapı kooperatifleri ve modern devletlerin önemli bir konusu, varoluş duygusu, kültürel ve ahlaki mükemmelliği sayılmaktadır. Birey, toplum, sosyal sınıflar ve gruplar, devlet ve toplum kurumları, ulusal kimliği koruyucusu sayılırlar.

"Körfez" kimliği, Arap ve İslam kimliğine dayanır. Arap Yarımadası’nda coğrafi, tarihsel ve kültürel olarak antik ve modern toplumlarla bağlantısı olan bir arka planı vardır. Karakteristik bazı kentsel ve kırsal tarım alanlarında ve kıyılarda istikrara dayalı geleneksel medeniyet ile göçebelik özelliği dengelidir. Akrabalık ve kabileye dayalı güçlü bir sosyal uyum ile karakterize edilmiştir.

Bu nedenle, Konsey ülkeleri, bu demografik dengesizliği gidermek için uzun vadeli bir planın geliştirilmesi ihtiyacını kavramıştır. Buna göre yabancıların yerine Körfez vatandaşları yavaş yavaş getirilecektir. Böylece başarının sağlanması için özel işlerde yabancıların çalışmaları sınırlanacaktır.
Bunun yanı sıra kadınların iş gücüne katılımının artmasının sağlanması; vatandaşların üretken sektörlere ve profesyonel iş yapmaya teşvik edilmesi; konsey ülkeleri arasında daha fazla ekonomik ve sanayi entegrasyonun oluşturulması; Körfez işgücü arasındaki hareketliliğe yönelik kısıtlamaların kaldırılması ve özellikle son yıllarda ailelerin ve hükümetlerin endişe
verici sorunlarından olan genç işsizliğe (erkek ve kadın) daha fazla çözümler üretmek amaçlanmalı.

Yüksek bir ekonomik büyüme oranını oluşturmak için fırsat sağlamak ve halkın yaşam standardını artırmak amacıyla Konsey ülkelerinin bu yıllarda demografik penceresinden yararlanması gerekir.
Bu fırsattan yararlanmak için iş gücünü geliştirme çalışmaları ve alansal yönlendirme planları olursa bu durum gerçekleşir. Konsey ülkelerdeki nüfus sorununa dikkat edilmezse, son yıllarda nüfus artışının çalışma çağındaki yaş gruplarının lehine yayılmaya başlayacağı görülecektir.
Bu devletlerin hesaba katması gereken örneklerden birisi de Haiti devleti örneğidir. On sekizinci yüzyılın sonunda, başta Haiti olmak üzere Karayip adaları, şekeri ihraç etmesi nedeniyle dünyanın en zengin bölgelerinden biri idi. O günlerde şeker, günümüzdeki petrol rolünü oynuyordu. Böylece Haiti, sömürgeciler ile yatırımcıların odak noktası oldu ve mal üretimi ile büyük kâr sağladığı için küresel bir merkez haline geldi.

Ama aşırı zenginlik ve yerli üretimin yüksek oranına rağmen, Haiti, ekonomik bileşiminde gelişmiş değildi. Küresel pazarın ihtiyaçlarını karşılayan ana maddelerden birine tamamen bağımlı idi. Küresel ekonominin gelişmesi, yeni ve çeşitli ürünlerin ortaya çıkması ve şekerin ekonomik temel olma rolünü kaybetmesiyle birlikte, Haiti ve Karayipler bölgesinde şartlar kötüleşti ve üretim ortadan kalktı. Haiti günümüzde dünyanın en fakir ve en sefil ülkelerinden
biridir.

Sonuç olarak;

Bütün bu nedenlerden dolayı, Körfez ülkelerinde, ekonomi kaynaklarını genişletilmesi, tarımı çeşitlendirerek, enerji ve su gibi kaynakların israfını azaltması, çeşitli sanayi kuruluşları kurup mevcut ucuz enerjiden yararlanarak, küresel ortaklıklara girip büyük kurumlardan hisse alarak, ucuz enerjiye dayalı imalat sanayisini geliştirilmesi gerekmektedir.

Ayrıca turizm ve turizm kaynaklarını geliştirip insana dayalı bir kalkınma modelinin oluşturulmasıyla tek bir ürün olan petrol bağımlılığından kurtulmak için çalışmaların yapılması gerekir.

Buna ek olarak ekonomik yapılarda bir dengesizliğe yol açmadan ulusal istihdama güvenme ve şirketlerin ucuz işgücü sağlama girişimlerine zarar vermeden ve mümkün olduğunca yerli emekçi istihdam etmeye yönelik adımlar atılmalıdır.
Bunun karşılığında, teşvikler ve ayrıcalıklar sunularak vatandaşların çalışması özendirilmeli, bunun yanı sıra gerekli eğitim sağlanmalı ve kendi kendine hizmet eden bir toplum oluşturmak için serbest meslek kültürü tanıtılmalıdır. Kamu ve yüksek öğretim sisteminin iyileştirilmesi ve kayırmalardan uzak kalmak için iş adamları, eğitimciler ve medyanın çabalarından yararlanılması gerekir.

Nüfusun yaş yapısındaki bu değişim, ekonomik büyüme için bir fırsat yaratabilir. Yeni bir şekilde ele alınmazsa nüfus sorununun sonuçları olumsuz etki yapabilir. Bu durum işsizliğin artmasına, emek, göç ve dolayısıyla sosyal ve ekonomik sorunların artmasına yol açabilir.

Bu ülkelerde gelir kaynaklarını çeşitlendirmek için başka alanlarda yatırımların
yapılması, sorunlara pratik çözümler bulunması, gençler arasında işsizliğin önlenmesi, petrol gelirlerine alternatif gelir bulunması, ülke içinde petrol tüketiminin ve israfının azaltılması ve bunun gibi bir dizi zayıf noktalara çözüm yolu bulunması gerekmektedir.


KAYNAKÇA

Abbas BelKasem, Albetale fi Duvel AlĤalij, (Körfez Ülkelerinde İşsizlik) 2012.
Al-A’skeri, Suliman, İktila’ Al-Cuzur ve Tenmit Al-Daya, Ala’rabi Dergisi, Ekim ayı, sayı
647, Kuveyt, 2012.
Al-Ĥarif, Reşuud, Al-tagayurat Al-Demografiye ve Al-Ĥalel Fi Al-Terkibe Al-Sukkaniye
Fi Duvel Meclis Al-Teavin Al-Ĥalici, (Körfez Ekonomik İşbirliği Konsey Ülkelerinde Nüfus
Değişimi ve Nüfus Bozuklukları), Bildiri, Umman, 2012.
Al-Raşid, M. Al-Anizan, Abd, S. A. K. Hakaik ve Arkam, 1. Baskı, Cidde, 2012.
Al-şehabi, Ömer, Siyasat Al-Tevessua Al-Akari Min Menzur Alĥalel Al-Sukkani, (Nüfus
Dengesizliği Açısında Akari Politikasının Genişletilmesi), Katar, Devha, 2012.
Al-şehabi, Ömer ve Diğerleri, Al-Halic 2013: Al-Sabit ve Al-Mutehavil, (Körfez 2013:
Sabit ve Değişkanı), Kuveyt, Kuveyt Şehri, 2013.
Avad, Mohamad ve diğerleri, Al-Tenmiye Al-Şamile ve Alakatuha Bilamen, (Kalkınma ile
Güvenlik İlişkisi) ), S.A.K, Riyad, Naif Arap Üniversitesi yayınları, I. Baskı, 1988.
Bin-İsa, Muhsin, Alamen ve Altenmiye, (Güvenlik ve Kalkınma), S.A.K, Riyad, Naif Arap
Üniv yayınları, I. Baskı, 2011.
Demographic Yearbook 2011, New York, 2012.
Dito, Mohammed, Sukan Al-Bahreyn 2010 (2010’da Bahreyn Nüfusu), Kuveyt, 2013.
El-ektisadiye gazetesi,
Kanbolat, H. Doğan, S. Ortadoğu Ülkelerine Dair İstatistikler, ORSAM Raporu No: 72, 1.
Baskı, Ankara, 2011.
Najar, Ahmed, Suuk Al-A’mel ve Al-Tahavelat Al-Dimografiye, (İş Pazarı ve Nüfus
Değişimi), Umman, Maskat, 2012.
United ArabEmirates, Abu Dhabi 2010
World PopulationProspects: The 2012 Revision, New York 2012.
http://qatar.sfs.georgetown.edu/ 2012

DİPNOTLAR;

1 Yrd. Doç. Dr., Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi
2 Körfez Arap Ülkelerinin İşbirliği Konseyi ( Ülkeleri ise; Bahreyn, Birleşik Arap Emirliği, Katar, Kuveyt,
   Umman ve Suudi Arabistan Krallığı). bazında Körfez Ülkeleri, Konsey Ülkeleri veya Körfez Arap Ülkeleri de
   kullanılmaktadır. Ancak biz bu araştırmamızda daha çok (Konsey Ülkeleri) kullanacağız.
   toplumun ve üyelerinin refahını amaçlayan hızlı ve sürekli kalkınma, bu ülkeler için tek
   seçenek olmuştur.
3 Körfez Arap Ülkelerinin İşbirliği Konseyi (Körfez Ülkeleri veya Konseyi Ülkeleri).
4 Daha önceki zamanlarda; bölge nüfusu ise bu bölgeden (Bereketli Hilal) Mezopotamya ve özellikle Levant’a
   (Bilâdü'ş-Şâm) doğru hareket edilirdiler.
5 Gurbetçi, işçi, emek gücü, yabancı ve vatandaş olmayanlar için değişik sözcükler kullanılmaktadır.
6 Oysa 1975 yılında bölgede 10,2 milyon kişi yaşıyordu ve %74 yerli idi.
7 Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre.
8 Katar için resmi olmayan rakamlar 90’ının üstünde, BAE için daha da yüksektir.
9 Vatandaş olmayanlar için kullanılmaktadır.
10 Yıllık nüfus artış oranının vatandaşlar arasında %3,2’den %15’e yükselmesine neden olmuştur.
11 Suudi A. K.’lığı için 2010 yılında resmi rakam 27.14 milyon kişi, ancak 1 milyona yakın kaçak işçi bulunduğu tahmin edilmektedir.
12 BAE %95, Katar'da %93 ve Bahreyn ve Kuveyt’te %85’e ulaşmaktadır.
13 2006 yılında Konsey ülkeleri içinde yabancıların sayısı 14,5 milyon işçi teşkil ettiğini (bunlar işçilerin%70’in
    üstünde temsil etmektedir. Üç yıl sonra bu oran %5 artıp 2009 yılında bu oran % 75 ulaşmıştır).
14 1975 yılında Konsey ülkelerinde bulunan ve Arap ülkelerinden gelenlerin oranı %75 civarında idi.

***

KÖRFEZ ÜLKELERİNDE NÜFUS DENGESİZLİĞİ VE GÜVENLİK SORUNU BÖLÜM 1

KÖRFEZ ÜLKELERİNDE NÜFUS DENGESİZLİĞİ VE GÜVENLİK SORUNU  BÖLÜM 1





Salem Khalaf 1* 
* Yrd. Doç. Dr., Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi


Özet: 


Dünyanın çeşitli bölgelerinde birçok ülkede olduğu gibi Körfez ülkelerinde de yıllar içinde nüfus dengesizliği sorunundan dolayı sıkıntılar çekilmiştir. Körfez konsey ülkeleri adıyla anılan bu ülkelerin nüfus dengesizliği, gerek devletin siyasi sınırları içinde, gerekse o ülkenin çevresindeki ülkelere göre farklılaşmıştır.

19. yüzyılda yaşanan nüfus azlığı yanında, cinsiyet, yaş, kültür, etnik köken ve hedef (siyasi, iktisadi, stratejik, sosyal ve kültürel) dengesizliğine kadar, zamana göre sürekli devam ede gelmektedir. Örneğin Bahreyn çoğunluk itibariyle Şii iken, günümüzde Şii-Sünni oranı %50 düzeylerindedir.

Körfez ülkelerinin nüfuslanması doğal nüfus artışıyla izah edilemeyecek düzeydedir. 20. yüzyıl başında 1,5 milyon nüfusa sahip iken, günümüzde 46 milyonu aşmıştır.

Bu ülkelere, sayıları ve uyruklarına göre çok farklı işçi niteliğinde nüfus akışı olmaktadır.

Örneğin 1950’li yıllarda körfez ülkelerindeki yabancı işçi sayısı 16 bin iken bu sayı 1975 yılında 1 milyona, 2013’te ise 22 milyona ulaşmıştır. Beraberinde bölgenin karşı karşıya kaldığı siyasi kriz ve sorunların ortaya çıkma ihtimali de artmıştır. Şöyle ki eski yıllarda gelen yabancıların büyük çoğunluğunu (%75) Arap kökenli işçiler oluştururken, günümüzde bu oran gittikçe Arap işçi aleyhinde azalarak (%22) sosyal bir değişime uğramıştır. Burada doğmuş yabancıların vatandaşlık hakkından yoksun bırakılması beraberinde bazı sorunları getirmektedir. Aynı zamanda bu tarz nüfuslanma stratejisi kendi ülke vatandaşlarını yabancılar karşısında azınlık durumuna düşürmüştür. 

   Örneğin Katar nüfusunun % 87’si, BAE’nin % 90’ını, Kuveyt’in %69’unu, Bahreyn’in ise %54’ ünü yabancılar oluşturmaktadır.

Körfez ülkelerinden emeğin karşılığı olan sermayenin yurtdışına legal ve illegal yollardan çıkışı bir risk faktörüdür. Aynı zamanda bu yabancı oranındaki artışlar yıllara göre suç oranlarında da bir artışa neden olmuştur. Ancak bu durum dezavantaj gibi gözükse de beraberinde bir takım avantajlar da getirmektedir. Ülkeye yabancı sermaye akışı sağlamayı teşvik amaçlı oturma izni verilmesi ülkelere ihracat dışındaki sermaye akışını hızlandırmıştır.

Şöyle ki ülkelerin GSMH’lerini artırarak kişi başına düşen milli gelir düzeyinin oldukça yükselmesine yol açmıştır.

Konsey ülkeleri geçmişte ve günümüzde yaşanan nüfus sorunları karşısında gelecek açısından bir çözüm arayışı içindedirler. Bu politikaların hedefi her ne kadar Körfez insanının hak ve refahını koruma eğilimi olsa da aslında yakın gelecek için kuşkusuz onlara zarar verecek şeklide bir sonucu da doğurabilir.

GİRİŞ

İnsanoğlu, dünya ülkelerinin ve özellikle de son yıllarda kalkınma ve ilerlemenin insan eksenli olduğunu, kalkınmayı ise bir araç olarak kullanıldığı ifade edilebilir. Arap Körfez ülkeleri, ekonomik yapısındaki değişiklikler nedeniyle “Körfez insanı” hayvancılık ve istikrarsızlığa dayalı ilkel tarım, balıkçılık, deniz ticareti, deniz korsanlığı ve göçebelik durumundan, geniş ekonomik seçeneklerin bulunduğu, yaşam standartlarının yüksek olduğu ve gelişmiş dünyaya ayak uyduran bir gelişim düzeyi oluşturmak için tarihi bir fırsat elde etti.

Bu fırsat petrol piyasasındaki fiyat, üretim ve gelir açısından iyileşmeyle elde edildi. Elde edilen bu gelir Konsey ülkelerinin rekor bir sürede kalkınmasını en üst düzeye çıkmasını sağladı.

Konsey ülkeleri 2, yavaş kalkınma modeli (başarılı olmayabilirdi) yerine hızlı kalkınmayı ve hız çağına katılmayı tercih ettiği için sorunun burada başladığını söyleyebiliriz. Bu araştırmanın konusu, hemen hemen bu ülkelerdeki gelişmenin ömrü olan yarım yüzyıl boyunca iş gücüne olan talebin önemli ölçüde artması ve gelişim hızına uygun olarak hızlanmasıdır.

Ulusal iş gücü, bu talebi karşılamak için ne hazır ne de yeterliydi. Göç kapıları açıldı ve yabancı işgücü istihdam edildi. Bu durum, körfez ülkelerindeki demografiyi ve özelliklerini büyük ölçüde etkiledi. Nüfus içinde, vatandaş olmayanların oranında artış görülmesinin olumsuz etkisi ve sonuçları olacağı hakkında başından beri bir bilinçlenme vardı. Ancak, Son yıllarda birçok ülkenin farklı nedenlerden dolayı bu gelişme seçeneğine başvurduğu görünüyor. Bunlardan bazılarının, birden fazla olumsuz etkileri nedeniyle (toplam ülke nüfus
içinde vatandaş olmayanların sayısının yüksek oluşu) bu ülkelerin siyasi, jeopolitik, ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri güvenlik ile ilgili kaygıları vardı. Bunun yanı sıra, vatandaşların doğal iş gücünün yoğun yükselişi, iş piyasasına giren gençlerin sayısındaki artış, kadının iş gücünde aktif olarak rol alma beklentisi ve bu ülkelerin yaşadığı iç sorunlardan dolayıdır.

Bu çalışmanın amacı, Körfez Arap ülkelerinde demografik yapıyı ve özelliklerini tanıtmak, ulusal güvenlik ve bileşenleri üzerindeki etkilerini belirlemek, mevcut politikaların faaliyet boyutunu öğrenmek ve durumun daha vahim sonuçlara yol açmadan önce bu sorun için demografik dengesizlikle ilgili çözüm yolları aranmaktadır.

Basra Körfezi ülkelerinde nüfus

Basra Körfezi 3 bölgesindeki doğal koşullar, genel olarak nüfus için çekici olmaktan çok itici olmuştur (nüfus hizmet sektöründe iş ve denizcilik sanayisine dayalı kutuplaşma regülatör evriminde eski bir etken olarak yarım adanın bazı bölgelerindeki köle ticaretini bir yana bırakırsak). Bu sebeple bu alanlardan göçler yaşanmış ve bu göçler petrol keşfedilinceye kadar (Bereketli Hilal’e) Mezopotamya (Irak) ve Levant’a (Bilâdü'ş-Şâm’a) doğru özel bir şekilde gerçekleşmiştir.

On dokuzuncu yüzyılda bölgedeki İngiliz varlığı döneminde düzenli bir şekilde yabancı işgücü çekmeye başlamıştır. Kapsam ve amaçları sınırlı olan bu olgu, idari sınıfın kadrolarına ek olarak güvenlik güçlerinin tanıtımında yoğunlaştırılmış tır4.

1931 yılında bölgede petrolün keşfedilmesi ile birlikte işlerin ekseni tamamen değişti.
Bölgedeki petrolün keşfedilmesiyle ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün dünyayı saran sanayi devriminde petrol en önemli meta haline gelince, Arap Yarımadası da küresel ekonomide önemli bir halkaya dönüşmüştür.

Bu dönemde ağırlıklı olarak petrol sektörüne giren vatandaş olmayanların sayısı 1940 yılında 2000’i geçmez iken, petrol sektörüne giren ve çoğunluğu Hindistan ve Batı ülkelerinden gelen vatandaş olmayanların sayısı 1950 yılında 16 bine yükseldi. Bölgedeki nüfus akışının ikinci aşamasının başladığı 1950 ila 1975 yılları arasındaki dönemde ise bu sayıda artış görüldü (Alşehabi, 2012, 16).

Petrolün ticari miktarlarda çıkarılmaya başlanması ile birlikte bu ülkelere tahsis edilen petrol gelirleri oranı da arttı. Bunun karşılığında birikmiş sermaye yatırımı için kamu ve özel sektörde cazip fırsatlar oluşmuştur. 1950 yılında sayısı on binleri aşmayan gurbetçiler5, 1975 yılında yaklaşık bir milyona ulaştı. Gelenlerin yaklaşık %75-80’i kültürel ve coğrafi yakınlıklarından dolayı Araplardan oluşuyordu (Dito, 2013, 42). Konsey Ülkelerinde çağdaş ve siyasi uyanışın başlaması ve petrol sanayiinde ulusal işçi tabanı ile bölgede yayılan milliyetçi ve solcu uzantısına dayalı Arap gurbetçilerin gelmesi aynı döneme denk gelir. 1971 yılı sonunda Konsey Ülkeleri resmen bağımsızlığa kavuşmuştu ve petrol gelirinin büyük bir bölümü iktidardaki rejimlerin kontrolündeydi.

Bağımsızlığın hemen akabinde, Araplar ile İsrail arasındaki Ekim 1973 savaşı sırasında petrolde fiyat patlaması yaşanmıştır. Bu patlama, küresel petrol fiyatlarındaki sürekli artışın olmasına ve bölgeye daha önce görülmemiş miktarda petrol gelirlerinin pompalanmasına yol açtı. Bölgedeki nüfus evriminin bu üçüncü aşamasında, bir önceki dönemde doğan ve toplumun temel özelliklerinden biri haline gelen nüfus dengesizliği ve rantiyeci (getirimci)
devletin temeli atıldı.

Geçen yüzyılın seksenli ve doksanlı yıllarında bölge, petrol fiyatlarının düşmesi, İran-Irak savaşı, 1990 yılında Kuveyt’in işgal edilmesi ve 1991 yılında 2. Körfez savaşı gibi bazı değişikliklere tanık oldu. Bu değişiklikler, gelişmenin dizginlenmesine neden olurken Basra Körfezi bölgesine olan göçü de olumsuz yönde etkiledi (El-iktisadiye gazetesi, 2005, 4).

Krizin üzerinden birkaç yıl geçmiş olmasına ve 1990-1991 krizi sırasında ve sonrasında nüfusun önemli bir bölümünü kaybetmiş olmasına rağmen, Kuveyt’te 1975 yılında yaklaşık %8 olan nüfus artış hızı 1995 yılında %1'e düştü. Aynı şekilde bu kriz bütün bölge ülkelerinin, özellikle de Birleşik Arap Emirlikleri’nin ekonomisini etkiledi. Böylece Körfez ülkeleri doksanlı yılların ikinci yarısında ekonomik koşullar bakımından iyileşme gördü ve bu iyileşme göç artışına neden oldu.

2001 yılında Körfez bölgesinin nüfusu 35 milyona ulaşmış ve bunların içindeki yerli nüfus oranı % 65 olmuştur 6. Körfez ülkelerindeki nüfus miktarı 2010 yılında (resmi nüfus sayımlarına göre), yaklaşık 43-44 milyona ulaşmıştır. Bugün ise nüfusun 46 milyonu geçtiğini tahmin edilirken, bazı resmi olmayan rakamlara göre bunlardan ancak %45’inin vatandaşlardan oluşmaktadır (World Population Prospects, 2012). (Tablo 1’e bakınız)




Tablo 1: Konsey Ülkeleri Nüfus ( Bin - 1000)7

Böylece; 1950 yılında 4 milyonluk nüfusun, günümüz ile karşılaştırıldığında gecen 60 yıllık sürede nüfusun 11 kat artığı görülür. (Örneğin Türkiye’de 3,5 kat, Suriye’de 6 kat, Mısır’da ise 4 kat). Bu da nüfus oranının anormal artışına işaret etmektedir (DYB, 1950-2011).

Suudi Arabistan Krallığı 2010 yılında 27-28 milyon kişi ile nüfus bakımından ilk sırada yer aldı. 7,5 milyondan fazla kişi ile Birleşik Arap emirlikleri onu izledi. 1,235 milyon kişi ile (resmi olarak) Bahreyn son sırada yer aldı (2010 sayımlar).
Körfez ülkelerinde vatandaş olmayan nüfusun (resmi) oranı Katar’da maksimum düzeye yani %87’ye ulaşmıştır8. Onu %84 oranla (yarı resmi %90-91) Birleşik Arap Emirlikleri, daha sonra sırasıyla %69 ve %54 oranlarla Kuveyt ve Bahreyn izlemektedir (Abbas BelKasem, 2012, 8). 

  Bu oranlar, Konsey ülkelerinden gelen işçiler, göçmenler ve onların ailelerini
kapsamaktadır ki bu oranlar gelecekte Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerindeki demografi için büyük bir tehlike oluşturabilmektedir (Tablo 2).

Bu durum, Konsey ülkelerinin sahip olduğu erkek ve kadın işgücünden yararlanmak için yetersiz olduğunun önemli bir göstergesidir. Yüksek büyüme oranları ile şu anda var olan nüfusun iş gücüne tam katılımıyla büyüme daha da artacaktır. Özellikle de nüfus artış oranı yüksek olan ve gelecekte ondan faydalanılması gereken bu nüfus penceresinin kapsamı, 30-40 yıllık bir süre için uzayacaktır.
Tablo 2: Konsey Ülkeleri Nüfus Projeksiyonu (bin- 1000)


Veriler, Konsey ülkelerinde nüfusun büyüme oranlarının yükseldiğini göstermektedir. En yüksek nüfus büyüme oranı Birleşik Arap Emirlikleri’nde % 8-15ile gerçekleşmiş (yıla göre değişiklik arz etmektedir); en düşük büyüme ise ise Umman’da sürekli değişiklik arz eden %3-6 düzeyinde olmuştur. Gelişmiş ya da gelişmekte olan diğer birçok ülkeye kıyasla bu oranlar yüksek sayılmaktadır. Bu durumun yıllar boyunca sürmesi nedeniyle, bunlardan en iyi şekilde yararlanmak için Konsey ülkelerinin kültürel, eğitim, ekonomik ve sosyal politikalar geliştirmeleri gerekti. (bakınız Tablo 3)




Tablo 3: Körfez Ülkelerinde İş Gücü Gelişimi 1980-2007 ve 2000-2007.


   2001 yılında, vatandaş olmayanların 9 oranı Körfez ülkelerindeki toplam iş gücünün %65’ine ulaşmıştır. Ayrıca 2008 yılındaki durum, Körfez ülkelerinde nüfus dengesizliği gurbetçi istihdamı ile karşılaştırıldığında yeni bir gerçekliği ortaya çıkardı. Birleşik Arap Emirlikleri’nde 2001 yılındaki 3,5 milyon olan nüfus miktarı 2010’da 8 milyon kişiye ulaştı.

Vatandaşların nüfus içindeki oranı 2001 yılında %20 iken 2010 yılında %10’a düştü. B.A.E. vatandaşlarının iş gücündeki oranı ise %5’e düştü (Abbas BelKasem, 2012, 12).

Katar’da nüfus sayısı 2004 yılında 700 bin iken, 2010’da 1,75 milyon ve 2012 yılında 1,9 milyon kişiye ulaştı. Bu süre içinde vatandaşların nüfus içindeki oranı %29’dan %13’e geriledi. Aynı şekilde Bahreyn’de nüfus miktarı 2006 yılında 742 bin kişi iken, 2007 yılında 1.05 milyona yükseldi. Ancak, bir yıl içinde vatandaşların nüfus içindeki oranı, üçte ikiden %50’nin altına düşmüştür. Üstelik vatandaşların sayısı 2006 yılında 459 bin iken 2007 yılında % 15 artışla 529 bine yükselmiştir (Al-Raşid ve Al-Anizan, 2012. 28). 

Bu da genellikle Bahreyn hükümetinin izlediği politikalardan kaynaklanmaktadır (siyasi ve ideolojik nedenlerden dolayı demografik yapıyı değiştirmeği izlemektedir)10 ( bakınız Tablo 4).




Tablo 4: Konsey Ülkelerinde Nüfus Artış Hızı 1960-2007 ve 2000-2007.

Körfez ülkelerindeki demografik dengesizlik bütün Konsey ülkeleri için söz konusudur.
Nüfus artısı vatandaşların arasında yıllık %2-3 arasında artış gerçekleşirken vatandaş olmayan nüfusta yıllık %6-8 arasında değişen oranından kaynaklamaktadır. Dünyada bu ortalama %1,1 civarındayken, bu oran konsey ülkelerinde dünya ortalamalarından altı kat fazla idi. Bu yöneliş, vatandaşların oranının kendi ülkelerinde sürekli olarak küçük bir azınlığa dönüşmeleri tehdidini getirmektedir (DYB, 1950-2011).

Öngörülebilir yakın gelecekte bu ülkelerin yabancı işçi bağımlılığından kurtulma umudu yoktur. Ancak bir dizi önemli politik tedbirler alınarak bu durum hafifletilebilir. 

Örneğin; iş gücü rehabilitasyonu, yoğun iş gücü istihdamı için çok sayıda yatırım yapmak, yurt içi tasarrufların harekete geçirilmesi, bu ülkelerde uygun konumlara ulaşabilmeleri için kadınların önünü açmak gibi politikalar izlenebilir. Günümüzde ise bu durum, Körfez halkı arasında işsizlik oranını artırmıştır (özellikle de kadınlar arasında).

Bu nüfus dengesizliğinin devam etmesi, işçilerin hakları ile ilgili emek örgütleri ya da uluslararası kuruluşlar tarafından Konsey ülkeleri üzerindeki uluslararası baskıyı artırmaktadır. İşçi haklarının ihlali ve ayrımcılıkla ilgili suçlamalar, durumlarının iyileştirilmesinin zorunluluğu, vatandaş olmalarına olanak tanınması gibi vb. baskıların olmasına neden olmaktadır. Bunlarla başa çıkmak ve vatandaşlar arasındaki ekonomik, işsizlik, siyasi ve sosyal sonuçlara cevap vermek için Konsey ülkeleri tarafından zor seçeneklere imza atılmasına neden olacaktır.

Körfez nüfusunun en önemli bölümünü Suudi Arabistan nüfusu oluşturmakta olup sayıları 27- 28 milyon kişiye ulaşmaktadır11. Bunların da yaklaşık 19-20 milyonu vatandaştır ve oranları %66’dır. Birleşik Arap Emirlikleri’nin nüfusu 2010 yılında yaklaşık 8 milyonu geçmiştir.

Bunların sadece %10 kadarını vatandaştırlar. Umman’da 2010 yılında nüfus miktarı 2,8 milyona ulaştı. Bunlardan yaklaşık bir milyonu, yani toplam nüfusun %67’sini Ummanlılar oluşturmaktadır. Bahreyn’de ise nüfusu 1,25 milyon olup bunlardan yaklaşık %45’ini Bahreynliler oluşturmaktadır. Katar nüfusu 2,3 milyona ulaşmakta olup bunlardan 250 bin kişiyi yani nüfusun %13’ünü Katarlılar oluşturmaktadır. Kuveyt’te ise 3,8 milyonluk bir nüfus vardır ve bunların 1,2 milyonunu yani %31,5’ini Kuveytliler oluşturmaktadır (2010 nüfus
sayımına göre).

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığına göre Körfez İşbirliği Konseyi vatandaşları nın kendi ülkelerinde toplam nüfusa göre oranları yaklaşık %53’e civarındadır. Bu da Suudilerin ve Ummanlıların kendi ülkelerinde oranları yüksek olmasından kaynaklanır. Bu nüfus dengesizliği, petrol geliri temel kaynak olduğundan beri göçmen işçilere duyulan güvenden dolayıdır. Bu ülkelerin hükümetleri, vatandaşların bakım sigortası ve refahına dayalı bir ekonomi felsefesi kabul ettiler. Bu felsefe, iş gücü piyasasında yerli işçilerin katkısının azalmasına, kamu harcamaları mekanizmaları ve araçlarına güvenin artmasını sağlayan bir
verim ekonomisinin kurulmasına yol açtı.

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

28 Ağustos 2018 Salı

ORTA DOĞU’DA ARAP-İSRAİL MÜCADELELERİ VE TÜRKİYE BÖLÜM 2



ORTA DOĞU’DA ARAP-İSRAİL MÜCADELELERİ VE TÜRKİYE BÖLÜM 2


C. Türkiye’nin Arap-İsrail Savaşlarında Orta- Doğu Siyaseti 

Türkiye II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa devletleri ve ABD’nin yanında yer alarak dış siyasetini bu ülkelere endeksli yürütmeye başlar. Bu nedenle 1948 
yılında Türkiye Birleşmiş Milletler genel Kurulu’nda Filistin’in bağımsızlığını destekler, ama oy çoğunluğu ile taksim kararı alındığında, bu taksimi reddeden 
on üç ülkeden biri olur. 1949 yılında Türkiye’nin İsrail Devleti’ni siyasi olarak tanıması sonucu iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulur. Türkiye’nin İsrail’i 
siyasi olarak tanıması Türkiye’nin Arap ve Müslüman ülkeleri ile ilişkilerini olumsuz şekilde etkiler. Türkiye 1950 yılında BM’in cezayir’in bağımsızlığını 
görüştüğü toplantıda cezayir’in Self-Determinasyon hakkını destekleyici bir tutum almaktan kaçınır. Bundan sonra 1956 yılında Mısır ile İngiltere arasında 
meydana gelen Süveyş krizi sırasında ve sonrasındaki yaklaşımı yine Avrupa devletlerinden yana olur. Türkiye bu çizgisini devam ettirerek 1957’deki 
Eisenhower Doktrini’ni destekler (Ayın Tarihi, 1948: 164; TBMMTD, 1949:4; Ayın Tarihi, 1956: 152; Hurewitz,1958:281-295; Kürkçüoğlu, 1972:102; 
Karpat,1975: 121; Armaoğlu,1984: 845-851; Armaoğlu, 1991: 251-252; Sander, 1998: 219-240; Kürkçüoğlu, 2002: 35; Öymen,2002:122). 

I.Dünya Savaşı sırasında Arapların Osmanlı Devleti’nin karşısında yer almaları, Hilafet Makamı’nın cihat Fetvası’na itibar etmemeleri Türkiye cumhuriyeti’ni 
oldukça düşündürür. Türkiye II. cihan Harbi sonunda SScB baskısı ve talepleri karşısında yalnız kalınca çareyi ABD’nin yanında yer almakta bulur. Birçok Arap 
ülkesi SScB ekseninde yer aldığı için Türkiye kendisi gibi ABD politikasına yakın olan İsrail’i tanır, fakat desteklemez. 
Ayrıca İsrail içinde SScB’den göç eden ve iç siyasette etkili bir nüfus da bulunmaktadır. 
Bu nedenle Türkiye dış siyasette hem ABD ve hem de SScB kıskacındadır (Gönlübol,1996: 284; Altunışık,1999:182; Kürkçüoğlu, 2002: 36). 
Soğuk savaş döneminde diğer bölgeler gibi ABD ve SScB arasında Orta Doğu da parsellenir. Türkiye ve İsrail ABD yanlısı iken Mısır, Suriye, Ürdün SScB 
yanlısı bir dış siyaset izler. Türkiye yine de 1955 yılında Bandung’ta (Endonezya) yapılan Asya-Afrika Konferansı’nda Irak ile birlikte Ürdün ve Lübnan’ın da 
desteğiyle “bağlantısızlık” hareketine karşı çıkar. Türkiye 1955 Bağdat Paktı’nın yapılması ile İngiltere’nin kontrolünde olan Orta Doğu için bir savunma hattı 
oluşturur. Böylece Irak, Pakistan, İngiltere, İran ve Türkiye ABD’nin yanında SScB’ye bir set kurar. Bu pakt Arapları üçe ayırır; ilk grupta İran, Irak ve Pakistan, ikinci grupta Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen, üçüncü grupta ise Ürdün ve Lübnan yer alır. Bu durum Türkiye’nin Arap ülkeleri ile arasını açarak önce Mısır, sonra da Suriye ile ilişkilerini gerginleştirir (Ayın Tarihi,1954: 44; Gönlübol Ülman, 1972: 271-275; Armaoğlu, 1984: 491; Gönlübol, 1996: 534-537; Sander, 1998: 219-240; Bostancıoğlu, 1999: 334; Dursunoğlu, 2000: 37-38). 

Akdeniz’de bulunan Kıbrıs adasında Türk ve Rumlar yaşar, 1878 Osmanlı Rus Harbi’nden beri Ada’nın idaresi İngiltere’dedir. Ada denizcilik, ikmal, tersane 
yapımı, ticaret ve Akdeniz hâkimiyeti açısından Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından son derece önem arz eder. 
II. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin Orta Doğu’da hâkimiyet bölgelerinin kaybolmaya başlamasıyla Kıbrıs’ın önemi daha da artar. İngilizler 1948 yılında Filistin’den ve daha sonra Arap milliyetçiliğinden Mısır’dan da çekilmek zorunda kalır. Böylece İngiltere’nin elinde bölgeyi kontrol edebilecek tek üs olarak Kıbrıs kalır. 1954 yılında İngiltere Süveyş’ten çekilince karargâhını Kıbrıs’a taşır. Kıbrıs Adası’na İngiltere’nin ne derece önem verdiği 1 Haziran 1956 yılındaki Başbakanı Norwich’in şu sözleriyle daha açık belli olmaktadır: “İngiltere’nin Kıbrıs’taki çıkarları yalnızca NATO ile sınırlı değildir. Ülkemizin ve Batı Avrupa’nın endüstriyel yaşamı Orta Doğu’dan gelen petrole dayanmaktadır. Eğer bir gün petrol kaynaklarımız tehlikeye düşecek olursa bunları korumak zorunda kalacağız...” (TBMMTD, 1958: 822; Armaoğlu, 1984: 529, 785-809; Kafaoğlu, 1995: 160; Hale, 2000: 132-134; Kürkçügil, 2003: 69; Shaw-Shaw, 2000: 505-509; Ülger-Efegil, 2001: 1, 21; Manisalı, 2003: 32-35;). 

1960’lı yıllarda Kıbrıs’ta çıkan olaylar neticesinde Türkiye BM’ye başvurduğunda, Batılı devletlerin desteğini alamaz. II. Dünya Savaş sonrasında koşulsuzca tek taraflı bir dış siyaset izleyen Türkiye Batı’dan ilgi görememesi ile hayal kırıklığına uğrar. Kıbrıs konusundaki anlaşmazlıklar ve görüşmelerde Arap ülkelerinin Türkiye’ye karşı oy kullanmaları sonucunda Türkiye Orta Doğu politikasının eksikliğini hissetmeye başlayarak bu alana yönelmeye başlar. 

Bundan sonra Türkiye dış siyasette denge politikasına yönelir. Artık Türkiye Arap ülkeleri ile daha sıcak siyasi ve ekonomik işbirliği içine doğru hareket edecektir (Armaoğlu, 1983: 123, 157-175; Buhle, 1996: 99; Steinbach, 1996: 230; Kürkçüoğlu, 2002: 37-38). 

BM ile birlikte Türkiye İsrail’in işgal ettiği topraklardan çıkması lehinde oy kullanması yoluyla, Filistin halkına Self-Determinasyon hakkı tanınması 
ve İsrail’e de devlet kurma hakkının verilmesini destekler. Türkiye’nin 1960 yıllarındaki bu dış politikasındaki değişmenin asıl nedenini uluslararası arenada 
Kıbrıs konusunda destek bulmayı amaçlamasıdır. 1965 yılında cidde’de bir araya gelen 6. Müslüman Kongresi Kıbrıs konusunda Türk delegasyonunun kararını 
desteklemeyi kararlaştırmasıyla Birleşmiş Milletler görüşmelerinde; Afganistan, Irak, Libya, Suudi Arabistan tarafından sunulan ve Türkiye’nin onayladığı 
öneri reddedilir. Bu oylamada İran, Libya, Pakistan Türkiye’nin yanında yer alır. Özellikle 1967 Orta Doğu Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin bu ülkelerle olan 
ilişkilerinde ve dış politikamızda olumlu bir sürece girilir. Artık buna göre Türkiye Orta Doğu ülkelerinin içişlerine karışmadan tarafsız bir denge politikası güden 
bir çizgide yer alır (Karaosmanoğlu, 1983; Armaoğlu, 1984: 845-851; Bağcı, 1992: 119-138; Steinbach, 1996: 257; Buhle, 1996: 227). 

Türkiye Batı ile ters düşmemek kaydıyla geçmişten gelen bağlar nedeniyle Arapların yanında yer almaya çalışır. Ama II. Dünya Savaşı sonunda Türkiye’nin 
içinde bulunduğu durum nedeniyle gerek SScB ve gerekse ABD’nin istekleri doğrultusunda Batı’nın yanında yer almak zorunda kalır. Türkiye 1949 Arap 
ülkeleri ile İsrail arasında yapılan silah bırakma anlaşmasından sonra İsrail’i resmen tanır ve Telaviv’e maslahatgüzar gönderir. Türkiye maslahatgüzarlığını 
1950 yılında elçilik düzeyine çıkarmasına karşın 1956 Kanal Savaşı sırasında İsrail Mısır’a saldırınca İsrail’i kınayarak elçisini geri çeker ve yerine tekrar 
maslahatgüzar gönderir. Türkiye 1967 yılındaki Arap-İsrail savaşında Arapları destekler, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararınca İsrail’in Batı Şeria, 
Gazze Şeridi, Doğu Kudüs ve Golon Tepelerinden çekilmesini savunur (Ayın Tarihi, 1950: 158; Tibi, 1991: 118; Musevilerle 500 Yıl, 1992; Köni, 1995: 427; 
Can, 1993: 167-174; Öymen, 2002: 127). 

1970’li yıllarda dünyada ASALA terör örgütü ile Ermeni Meselesi tekrar gündeme getirilerek Türkiye terör hadiselerine maruz kalınca oldukça zor durumda 
kalır. Bu dönemde Arap ülkelerinden de Ermenilere destek verilir. Türkiye ABD’deki Ermeni Lobisi’ne karşı Yahudi lobisineyönelir ve onlardan destek ister. 
Yahudi lobisi “…Bizimle ilişkilerinizi geliştirmek istiyorsanız, tamam bunu biz de istiyoruz; ama, biz de sizin İsrail ile ilişkilerinizi geliştirmenizi bekliyoruz…” 
der. Böylece Türkiye bu tarihten sonra İsrail ile ilişkilerini düzeltme sürecine girer (Gürbey, 1991: 209-224; Gönlübol, 1996: 284; Sönmezoğlu, 1998: 105-110; Kürkçüoğlu, 2002: 40). 

Türkiye Filistin Kurtuluş Örgütü’nü 1964’te kurulduktan on bir yıl sonra tanıyarak Kahire büyükelçisini FKÖ nezdinde akredite eder. 1969 yılındaki Rabat Bildirgesi’nde Türkiye İslam Konferansı’na dâhil olmasıyla birlikte İsrail’e karşı çıkması istenince bunu reddeder. Türkiye 1979 yılında Türkiye’de Filistin 
Kurtuluş Teşkilatı’nın temsilciliğinin açılmasına izin verilir. 1980 yılında İsrail Kudüs’ü ilhak edince Türk Hükûmeti bunu protesto ederek Telaviv elçiliğindeki 
maslahatgüzarlık düzeyini daha aşağı çeker ve İsrail’in Kudüs’ü başkent yapmasına karşın elçiliğini Telaviv’de tutarak Kudüs’teki başkonsolosluğunu da 
Telaviv’e getirir (Gönlübol,1996 : 534-537; Sander,1998 : 219-240). 

Suriye ve Irak SSCB’ye güvenerek 1980’li yıllardan sonra PKK’ya destek verir. Beyrut’ta PKK kampı kurulur ve yıllarca örgüt buradan yönetilir. Suriye devamlı Türkiye’ye karşı Yunanistan ve Bulgaristan kozunu kullanır ve buradaki Türk azınlık zor durumda kalır. Hatta Suriye Yunanistan’a ülkesinde bir üs dahi verir. Suriye, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı ve Kıbrıs konularında çıkan anlaşmazlıklarda devamlı onların yanında yer alır. Böylece Yunanistan ve Bulgaristan Türkiye’ye Arap kozunu oynarken Suriye de Yunanistan ve 

Bulgaristan kozunu oynar. Türkiye bu nedenle bu dönemde İsrail ile ilişkilerini geliştirir. Daha sonraki dönemde Suriye ve Irak’la Türkiye arasında su meselesi 
ortaya çıkar ve uzunca süre devam eder (Tartanoğlu, 1990: 157; Sezgin, 1996: 141; Okçu, 1993: 25-70; Lawson, 1995: 23; Kürkçüoğlu, 2002: 41). 

1990’lı yıllarda SScB’nin dağılma sürecine girmesi ve soğuk savaş döneminin sona ermesi ile Suriye SScB desteğini kaybeder. Suriye dış siyasette yalnız kalınca sıkışır ve PKK terör örgütünü ülkesi dışına çıkartarak desteğini keser. Suriye su meselesini de eskisi gibi gündeme getirmeyerek Türkiye ile dostluk kurmaya ve Türkiye’ye yanaşmaya başlar (Şalvarcı, 2003: 47,151,311; Köni, 1996: 127; Kocaoğlu, 1995: 81-105). 

D. Arap-İsrail Savaşlarının Müslüman Ülkeler Arasındaki Ekonomik Birlikteliğe Etkisi 

   İslam ülkelerinin bir araya gelerek beraberlik oluşturmaları Kudüs’teki El Aksa camii’nin 1969 yılında Yahudilerce yakılması sonucu başlar ve hemen Suudi Arabistan Kralı Faysal İbn-i Abdülaziz’in öncülüğünde Fas Kralı II. Hasan’ın davetiyle Arap ülkelerinin içeren Rabat’ta bir konferans yapılır. 
Konferansın sonunda “Rabat Deklarasyonu” ortaya çıkarak yayınlanır. Konferans sonunda merkezi cidde’de olmak üzere “İslam Konferansı Teşkilatı” kurulur 
(Karaosmanoğlu, 1983: 78; Sander,1998: 219-240). Artık Türkiye Pakistan, Irak, Mısır, Afganistan, Bangladeş, cezayir ile ticari anlaşmalar, İran, Libya, 
Pakistan, Irak ile ekonomik işbirliği ve ticaret anlaşmaları, Libya ile ticari ortaklık anlaşmaları, Suudi Arabistan ve Kuveyt’le de mali ve kredi anlaşmaları 
imzalanarak yürürlüğe konur. Daha sonra İslam devletleri arasında çeşitli işbirliği ve ekonomik oluşumlar meydana gelir; Türkiye, İran, Türk cumhuriyetleri, Afganistan’ın içinde yer aldığı Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EKİT-ECO), Petrol zengini Körfez Ülkelerinin Teşkilatı (G.C.C.), Mağrip Arap Birliği (Moritanya, Fas, cezayir, Tunus, Libya),Arap İşbirliği Konseyi (Mısır, Ürdün, Yemen, Irak) gibi (Dışişleri Bakanlığı Belleteni, 1969: 45; Kürkçüoğlu,1972: 161; AKBANK, 1980: 395-403; Shaw-Shaw,2000: 505-509). 

Arap ülkeleri ile girişilen bu sıcak ilişkileri sonunda 1973’te cidde’de “İslam Kalkınma Bankası” açılma kararı alınır ve Türkiye’nin de 1974 yılında ortak 
olduğu bu banka 1975’te açılır; 1985’te Türkiye Başbakanı Turgut Özal’ın bu bankaya 160 milyon dolar daha sermaye ilave etmesi sonucunda Türkiye’nin 
ortaklık derecesi beşinci sıraya yükseltilir. 1974 yılındaki Türkiye’nin “Kıbrıs Barış Harekâtı” sırasında İslam Kalkınma Bankası üye devletleri Türkiye’yi destekler. 
Bu olumlu gelişmeler sonunda 1977 yılında Türk-Libya ticaret ortaklığı olarak kurulan Arap-Türk Bankası’na Kuveyt de iştirak eder (TBMMTD, 1970: 481; 
TBMMTD, 1971: 399-400; cem, 1977: 282; İhsanoğlu, 1995, 388; AKBANK, 1980: 401; Gönlübol,1996: 518). 

İslam Kalkınma Topluluğu Toplantısı1980’de Ürdün ve yine Eylül’de Fas’ın Fez şehrinde yapılması ve İsrail’le mücadele kararı alınması sonucunda Türkiye 
de Telaviv’deki Maslahatgüzarını geri çekerek daha düşük düzeyde diplomatik ilişkiye girer. 1980 yılında Irak-İran savaşının çıkması ve daha sonra sırasıyla 
yapılan IRCICA, SESRTCIK ve İSEDAK toplantıları yapılır. Bu toplantılar sonuncunda 16 Aralık 1983 tarihli kararname ile Bank of Bahrain and Kuwait 
B.C.S., Habib Bank (Pakistan), Bank Mellat (İran), The Saudi American Bank, Dar al Maal al-İslami (Faisel Finans Grubu), Albaraka ve Kuwaiti-Turkish Evkaf Bank gibi finans grupları Türkiye’de çalışmaya başlarlar, buna karşı Türk İnşaat şirketleri ve işçileri Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde (Libya, İran, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün, Tunus, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri’nde çalışırlar (Karaonmanoğlu, 1983: 164; Armaoğlu,1984:.845;  Dursun, 1995: 413; Altunışık,1999: 185-186; Ünal, 2002: 41-42). 

1970’li yıllarda Türkiye’nin ticari ilişkileri daha çok Avrupa ülkeleri ve Amerika ile yapılmaktadır. Türkiye’nin ticari ilişkileri içinde Avrupa ülkelerinin payı hemen hemen % 50 iken, Arap ülkeleriyle ticari ilişkilerinin oranı ise ancak % 9-18 arasında ve yıldan yıla bir dalgalanma gösterebilmektedir. Türkiye’nin Orta Doğu ülkeleriyle iyi ilişkilere girme sürecinden sonra bu oran hızla değişme gösterir 1980-1985 arasında Avrupa ile olan ticari ilişkilerinin oranı % 45’ten % 30’a düşme gösterirken İslam ülkeleri ile olan ticari ilişkilerinin oranı ise % 18’den % 46’ya doğru yükselir. Daha sonraki süreçte Türkiye’nin İslam ülkeleri ile olan ticaret oranı 1985-1990 arasında % 23,5 ihracat ve % 18,3 ithalat olmak üzere toplam % 50’ye yaklaşır. Türkiye’nin hızlı biçimde İslam ülkeleri ile ticari ilişkilerini geliştirmesi Avrupa ülkelerini Pazar kaybımdan dolayı oldukça endişelendirir (Karaomanoğlu, 1983: 174; Gürbey,1991: 210; AKBANK,1980: 
402; Shaw- Shaw,2000: 505-509; Gönlübol, 1996: 607). 

1990 yılında patlak veren Körfez Krizi ve 1991 yılındaki Körfez Savaşı’yla birlikte Türkiye’nin bölge ülkeleriyle olan ekonomik ilişkileri bozulma sürecine girer. Türkiye bir defa Batı’nın yanında yer alması sonucu ve ambargo neticesinde ihracatı asgari düzeye düşer (12,6 milyar dolardan 2 milyar dolara düşer.), 
petrol boru hattı kapatılır, sınır kapılarının kapatılmasıyla nakliye biter, turizm sekteye uğrar ve toplam zarar 20 milyar dolara çıkar. Ayrıca Türkiye’ye sınır 
kapılarından akın eden mülteciler bütçeye artı yük getirir, Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güç sayesinde bölgede oluşan otorite boşluğu PKK terör 
örgütünü kuvvetlendirir ve Türkiye’nin savunma harcamalarını birkaç kat daha artar. Bu tür savunma harcamaları yukarıda ki Türkiye’nin kaybını gösteren 
meblağa dâhil değildir. 
Kısaca basitçe yapılan bir hamle ile Türkiye’nin ekonomik dengeleri bozulur, dış borç artar, ülkede iç siyaset karışır ve Türkiye’nin hem dış siyaseti, hem de 
ekonomisi zayıflar. Bu süreçte Türkiye Dünya Bankası ve IMF’ye borçlanması giderek artar (Şen, 1990: 241; Öztürk, 1999; Özdağ-Laçiner-Erkun, 2003: 232). 

SONUÇ 

Türkiye’nin 1960’lı yıllara gelinip de Kıbrıs meselesi ortaya çıkıncaya kadar belirgin bir Orta Doğu politikasına sahip değildir. cumhuriyetten hemen sonra 
veya Millî Mücadele sırasında yapılan anlaşmalar hep Türkiye’nin sınırlarını belirleyebilmek içindir. Bu durum II. Dünya Savaşı sonuna kadar devam eder. 
Bölgede İsrail Devleti’nin kurulması ve Türkiye’nin İsrail devletini tanıması sonucu Arap ülkeleri ile arasında soğukluk yaşanmaya başlar. 
Ne zaman ki Kıbrıs’ta baş gösteren olaylar sonrasında Birleşmiş Milletlerde Türkiye yalnız kalınca, artık Türkiye’nin Orta Doğu’da belirli bir dış politika 
güdülme ihtiyacı belirir. 

1960 sonrası Türkiye bir denge politikası içerinse girer. II. Dünya Savaşı sonrasında ülkenin dış politika ve ekonomik politikada ABD güdümlü bir strateji 
izler, fakat Kıbrıs konusunda yalnız kalınca hem Orta Doğu’da Araplara yaklaşır, hem de 1963 yılında AET’ye başvurur. 1970’li yıllardan sonra İslam Birliği’ne 
sıcak bakılmaya başlanır ve Rabat Kongresi’ne katılınır. İslam Devletleri ile Türkiye yeni bir döneme girer. Bu dönemde Türkiye Araplarla İsrail arasında bir 
denge politikası izlemeye çalışır. 1976-1990 yılları arasında İslam ülkeleriyle Türkiye arasında ticari boyutta çok ciddi atılımlar gerçekleşir. 

1990 yılında patlak veren Körfez Krizi-Savaşı’nda Türkiye Batı yanlısı politika izlediği için İslam ülkelerinden belirli ölçüde uzaklaşır. Özellikle terör konusunda 
PKK’ya yapılan yardımlar, Suriye’nin Yunanistan’la işbirliğine girişmesi, PKK’ya yataklık yapması; İran’ın hem Ermenileri desteklemesi, hem de PKK, Hizbullah 
gibi terör örgütlerine yardımcı olması; Irak’ın su nedeniyle Suriye ile birlikte Türkiye’yi sıkıştırması oldukça gerilimli günlere neden olur. 

Türkiye yapılan tüm Arap-İsrail savaşlarında içten içe Arapları desteklemesine karşın görünürde denge politikası gütmek zorunda kalır, zira İsrail’in arkasında 
ABD ve Batı ülkeleri vardır. Türkiye Suriye ve PKK’ye karşı İsrail ile birçok konuda iş birliği yaparak ortak tatbikatlar icra etmesi ve SScB’nin parçalanma 
sürecinde Suriye’nin yalnız kalması ve ABD’nin Orta Doğu’ya çöreklenmesi ile Suriye Türkiyeile dostane ilişkilere girmek zorunda kalır. Filistin konusu da uzun 
yıllar sonra belirli bir çizgide devam etmekte ve hala çözüm beklemektedir. Orta Doğu ülkeleri bir an önce barışa, sükûnete, istikrara kavuşmalı ve kendi 
aralarında her türlü işbirliğini geliştirmelidir. 

KAYNAKÇA 

AKBANK, (1980), Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi (1923-1978), İstanbul. 
Armaoğlu, Fahir, (1984), 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1980, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara. 
------, (1994), Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşları,1948-1988,T. İş Bankası Yay. Ankara. 
------, (1983), Kıbrıs Meselesi, 1954-1959, Ankara, AÜSBFYayınları, Ankara. 
-------, (1991), Belgelerle Türk Amerikan İlişkileri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara. 
Altunışık, Meliha Benli, (1999), Türkiye ve Ortadoğu-Tarih, Kimlik, Güvenlik, Boyut Yayın Grubu, İst. 
Ayın Tarihi, (1948), No: 181, Aralık. 
Ayın Tarihi, (1950), No: 203, Ekim. 
Ayın Tarihi, (1954), No: 251, Ekim. 
Ayın Tarihi, (1954), No: 252, Kasım. 
Ayın Tarihi, (1956), No: 273, Ağustos. 
Bağcı, Hüseyin, (1992), “Zypernpolitik der Menderes Regierung von 1950- 
1960. Ein Wendepunkt in der türkischen Aussenpolitik”, In Orient,33/1, 

Bostancıoğlu, Burcu, (1999), Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası, İmge Kitab. Yay. Ankara. 
Buhle, Matthes, (1996), “Türkei, Politik und Zeitgeschichte”, Band 2 Leske 
+ Budrich, Opladen. can, Mehmet, (1993), Ortadoğu’da Amerikan Politikası, Bayrak Yayınları, İstanbul. 
cem, İsmail, (1977), Tarih Açısından 12 Mart, Nedenleri, Yapısı, Sonuçları, cem Yayınları, İstanbul. 

Dışişleri Bakanlığı Belleteni, (1969), No: 60, Eylül. 
Duman, Sabit, (1995), “Filistin’de İngiliz Yönetimi”,Prof. Dr. Abdurrahman Çaycı’ya Armağan, H.Ü.A.İ.ve İ.Tarihi Enst., Ankara. 
Dursun, Davut, (1995), “Türkiye İslam Dünyasının Neresinde?”, “Türk Dış Politikası”, Yeni Türkiye 3, S. 3. 
Dursunoglu, Alptekin, (2000), Stratejik İttifak, Türkiye-İsrail İlişkilerinin Öyküsü, Anka Yay., İstanbul. 

GönlüboL, Mehmet, (1996), Olaylarla Türk-Dış Politikası 1919-1995, Siyasal Kitabevi, 9.Baskı,Ankara. 
Gönlübol, Mehmet-Ülman, Halûk, (1977), Olaylarla Türk Dış Politikası, Cilt: I (1919-1973), Cilt II (1973-1983), AÜSBF Yayınları, Ankara. 
Günaltay, M. Şemseddin, (1947), Yakın Şark-III, Suriye ve Filistin, TTK, Ankara. 
Gürbey, Gülistan, (1991), “Die Türkei und der Nahe Osten. Die politischeInteressenkonstellation der Türkei im Golfkrieg”, In: Südosteuropa 
Mitteilungen, München, 31, 3. 

Hale, William, (2000), Türk Dış Politikası 1774-2000, Çev.: Petek Demir, Mozaik Yay., İstanbul. 
Hurewitz, J. c., (1958), “Diplomacy in the Near and Middle East”, A Documantary. Record: 1914-1956, Vol. II, Van Nostrand company, New York. 

İhsanoğlu, Ekmeleddin, (1995), “Türkiye ve İslam Konferansı Teşkilatı”, “Türk Dış Politikası”, Yeni Türkiye 3, S. 3. 

Kafaoğlu, Arslan Başer, (1995), “Kıbrıs”, “Türk Dış Politikası”, Yeni Türkiye 3, S. 3. 
Karaosmanoglu, Ali L., (1991), “Die Türkei die europäische Sicherheit und der Wandel der internationalen Beziehungen”, In: Europa Archiv Folge 46/5, 
Bonn. 
Karpat, Kemal H., (1975), “Turkey´s Foreign Policy in Transition, 19501974”, Leiden, Br Illustrations. 
Kocaoğlu, Mehmet, (1995), “Suriye ve PKK”, Avrasya Dosyası,c.2,S.3,Ankara. 
Köni, Hasan, (1995), “Yeni Uluslararası Düzende Türk-ABD İlişkileri”, “Türk Dış Politikası”, Yeni Türkiye 3, S. 3. 
------, (1996), “Körfez Savaşı Sonrasında Türkiye”, Avrasya Dosyası, c. 3, S. 1, Ankara 1996. 
Kürkçügil, Masis, (2003), Kıbrıs, Dün ve Bugün, İthaki Yay., İstanbul. 
Kürkçüoğlu, Ömer, (1982), Osmanlı Devleti’ne Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi 1908-1918, Ankara SBF Yayını. 
-----, (1978), Türk -İngiliz İlişkileri 1920-1950, Ankara SBF Yayını. 
-----, (2002), “Türk dış politikasının ana ekseninde tarih, coğrafya ve konjonktür iç içe olmak zorundadır!”, Türkiye Günlüğü, S. 68. 
-----, (1972), “Türkiye’nin Arap Orta Doğusuna Karşı Politikası, 1945-1970”, SBF Dergisi, c. 27. S. 2. 1972, Ankara. 

Landau, Jacop, (1995), “İsrail’deki Arap Azınlık”, Avrasya Dosyası, c.2,S.1,Çev.: cahide Ekiz. 
Lawson, Freed H., (1995), “İçte Kabuk Değiştiren Suriye”, Avrasya Dosyası, c. 2, S. 3, Ankara. 

Manisalı, Erol, (2003), Avrupa Kıskacında Kıbrıs, Derin Yayınları 29, İstanbul. 
Mcghee, George, (1992), ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, Bilgi Yayınevi, İstanbul. 
Musevilerle 500 Yıl, (1992), Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara. 

Okçu, Metin, (1993), “Türkiye ve Komşuları-Irak ve Suriye”, Savunma ve Havacılık, 1993. 

Öymen, Onur, (2002), Silahsız Savaş – Bir Mücadele Sanatı Olarak Diplomasi, Remzi Kitab. İst. 
Özdağ, Ümit-Laciner, Sedat-Erkun, Serhat, (2003), Irak Krizi 2002-2003, Orta Doğu Araştırma Dizisi, Avrasya Stratejik Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara. 
Özel, Soli, (2002), “105 Yıllık Mesele”, Türkiye Günlüğü, S. 68. 
Öztürk, Osman Metin, (1999), Irak Yapısı ve Komşuları ile İlişkileri, KÖK, Araştırmalar c. I, S. I, Ankara. 

Sander, Oral, (1998), Siyasi Tarih, 1918-1994, 7. Baskı, İmge Yay. Ankara. 
------, (1998), Türkiye’nin Dış Politikası, 2. Baskı. Ankara. 
Sever, Aysegül, (1997), Soğuk Savaş Kuşatmasında Türkiye, Batı ve Orta Doğu, 1945-1958, Boyut Yayın Grubu, İstanbul. 
Sezgin, Ferruh, (1996), “Kürt Devletinin Hamisi: Çekiç Güç”, Avrasya Dosyası, c. 3, S. 1, Ankara. 
Shaw, Stanford J.-Shaw, E. Kural, (2000), Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II.cilt, e Yay., İst. 
Soysal, İsmail, (1995), “Ortadoğu”, “Türk Dış Politikası”, Yeni Türkiye 3, S. 3. 
Sönmezoğlu, Faruk, (1998), “Türk Dış Politikasının Analizi”, Derleyen: Hüseyin Bağcı, Demokrat Partinin Ortadogu Politikasi, Der Yayınları, İstanbul. 
Steinbach, Udo, (1996), “Die Türkei im 20. Jahrhundert, Schwieriger Partner Europas”, Bergisch Gladbach, Verlag: Lübbe, Gladbach. 

Şalvarcı, Yakup, (2003), Pax Aqualis, Türkiye-Suriye-İsrail İlişkileri, Su Sorunu ve Orta Doğu, Zaman Kitabevi, İstanbul
Şen, Faruk, (1990), “Die Türkei zwischen Golfkrise und potentiellem EG-Beitritt. Entwicklungsperspektiven für die neunziger Jahre”, In: Zentrum für 
                            Türkei Studien, 3/2. 

Tartanoğlu, Ali, (1990), Irak,Saddam,Körfez, Ankara. 
TBMMTD, (1949), 8. Dönem, 21. cilt. 
TBMMTD, (1958), 11. Dönem, 4/2.cilt. 
TBMMTD, (1970), 3. Dönem, 3. cilt I. Toplatı. 
TBMMTD, (1971), 3. Dönem,12.cilt II.Toplantı. 
Tibi, Bassam (1991), Konfliktregion NaherOsten, Regionale Eigendynamik und Großmachtinteressen, München. 

Ülger, İrfan Kaya-EFEGİL, Ertan, (2001), Avrupa Birliği Kıskacında Kıbrıs Meslesi (Bugünü ve Yarını), Ankara, s. 1. 
Ünal, Hasan, (2002), “Türkiye ve Orta Doğu: Filistin’den Irak Senaryolarına Türkiye Orta Doğu Sorunları”, Türkiye Günlüğü, S. 68. 

Yüksel KAŞTAN
TÜRKİYE /...... 

***

ORTA DOĞU’DA ARAP-İSRAİL MÜCADELELERİ VE TÜRKİYE BÖLÜM 1


ORTA DOĞU’DA ARAP-İSRAİL MÜCADELELERİ VE TÜRKİYE BÖLÜM 1




Yüksel KAŞTAN

ÖZET 


Orta Doğu topraklarında II. Dünya Savaşı’na kadar İngiltere, SSCB, Fransa söz sahibi olmalarına karşın, II. Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte bölgede ABD, 
SSCB, Almanya ve İngiltere hâkimiyetine devam ettirseler de en Büyük pay ABD’nin olur. ABD bölgedeki bu nüfuzlarını hâlen devam ettirmekte ve bütün 
kontrolleri ellerinde bulundurmaktadır. Özellikle 1990’dan sonra SSCB’nin parçalanma sürecine girmesiyle birlikte ABD yalnız kalır ve bölgenin kontrolünü 
tamamen ele geçirme mücadelesine girer. Asırlar boyunca her zaman önemini kaybetmeyen Mezopotamya ve verimli Nil toprakları günümüzde de birçok 
ülkenin nüfuz strateji planları içerisinde yer almaktadır. 

Orta Doğu’da huzurun bozulması I. Dünya Savaşı ile başlar ve bölge hâlen bir huzura kavuşamaz. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası 1948 yılında Filistin 
toprakları içerisinde İsrail Devleti’nin Batılı devletlerin nüfuzu ile kurdurulması ile bölgede dengeler bozularak huzursuzluklar baş göstermeye başlar. 

Bu çalışmada Arap topraklarında Yahudi husumetinin tarihi süreci, 
Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin kurulması sonrasındaki Arap-İsrail savaş ve mücadeleleri, Kıbrıs Adası’nın Akdeniz’deki stratejik önemi, Türkiye’nin 
Arap-İsrail Savaşlarındaki Orta Doğu siyaseti ile Arap-İsrail savaşlarının Müslüman ülkeler arasındaki ekonomik birlikteliğe etkisi konuları irdelenerek bir 
sonuca varılmaya çalışılır. 

Anahtar Kelimeler: Orta Doğu, Filistin, İsrail, Türkiye, Ekonomi, Yüksel KAŞTAN,Libya, İran, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün, Tunus, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri,Filistin, Lübnan, 


GİRİŞ 

Osmanlı Devleti’nde II. Abdülhamit zamanında Filistin Bölgesi’nde bir Yahudi Devleti kurulması gündeme gelir ve bunun için Yahudilerce II.Abdülhamit’ten 
toprak istenir, fakat padişah bu teklifi kabul etmez. Böylece Yahudilerin dünyada hangi topraklara yerleşecekleri ve devletlerini kuracakları şekillenmeye başlar. 
Bundan sonra belirlenen amaca ulaşabilmek için strateji üretilmeye başlanır. 

I. Dünya Savaşı öncesinde Filistin topraklarına Siyonist görüşe sahip olmayan Ortodoks Yahudileri yer almaktadır. Bunlar toprak sahibi Baron de Rothschild 
tarafından bölgeye getirilir. Rothschild’in finanse ettiği Yahudi özel sektörü ile tek bir Yahudi devleti kurabilmek amacıyla Rusya’dan ihtilal fikirleriyle Siyonist 
Poale Zion işçileri bölgeye getirilir. Bu işçilerin liderliğini Ben Gurron yapar. David Gordon’un fikirlerinden esinlenen Hepoel Hatzain (genç işçiler) 
kolektif yerleşmeyi kabul etmektedir. Bölgeyi I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere işgal eder ve savaşın sonunda Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı 
Devleti bu toprakları kaybeder. 1919 yılında burada kümeleşen ve bir kuvvet oluşturan Poale Zion grubu birleşerek “Ahdut Ha’Avadıh Partisi”ni kurarlar. 
1920’lerde partinin adı “Histadrut” (İşçi Partisi) olur. Daha sonraki süreçte Polonya’dan orta sınıf Yahudi göçebelerin gelmesi sonucu 1930’lu yıllarda yeni 
bir parti “Mapai” Ben Gurrion liderliğinde kurularak “Siyonizm” dünyaya tanıtılmaya çalışılır (Günaltay, 1947: 40-75; Armaoğlu, 1984: 197-198). 

I. Dünya Savaşı devam ederken Fransa adına Georges Picot, İngiltere adına Sir Mark Sykes arasında imzalanan Sykes-Picot anlaşması ve daha sonra barış 
görüşmeleri arasında yer alan San Remo görüşmeleri sonunda Filistin İngiltere Mandasına bırakılır. 1918 yılında Filistin İngilizlerce işgal edilir ve 1921 yılına 
kadar askerî yönetim hüküm sürer. I920 yılında Filistin’de bir Danışma Konseyi kurulur. 1921 tarihinde Herbert Samuel ilk sivil idareyi kurar. Bu tarihlerde 
İngiltere ikili oyunlarına başlayarak bölgenin ne bir Arap yurdu ne de bir Yahudi yurdu olduğunu dillendirmeye başlar. 20 Ağustos 1922’de Filistin’in ilk Anayasası ilan edilir. Anayasaya göre ülkeyi 23 (11’i Hükûmet temsilcisi, 8 Müslüman, 2 Hristiyan, 2 Yahudi) üyeden oluşan bir Konsey yönetecektir. 24 Temmuz 1922’de Milletler cemiyeti’nin aldığı 28 maddelik kararla Filistin’de Manda yönetimi ilan edilir. Bundan sonra İngiltere bu bölgede bir Yahudi devleti kurmak için büyük çaba gösterir. İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un zengin Yahudi bankacı Lord Rothschild’e gönderdiği bir mektupta İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi vatanının kurulmasını kabul ettiği ilk defa resmen bildirilir. Yahudilerle yapılan “Balfour” yazışmasıyla bölgede bir Yahudi devletinin kurulacağının taahhüdü yapılır, sonra da İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden Yahudiler akın akın bu bölgeye gelmeye başlayarak bir çoğunluk oluşturmaya başlarlar 
(Kürkçüoğlu, 1982: 103; Duman, 1995: 141). 


A.Arap Topraklarında Yahudi Yerleşiminin Tarihî Süreci 

     20. yüzyılın ilk çeyreği içerisinde bölgeye sivil siyasi teşkilat kurabilecek kadar Yahudi peyder pey göç eder.1925 yılında Filistin’de yönetime Samuel’in 
yerine Lord Blumer atanır. Bu tarihlerde totoliter rejimlerden etkilenen Vladamir Jabotinsky Orta Doğu’da daha büyük bir devlet kurmak amacıyla Revizyonist Parti kurar ve Avrupa’da tanınmaya çalışır. Aqudat Israel-Ortodoks Yahudileri önceleri anti-siyonist olmalarına karşın 1930’lu yıllarda Siyonizmi tamamen benimserler. 
Yahudilerin liderliğini chaim Weizmann Siyonist ve Siyonist olmayan Yahudileri bir araya getirmek amacıyla yapar. Bu amaçla 1929’da Kudüs’te Weizmann yeni 
bir yürütme organı kurarak bir şubesini de Londra’da açar. Komitede Siyonist ve Siyonist olmayanlar eşit temsil edilir. 1928 yılında Filistin’de 7. Arap Kongresi 
yapılır. Buna göre; merkezi Filistin’de bir parlamento ile bütün Arap muhalif grupların bir arada olması istenir. Yürütme kuruluna 12’si Hristiyan olmak üzere 
48 üye seçilir. Fakat bu kararlar 1929 yılında “Ağlama Duvarı” nedeniyle bir isyan çıkması sonucunda uygulanamaz. Bu isyanda 133 Yahudi ve 116 Arap 
yaşamlarını yitirir (Hurewitz,1958:281-295; Armaoğlu, 1994: 35-40). 

Filistin’de bu sıralarda İngiliz yanlısı ve karşıtı olmak üzere iki grup Arap bulunmaktadır. 1930 ve özellikle 1936 yılından sonra İngiltere’den Filistin’e 
Yahudi göçlerihızlanır. Yahudi göçüne karşı eleman yetiştirmek amacıyla ilk defa “Genç Müslümanlar Derneği” 1932 yılında kurularak Arap Gençliği Kongresi 
yapılır ve bunun sonucunda “İstiklal Partisi” kurulur. Bu dönemde çeşitli Arap partileri kurularak Yahudilere karşı mücadelelerini sürdürmeye çalışır; 1934’te 
Ragıp al-Nashsashibi’ce “Milli Müdafa Partisi” (1935’te Filistin Arap Partisi olur), daha sonra da Hüseyin el-Khalidi’ce “Reformcu Parti” kurulur. Bu iki parti de Hacı Emin el-Hüseyin’e ve silahlı mücadeleye karşı, siyasi mücadeleden yanadırlar. Fakat 1930 yılında Abdül Kadir el-Hüseyin’ce “cihat” adlı gizli bir 
örgüt kurularak mücadelesini silahla yapmaya başlar. Yine İngiliz Mandasına ve himayesine karşı İzz al-din Al Kasım ve arkadaşlarınca gizli bir örgüt kurulur, 
fakat Kasım ve arkadaşları daha sonra 1935’te Hayfa’da öldürülürler. Devam eden mücadeleler sonucunda Filistin’de Araplar 1936 yılında “Yüksek Arap 
Komitesi” adı altında birleşebilirler. Filistin’de Arapların bu Yahudi göçlerinden hoşnut olmaması sonucunda bir huzursuzluk ortaya çıkar ve artık iki taraf 
arasında mücadeleler yavaş yavaş kızışarak devam eder gider (1921, 1929, 1933. 1937-1939). Bu dönemde birtakım çözüm önerileri getirilir. 

Bunlardan biri 1937 yılındaki Peel Komisyon raporudur. Peel Komisyonu kararına göre burada iki ayrı devlet kurulacak ve toprakların % 20’si Yahudilere 
verilecektir. Hemen akabinde 1937’de Yahudi örgütü Irgun ‘un faaliyeti sonucunda 77 Arap öldürülür. 1938 yılında Woodhead Komisyonu’nun ve 1939’da James Konferans çalışmaları bir sonuç veremeden II. Dünya Savaşı başlar. Mısır II. Dünya savaşı ile beraber Arap ülkelerinin liderliğine soyunur. 
Suriye’de 1943 yılında Şükrü El-Kuwatlı cumhurbaşkanı seçilip Fransızlar 1946’da Suriye’den çekilince Rusya’nın uzantısı sayılan Baas partisi Suriye ve 
Arap ülkelerinde etkili olmaya başlar (Kürkçüoğlu, 1978:75-91; Duman, 1995: 141; Özel, 2002: 5-10). 

B. Arap-İsrail Savaş ve Mücadeleleri 

II. Dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu’da 1947 yılında Filistin topraklarının bölünerek bir kısmının üzerinde 15 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devleti kurulur. 
Filistin’de yaklaşık 1 250 000 Arap ve 650 000 Yahudi yaşar. İsrail Devleti Filistin topraklarının sadece bir kısmında kurulur. Arapların büyükçe oranı Ürdün Haşimi 
Krallığı’nca ilhak edilen Batı Şeria ile Mısır yönetimi altında kalan Gazze’de kalır. İsrail Devleti kurulduğunda İsrail içinde kalan Arap nüfusu toplam nüfusun 
beşte biri oranında; yaklaşık 156 000’dir. Toplam nüfusu 5.5 milyon (Kudüs’te, Golon Tepeleri’nde vb. yerlerde yaşayan yarım milyon Filistinliler ile birlikte) 
olarak belirlenir. BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail Devleti’nin kurulması ile ilgili oylamada ABD, Batılı Devletler ile beraber Liberya, Haiti ve Filipinler taraftar, 
Türkiye aleyhte, İngiltere ise çekimser oy verir. SScB’den önemli ölçüde Yahudi bu topraklara göç ettiğinden SScB’ninde kurulacak olan devletin iç siyasetinde 
etkinliği olacaktır. Neticede oylamada üçte iki çoğunlukla İsrail Devleti kurulma kararı alınır (Ayın Tarihi,1948:164; Armaoğlu,1984:484; Landau,,1995:.218; 
Altunışık, 1999: 182). 

İsrail Devleti’nin kurulması sonucunda İsrail, Filistin ve Arap devletleri arasında bir husumet doğar. İsrail ile Arap ülkeleri arasında çatışmalar başlar. 
15 Mayıs 1948 günü İsrail Devleti’nin kuruluşunu hazmedemeyen Arap ülkeleri (Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak) İsrail’e savaş açarlar ve Arapİsrail 
Savaşları başlar. ABD ve SScB İsrail Devleti’ni hemen tanırlar. ABD bu dönemde Arap ülkelerine silah ambargosu koymasının yanında SScB de İsrail’e silah yardımında bulunur. Bu dönemde Filistinliler mücadelelerini Arap Özgürlük Ordusu ile sürdürür. Savaşın sonunda Ürdün Kralı Abdullah ile İsrail anlaşır ve 
11 Haziran 1949 tarihinde ateşkes yapar. Böylece 300 000 Filistinli topraklarını terk etmek zorunda kalır ve Filistin topraklarından yaklaşık 750 000 Filistinli göç 
eder. Beş Arap devleti sıra ile İsrail ile ateşkes anlaşması yapmalarına rağmen İsrail Devleti’ni siyasi olarak tanımazlar. Bu savaş İsrail için bulunmaz bir fırsat 
olur ve durduk yerden Arapların sayesinde sınırlarını % 75 oranında genişletme imkânı yakalar. Kudüs İsrail ile Ürdün arasında paylaşılır, Gazze ise Mısır’ın olur. 

Filistin topraklarının % 20’sini oluşturan Batı Şeria artık Ürdün’e geçer. Buradan da açıkça görüldüğü üzere Filistin’e yarım amacıyla yapılan savaşın sonunda 
Filistin dışında herkes fayda sağlar (Armaoğlu, 1984: 486, 702-703; Gönlübol, 1996: 277-279; Hale, 2000: 176-182; Shaw-Shaw, 2000: 505-509; Dursunoğlu, 2000:31; Özel, 2002: 10;). 

1950-1955 yılları arasında Ürdün’den Gazze’ye veya Lübnan’dan İsrail’e sızma çalışmaları olur, fakat İsrail tarafından şiddetli misillemeyle karşılanır. 
Bu savaşlardan sonra İsrail’e diğer Arap ülkeleri Yemen, Fas ve Irak’tan yaklaşık 700 000 Yahudi göç ettirilir. Bu göçler hem Arap devletlerinin zorlaması, 
hem de İsrail’in isteği ile gerçekleşir. Böylece bölgedeki Yahudi nüfusu daha da güçlenir ve sonuç ta göçler Arapların aleyhine sonuçlanır 
(Kürkçüoğlu,1972: 249-252; Özel, 2002: 5-11). 

25 Mayıs 1950 tarihinde ABD, İngiltere ve Fransa İsrail ve Arap ülkelerine bölgede savaş çıkmaması için silah ambargosu bildirgesinde bulunurlar. Mısır’da 
1952 yılında Kral Faruk’un yerine Hür Demokratlar Örgütü lideri cemal Abdülnasır bir darbe ile yönetime geçer. Nasır Arap milliyetçiliğinin başlaması 
için büyük çaba harcar. 1956 yılında İsrail’in Mısır’a saldırısı ile kısa süreli bir savaş çıkar. 1958 yılında Suriye ile Mısır birleşerek “Birleşik Arap cumhuriyeti” 
adı altında birleşmeyi planlasalar da, 1961 yılında Suriye’de yapılan darbe ile bu birlik oluşamaz. Bu savaştan sonra 1964 yılında Doğu Kudüs’te 1. Filistin 
Kongresi toplanır ve Filistin Kurtuluş Örgütü kurulur (Armaoğlu, 1984: 488491, 504-506, 701; Tıbi,1991: 118; Sander, 1998: 264; Gönlübol, 1996: 290; 
Shaw-Shaw, 2000: 505-509; Öymen,2002:127). 

1967 yılında Arap ülkeleri bir kez daha İsrail’e savaş hareketine girseler de hepsi savaştan önceki durumlarından daha kötü bir sonuçla karşılaşarak savaşı 
bitirmek zorunda kalırlar. Mısır, Suriye ve Ürdün’ün birlikte, fakat farklı stratejilerde birbirlerinden uyumsuzca giriştikleri savaş 6 gün sürer ve sonuçta 
İsrail topraklarını 3.5 kat büyütür. Böylece Batı Şeria, Sina Yarımadası, Golon Tepeleri ve Kudüs İsrail’in eline geçer. Suriye yapılan bu üçüncü İsrail-Arap 
savaşında Golon Tepelerini İsrail’e kaptırır. Stratejik öneme sahip olan bu tepeleri İsrail resmen 1981’de ilhak ederek 12.500 Yahudi göçmeni bölgeye yerleştirir. 
Golon Tepeleri’ndeki İsraillerin sayısı böylece Dürzilerin sayısına eşit bir konuma gelir. Suriye İsrail ile barış görüşmelerine geçmesinin ilk şartı olarak Golon 

Tepeleri’nin kendisine geri verilmesini ve Lübnan-İsrail barışında da söz sahibi olabilmeyi öne sürer. 1967 yılında yapılan üçüncü Arap-İsrail savaşında İsrail 
Ürdün’ün egemenliğindeki Batı Şeria ve Kudüs’ün doğusunu işgal edince, Doğu Şeria’ya sığınanlarla birlikte Filistinlilerin sayısı 3.9 milyonluk Ürdün’de 1.2 
milyona çıkar (Armaoğlu,1984: 705-715; Gönlübol,1996: 277-279, 606; Sander, 1998: 478; Hale, 2000: 176-182; Özel, 2002: 11). 


1967 savaşları Arapları birbirlerine yaklaştır ve Arap milliyetçiliğinin oluşmasına vesile olur. 1 Eylül 1967 tarihinde ilk defa Arap Birliği toplanır ve Kartun Zirvesi’nde İsrail’i tanımama ortak kararı alınır. İsrail’in Orta Doğu topraklarında bu derece hızlı genişlemesi nedeniyle BM Güvenlik Konseyi 22 Kasım 1967 tarihindeki toplantısında 242 Sayılı tarihi kararı alır. Buna göre İsrail 1967 öncesi sınırlarına geri çekilecektir (Tibi,1991:118-120; Özel, 2002: 12). 

İsrail çoğunluğu Hristiyan Lübnanlıların yaşadığı Güney Lübnan’da bir güvenlik bölgesi kurmasına karşın, Suriye Lübnan topraklarının % 60’ını denetimi altına alan 30 bin kişilik bir ordu yollar, hatta İsrail güneyden çekilse bile Suriye’nin Lübnan üzerindeki etkinliğinden vazgeçmeyeceği düşünülür. 
SSCB’nin dağılması sonucunda yalnız kalan Suriye artık barış görüşmelerini desteklemek zorunda kalır (Mc Ghee, 1992: 198-268; Altunışık,1999:183). 

Bu çatışma süreci içinde 1948, 1956 ve 1967 yıllarında Arap-İsrail savaşları yapılır ve bu savaşlarda Arap ülkeleri yenilirler. İsrail bu savaşlarda her defasında topraklarını biraz daha genişletir. Arap ülkeleri Filistinlilerin yanında yer alarak İsrail’e karşı birlik olmaya ve bu birlik içinde mücadelede ederler. Fakat bütün çabalara rağmen geçen sürede Filistin Devleti kurulamaz. 1967 yılındaki Arapİsrail Savaşı sonrasında savaş öncesi konuma geçme kararı olan 242 Sayılı Birleşmiş Milletler kararı ve 1973 yılında yapılan Arap-İsrail Savaşı sonunda BM’in 338 Sayılı kararı çerçevesinde barış görüşmelerine geçilir, fakat yapılan görüşmelerde önemli bir merhale kat edilemez (Armaoğlu, 1984: 510,715-721; Armaoğlu,1991:252). 

1967 yılındaki 3. Arap-İsrail Savaşı sonrasında Mısır’ın yerine artık Suudi Arabistan Devleti ön plana çıkmaya başlayarak Filistinlilere maddi desteklerde 
bulunur. Bundan sonra Arap ülkeleri Laik Arap Milliyetçiliği çizgisinden ayrılarak Radikal Arap Milliyetçiliğine kayarlar. 1968 yılından sonra Marksist-Leninist 
George Habbash’ın liderlik ettiği “Filistin Kurtuluşu İçin Halk cephesi” örgütü kurularak terörist (uçak kaçırma, sabotaj, kaçırma) eylemlerinde bulunulur. 1973 yılı Arap İsrail savaşları sonrasında petrol fiyatlarının hızla yükselmesi sonucunda Arap ülkeleri zenginleşirler. Böylece Arap ülkeleri Filistin davasına daha fazla maddi destek verme imkânı bulur ve Filistin Bağımsızlık Hareketi başlatılır. Mısır Devlet Başkanı cemal Abdülnasır’ın yardımıyla Yasir Arafat’ın önderliğinde El Fetih Örgütü kurulur. Filistin Millî Konseyi 1-5 Ocak 1969 tarihinde Kahire toplantısında 11 üyeli yeni bir Yürütme Komitesi ve başkanlığına da 39 yaşındaki Yaser Arafat’ı (Abu Ammar) seçer. Bu tarihten sonra FKÖ çalışmalarına ve eylemlerine devam ederek Filistin halkının sesini dünyaya duyurmaya çalışır. 
FKÖ’nün özellikle 1974 yılı faaliyetleri sonrasında Arap ülkeleri Rabat’ta Arap Birliği’ni toplar. Birlik artık FKÖ’yü Arapların meşru temsilcisi olarak ilan eder. 
Buna göre Filistin davası sadece Filistinlilerin olacaktır. Yapılan mücadeleler sonrasında ilk defa 1976 yılında FKÖ iki devletten söz eder. Böylece artık İsrail 
Devleti’nin varlığını kabullenir, ama Filistin Devleti’nin de kurulması hedeflenir (Armaoğlu, 1984: 483, 716, 721 Sever, 1997: 75: Özel, 2002: 12-13). 

FKÖ’nün tam iki devletten söz ettiği dönemde Lübnan’da iç savaş baş gösterir ve bu süreç tekrar askıya alınır. 1975’te başlayıp 1988’e kadar süren iç savaşta 3.6 milyon nüfusun yarısına yakını oluşturan ve refah içinde yaşayan Maronitler ile Hristiyanlar bu üstünlüklerini yitirirler. 
1980 yılı nüfus sayımına göre Lübnan’da Hristiyan nüfus % 40, Müslüman nüfus ise % 60’dır. Müslümanlar içinde 1948,1967 Arap-İsrail savaşında Lübnan’a 
sığınan 360 bin Filistinli de bulunmaktadır. 
Artık Şiiler (AMAL, HİZBULLAH) ön plana geçerler. Filistin Komandoları yerine artık Amal ve Hizbullah askerleri geçer. Hizbullah askerlerinin sayısı 3000’i bulur. 
Bütün bu gelişmelere karşın Lübnan barış içinde ülkeyi imar ederek düzenli, modern bir yaşama kavuşmak ister Bu da ancak Suriye’nin İsrail’le barışmasına 
bağlıdır (Gönlübol-Ülman,1977:310; Armaoğlu, 1984: 510,729). 

1976 yılında Mısır’ın İsrail’i siyasi olarak tanıması sonucu her iki ülke arasında barış görüşmeleri başlar. Böylece Mısır 1967 yılında İsrail’e kaybettiği toprakları 
barış yolu ile geri alır. Arap-İsrail savaşı sonucunda 1979 yılında yapılan barış anlaşması sonucunda Mısır-İsrail ilişkileri iyi kötü devam eder, fakat gelişemez. 
Bu ilişkilerden dolayı ve Mısır’ın ABD yanlı tutumu neticesinde Hüsnü Mübarek Arap ülkeleri tarafından ihanetle suçlanır. Mısır Arap ülkeleri tarafından önce 
Arap Birliği’nden, sonra İslam Konferansı’ndan çıkarılır. Bunun sonucunda Mısır yalnız kalır ve tek ekonomik destekçisi olarak ABD’nin kalması nedeniyle Mısır 
Hükûmeti ABD ile arasında yapılacak olan konferans önerisini kabul eder (Ünal, 2002: 46). 

Lübnan, ülkesi içinde üs kuran ve faaliyetlerini buradan sürdüren FKÖ’den oldukça rahatsız olur. FKÖ Lübnan’da âdeta devlet içinde devlet konumuna gelir 
ve kan akması günden güne artar. İsrail Lübnan rahatsızlığı ve Lübnan Başbakanı cemayel’in Suriyelilerce öldürülmesi sonucunda 1982 yılında Beyrut’a saldırır. 
Bu saldırıda İsrail Filistin arşivlerini imha eder, kurumsal yapıyı yıkar, “Sabra. ve “Şatila adlı Filistin kamplarında bir ile iki bine yakın sivil Filistinliyi öldürür. 
İsrail’in bu saldırısında Lübnanlılar FKÖ’nün faaliyetleri nedeniyle İsrail Devleti’ne daha sıcak davranır. İsrail’in Lübnan’daki müdahalesinde yaklaşık 20 000 kişi hayatını kaybeder. Bunun sonucunda İsrail FKÖ’nü Lübnan dışına çıkarmayı başarır (Gönlübol, 1996: 303; Özel, 2002: 13;). 

FKÖ Lübnan’da ayrıldıktan sonra 1993 Oslo Anlaşması’nakadar faaliyetlerini Tunus’dan sürdürür. Bu dönem FKÖ için suskunluk dönemi olur. İsrail’in 1982 
yılındaki saldırı ve işgali neticesinde 1987 yılında Filistin halkı kendi imkânları ile mücadeleye başlar ve artık taşla, sopayla, kadın, erkek, çocuk İsrail’e karşı 
mücadeleye girişir ve bu mücadeleye “intifada” denir. İntifada olayında liderliği İsrail’in FKÖ’nü parçalamak için kurdurttuğu, fakat daha sonra İsrail’in 
kontrolünden çıkan Hamas Örgütü yapar (Hale, 2000: 176-182; Özel, 2002: 14). 

Yapılan tüm Arap-İsrail savaşlarını İsrail kazanmasına karşın dünya arenasında iyi karşılanmaz, bunun sonucunda ABD’nin devreye girerek İsrail’i devamlı barış 
görüşmelerine zorlamasına karşın, İsrail konuya pek olumlu yaklaşmaz. Fakat FKÖ’nün, Gazze’de HAMAS ve İslami cihat Örgütü’nün, Güney Lübnan’da 
Hizbullah’ın tedhiş eylemlerinin artması, Suriye’nin Lübnan’daki etkinliği İsrail’i düşündürür ve devamlı yeni önlemlere başvurmasını gerektirir. 

1988 yılında Ürdün Kralı Hüseyin 1967’den beri İsrail işgalinde bulunan Batı Şeria’daki haklarından Filistin lehine feragat eder, sadece su probleminin 
çözülmesi ve ticaret ilişkilerini geliştirmek amacını gütmeyi düşünür. Bu şartlar içinde Ürdün, konferans teklifini kabul eder ve 1988 yılında cezayir’de FKÖ 
önderliğinde gerçekleşen Filistin Kurtuluş Kongresi sonucunda Arafat BM’nin 242 Sayılı tarihi kararını tanıyarak kabul eder ve terörü kınar. Bu karar FKÖ için 
oldukça tarihî bir önem taşır. 

ABD’nin teşvikiyle 15 Ocak 1990’da İsrail ile FKÖ arasında tekrar barış görüşmeleri başlar. Artık ABD lideri Bush “6 Mart 1991’de Arap-İsrail uyuşmazlığının çözüm zamanı geldi” der. Bölgede araştırmalarını sürdüren ABD Dışişleri Bakanı Baker’in her iki taraftan da özveri istemesi sonucunda 15 Nisan 1991’de Kafkasya’da Kislovodoks şehrinde Sovyet dışişleri bakanı Besmertnik’le yapılan görüşmeler neticesinde mutabık kalınarak bir karara varılır (Soysal,1995:464). 

Filistinlilerin Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’te ülke dışındaki Filistinlilerin de gelmesiyle bir devlet kurma çabası içinde olmalarına İsrail karşı çıksa da ABD 
İsrail’i zorlayarak Filistin’in düşüncesini destekler. Filistinliler 1967 Arap-İsrail Savaşı sonucunda darmadağan olmuş ve nüfusunun büyük çoğunluğu diğer Arap ülkelerinde yaşamaya başlar. 1991 yılında yapılan nüfus sayımına göre 4.5 milyon Filistinlinin yarısı; 1.2 milyonu Şeria nehrinin doğusunda Ürdün’de, 360 bini Lübnan’da, 250 bini Suriye’de, 150 bini Suudi Arabistan’da, 250 bini Kuveyt, Mısır, Umman, Arap Emirlikleri, Katar, Irak, Libya ve 250 bini de ABD ve Batı 
ülkelerinde yaşamaktadır. Bunlara ilaveten Batı Şeria’da 1.1 milyon, Gazze’de 650 bin Filistinli, İsrail sınırları içinde de Golon ve Kudüs’te 550 bin Filistinli 
vardır (Gönlübol, 1996: 303). 

1985 yılında Sovyetler Birliği devlet başkanlığına gelen Gorbaçov’un ılımlı politikası ve Batı’nın karşısında değil de yanında yer almaya çalışması sonucunda 1950’li yıllardan beri Moskova’ya güvenen ve desteklenen Filistin Kurtuluş Örgütü, Suriye ve Irak ne yapacaklarını ve nasıl bir politika izleyeceklerini düşünmeye başlarlar. 1991 yılında cOMEcON ve Varşova paktı’na son verilmesi, 1991’de SScB’nin dağılması sonucunda SScB’nin ABD yanında yer alması ve Saddam’ın Kuveyt’i işgali ilebaşlayan savaş sonunda Orta Doğu’da tüm dengeler tamamen bozulur, kimse nasıl bir politika izleyeceği konusunda belirsizlikler içinde kalır. Kuvet’te El Sabah ailesi FKÖ’ne maddi desteğini kesmekle kalmaz, ülkeden yaklaşık 600.000 Filistinliyi dışarı çıkarır. Böylece FKÖ maddi çöküntü içine girer, hatta memurların maaşlarını dahi ödemekte güçlük çekmeye başlar (Özel, 2002: 14). 

30 Ekim1990 ile 4 Kasım 1991 tarihlerinde Madrid’de FKÖ ile İsrail arasında yapılan Barış Konferansı’na Avrupa Topluluğu bir gözlemci, Suudi Arabistan 
bir gözlemci, İsrail Başbakan, Suriye, Lübnan, Ürdün Dışişleri Bakanları, Filistin Heyeti başkanı ve üyeleri, Mısır Dışişleri Bakanı temsilcileri ile katılır. 
Konferans’ta alınan en önemli sonuç İsrail ve Filistin cephesinde her iki tarafın bundan sonra kan akıtılmamasına karar vermesidir. 
Daha sonra barış görüşmeleri çerçevesinde 10-12 Aralık 1991 Washington’da delegeler düzeyinde, 28-29 Ocak 1992 Moskova’da bakanlar düzeyinde temsil 
edilerek önemli adımlar atılır (Hale, 2000: 176-182, 312). 

1992 seçimlerini İsrail’de Sosyalist Parti kazanmasıyla İshak Rabin başbakan olur. Rabin ilk iş olarak FKÖ ile barış görüşmelerini başlatır. Bu nedenle 19 Ocak 
1993’te İsrail Parlamentosu’ndan Hükûmetin FKÖ ile temas yasağını kaldırtarak hemen görüşme yoluna gidilerek 19 Ağustos 1993’te Oslo’da anlaşma parafe 
edilir ve 13 Eylül 1993’te de Washington’da imzalanır. İsrail ile Filistin arasındaki 1947 yılında başlayan anlaşmazlıklar nihayet 1993 yılında son bulur ve barış dönemine geçilir. Hemen sonra Ürdün ile İsrail arasında 1994’te bir anlaşma sağlanır (25 Temmuz 1994 Washington Bildirgesi), daha sonra Esat, Clinton görüşmesi yapılır ve böylece Orta Doğu’da kalıcı barışın sağlanması için önemli adımlar atılır. İsrail bu süreçte dünyada siyasi desteğini arttırır. 
Oslo Anlaşması ile 1948 öncesinde Filistin’den ayrılanlar artık Filistin topraklarına geri dönemeyeceklerdir. Devletler arasındaki ilişkiler çıkara bağlı olduğu 
için her an birisinin lehine yine bu denge bozulabilir. Türkiye de 1992 yılından sonra İsrail ile diplomatik ilişkilerini büyükelçilik düzeyine çıkarır (Özel, 2002: 14). 

1995 yılında NATO Genel sekreteri Willy Claes “Komünizm tehlikesi bitti, onun yerine İslami kökten dinciliği geldi.” beyanını verdikten sonra hemen İsrail, 
Mısır, Tunus, cezayir ve Fas’ı NATO toplantısına çağırarak durumu kendilerine açıklar. Bu süreçte Suriye hep iyi ilişkiler ile İsrail’den Golon Tepeleri’ni geri 
alabileceğini düşünür, fakat bir türlü amacına ulaşamaz. 2000 yılındaki camp 

David görüşmelerinde her ne kadar görüşmelere sıcak başlansa da görüşmelerin sonunda bir sonuç alınamaması ile ikinci İntifada olayı başlar (Armaoğlu,1984: 
529, 785-809; Hale, 2000: 312; Ünal, 2002: 47-48). 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***