Barzani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barzani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2020 Pazartesi

ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ DERİNLEŞTİRİP SÖMÜRÜYÜ HALKLARIN KADERİ YAPMAK

ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ DERİNLEŞTİRİP SÖMÜRÜYÜ HALKLARIN KADERİ YAPMAK



Feyzi Çelik ÇÖZÜMÜN UÇURUMUNDAKİ SÜREÇ VE KÜRDİSTAN Barzani'nin KBY'nin sınırlarını ve iç güvenliğini sağlayamadığı, IŞİD saldırılarıyla birlikte görüldü. Aslında Irak Kürdistan'ında Barzani'nin yıldızının yükselişi enerjisini daha çok ABD'nin Irak'ta varlığıyla at başı gidiyordu. ABD, Irak'ta bulunduğu müddetçe Barzani, ABD'nin varlığından aldığı güvenle, Irak'taki genel politikaya kayıtsız kalıyordu. Bunlardan en önemlisi sürekli ertelenen "Kerkük'ün statüsüydü". ABD varken, Kerkük'ün statüsünün belirlenmesi daha kolaydı. ABD'nin gitmesiyle birlikte, Barzani'de güvenlik kaygısı oluşmaya başladı. 2003'teki "tezkere krizi" ile kendisini Irak'taki yeni dönemin dışında bulunan Türkiye bu durumu fırsata çevirmek için, Irak Kürdistan'ı ile ilişkiler geliştirmeye başladı. ABD'nin Irak'ta geride bıraktığı boşluğu dolduracağı konusunda adımlar attı. Başlangıçta ABD'de de buna sıcak bakıyordu. Bunun nedeni, ABD'nin Irak'taki boşluğun İran tarafından doldurulabileceği konusundaki kaygıydı. Arabistan'daki rejimler, petrolden elde ettikleri gelirleriyle kendilerine bağımlı maaşlı bir halk yaratmış durumdadırlar. Üretime katılımı az veya hiç olmayan bu maaşlıların kaderi de önce kendi rejimlerine sonra ise küresel kapitalizme bağlıdır. Bu nedenle Arabistan yarım adasındaki rejimlerin kendi dinamikleriyle(Arap baharı vs) yıkılması kolay değildir. Esas gelişimini, Cihat ideolojisinden alanlar dünyanın her yerinde örgütlenerek buraya akın ediyorlar. 1960'lı yıllarda Filistin ve Güney Amerika'ya akın eden Enternasyonal Devrimcilerin akınına benzer bir durumla karşı karşıyayız. Güçlü İslami ideolojik yapıya sahip bu örgütlemenin devamlılığı Batı için büyük bir tehlikedir. Batı, kendisine göre bu tehlikeyi kendisinden uzak bölgelere savurtması, tehlikeden uzak olduğu anlamına gelmez.
ABD, tehlikenin boyutunu James Foley'in infaz görüntüleriyle gördü. İki yıl önce Libya'da üç diplomatının linçle öldürülmesinden sonra Foley'in görüntüleri, 11 Eylül 2001'i gözler önüne getirdi. Afganistan ve Irak işgali hiçbir şeyi değiştirmemişti. El Qaide'nin Ortadoğu versiyonu, petrol bölgesi Musul'u kontrol ediyor, siyasi mesaj vererek hilafet ilan etmişti. Bağdat'a doğru ilerlemesi beklenirken, gözünü, Kürt-Dubai'si olan Erbil'e dikmişti. Barzani ve Erbil'in kendisini Batı'nın Ortadoğu anlayışına uygun bir şekilde "petrol şeyhi" konumunda görünüşüyle birlikte, Batı'nın ona bakışının tersi bir şekilde kendisini Türkiye/AKP ile ilişkilendirmesi onun en büyük açmazıydı. Batı'nın temel amacı, Türkiye dâhil tüm İslam toplulukları bir aktör olarak değil de, figür olarak görmüş olmasıdır. Figürlükten aktörlüğe tevessül eden emellerin Saddam'dan Kaddafi'ye kadar neyle sonuçlandığının örnekleri göz önündedir.
Dünya büyük bir hapishane, Türkiye bu hapishanede bir hapishane. Buradaki yaşamımız böyle işte. Sürecin umudunu bizim için yaşatanlardan biri de hapishanenin en derininde günlerini doldururken bu umudu canlı tutabilmek için en azından “bağırsakları elde dolaşmak zorunda bırakılan” tutsaklardan birinin dahi serbest bırakılamamasının üzüntüsü içinde, her iki taraf için önemli gelişmeler olabileceğinin umudunu o karanlık demirden ve de betondan yapılma mezarından bize fısıldamaya devam etmektedir. Bakıyorum ne mevsimler ne yıllar ne başbakanlar geçti. Hep umudu canlı tutmakta. On yıl önce, beş yıl önce, Habur’u Oslo’su derken, çözümün çemberini hep yüksekte tutan “oradakinden” başkası olmadı. Yıllar onu da yalarcasına yutarken, yaşlılığın getirmiş olduğu umutlu olmaktan çok umutlu olabilme ihtimalini yaşarken görebilmenin kendisini yaşatırken, geride bıraktıklarında bıraktığı beklenti tüketime yol açtıkça ve de kendi çözüm gücünü de onun sırtına yükledikçe, yükü taşıyan değil de yükün taşıdığı biri haline gelmektedir. Bu da hem yükü hem de yükü taşıyanı ağırlaştırır.
Batı'nın en önemli özelliği, kendi egemenliğini tartışma dışında bırakmasıdır. Bu da ona sınırsız bir öz güven vererek yasa dışı örgütler dâhil olmak üzere her kesimle görüşmenin yolunu açmaktadır. Soruna araçsal olarak bakıldığı için, El Qaide veya IŞİD'le ilişki geliştirmesi veya bunların kendi tanıtım ve propagandalarına da alan açmakta beis görmez. Son olarak ABD'li iki gazetecinin infaz görüntülerinin yayılmasında, ABD'nin etkisi dikkate alınmalıdır. Belki, El Qaide/IŞİD ABD için en önemli düşman olarak görülür ancak bu düşmanlık durum ABD'nin bu örgütleri, başkasına karşı kamçı olarak kullanmasına engel değildir. Bunun en önemli örneği, Ukrayna nedeniyle ABD/AB/NATO ile Rusya arasındaki gerilimde kendisini gösterdi. ABD'nin havadan müdahalesiyle Irak'ta gerileme içine girin IŞİD, bir anda hedefine Rusya'yı koydu. Çeçenistan üzerinden, Kafkasya'yı Rusya'dan ayıracağı söylemini dile getirmeye başladı.

NATO'nun da Kırım'daki Tatar/Müslümanları gündeme getirdiği dikkate alındığında, IŞİD kamçısın etkisinin Ortadoğu'da görülmesinden sonra IŞİD'in bundan sonraki yönü Rusya'ya yönelik olacaktır. İşin esasına bakılacak olursa, NATO ve ABD, bunu NATO'nun Irak ve Suriye'de IŞİD'e kara operasyonu dahil, her türlü müdahaleyi yapmak için Rusya'yı ikna etmek, onun desteğini almak için yapmaktadır. Başka bir deyişle ABD, Rusya'ya "IŞİD'le mücadelede bana yardım etmezsen, Rusya'yı karıştırırım, Soçi'de yapılacak olimpiyatları yapamaz duruma getirirm" demek istiyor. Rusya, Kırım'daki kazanımını ve diğer avantajlarını korumak için ABD'nin IŞİD'e yönelik müdahalesine destek verecektir. Buna benzer bir durum, 2001'deki ABD'nin Afganistan'da oldu. Rusya'nın dolayısıyla İran'ın desteği alındıktan sonra, Türkiye'nin etkisi neredeyse sıfıra iner. IŞİD, karşısında 2001'deki Afganistan'daki Taliban'a müdahalede nasıl ki, Pakistan etkisiz kaldıysa Türkiye de etkisiz kalacaktır. Nasıl ki, Türkiye'nin IŞİD'e desteği varsa, bu desteğin bir benzeri Pakistan ile Taliban arasında da vardı. Pakistan'ın, ABD'nin Taliban'a müdahalesine destek vermeyişinin en önemli nedeni de tıpkı, Türkiye'nin IŞİD'le ilişkisine olan benzerliğinden dolayıydı. Bu da Türkiye'yi Pakistanlaştırabilir. IŞİD, Türkiye'yi eylem alanı haline getirebilir. Türkiye'nin Batı ile ilişkileri, Türkiye'nin NATO'nun önemli müttefiklerinden biri oluşu nedeniyle, Türkiye siyasi olarak ya daha fazla karışacak(askeri darbe dahil) ya da Pakistanlaşmamak adına NATO şemsiyesinde oluşacak "çekirdek gücün" içinde yer alacaktır. Her ne kadar, bunun tersi propagandalar olsa da bu gerçeği gizlemeye yönelik bir manipülasyon olmaktan öteye gitmeyecektir. ABD, kendisini sokmak için yanına yaklaşan yılanı boğazından tutarak, başkalarını yola getirmek için büyük bir olanağa sahip gibi görünse bile egemenci bakış açısı sürdüğü müddetçe, hiç kimse nereden çıkacağı belli olmayacak "ejderhalara" engel olmayacaktır. ABD'nin IŞİD'e müdahalesinde, en kritik noktalardan biri de ABD'nin 2001'deki Afganistan'daki "kuzey ittifakı" rolünün kimin üstleneceğidir. Bu rolün Kürtlere verildiği açıktır. Zaten, IŞİD'in Kürdistan'a saldırısının zeminin yaratılma sürecindeki ABD'nin sessizliği de buna katkı sunmuştur. Bağımsız devlet ilanının en yüksek perdeden konuşulduğu bir anda "güvenlik vahası" Erbil, bir anda IŞİD'in vahşi nefesini ensesinde hissetmiştir. Bu da KBY'ni, yeni kararlar almaya zorlamıştır. Türkiye'ye güvenip de ABD'nin karşı çıkışına direnilmeyeceği gerçeğiyle yüz yüze bırakmıştır. Bunun en önemli nedeni, KBY'nin elindeki imkânları, Parçalanmış Kürdistan için kullanmaktan kaçışıydı. Elde ettiği imkanları, kendi halkını üretimden koparıp, devletten maaş dillenen memur konumuna getirmek için kullanmıştır. Kuzey ittifakı adıyla, ABD'nin yanında yer alanlar, Taliban'ın yıkılışını kolaylaştırdılar ancak bu Kuzey İttifakında yer alanlara yaramadı. Yeni oluşan Afganistan yönetiminde yer almalarını sağlayamadı. İşin en ilginç yanı da Afganistan hiçbir zaman rahat yüzü görmedi. O nedenle, "ABD gelecek, her şey düzelecek" diye bir şey olamaz. Tersine ABD'nin gelişi, savaş ve kargaşayı daha fazla alevlendirecektir. Türkler, Araplar, Farslar, Kürtler, demokratik eşitlik ve gerçek özgürlük temelinde birbirinden uzak düştükçe, Batı'nın acı reçetelerinin tedavi edici değil de öldürücü olduğunu görmek için daha neyi bekliyoruz. Kendimizi kanatıp, kanımızla ekmeği katık etmek, kanımıza da ekmeğimize yazık değil mi? Kaderimiz neden, Galler diye bir yerde çiziliyor. O uçaklardan atılan yiyeceğe de bombaya da ihtiyacımız yoktur. Ah içimizdeki sömürgecilik. Yaşasaydı Frantz Fanon, o ilk kurşunu içimize sıkmadığını görseydi, o kurşunu o bize sıkmak zorunda kalacaktı. ***

23 Aralık 2020 Çarşamba

SÜREÇ HAKKINDA SORULAR

 SÜREÇ HAKKINDA SORULAR


Feyzi Çelik
ÇÖZÜMÜN UÇURUMUNDAKİ SÜREÇ VE KÜRDİSTAN
12.12.2013 
 
     Geçmişten günümüze bütün T.C hükümetlerinin amacı PKK'ye silah bıraktırmaktır. Kimisi bunu "mücadele" kimi de müzakere yoluyla yapmak istedi. Şimdiki başbakan hem mücadeleyi hem de müzakereyi bir arada yürütüyor. Bundan sonuç alınmayacağını bildiği için en azından "müzakereye" bazı Kürtleri ikna ederek sonuçta mücadelede başarılı olacağına inanmış durumdadır. Ona bu inandırıcılığı sağlayanlara sadece bazı umut kırıntıları dışında bir eğilimi olmamasına rağmen neden ona katlanıldığı merak konusudur.
 
Neden "devlet" haline gelen Barzani liderliğindeki Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi(KBY)nin silahlı oluşu tehlike olarak görülmüyor da PKK'nin silahlı olması tehlikeli olarak görülüyor? Bu sorunun cevabı Türkiye ile ABD'nin PKK ve Kürt sorunu konusundaki bakış açılarının aynı oluşudur. PKK'nin silah bırakışı daha önceki yıllarda ve özellikle 2004 yılından sonra PKK'den ayrılan azımsanmayacak bir sayıda gerillaların peşmergeye katılmış olmasıdır. O nedenle sorun siyasi boyutludur. Bu siyasi boyutun anlamı PKK'nin siyasi dönüşümünü sağlamaktır. Derinliğine düşünüldüğünde bütünsellik içeren en önemli Kürt siyasi gücü PKK'dir. Bu siyasi güç tüm Kürdistan'da meşruiyet alanı buldukça diğer siyasi güçlerin en azından şimdiki güçlerini koruyamayacağı da açıktır. Bu nedenle Türkiye gibi gerici/inkarcı bir devletin PKK dışı Kürtlere ilgisinin temelinde yer alan kaygı budur. 

Kürtler tarihte devlet olamadılar. Barzani ile bu fırsatı yakaladılar Türkiye de buna destek veriyor. Bu fırsattan faydalanıp Türkiye'nin Kürdistan'ın doğumuna ebelik yaptığı yalanına sarılmanın bir anlamı yoktur. Bunun asıl anlamı olsa olsa kendi ekonomik çıkarları gereği muhtaç olduğu enerji kaynaklarını sağlamak bunun karşılığında Kürtleri bağımlı ilişkiye mahkum ederek petrol sahibi olan Kürtleri petrol sahibi olmayan Kürtlerin karşısına koymaktır. Bir nevi Arapların bölünmesi gibi. Zengin Suudi Arapları bir devlet onun yanıbaşında Yoksul Yemen Arap devletinde olduğu gibi. Ya da petrolün olduğu bölgelerin bir tür birleşik arap emirlikleri gibi oluşları. Bu durum Kürtlerin 21.yüzyılı da kayıp yüzyıl olarak geçirmesi anlamına gelmektedir. Gelecek misyonunu taşıyanların tasiyeciden çok tasfiyecilikteki ısrarlarını gözden geçirmelerinin zamanı gelmiştir. En kötüsünü kötülüğü kendisine uğraş haline getirenlere yapılacak her yardım ayağa bağlanan ikinci pranga olmaktan öte beyinleri felç eden bir prangaya dönüşecektir. 
Kürdün isyan ve devrim dinamiği Ortadoğu halklarının da devrim dinamiğidir. Kurtulan Kürt ve Kürdistan tüm Ortadoğu'yu dönüştürme potansiyeli demektir. 

Bu potansiyeldeki geri adımlar onların umutlarını tüketecektir. 

İslamiyet geçmişte olduğu gibi Batı karşısında farklılaşmanın ve direnişin odağı olmaktan çıkmıştır. En son İran/Batı ilişkilerinin geldiği nokta da dikkate alındığında farklı islami yorumların onlar için tehlike olarak görülmemeye başlandığı dikkate alındığında Kürtlerin buradaki direnişi İslam’ın farklılığı ve onlar karşısında duruşunun yeni bir biçimi olduğunun görülmesidir. Burada en ilginç olan muhalif İslam’ın radikalleştirilerek Rojava'da Kürtlerle savaştırılması ve Kürtlerin de bunu Batıya mesaj verecek nitelikte onlarla mücadelesini Batıya anlatma çabası içine girmiş olmasıdır. 

Cemil Bayık'ın 'ateşkesi yeniden gözden geçirebiliriz' şeklindeki demeci sürecin devamı için çok önemli bir uyarıdır. Yüksekova provakasyon mu değil mi tartışmalarının yoğun olarak yaşandığı bir dönemde birbirine karşıt iki tarafın provakasyon üzerinde durmaları aynı hususları savundukları anlamına gelmez. Türk tarafına göre provakasyonu yapan Kandil'dir. Kürt tarafına göre ise paralel devlettir. Öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki, Cemil Bayık'ın yaz aylarındaki "çekilmeleri durdurduk" açıklamasını ve etkilerinin bundan sonraki halinin nasıl olacağını Cemil Bayık'ın "ateşkesi gözden geçirebiliriz." açıklamasıyla birlikte ele alındığında Kürtlerin 21 Martta ilan ettikleri demokratik siyaset yönündeki stratejik kararın da işlemez hale geldiğinin artık görülmesi gerekir. Devletin bazı şeyleri görmezlikten gelmesinin ötesinde demokratik bir hakkın talebini içeren her türlü eylemi provakasyon olarak nitelemesinin aslında devlette stratejik bir kararlaşmanın olmadığının en önemli göstergesidir. 

Devlet hale Türkiye Kürdistan'ın haklarının kolektif olarak tanınması konusunda yasal ve anayasal düzenlemeler bir yana söylem düzeyinde dahi bu dile getirmiş değildir. Sorunun en can alıcı yönü Kürtlerin kendilerini yönetebilme ve kendi kaderini belirleme sorunudur. Gerek geçen yasama döneminde gerekse bu yasa döneminde BDP'nin Ankara'da temsilinin Kürt sorununa bu bakış açısından bir açılımın önünü açacak bir uygulama içine girilmemiştir. En başta BDP'nin de içinde yer aldığı anayasa komisyonu bir oyalama alanına dönüşmüş  bir sonuç alınmadan kapatılmıştır. Bundan sonraki süreçte Kürtlerin kendi kimlikleriyle parlamentoda bulunuşlarının bu konuda ilerleme sağlayıp sağlamayacağı kuşkulu hale gelmiştir. Sorun TBMM'nin tutanaklarından "Kürdistan" ifadesinin çıkarılıp çıkarılmayacağı konusuna sıkıştırılacak bir husus olmaktan çıkmıştır. Bu konuda yasal düzenlemeler olmadıktan sonra tutanaklarda "Kürdistan" ibaresi var mı yok mu o kadar önemli değildir. Bu Türk parlamentosunda ateşli bir şekilde sinirlice anlatmanın bu saatten sonra Kürtlerde etkisinin olmayacağının da bilinmesi gerekiyor. Türkiye devletinin bakış açısı "terör" bakış açısıdır. Görüşmeler yapmış olsa da görüştüğü kişi kendilerine göre "terörist başıdır"  Kürtlerin oluşturduğu sistemin bütünlüğü devletin bütünlüğüne tehdit olarak görülüyor ve bu o kadar büyük bir tehdit olarak algılanıyor ki Barzani'yi resmileştirmeye kadar gidiyor. Barzani'nin bu resmileştirme rolünün vermesinin anlamını çözmesi gerekiyor. 

Ne yazık ki o da sistemin çarkları arasında kendisini yalnızlaştırdığını görecek durumda değildir. 

Karzailaşma veya Kral Abdullah'laşmaya doğru gittiğini artık anlaması gerekiyor. 
Türkiye, çeteleri Rojava'da Kürtlerin üzerine sürdü ancak bunda başarılı olması bir yana kendisine yönelik bir tehdit haline geldiğini gördükçe bu çetelerin Irak ve Irak Kürdistan’ında eylem yapmalarını kolaylaştırdı. El Kaide sopası Hewler'de, Süleymaniye'de de kullanılmaya başlandı. Özellikle Süleymaniye'deki gazeteci ve Talabani'nin korumasının öldürülmesinde görüleceği gibi komployu Talabani'nin partisine kabul ettirme çabası olarak görülmelidir. Irak Kürdistan partilerinin Rojava'ye destekler yönündeki çabalarını engellemek amaçlı olabilir. Bunun yanında El Kaide'ye Türkiye Kürdistan'ından sonra Irak Kürdistan'dan yoğun katılımların oluşu gelecekte Irak Kürdistan'ındaki siyasetin kırılgan hale geleceğinin işaretleridir. Ve bunun arkasındaki Türkiye etkisini mutlaka görmeleri gerekiyor. Bunu Barzani yürüteceği politika ile defetme yeteneğinden yoksundur. Bu farklı gelişen parçanın Kürdistan'ın geneline uyumunun sağlanması için KDP dışında yer alan Kürt partilerinin buna tavır koyması gerekiyor. PKK'nin de Rojava'da gösterdiği başarıyı burada da göstermemesi için hiç bir neden yoktur. Aksine PKK'nin siyasal gücünü burada aktif hale getirmeyişi PKK'nin diğer parçalarda dahi gerilemesine neden olabilir. 

KDP, Rojava'dan sonra Türkiye Kürdistan’ında örgütleme atağına nasıl girişiyorsa PKK de Irak Kürdistan’ında örgütlenme hakkına sahiptir. 

İşte Türkiye, Kürdistan'ı genel olarak etkisi altına alabilecek siyasal hareketleri köstekleme anlayışının amacı genel hedeflere ulaşabilecek siyasal gücü yok etmektir. Yok etmeyi başarmasa da onu zayıf düşürmektir. Bunun sonucunda da kendilerini var sayan Kürt partilerinin kendi halkının genel desteğinden yoksun kalışlarının devam etmesidir.

***

29 Ekim 2019 Salı

Barış Pınarı Harekatının Hedefi Neresi olmalı?..

Barış Pınarı Harekatının Hedefi Neresi olmalı?.. 



Prof.Dr.Sait Yılmaz 
13 Ekim 2019 

 Giriş.. 

ABD başkanı Trump, son bir buçuk yılda üçüncü kez Suriyeden çekilme kararı verdi. 

Bu karar, ABD nin daha önemli jeopolitik çıkarları olduğunda Kürtler gibi vekil güçlerini her zaman gözden çıkarabileceğinin yeni bir göstergesi oldu. Bunu daha önce Tayvan ve Küba da da yaptılar. Trump a göre, YPG/PKK IŞİD ile mücadele zaten parası ödenmiş bir güçtü. 

Onlar için çok para ve malzeme harcanmış, yani alacak-verecek kalmamıştı. YPG/PKK.nın asıl derdi de zaten IŞİD değil, ABD sayesinde kendine en azından Barzani gibi özerk bir devlet kuracak, uluslararası tanınırlığı olan bir toprak parçası elde etmekti. Ama bu topraklar tarihte olmayan Suriye.ye ait değildi, Osmanlı.dan çalınmıştı. Zaten Orta Doğu.nun sorunun temel niteliği, Osmanlı mirası üzerine kurulmuş bu çakma devletlerin modernleşememesi kadar dış güçlerle mücadelede içlerinden Atatürk.ü örnek alan liderler çıkmamasıdır. 

ABD.de Trump.ın kararını destekleyenler bile, Türkiye.nin Kürtlerden daha önemli olduğunu söylüyorlar ama Suriye.nin kuzeyindeki Kürtlerin PKK.lı ve terörist olduğunu kabul etmiyorlar. YPG/PKK, Irak.ın kuzeyinde Barzani ye sağlanan yapının bir benzerini istiyor. Daha önce iki kez olduğu gibi ABD derin bürokrasisi gene işin peşini bırakmıyor. 

Üstelik hemen hemen tüm Avrupa da ellerinden kaçmak üzere olan Kürt kozunu kurtarmak için çırpınıyor. YPG/PKK, ABD.nin beş yıldır emek verdiği bir proje ve vekil güç gibi gözükse de; ABD ve bölücü Kürtlerin Irak, Suriye, İran ve Türkiye dörtgeninde uzun süredir devam eden işbirlikleri ve beklentileri var. ABD, artık Suriye.deki işlerini sadece karanlık güçleri de bırakmış değil, hesaplar devam ediyor. Bu makalede, hem ABD ile Kürt terör gruplarının ilişkilerini hem de Barış Pınarı Harekâtı.nın hedeflerini sorgulayacağız. 

 Suriye’de Neler oldu?.. 

 ABD ve müttefiklerinin başlangıçtaki hedefi rejimi değiştirmek, yani Esat.ı devirmekti. Diğer bir açık neden İran.ın bölgedeki etkisini ya da Suriye üzerinden Hizbullah kolunu kırmaktı. Suriye.deki iç savaşı ABD büyükelçisi Robert Ford, Haziran 2011 de Hama.da tetiklediğinde ortada IŞİD yoktu. İç savaşı körüklemek için isyancıları destekleme görevinin başında David Petraus.un direktörü olduğu CIA vardı. Beklentilere göre isyancılar savaşı hemen kazanacaktı ancak, İran örtülü savaşa Esat.ın yanında girdi ve asıl önemlisi 
Esat, sanıldığından güçlü çıktı. 2013 yılında durum değişmeye başladı, Batının adamları radikaller tarafından devşirildi ve durum kontrolden çıkmaya başladı. 2015 yılında Esat, Rusya.yı yardıma çağıdı ve Suriye.de inisiyatif el değiştirdi. 

Müttefiklerin Suriye.de askeri harekâta devam etme gerekçesi artık kendi ürünleri olan IŞİD ile mücadele oldu. Nitekim ABD, bu gerekçe ile, Suriye.ye resmen asker göndermeye Eylül 2014.de başladı ama bu askerler daha çok sahada vekil güç seçilen YPG/PKK.ya eğitim ve donatım desteği sağlamak için gönderilen özel kuvvetler elemanları idi. 2015 yılında YPG/PKK.nın ana güç olduğu şemsiye grubun adına Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adı verildi. Bu dönemde, Türkiye.de seçimler yapılmış ve Ankara, PKK terör örgütü ile 
görüşmeler yoluyla bir yere varamayacağını anlamış ve terörle mücadeleye geri dönmüştü. Suriye.de durumu değiştirmek için yeni terörist ithaline ihtiyaç vardı. 2017 yılına kadar sahaya yeni savaşçı yetiştirmek için eğit-donat programlarına bir milyar dolardan fazla para harcandı 1. ABD kadar Avrupalılar da silah ve malzeme desteği, insani yardım kuruluşu görünümlü ajan NGO ları ile bölgede Kürt devleti.nin alt yapısını hazırlamaya başladılar. 

Eğitilen isyancılardan dört ya da beşte biri savaşıyordu, diğerleri kaçıyordu. Batının seçtiği (ılımlı) İslamcı savaşçılar bölünmüş ve artık radikallerin kontrolüne geçmişti. Kaosun çözülmesine Rusya da dâhil olunca; bu ülke ile karşı karşıya gelmeyi tehlikeli bulan Türkiye, İran ile birlikte diğer tarafa geçti ama Esat rejimini hedef almaya devam etti. ABD.ye ise sahada işbirliği yapabileceği Kürtlerden başka kimse kalmamıştı. ABD, Irak.ta romantizm yaşadığı ve 1960.lardan beri bağları devam eden Kürt kartına sarılmakta zorlanmadı. 
ABD.nin Türkiye.nin endişelerini görmezden gelişi Rusya.ya daha çok yaklaştırdı. Türk-Rus işbirliği, Astana Süreci.nde İran ile birlikte üç ülkenin biraraya gelmesini, Türkiye.nin Fırat Kalkanı ve Afrin harekâtına onay verilmesini sağladı. Türkiye.nin Rusya.dan S-400 hava savunma sistemi alımı NATO ittifakı içinde ciddi tepkiler doğurdu. Türkiye, ABD ve diğer Batılılar ülkeler ile olan müttefiklik safında artık eskisi kadar istekli değildi. Gelinen aşamada Batılıların PKK kozu bir sona gelebilir, Türkiye onlara Suriye.de yaşam sahası bırakmayabilir. 

ABD’nin İsyancı Kürtlerle dansı.. 

ABD belgelerinde Wahington.un tarihte üç kez Kürtlere ihanet ettiği not ediliyor. İlk gelişme 1973.te Nixon yönetiminin İran Şahı ile gizli bir anlaşma yaparak Irak.ta Kürtlere örtülü finansal ve askeri destek vermesi ile başlıyor. Amaç, çıkarılacak ayaklanma ile Irak.ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti yani Kürdistanı kurmaktır. Peki neden? Saddamın Moskova ile Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalaması, ABD.yi kızdırmıştı. CIA, Iraklı Kürtlerle birlikte planlar yapar, silah ve malzeme desteği sağlar. Barzani, ABD desteği ile bağımsız bir Kürt Devleti kuracağına o kadar inanıyordu ki, Irak.taki CIA yetkilisine gönderdiği mesajda „ Şayet davamızda başarılı olursak ABD’nin 51. Eyaleti olmaya hazırım. demişti 2. 1970 yılında ABD, İsrail ve İran.ın baskısı ile Kürtlere azınlık hakları veren Irak hükümeti, Mart 1975 te Şah rejimi ile aniden barış anlaşması imzalar. İran gibi ABD.de de Kürt ayaklanmasına desteğini çeker. Önce İran a kaçan Barzani, 1979 da Washington da ölür. 

Körfez Savaşı, ABD.ye kendisine âşık olan Kürtlerle yeni bir ilişki fırsatı sağlar. 1975 yılından itibaren bitkisel hayatta olan Kürt gruplar (KDP, KYB), 1991.den itibaren fiili bir devleti kurma peşine düştüler. ABD, Irak.ın kuzeyinde insani yardım (Operation Provide Comfort) maskesi altında 1991 yılında de facto bir Kürt özerk bölgesi kurdu 3. 

Üstelik bu yardımın yapıldığı üs Türkiye.dedir (İncirlik). Bölgenin üstünde oluşturulan Uçuşa Yasak Bölge ile Saddam.ın müdahalesi de önlenmiş olur. 
ABD, 1993 yılından itibaren Amedya, Zaho, Dohuk ve Acre bölgelerinde kendilerine bağlı Kürt milisler için yerleşim birimleri kurdu. 

Kuzeyde Kürtler için seçilen bölge Türkmen yerleşimlerini dışarıda bırakan, Kürt kentlerini içine alan zikzaklı bir sınırdı. CIA 4, 1993 yılında Irakta Kürt istihbarat servisini (Asayesh) kurdu 5. Irakın kuzeyinde sadece CIA değil, MOSSAD, MI-16, SAVAK ve diğer birçok ülkenin istihbarat örgütü istihbarat ağı kurmuştu. CIA ajanları 4 müstakil ev kiralayarak kriptografik ve uydu haberleşme sistemi yerleştirdiler 6. 

CIA ajanları faaliyetlerini yürütürken, ABD nin uluslararası insani yardım çalışmalarını yürüten Dış Felaket Yardımları Ofisinden (OFDA) 7 yararlanmak taydı. Kürt ajan ve muhbirlerine maaşlarını bu ofisten sağladıkları gelir ile ödüyorlardı. 1996 yılında iki Kürt grup arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi üzerine, ABD, OFDA.nın 1500 yerel görevlisi ve aileleri ile birlikte, Zaho daki Askeri Komite Merkezi.ndeki yaklaşık 1000 yerel görevli olmak üzere toplam 2500 kişi Türkiye üzerinden tahliye etti. 
Bunlar, daha sonra Iraka döndüler ve Kürtlere devlet kurma projesinin bürokrasisi olmaya devam ettiler. ABD, farklı diller bilen bu kişilerden 2003 deki harekât esnasında çeşitli şekillerde yararlandı. 

2003 yılında başlayan Irak Savaşı ile bölgeye Türkiye.nin girmesi engellenirken, 2005 yılında ABD askerlerinin yazdığı anayasa ile bir Kürt Yönetim Bölgesi kurulmakla kalmadı, Irak.ın egemenliğinde Kürtler %50 söz sahibi oldu. ABD-Kürt işbirliği ile Türkmen demografisi buharlaştırıldı. Suriye.deki iç savaşta belirgin hale gelen IŞİD, PKK gibi Barzani yönetimini de 2015 yılında „ barış savaşçısı. yapmış, ikisi de topraklarını genişletmeye başlamıştı. 2017 yılında Barzani, genişlettiği bölgenin „ de facto. bağımsızlığını uluslararası hukuki statüye dönüştürmek isteyince Washington koyduğu sınırın aşılmış olduğu için onay vermediğini açıkladı. Ancak, asıl sebep Irak, İran ve Türkiye.nin verdiği tepkinin durumu içinden çıkılmaz hale getirmesi yani zamanlamanın uygun olmaması idi. Nitekim bu ülkeler, Irakın kuzeyine hava ve kara koridorlarını kapattılar ve geniş ekonomik yaptırımlara başladılar. Bağdat yönetimi bununla da kalmadı, yapılan askeri harekâtla Kerkükü ele geçirince Barzani.nin Irak Savaşı esnasındaki kazanımları da buhar oldu. 

ABD.nin Çekiç Güç döneminde PKK terör örgütü ve Kürt grupları ile özel ilişkileri zaten bilinmekteydi. 1993 yılında Cudi Dağı.nda ABD helikopterlerinin PKK.ya yardım indirdiğinin tespit edilmesi ile birlikte askeri ilişkiler bozulmaya başladı. 2003 yılında Türkiye.nin ABD nin kuzeyden harekâtına izin vermemesinin kabahati askerlere yüklendi. Irakın kuzeyinde Türk askerlerinin kafasına çuval geçirilmesi yeni bir aşama oldu. ABD; TSK yı hedef seçmişti ve böylece Ergenekon-Balyoz vb. operasyonlar ile etkisiz hale getirilmeye çalışıldı. 1998 yılında Öcalan ın Türkiye.ye teslim edilmesinden sonra Batılılar, Kürt sorununa siyasi çözüm stratejisine geçmişti. 2006 yılında Türkiye, „ demokratik açılım. 
tuzağına düşürüldü. 2015 yılında bu hatadan dönen Türkiye için PKK tehdidi dönüşüm geçirmiş, Suriye.de güç boşluğu fırsatı kullanmak için devlet kurmaya yönelmişti. Türkiye,  YPG/PKK yanında IŞİD tehlikesini de karşısında bulmuştu. 

Arap Baharı başladığında Suriye.deki Kürtler hakkında en uzman geçinenlerin dahi fazla bilgisi yoktu. Suriye devletine göre ülkelerindeki Kürtlerin büyük bölümü Türkiye ve Irak taki isyanlardan kaçıp gelenlerdi. Kobani deki PKK güçlerine ilk yardım 19 Ekim 2014 de Amerikan C-130 uçakları ile atılan silahlar ile başladı 8. 1 Aralık 2015.de ABD Savunma Bakanı, Kürtleri desteklemek için özel bir sefer kuvveti gönderdiklerini açıkladı. ABD, Irak.ın kuzeyindeki yapının bir benzerini PKK için Suriye.nin kuzeyinde de oluşturacağını ve Türkiye.yi gene bir şekilde uyutacağını düşünüyordu. Kürt koridoru yavaş yavaş belirirken ABD, IŞİD ile mücadele maskesini takmıştı. ABD.ni desteğini arkasına alan SDG ya da gerçek silahlı omurgası ile YPG/PKK, kendine bir devlet kurmak için -sözde bölgeyi IŞİD.tan temizleyerek, kendine bölge genişletmeye başladı. 2016 yılından itibaren ABD ve Türkiye arasında YPG/PKK.nın işgal ettiği Suriye.nin yaklaşık üçte biri büyüklüğündeki topraklar ile ilgili sorunlar başladı. Başta Pentagon ve CIA olmak üzere ABD.nin derin bürokrasisini temsil eden adresler Kürt kartından vaz geçmek istemiyordu. 

 Trump’ın çekilme kararı öncesi gelişmeler.. 

ABD başkanı Trump, Suriye.den çekilme kararını daha önce iki kez daha verdi ama derin bürokrasi her seferinde kararı uygulatmadı. Trump.ın Mart 2018.deki “ABD, Suriye’den çok yakında çekilecektir” açıklamasına rağmen Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve CIA Direktörü Mike Pompeo devreye girdi ve karar, „İran ülkeyi terk edene kadar’ şeklinde değiştirildi. 11 Ocak 2019 günü Trump, Suriye.den Amerikan kuvvetlerini çekeceğini sosyal medyada bit tweet ile ikinci kez açıkladığında Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı.ndan sert tepkiler geldi. Trump.ın fikrini değiştiremeyen Savunma Bakanı Jim Mattis istifa etti. Ardından Trump.ın kararını değiştirmek için Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton 
devreye girdi. Yeni bir oyalama süreci yaşanıyordu. Mart 2019.a gelindiğinde Türkiye, Fırat.ın Doğusunu “Fırat’ın Doğusunu işgal etmek” yerine “güvenli bölge” formülünü önerdi. Güvenlik bölge tartışmaları ile yaz aylarına gelindi. 

Temmuz 2019.da ABD.nin Suriye özel elçisi James Jeffrey Jeffrey, Ankara.yı ziyaret ederken, ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) General Kenneth McKenzie ve ABD.nin IŞİD ile Mücadele Koalisyonu temsilci yardımcısı William Roebuck, YPG/PKK.yı ziyaret etti ve ABD.nin Türk müdahalesini önleyeceği sözü verdiler. Jeffrey.in 22 Temmuz 2019.daki ziyaretinde YPG/PKK.nın tekliflerini Ankara.ya (MİT Müsteşarlığına) dolaylı yoldan iletti. Söz konusu tekliflerin ana esasları şu şekildeydi9; 

 “- Türkiye’nin istediği 30 km. derinliğe kadar güvenli bölge mümkün değil, 5 km.ye kadar izin verilebilir. 

 - YPG/PKK, Yerel Askeri Konseyin bulunduğu bölge ve kuvvetlerinde yer almayacak. 

 - YPG/PKK, bölgeden ağır silahlarını (20 km. menzile kadar olanlar dâhil) çekecek. 

 - Karşılığında Türkiye, taarruz etmeyecek. 

 - Bölgeye tarafsız uluslararası izleme görevi kuvveti yerleştirilecek ancak Türkiye, bu kuvvette yer almayacak. 

 - Afrin’den kaçanların evlerine dönmesi ve mülklerinin geri verilmesi halinde izin verilmesi halinde; Türkiye, uluslararası kuvvette yer alabilir. Bu süreç, Afrin Sivil Konseyi’nin kontrolü ve uluslararası garanti altında işlemelidir. Şayet bu sağlanırsa, Türk birlikleri güvenli bölgedeki devriyelerde yer alabilir. 

- Güvenli bölgede Türkiye yanlısı (Fırat Kalkanı bölgesinde desteklediği) militanlar yer almamalı ama bu bölgeden kaçmak zorunda kalan siviller varsa geri dönebilir.” 

 YPG/PKK, Afrin.den Türk birliklerinin çekilmesini şimdilik şart olarak öne sürmediklerini, bunu sonraki safhanın konusu olduğunu ve ABD.nin arabulucu olacağını iddia ediyordu. 

Ağustos 2019 da başlayan iki ülke arasında Suriye.nin kuzeyinde „ güvenlik mekanizması. kurulması dile ilgili görüşmeler de bir tür oyalama sürecine dönüşmüştü. 
ABD.nin Suriye ni kuzeyindeki askerlerinin asıl işlevi Türkiye.nin müdahalesini durdurmak için caydırıcılıktı10. Ankara.nın Suriye.nin kuzeyine sıraladığı tanklar, Washington ile uzun süredir devam eden pazarlıklar için bir baskı aracı olmuştu. Türkiye.nin terör koridoruna müdahale ısrarı sürüyordu. Fırat.ın Batısımdaki Münbiç.teki YPG/PKK varlığına yönelik yol haritası da çalışmıyordu. 

ABD içinde Suriye konusunda kırılmalar.. 

Trump, geçen hafta üçüncü kez Suriye.den çıkma kararını açıkladı. Tıpkı Afganistan ve Güney Kore.den çekilmek istediğinde olduğu gibi ABD derin bürokrasisinde bazı adresler gene buna engel olmaya çalışıyor. Nitekim ABD basınına göre de; Trump, bürokratik bir derin devlet tarafından soruşturmalar ve yüce divan yolu ile görevden uzaklaştırılmaya çalışılıyor 11. Bu derin devlet, önceki Suriye.den çekilme kararının da uygulanmamasını sağlamıştı. Trump a tepki veren gösteren Amerikalıların gerekçeleri şu şekilde özetlenebilir; 

- Kendilerine sadık olan Kürt güçlerine ihanet etmiş olmak, 
- Türkiye.nin bölgedeki tüm terörist grupları ve IŞİD i temizleyeceğine ilişkin güvensizlik, 
- ABD varlığı olmadan Suriye.de etkili olunmayacağı vb. 

 Amerikan Savunma Bakanlığı yetkilileri, Trump.ın kararının ani olduğunu ve geçen hafta bile Türkiye.ye “Bu harekatın yapılmasının iki ülke ilişkilerine ciddi hasar vereceği” uyarısını yaptıklarını söylediler. 

Trump.ın çekilme kararı üzerine Aralık ayında görevinden istifa eden eski İŞID.le mücadele özel temsilcisi Brett McGurk, yaşananlara tepkisini Çarşamba günü Twitter üzerinden gösterdi: “Türkiye, kendi topraklarından Suriye’ye 40 bin yabancı savaşçı geçmesine rağmen İŞID’le mücadelede ciddi bir işbirliğine yanaşmadı. SDG ile ortaklığımız ihtiyaç sonucunda doğdu ve kısa sürede Suriyeli Arap, Kürt, Hıristiyanlardan oluşan 60 bin kişilik bir güce dönüştü.” 

Amerikalılara göre, Türkiye.deki PKK da artık değişmişti; bölünmeyi değil; merkezi olmayan yönetimi ve demokratik konfederalizmi istiyorlardı 12. Hâlbuki Türkiye ile güvenli bölge görüşmelerinde ABD, zaman kazanmaya çalışırken, Eylül 2019.da Moskova da Ruslarla yapılan ve İranlıların da bulunduğu gizli görüşmelerde YPG/PKK.nın Esat yönetiminden talepleri şu şekilde oldu 13; 

 “- Federal bir Suriye içinde işgal ettikleri petrol bölgeleri de dâhil olmak üzere ülke topraklarının yaklaşık dörtte birini kontrollerinde tutmak, 

 - Türkiye sınırları da dâhil bölgenin tam kontrolünü almak ve bölgede Suriye Ordusundan herhangi birlik ve faaliyet olmaması.” 

ABD destekli YPG/PKK.nın işgal ettiği bölgeler Türkiye.nin güney sınırları boyunca terör örgütünün bir devlet ya da özerk bölge kurması için imkân sağlıyordu. YPG/PKK ise en azından Irak.takine benzer bir yapı istemeye devam ediyor. 

Trump ise kararını savunurken, PKK.dan vazgeçmediklerini, onların özel insanlar ve mükemmel savaşçılar olduğunu söylüyordu. Daha sonra ABD askerlerini bölgeden çekme kararını da değerlendiren Trump şunları itiraf etti 14; 

"- Kendi sınırımızı koruyamazken askerimizi Türkiye Suriye sınırında 50 yıl daha tutmamalıyız, 

- Kürtler (YPG/PKK) Türkiye sınırı boyunca 22 mil, 30 kilometrelik alandan çekilme eğilimdeler ve bu iyi bir şey. Bırakın onların (Türklerin) sınırları onların olsun 

- Umarım çekilirler çünkü uçağınız yoksa savaş uçağı olan bir gücü yenmek çok zor." 

 Suriye.de ABD için ne önemlidir sorusunu National Interest gazetesi editörü Paul R. Pillar şu şekilde cevaplıyor 15; “ABD’nin Suriye’deki beklentisi Rusya, Türkiye ve İran ile tarihi ve jeopolitik bağlarından daha önemli değil. Türkler, yüzyıldır Kürt sorunu ile uğraşıyor, Esat ailesi Suriye’de yarım yüzyıldır iktidarda, Rusya ve İran ise onlarca yıldır Suriye’nin müttefikidir. ABD’nin ise bu ortamda yapacak bir şeyi yoktur.” 

 Trump.ın kararının arkasında daha büyük jeopolitik amaçlar için Türkiye.nin tercih edilmesi olduğu düşünülüyor. Bunun yanında Trump.ın kararının kişisel nedenlerde dayandığını düşününler de oldukça çok. Kanaatimce içeride soruşturmalar ile oldukça sıkışan Trump.ın kararında kişisel korkular etkili oldu. Bunları daha önceki makalelerimde anlatmıştım. Ama gene de iki liderin kişisel ilişkileri konusuna ABD.nin nasıl baktığını özetleyelim. 

 Trump-Erdoğan Kişisel ilişkileri.. 

 Trump.ın Türkiye ile ilişkilerinde Amerikalıların canını çıkan husus, kişisel çıkarlarını ön plana alması ve ne yapacağının öngörülemez olması. Örneğin Trump.ın arabulucusunun Ukrayna da olması gerekirken Türkiye.de olmasına anlam veremiyorlar. Türkiye.nin NATO.ya üye olduğu 1952 yılından beri huysuz ve problemli bir müttefik olduğunu öne sürerek, son yıllarda müttefiklik çizgisini oldukça zorladığına dikkat çekiyorlar. YPG/PKK.nın Suriye.nin kuzeyinde IŞİD ile mücadele için kendilerine yardım ettiğini, ABD.ye sadık kaldıklarını ama şimdi Türkiye onları terörist gördüğü için yalnız bıraktıklarını düşünüyorlar. İlişkilerin düzelmesi sonrası ABD.nin en büyük beklentisi büyük mali ve teknik kriz içindeki F-35 projesine Türkiye.nin dönmesi. Avrupa.nın büyük ülkeleri bir bir F-35.den vaz geçerken, Türkiye hala önemli bir müşteri hatta ortak konumundadır. 

 Obama döneminde Dış İşleri Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Konseyi.nde çalışan CFR.den Phil Gordon.a göre, “Trump’ın politikaları ABD’den ziyade Rusların çıkarlarını koruyor.” Türkiye.nin Ruslardan S-400 satın almasına Kongre.deki onca tepkiye rağmen bir şekilde göz yumduğunu düşünüyorlar. ABD Başkanı Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan.ın iç ve dış politikada zor durumda olduğu için birbiri ile kişisel dostluklarının politikalarına yön verdiğini düşünenler var. Örneğin Trump her ne kadar 100 adet F-35 satışını durdursa da Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo.nun “Yasalara göre yaptırım da uygulamalısın” önerisine kulak asmadı 16. 

Özetle, Trump, Erdoğan ile kişisel dostluklarını bozmamak konusunda kararlılar. 
Öyle ki Trump, Türkiyeyi tehdit ederken, Erdoğan ın ismini kullanmıyor, onlara göre Erdoğan da Trumpı kızdırma endişesi taşımıyor. 

 Trump ve Erdoğan son bir yıl içinde üç defa telefon görüşmesi yaptılar. Geçen Aralık ayında Trump, kendi güvenlik ekibine rağmen ABD askerlerini Suriye.den çekme kararı vermişti. Son görüşme ise geçen Salı günü oldu ve Trump, aynı kararı tekrarladı. İkinci görüşme Haziran.da yapılmış Rus füze sistemi için Obama yönetimi suçlanmıştı. Şimdi iki lider, 13 Kasım.da Beyaz Saray.da yüz yüze görüşecek. Amerikan basınına göre, Trump özel iş çıkarları nedeni ile Türkiye.ye karşı tutarlı bir politika izleyemiyor. Trump.ın Türkiye.deki 
yatırımlarına dikkat çekiliyor ve bunların kamuoyuna açıklanmadığı belirtiliyor. Trump, siyasete atılmadan önce 2010 yılında Türkiye.de „Trump Towers. binalarını almıştı. 
İstanbul daki Trump Towers binalarının yılda 17 milyon dolar getirdiğinden bahsediliyor 17. Türk resmi heyetlerinin de ABD.ye ziyaretleri için Beyaz Saraya çok yakın olan Trump Otelini tercih ettiğine dikkat çekiliyor. 

 Barış Pınarı Harekatı’nın asıl hedefi ne olmalıdır?.. 

Ağustos 2019.a kadar olan güvenli bölge görüşmelerinde Ankara.nın 30-35 km. derinliğe kadar hava sahası dâhil güvenli bölge ısrarı sürüyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 24 Eylül deki BM Genel Kurulu.nda yaptığı konuşmada Türkiye sınırlarından Rakka ve Deyri Zora bir güvenlik bölgesi kurup, 3 milyon Suriyeli sığınmacıyı getirmeyi teklif etti. Erdoğan mültecileri bu alana yerleştirmekten söz ederken de Kürtler arasında etnik temizlik endişesine yol açacak şekilde “Buranın gerçek sahipleri büyük oranda, yüzde 85-90 gibi, Araplardır” 
iddiasını yineledi. Ancak, Dış İşleri Bakanı Çavuşoğlu, operasyonun 30 km.den daha derine gitmeyeceğini açıkladı. Çavuşoğlu.na göre, 30 km. derine gidildiğinde terör bölgeden çıkarılmış olacak 18. 

Savunma Bakan Hulusi Akar ise buna, Irak.ın kuzeyinde olduğu gibi Suriye.nin kuzeyinde de kalıcı üsler kurma hedefini ekledi; “Amacımız sınır boyunca 30-40 kilometrelik güvenli bölge oluşturmak. Ardından Suriyelilerin dönmelerini temin etmek. Bunlar Türkiye ile ABD’nin ortak üsleri olacak. Daimî olmasını istiyoruz. Kuzey Irak’takilere benzer olabilir.” Daha ilginci Rusya ve İran ile yapılan görüşmelerde Türkiye.nin İdlib karşılığında Haseki ve Kamışlı.nın kontrolünü istediği konuşuluyordu. 

IŞİD toplama kampları ve hapishaneleri dikkate alındığında 30 km. derinlik sınırı zorlanabilir. Suriye.nin kuzeyinde 50 kadar hapishanede 11 bin IŞİD militanı olduğu iddia ediliyor 19. El-Hol.da onbinlerce IŞİD militanının hapiste olduğu söyleniyor 20. Suriye.nin kuzeydoğusunda İŞID teröristlerinin ailelerinin ve çocuklarının tutulduğu kamplarda yaklaşık 60 bin kişi bulunuyor. Kampları koruyan Kürt militanların sayısı ise 500.ü geçmiyor 21. 

 Kanaatimce, Türkiye.nin harekâtı 30 km. derinlikte kalırsa geri kalan bölgede YPG/PKK kendi özerk devlet hayalini devam ettirecektir. Türkiye.nin eline Suriye.nin kuzeyinde önemli bir fırsat geçmiştir. Türkiye.nin bu harekât ile siyasi hedefi YPG/PKK.nın özerk yapı hayaline son vermektir. Bu hayale son verecek yani direnişi kıracak askeri hedef ise Rakka.dır. Rakka ve etrafındaki petrol kuyuları olmadan böyle bir yapı hayatta kalamaz. Aynı şekilde Barzani de Kerkük ve Musul.daki gelir kaynakları olmadan hayatta kalamaz. 

YPG/PKK.nın da asıl hedefinin 30 km.yi değil, daha geride Rakka.yı elde tutmak için kuvvetlerini büyük ölçüde buraya ayıracağı unutulmamalıdır. 30 km.den sonra Rakka istikametine yürümek muhtemelen Trump.ın bahsettiği kırmızı hat olabilir. Özetle, Türkiye için askeri hedef Rakka olmalı ve bu harekât Esat yönetimi ile koordine edilmelidir. 

Trump.ın koyduğu kırmızı hattın YPG/PKK.ya yapılacak harekâtın sınırları ve IŞİD militanlarının serbest bırakılmaması ile ilgili olduğu sanılıyor. ABD, 13 Kasım daki görüşmelerde Türkiye.nin harekâtını masaya yatıracak ve görüşmeler sonrası derin bürokrasi yaptırımlar için baskı yapacak. Şimdilik bu yaptırımlar bölgede ağır sivil kayıplar olmamasına bağlı gözüküyor. 

 Harekatın Muhtemel seyri.. 

Türkiye.nin Tel Abyad ve Res ül-Ayn arasında 100 km. uzunluğunda ve 300-400 km2.lik bir bölgeyi kontrol altına alması bekleniyor. Barış Pınarı Harekâtı, YPG/PKK.yı bölgeden elimine etmekten çok yeni Afrin ve Fırat Kalkanı.na benzer, Arap demografisi üzerine kurulu bit etki bölgesi oluşturmayı amaçlıyor. 

Bu yüzden, daha çok Arap nüfusun yoğun olduğu Tal Abyad ve Ras el-Ayn arasındaki bölgeyi hedefliyor. Bununla ilişkili amaç ise bu bölgeden dah önce sürülen Arapların evlerine geri dönmesini sağlamak. 


YPG/PKK, savaşı 600 km. cepheye yayma ve Suriye.de ikinci bir iç savaş başlatma tehdidinde bulunuyor. ABD, YPG/PKK.ya askeri araçlar, makineli tüfekler ve tanksavar silahları verdi. Terör örgütünün en büyük zafiyeti hava savunması olmaya devam ediyor. Şu an en tehlikeli güçleri tanksavar silahlarıdır. YPG/PKK.nın elinde ABD.nin verdiği TOW tanksavar silahları var. YPG/PKK.nın omuzdan atılan Stinger hava savunma füzesi isteğine cevap verip vermediği belli değil. Ancak, YPG/PKK.nın aynı tipte Rus SA-18 hava savunma 
füzesi edindiği ediliyor22. PKK, 1990.larda az sayıda SA-7 edinmişti. 

ABD Savunma Bakanlığı.ndan bir yetkili Al-Monitor.a ABD birliklerinin şu an Tel Abyad ve Ras el-Ayn arasındaki “güvenlik mekanizması” dışındaki bölgeye konuşlandıklarını bildirdi 23. 

Türkiye.nin IŞİD unsurlarının kontrolünü üslendiği henüz belli değil. Beyaz Saray Sözcüsü Stephanie Grisham, yabancı İŞID savaşçılarının sorumluluğunu Türkiye nin üstleneceğini söyledi. ABD.nin eski İŞID.le mücadele temsilcisi Brett McGurk, ani kararı eleştirerek Türkiye.nin kampların sorumluluğunu üstlenmekle ilgilenmediğini söyledi. Beyaz Saray, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin vatandaşları olan İŞID savaşçılarının iadesine yanaşmadığını bildirdi. IŞİD militanlarının Suriye ve Irak içinde vur-kaç saldırıları yaptığı biliniyor. YPG/PKK kontrolündeki hapishaneden IŞİD militanlarının kaçmasını sağlayarak 24, kaosu artırmak ve ABD.nin eline çekilmemek için bir gerekçe sağlamak isteyebilirler. 

 Harekâtın uzun bir zamana yayılarak, çözümün siyasi ayağına ağırlık vermek, hatta PKK ile görüşerek de siyasi çözümüne gitmek niyeti olarak değerlendirili yor. YPG/PKK.nın ise bu durumda ne tamamen dağılmayı ne de özerlikten vazgeçeceği ancak bir geçici anlaşmaya razı olacağı düşünülüyor25. YPG/PKK, Türkiye.ye karşı kendine müttefik arıyor ve ilk adres olarak Esat görülüyor. Onları Esat.ın müttefikleri Rusya ve İran izliyor. 

Suriye Dışişleri Bakanlığı.nın SDG.yi “ABD’nin taşeronluğunu yapan ayrılıkçı terörist milisler” olarak niteleyip gasp, zorbalık ve tehcirle suçlayan bir mektubu BM Güvenlik Konseyi.ne göndermişti. Suriye Dış İşleri Bakan Yardımcısı Faysal Maqdadi, bölücükle suçladığı YPG/PKK ile görüşmeyeceklerini söylerken, Türkiye.yi de ülkesinin egemenliğini ihlal etmekle suçladı. Esat güçlerinin Münbiç ve Deyrizor bölgesinde toplandığı biliniyor ve muhtemelen fırsat buldukları yerleri işgal edecekler. 

Rus Dış İşleri Bakanı Sergei Lavrov ise ABD.yi Fırat.ın doğusundaki güçleri desteklemekle suçlarken, Esat ve Kürtler arasında aracılık teklifi yaptı ve Suriye politikasında Kürtlerin rolü için açık kapı bıraktı. Rusların asıl endişesi İdlip te görevini yerine getirmeyen Türkiye nin Afrin ve Fırat Kalkanı.nda olduğu gibi bölgeden çıkmaya direnmesi. Bu durumda, Ruslar çaresiz YPG/PKK üzerinden Kürt kozunu tekrar edinmeyi hesaplıyorlar. 

İran devlet başkanı Hasan Ruhani ise Suriye.de asıl problemin Fırat.ın doğusu değil İdlib.te olduğunu söyledi. İran.ın endişelerinden birisi Türkiye.nin getireceği göçmenlerle bölgenin demografisini değiştirerek İran ve Esat için dengeleri değiştirecek olması. Bu endişe için Afrin.de olanlar örnek gösteriliyor. 

 Sonuç.. 

Hep söylediğim gibi; zor, oyunu bozar. Postalımızla olmadığımız yerde sonuç alamayız, kimse bizim teröristimizi yok etmez. Ancak, saha üzerinde işler iyi gibi gidiyor gözükse de doğru bir siyasi ve buna uygun askeri stratejimiz olmalıdır. Türkiye şu anda Tel Abyad ve Ras el-Ayn arasında 100 km. genişiliğinde ve 30 km. derinliğinde bir güvenli bölge oluşturuyor ama; 

- Bu bölgenin Batısında Rusların desteğinde Esat güçleri Münbiç.i ele geçirmeye hazırlanırken, ABD askerleri Doğusunda Kobani.de devriye gezmeye devam ediyor. 
- Daha da önemlisi YPG/PKK, 30 km. gerisindeki asıl bölgede yaşamaya ve devlet kurma hayalini sürdürmeye devam edecek. Zaten asıl savunmasını 30 km nin gerisine kurduğu belli oluyor. 

Bugün, YPG/PKK bölgesi içinde bulunan Rakka.daki petrol yatakları Suriye petrol rezervlerinin üçte birinden fazlasını temsil ediyor. ABD, Rakka.daki petrol yataklarının YPG/PKK nın elinde kalacağını ve gerisini siyasi yoldan ve karanlık güçleri ile halledeceğini hesaplıyor. Bu ise, Suriye.deki ABD garantisinin asla bitmemesi ve sorunların devamı anlamına gelir. Bu yüzden, eğer Türkiye.nin harekatı 30 km.de biter ve YPG/PKK yok edilmezse yapılan harekat bir iç politika malzemesi olmaktan ileri gitmez. Hâlbuki YPG/PKK, Fırat.ın doğusundan çıkarılırsa bu ülkede sığınacağı yer kalmıyor. Bu tarihi fırsat kaçmaz. Türkiye, bir an önce Suriye.nin toprak bütünlüğünü garanti eden bir siyasi çözüm üzerinde ABD, Rusya, İran ve Türkiye, Esat ile anlaşmalı, askeri olarak gerekirse Rakka için Esat yönetimi ile koordineli bir harekât düşünmelidir. 


DİPNOTLAR;

1 Seth Frantzman, America Never Had a Syria Solution, Middle East Forum (Oct 9, 2019). 
2 Tuncay Özkan, Bir Gizli Servisin Tarihi-MİT, Milliyet Yayınları, (İstanbul, 1996), 87. 
3 Ted Galen Carpenter, Yes, Donald Trump Dumped the Kurds (And We Should Not Be Shocked), Cato Institute, (October 09, 2019). 
4 Joel Brinkley, Ex-C.I.A. Aides Say Iraq Leader Helped Agency in 90’s Attacks, New York Times, (June 09, 2009). 
5 David Wurmser, Iraq Needs a Revolution, Wall Street Journal, (December 11, 1997). 
6 Sait Yılmaz, CIA ve Orta Doğu, Kripto Yayınları, (Ankara, 2017), 143. 
7 OFDA: Office of US Foreign Disaster Assistance (Dış Felaket Yardımları Ofisi). 
8 Amberin Zaman, Kurdish Victory in Kobani Defeat for Turkish Policy, Al Monitor, (January 28, 2015). 
9 Fehim Taştekin, Can Syrian Kurds’ offer unlock door to compromise with Turkey? Al Monitor, (July 31, 2019). 
10 Daniel R. DePetris, Sorry, Lindsey Graham: America Can't Kick Turkey Out of NATO Unilaterally, Defense Priorities, (October 7, 2019). 
11 Michael Crowley and Carlotta Gall, In Trump, Turkey’s Erdogan Keeps Finding a Sympathetic Ear, New York Times, (Oct. 8, 2019). 
12 Michael Rubin, It's Time to Acknowledge the PKK's Evolution, National Interest, (January 25, 2019). 
13 Elijah J. Magnier, US Forces Will Not Likely Withdraw from Syria this Year. The Kurds Remain the Biggest Losers, Global Research, (October 9, 2019). 
14 Hürriyet, Trump'tan YPG/PKK'ya çekilme çağrısı, (13 Ekim 2019). 
15 Raul R. Pillar, Donald Trump's Syria Withdrawal: Are We Asking the Right Questions? National Interest, (09 Oct 2019). 
16 Crowley and Gall, ibid, (Oct. 8, 2019). 
17 Laura Kings, Turkey-U.S. relationship was fraught even before flap over America’s Kurdish allies, Los Angeles Times, (Oct 9, 2019). 
18 Reuters, Turkish offensive will not go beyond 30 km into Syria: foreign minister, (October 10, 2019). 
19 Elijah J. Magnier, US Forces Will Not Likely Withdraw from Syria this Year. The Kurds Remain the Biggest Losers, Global Research, (October 9, 2019). 
20 Matthew Petti, Will the Syrian Kurds Ally With Iran and Russia Against Turkey? National Interest, (October 9, 2019). 
21 Jack Detsch, ABD’li yetkililer: Türk harekâtı IŞİD militanlarının serbest kalmasına yol açabilir, Al Monitor, (7 Ekim, 2019). 
22 David Axe, Kurdish Troops Are Defenseless Against Turkish Air Strikes, National Interest, (October 10, 2019). 
23 Jack Detsch, İD'le mücadele Türkiye'nin harekâtıyla durdu, Al Monitor, (9 Ekim, 2019). 
24 Peter Harris, Trump's Foreign Policy 'Restraint' In Syria Could Be a Train Wreck, (October 9, 2019). 
25 Soner Cagaptay, Turkey’s Syria Incursion: What Spurred It, and What’s Next? Washington Institute, (October 11, 2019). 


***

10 Şubat 2019 Pazar

KÖRFEZ SAVAŞI SONRASINDA PETROL POLİTİKALARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE-IRAK İLİŞKİLERİ BÖLÜM 2

KÖRFEZ SAVAŞI SONRASINDA PETROL POLİTİKALARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE-IRAK İLİŞKİLERİ BÖLÜM 2



1991-2003 yılları arasında Türkiye-Irak ilişkileri genellikle sorunlu geçmiştir. 

Özellikle 1990 öncesi iki ülkenin üst düzeyde olan ekonomik ilişkileri ambargo sonucu zarara uğramış, iki ülke de ticari anlamda sadece petrol bağlamında değil, tarım, gıda, taşımacılık gibi diğer ticari alanlarda da büyük kayıplar yaşamıştır. İki ülke arasında bu dönemde görünen en önemli iş birliği, Türkiye’nin 2000 yılında başlatmış olduğu, Fırat ve Dicle bölgesinin kalkınması nın devamlılığı için bölge ülkelerini kapsayan sosyal, ekonomik ve teknik anlamlarda iş birliğini amaçlayan Fırat-Dicle İşbirliği Girişimi ( ETIC) olmuştur (Sağsen, 2011: 67). 

2003 Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye, Irak ile olan ilişkilerinde düzelmeye gitmiştir. Bölgede doğan fırsatlara karşı uzak durmak istemeyen Türkiye, Hem Irak’ın yeni yapılanmasında etkin rol oynamak ve ticaretini geliştirmek, hem de bölgede Kuzey Irak ile ayrı olarak iyi ilişkiler içerisinde olmak istemiştir. 2005 yılında, Irak’la olan ekonomik hacmi yüzde 51 arttırarak 2.2 milyar dolara çıkartmış, özellikle sanayi ürünlerindeki artış ile Irak Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı 7. Ülke konumuna gelmiştir (Çetinsaya & Özhan, 2009: 142). 

Ancak bu dönemde iki ülke arasında etnik köken tartışması yaşanmıştır. Türkiye bölgede Musul-Kerkük hattında bulunan Türkmenlerin haklarını koruma 
görevini üstlendiğini açıklamış, herhangi oluşacak bir Kürt Federe Devletinin bölgenin etnik zenginliğini tehdit edeceğini açıklamıştır. 

Öte yandan, Irak Cumhurbaşkanı Talabani ise Türkiye’nin kendi iç işlerine karışmakla suçlamış, gerekirse uluslararası arenada Türkiye’ye 
muhalif olan ülkeleri ve grupları destekleye-bileceklerini dile getirmiştir (Dilek, 2011: 21). 

2007 yılına kadar devam eden bu süreçte, aracı konumda olan Amerika Birleşik Devletleri’nin de teşvik etmeye çalışmasıyla Türkiye’nin bölgedeki Kürt oluşum ile iletişime geçmesi ve ılımlı bir politika izlenmesi yolundaki desteği sonucu, 2007 yılından sonra Türkiye daha farklı bir politika oluşturmuştur 
(Dilek, 2011: 21). 

Ticari olarak iki ülke arasında çeşitli anlaşmalar ve iş birlikleri bu dönemde gerçekleşmiştir. Bakıldığında 2001 yılında demiryolları taşımacılığı tekrardan 
başlamış ve 2003’te geliştirilmesi ile ilgili görüşmeler yapılmış, 2004 yılında iki ülke arasında bankacılık sektörü için anlaşma imzalanmış ve bu anlaşmayla 
birlikte Türk bankaları bölgede şube açma imkanı tanınmıştır. 2005 yılında da 15 yıl aradan sonra iki ülke arasında uçak seferleri tekrardan başlamıştır 
(Sağsen, 2011: 68). 

Arap Baharı sürecine kadar devam eden olumlu ikili ticari ilişkiler, 2011 yılından sonra tekrardan değişikliğe uğramıştır. 

2012 yılında Türkiye’nin Merkezi Irak Yönetimi ile arasında gerginlikler vardır. Bu gerginliklerden ilki, Türkiye’ye sığınan Irak Cumhurbaşkanı yardımcısı 
Haşimi’nin, dönemin Irak Cumhurbaşkanı Maliki’nin yargılanması için Türkiye’den istenmesidir. İkinci olarak Şii temelli olan Maliki’nin Iran ile 
yakınlaşarak Suriye’deki Esad rejimini desteklemesi ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ayrı olarak Türkiye’nin petrol ticareti yapması gibi 
sorunlar iki ülke arasında olumsuzluklar doğurmuştur (Balcı, 2013: 122). 

Tüm bunların yanı sıra, Türkiye’nin 2011 yılından sonra Irak ile olan ticareti ve ihracatı yüksek görünmektedir. Ancak Maliki yönetimi ile iyi ilişkiler 
kurulamamış olması ve yaşanan sorunlar sonucunda ticari gelişmenin nasıl olduğu Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilgilidir. Türkiye, Maliki yönetiminin 
dışında, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile iyi ekonomik ilişkiler kurmuş, petrol çalışmaları yürütmüştür. Türk iş adamları bu dönemde ilgisini merkez 
Irak’tan bu bölgeye kaydırarak birçok ihale almış ve ekonomiyi canlı tutmuştur (Erkmen, 2013: 93). 

Türkiye’nin 2009 yılında başlattığı ‘’Kürt Açılımı’’ ile birlikte Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Türkiye arasındaki ilişkiler gelişmeye başlamıştır. 
Öncesinde Kerkük’ün statüsü ve PKK terör örgütünün teşkil ettiği sorunlarla gergin bir hava olması, ayrıca Türkiye’nin meclisten tezkere çıkarması sorun 
oluşturmasına karşın, Kürt Açılımı ile birlikte ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır. İki bölge arasındaki ticari gelişmeler yaşanmıştır. 2010 yılına baktığımızda, Türkiye ve Kuzey Irak arasındaki ticaret 5,2 milyar dolar hacme ulaşmış, 2003-2010 yılları arasında 450 Türk şirketi ve 150.000 Türk çalışan Kuzey Irak’ta var olmuştur (Semin, 2011: 197). 

Türkiye hükümetinin 2009 yılından itibaren bölgeye olan ilgisinin artışı, bölgeye yapılan ziyaretlerden de anlaşılmaktadır. 2009 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın beraberindeki iş adamı heyetleri ile birlikte Kuzey Irak bölgesine ziyarette bulunmaları Türkiye’nin gelecekte bölgeye yapacağı yatırım adımlarının temel taşlarından biridir (Öztürk, 2010: 15). Diplomatik olarak 2011 yılında bölgede konsolosluk açılmış, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan bölgenin lideri Mesut Barzani’yi ziyaret etmiştir. 

Irak hükümeti ile ilişkilerin sıkıntılı olması Türkiye’nin petrol ihtiyacının karşılanmasında, Irak’tan temin edilen petrolün ve petrol boru hatlarının geleceği açısından önemli bir sorun teşkil etmekteydi. Bu açıdan Kuzey Irak petrolleri Türkiye açısından önem arz etmekteydi. Kuzey Irak petrollerinin işletimi Kürt yönetiminde olunca, Türkiye ikili anlaşmalarla Irak’tan olan petrol ithalatı ve boru hattı projelerini bu bölgede yoğunlaştırmak için adım attı. 2010 yılında, Kuzey Irak petrollerinin taşınmasında tek yol olan Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı için anlaşma imzalandı (Çelik, 2012: 124). Türkiye bölgenin petrol ihracatı ve ithalatı için muhatap olarak Irak hükümetinden ziyade Kuzey Irak bölge hükümetini alarak, Irak politikasında önemli bir değişikliğe imza attı. 2011 yılında Exxon Mobil Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi ile bir anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmanın önemi, Merkez Irak yönetiminin Kuzey Irak petrolleri konusunda muhatap alınmaması ve muhatap olarak artık uluslararası arenada da Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi alınmasıydı. Bu anlaşma   doğrultusun da,  Kuzey Irak ve Türkiye arasında yeni bir boru hattı inşa edilmesini kapsamaktaydı ve bu durum Türkiye’nin resmi enerji şirketlerinin de Kuzey Irak’a girmesini sağlamaktaydı. (Üstün, 2013: 2). 

Türkiye ve Irak Arasında Petrol Bağlamında İşbirlikleri ve Anlaşmazlıklar 

Türkiye ve Irak’ın petrol bağlamında işbirlikleri ve yaşadığı sorunlar, bahsetmiş olduğumuz iki ülke ilişkileri ve sorunları ile doğru orantılıdır. 

İki ülke arasında yapılan en önemli iş birliği olarak Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı görülebilir. 

Tarihsel olarak 1970’li yıllara dayanan bu petrol boru hattı, 1973 yılında imzalanan Kerkük-Ceyhan Petrol Boru Hattı Anlaşması ile hayata geçmiş, 1977 yılında ilk hat devreye girmişti (Dilek, 2011: 24). 1987 yılında ikinci hattın da devreye girmesiyle 80 milyon ton petrol taşıma kapasitesine ulaştı (İnan, 2013: 72). Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, 1.Körfez Savaşı ile Irak’a karşı ambargo uygulanmış, bu ambargo ile petrol boru hatları Birleşmiş Milletler kararınca kullanım dışı bırakılmıştı. 

Bu durum hem Türkiye hem de Irak için ayrı ayrı sorun teşkil etmekteydi. Her iki ülke de yapmış olduğu yatırımların karşılığını tam olarak alamamış ve projeden zarar eden konumuna gelmişti. 1996 yılında tekrardan hattın BM kararıyla petrol-gıda kapsamında açılmasıyla birlikte sınırlı miktarda petrol taşıması gerçekleşmeye başlamıştı. Burada Türkiye’nin de aktif olarak BM üzerindeki baskısının da etkisi vardı. Ancak 2003 yılında ABD askeri müdahalesi ve sonrasında da petrol hattına yapılan sabotaj terörist atakla-rıyla bu projeden iki ülke de tam olarak verim alamadı (Etheredge, 2011: 40). 

2007 yılında elde edilen verilere göre, 80 milyon ton taşıma kapasitesi olan boru hattından sadece 40 milyon ton elde edilebiliyordu (Zedalis, 2009: 15). 

2010 yılında Türkiye ve Irak arasındaki boru hattı anlaşmasının süresi doldu ve anlaşma yeniden revize edildi. Yeni anlaşmaya göre, Türkiye ve Irak arasındaki boru hattının petrol nakliyatı 15 yıllığına Türkiye’ye verilmiş ve varil başına düşen ödenecek tutar, yıl bazında ilerleme oldukça düşecektir (İnan, 2013: 81). 

Bunun yanında, 2004 yılında Irak Türk şirketlerine petrol projelerinde pay vermeye karar vermiş, Türkiye ve Irak, güney Irak’taki Gharraf bölgesindeki 
petrol alanlarında ortak petrol üretimi konusunda müzakerelere başlanmıştır (Sağsen, 2011: 67). Bu müzakereler sonucunda da, petrol alanlarını 
geliştirme projelerinde yapılan sözleşmeler, Türk ve Kanada şirketlerine verilmiştir. 

İkinci önemli durum ise, Türkiye’nin 2010 yılından sonra Kuzey Irak yönetimi ile petrol işbirliği içerisine girerek, bu durumdan Irak bölge yönetimini 
dışarda bırakmasıydı. 
Bu durum Exxon Mobile’ın Kuzey Irak ile anlaşma yapmasıyla yolu açılmış, Merkez Irak yönetimi tarafından da Kerkük petrollerinden soyutlanma sebebi olarak görülmüştü. 

Türk firmalarının Kuzey Irak bölgesindeki petrol ihalelerine girmeleri ve hisse almalarıyla bölgede etkin bir iş alanı oluşturuldu. 
Genel Enerji, Petoil, Doğan Holding gibi şirketler, bölgedeki petrol alanlarında ciddi hisse alımları gerçekleştirdi (Çelik, 2012: 125). 
Tüm bu iş alanlarının oluşması ve Türkiye ile Kuzey Irak’ın ikili ilişkilerinin de genişlemesi Irak hükümetini rahatsız etti. Zaten Haşimi konusundan dolayı gergin olan ilişkiler, ekonomik anlamda da Merkez Irak yönetiminin Türkiye hükümetine karşı tavır almasına sebep oldu. 
Irak hükümeti, Kuzey Irak dışında faaliyet gösteren Türk firmalarına karşı sorunlar çıkararak bölgeden uzaklaştırma çabası içerisine girmeye başladı. 
Özellikle petrol alanlarında yaşanan bu olaylara örnek olarak görünen en sert tepki, 2012 yılında, 25 milyar dolarla dört projede ortaklığı bulunan 
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) Irak’ın güneyindeki petrol sahalarında petrol arama kontratını iptal etmesiyle gerçekleşmiştir (Balcı, 2013:126). 

Bunun yanında, 2012 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Kerkük ziyareti, Bağdat ile Ankara arasında kötü bir diyaloğa neden olmuştur. 
Bağdat ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi arasında Kerkük’ün statüsü konusunda tartışmalar vardır. 
Etnik olarak Kerkük’ün yapısının temel alınan bu tartışmaların ana odağı, Kerkük’ün sahip olduğu zengin petrol yatakları ile ilgilidir. 
Ahmet Davutoğlu ziyareti, Bağdat tarafından Kerkük’ün statüsü konusunda Türkiye’nin Barzani’nin Kerkük’te kabine toplantısı yaptığı dönemde 
gerçekleşmesiyle tartışmalarda Kuzey Irak tarafında yer alması olarak algılanarak Bağdat tarafından Türkiye’ye nota verilmesine sebep olmuştur 
(Balcı, 2013:126). 

Bu doğrultuda, iki ülke ilişkilerinin, siyasal anlaşmazlıklarla beraber kırılması ve olumsuz ilerlemesine neden olmuş, petrol işbirliğini de zedelemiştir. 


SONUÇ 

1991 yılında 1.Körfez Savaşı, Irak’ın bugün yaşadığı kaotik ortamın başlangıcı olarak görülmektedir (Duman, 2008:65). Saddam Hüseyin rejiminin ilk 
yarayı alması ve Birleşmiş Milletler ambargosu ile karşılaşmasıyla birlikte Irak, bölgede var olan gücünün kırılımına adım atmıştır. 
İkinci körfez Savaşı’ndan sonra da yaşanan rejim değişikliği ile birlikte bölgede beklenen demokrasi dönüşümü gerçekleşmemiş, iç çatışma ortamı doğmuştur. 
Savaşlarla beraber kırılan ekonomik yapı ve ülkenin fakirleşmesi, toplumun sisteme karşı duruşunu artırarak milliyetçilik unsurlarını körüklemiştir. 
Bu doğrultuda günümüzde, bölgede Şii-Sünni çatışmasının yaşanması kaçınılmaz olmuş, ayrıca Kürt-Türkmen-Arap çatışmalarını da alevlenmiştir. 

Ekonomik anlamda da, bu çatışmalar ülkenin en önemli gelir kaynağı olan petrol tesislerinin güvenliğini tehlikeye atmış ve güvenilirliğini sarsmıştır. 
Aynı zamanda uygulanan terör eylemleri ve sabotajlarla birlikte tesisler zarar görerek üretimin devamlılığına sorun teşkil etmiştir. 

   Türkiye ise Irak ile olan komşuluğuyla, Irak’a olan ticaretini arttırmaya çalışmıştır. Petrol anlamında aktif bir politika izlese de, Körfez Savaşlarında 
ABD’ye verilen destek ve diğer siyasi unsurlarla Bağdat ile ikili ilişkilerin sorunlu olmasına sebep olmuştur. 2010’da ise Kuzey Irak bölgesinin yönetimi 
alternatif olarak görülerek, Irak ile olan ticari hacmi bu alanda genişletme yoluna gidilmiştir. Petrol politikalarında da yeni değişiklikler olmuş, stratejik 
olarak petrol ekopolitiği de bu alana kaydırılmıştır. 

Ortadoğu bölgesinin sürekli karmaşa ve çatışma doğası uluslararası petrol ticaretini de etkilemektedir. Bu durum da, bölgeye komşu ülke olan Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Her şeyden önce Türkiye, enerji koridoru olarak görülmektedir. Sahip olduğu stratejik konumu ile birlikte, bölgenin 
petrol yollarının güvenliği Türkiye’yi de çok yakından ilgilendirmektedir. 

Bu dönemde bölgede var olan IŞİD tehdidi, bölgenin enerji yollarının da güvenliği üstündeki en büyük tehdittir. IŞİD’ın geçtiği yollardaki petrol tesislerini ele geçirerek kazanç sağlaması, bazı petrol tesislerine sabo-taj düzenlemesi, Türkiye üzerinden geçen petrol yollarını ve Türkiye’nin yakından ilgilendiği Kerkük petrollerini de tehlike altına sokmaktadır. 


 KAYNAKÇA 

Aydın, Mustafa vd. (2007). Riskler ve Fırsatlar Kavşağında Irak’ın Geleceği ve Türkiye. TEPAV Ortadoğu Çalışmaları, 2. Bakırtaş, 
İbrahim ve Haydaroğlu, Ceyhun (2007). Ortadoğu Petrollerinin Politik Ekonomisi. 38.Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi, ICANAS 38, C: 1. 

Balcı, Ali (2013). Türkiye’nin Irak Politikası 2012: İki Irak Hikayesi (Burhanettin Duran, Kemal İnat ve Ufuk Ulutaş (ed.)), Türk Dış Politikası Yıllığı 2012, 
Ankara: Seta Yayınları. 

Bayraç, Naci (2009). Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye: Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları Açısından Bir Karşılaştırma. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 10/1, 115-142. 

Çelik, Ersin (2012). ABD’nin Irak’tan Çekilmesi Sonrası Ülkenin Hidrokarbon Yakıtları Üzerine Enerji-Politik Hamleler. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. 
Ankara, Atılım Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

Çetinsaya, Gökhan ve Özhan, Taha (2009). İşgalin 6.yılında Irak. Ankara: Seta Yayınları. 

Dilek, Bahadır Selim (2011). Irak Politikasında Kritik Değişim. 21.Yüzyıl Dergisi, 29, 19-29. 

Duman, M. Zeki (2008). Irak Savaşı Sonrası Dönemde Global Siyasette Değişen/Dönüşen Stratejik Parametreler. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1, 65-74. 

Erkmen, Serhat (2013). 2013’te Türkiye Irak İlişkileri İçin Beklentiler ve Olasılıklar. Ortadoğu Analiz, 5/49, 91-97. 

Etheredge, Laura S. (2011). Iraq: Region in Transition. New York: Britannica Educational Publishing. 

Gause, F.Gregory (2009). Iraq and The Gulf War: Decision-Making in Baghdad. University of Vermont. 

Global Enerji (2013). ‘’Yerli Petrolle 35 Milyar Dolar Cepte Kaldı’’. 
http://www.globalenerji.com.tr/dergide-bu-sayi/2013/12/12/yerli-petrolle-35-milyar-dolar-cepte-kaldi adresin-den erişildi. 

Gritzner, Charles F. (2003). World Modern Nations: Iraq. Philedelphia: Chelsea House Publishers. 

Gürbüz, Vedat (2003). Petrol, Petrol Politikaları ve Orta Doğu: Global Politikaların Bölgesel Yansımaları ve Irak Savaşı. Avrasya Dosyası, 9/1, 133-168. 

Ham Petrol ve Doğal Gaz Sektor Raporu (2014). İstanbul: Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı. 

İnan, Aybüke (2013). Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı ve Türkiye-Irak İlişkileri (1973-2011). Ortadoğu Analiz, 5/56, 68-75. 

İzol, Ramazan ve Zenginoğlu, Samet (2014). 11 Eylül ve Sonrası: Terörizm, Petrol ve Nükleer Tehdit Ekseninde Ortadoğu. Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7/2, 423-439. 

Öztürk, Mehmet (2010). Türkiye’nin Kuzey Irak Politikasına Teorik Bir Bakış. Akademik Bakış Dergisi, 19, 1-21. 

Sağsen, İlhan (2011). Sektörler Bazında Türkiye Irak İlişkileri ve Su. Ortadoğu Analiz, 3/36, 60-72. 

Selvi, Aynur (2009). Soğuk Savaş Sorası Dönemde Orta Asya ve Ortadoğu Petrollerinin Uluslararası Politikadaki Yeri ve Önemi. 
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara, Atılım Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

Semin, Ali (2011). Türkiye’nin Irak Politikası Işığında Kuzey Irak Açılımı. Bilgi Strateji Dergisi, 3/5, 179-205. 

Üstün, Nazlı (2013). Türkiye-Kuzey Irak İlişkileri ve Ekonomik Yansımaları. KTO Etüt Araştırma Merkezi. 

Zedalis, Rex J. (2009). The Legal Dimensions of OilandGas in Iraq. Cambridge: Cambridge University Press.


***

KÖRFEZ SAVAŞI SONRASINDA PETROL POLİTİKALARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE-IRAK İLİŞKİLERİ BÖLÜM 1

KÖRFEZ SAVAŞI SONRASINDA PETROL POLİTİKALARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE-IRAK İLİŞKİLERİ BÖLÜM 1


Yayın Süreci 
Yayın Geliş Tarihi 
26.04.2016 30.06.2016 
Araştırmacı
Muhammed TOZLU 
Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü 

Özet;

Çalışma, Körfez Savaşı sonrası Türkiye-Irak ilişkilerinin petrol politikaları 
doğrultusunda irdeleme amacı taşımaktadır. Çalışma özellikle iki ülkenin petrol 
stratejileri doğrultusunda oluşturdukları politikalar ve anlaşmazlıklar üzerinde durmuştur. 

Ortadoğu coğrafyası, tarihin her döneminde toplumlar ve devletler için hem 
siyasi hem de ekonomik olarak önem arz etmiştir. Türkiye de bölge üzerinde Soğuk Savaş sonrası dönemde etkinliğini arttırmak için birçok çalışma yürütmüş ve her bölge ülkesi için dış politika unsurlarını aktif kullanan bir ülke konumunda dır. Bölgenin hem coğrafi olarak Türkiye’ye olan yakınlığı, hem de tarihsel olarak bağları olması sebebiyle, bölge ülkeleri üstünde etki kurabileceğini düşünerek girişimlerde bulunmuştur. 

Çalışma içerisinde Türkiye’nin Ortadoğu üzerindeki bölgesel anlamda petrol ve enerji politikaları doğrultusunda Körfez Savaşı sonrası Irak’a yaklaşımı ve dış politika unsurlarına değinilmiştir. Bunun yanında, Irak, yaşadığı karışıklıklar ve sahip olduğu yeraltı kaynakları ile bölgenin en önemli ülkelerinden biridir. Ancak yaşadığı savaşlar ve iç karışıklıklar ülke politikası açısından sorun oluşturmakta ve gelişimi engellemektedir. 
Çalışma içerisinde ayrıca Irak’ın Körfez Savaşı sonrası Türkiye’ye bakışı ve dış politikasının Türkiye doğrultusundaki yaklaşımlarına da değinilmiştir. Bu bağlamda, Körfez Savaşı sonrası iki ülke ilişkileri bazen olumlu, bazen olumsuz çizgide ilerlemiştir. Çalışma ilk olarak Ortadoğu petrol stratejileri üzerine genel bir değerlendirme yapılmış, sonrasında da petrol stratejileri doğrultusunda Türkiye-Irak ilişkilerine yoğunlaşmıştır. 

Ülke ilişkileri doğrultusunda petrol ilişkilerinin boyutu ve ticari hacminin dış politikalar sonucu yaşadığı değişimler de tarihsel düzlemde örneklendirilmiştir. 

Giriş 

Tarihsel süreç içerisinde insanlığın büyük uygarlıklarının ve ilk devletlerin Orta-doğu ve çevresinde var olması, bölgenin her zaman ve her an canlı kalmasını sağlamıştır. 

Tarihsel açının yanında, bölgenin sahip olduğu yer altı ve yer üstü değerleri, 20.yy ve 21.yy’da da Ortadoğu’nun dünya devletleri tarafından ilgi odağında kalması ve değerli görülmesine sebep olmuştur. Bakıldığında birçok unsur Ortadoğu’nun önemliliğini sağlamaktadır. 

Bir kere bölge, büyük dinlerin merkezi ve dinlerin kutsadığı toprakları bulundurmasıyla önem arz etmektedir. Ayrıca ticari olarak Arap dünyası 
bir pazar ve karlı görünmektedir. 

Tüm bunların yanı sıra, Ortadoğu’nun en önemli değeri sahip olduğu yer altı kaynaklarıdır. Özellikle petrol kaynaklarının zenginliği ve dünya pazarına tedarikçiliği sebebiyle bölgenin, dünyanın tüm büyük güçleri tarafından önem değeri yüksektir. 
Bu sebeple, yüzyıllardır dünya güçleri bölgede etki alanı oluşturmak, bölgeye hakim olmak ve bölge için yapılan rekabette bir adım daha öne geçebilmek için çeşitli ekonomik stratejiler ve politikalarla, bölgenin devletlerini ve halklarını da etki altına almaya çalışmaktadırlar. 

Ortadoğu 20.yy’da güç dengesinin olmadığı ve sürekli çatışma ortamının doğduğu bir bölge konumundaydı. Özellikle Soğuk Savaş döneminde, çift kutuplu dünyanın güçleri olan Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin rekabet ortamında, Ortadoğu sahip olduğu yeraltı kaynakları sebebiyle iki ülkenin rekabet alanı konumuna gelmişti. Bu rekabet ortamında, iki ülkenin etkisiyle bölge halkları devamlı olarak iç karışıklık, darbe ve devrimler, iç savaşlara tanık olmak zorunda kaldı. Özellikle 1970 sonrasında bölge ülkelerinin 
büyük bir kısmı, demokratik bir yönetim anlayışından daha çok diktatör ve hanedan yönetimlerine geçiş yapmaktaydı. Bu durum da ülkelerin sürekli çatışma alanı olmasına sebebiyet vermekteydi. 90’lı yıllarda Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte oluşan güç boşluğu, Ortadoğu’da farklı ülkelerin güç kazanması ve Rusya’nın eski etkisini tekrardan oluşturmaya başlamasıyla değişiklik kazandı. 

Bölgede var olan İran, Irak ve Mısır gibi ülkeler, sahip oldukları askeri ve ekonomik güç ile birlikte bölgeye tesir etmekteydi. Bunun yanında, toparlanma aşamasındaki Rusya’da bölgede etkili olmak istemesi sebebiyle hareket halindeydi. Nitekim bu hareket, 2000’li yıllardan itibaren çok daha net hale gelmiştir. Ayrıca ABD, petrol kaynakları nedeniyle bölgeye en çok ilgi duyan ülke konumundaydı ve bölge petrolüne ve ekonomisine hakim ülke olmak niyetindeydi. Tüm bunlarla beraber, Çin, Türkiye gibi diğer ülkelerinde 
bölgeye etki etme çabası sonucu, bölgedeki çıkar çatışması devam etmiş, günümüzde ise çok kutuplu bir çatışma ortamı hali almıştır. 

Ayrıca bölgede mezhep çatışmaları ve milliyetçi çatışmalar etkisini arttırmıştır. Tüm bunların temelinde ise yine görünenden farklı olarak ekonomik kaygılar ve güç savaşı vardır. Örnek verecek olursak, 1990-91 yıllarında gerçekleşen Körfez Savaşı, Vietnam Harekatından sonraki en büyük Amerikan askeri müdahalesiydi (Gaus, 2009: 1). Körfez Savaşının temelinde yatan neden olarak Petrol Pazarının hakimiyetinin ya da büyük bir kısmının tek bir ülke olarak Irak’ın eline geçmesine karşı olarak dünya güçlerinin dur demesiydi. 

Türkiye, bölge sahip olduğu bölge ülkeleriyle tarihsel bağlarını ve coğrafi yakınlığını kullanarak bölgede söz sahibi olan ülkelerden biri olmak için girişimlerde bulunmaktadır. Bu girişimlerin temelinde, hem Türkiye’nin ekonomik ve ticari olarak bölgede etkinlik kazanmaya çalışması hem de bölgedeki petrol zengini ülkelerle yapılacak iş birlikleri ile petrol aktarımının yeni yollarla Türkiye üzerinden sağlanması amaçlanmıştır. Ayrıca askeri olarak bölgede var olan PKK tehdidi de Türkiye’nin stratejik olarak mücadele verdiği bir alan haline gelmiştir. 

Irak ise 90’lı yıllarda karmaşa içerisinde görülmektedir. Saddam Hüseyin döneminde ABD ile olan savaşlar ve rejim yıkılması sonrasında ortaya çıkan iç savaşlar, mezhep savaşları ve IŞİD tehdidin gün yüzüne çıkmasıyla günümüze kadar olan süreçte sürekli bir karışıklık hali içerisindedir. 

Bu makalede, Türkiye ve Irak’ın petrol açısından durumu ve ticareti, 1.Körfez Savaşı Sonrası iki ülke ilişkilerinin günümüze kadar genel bir değerlendirmesi, iki ülke arasında yapılan petrol bağlamında anlaşmalar ve yaşanılan anlaşmazlıklar incelenmiştir. 
İlk olarak, Ortadoğu Bölgesi’ndeki petrolün önemi doğrultusunda genel bir değerlendirme yapılmıştır. 

Ortadoğu ve Petrol Stratejiği 

Endüstrileşme ve kentleşmenin artması, sanayinin gelişmesiyle birlikte, ekonomisi güçlü devletlerin 19.yy itibariyle gelişen teknoloji ile tamamen enerji ve enerji ihtiyacı odaklı üretime dönüşmüştür. Sanayileşmenin geliştiği ABD, Çin, Rusya gibi ülkeler, Ortadoğu’daki zengin petrol kaynaklarından ve enerjiye olan ihtiyaçlarından dolayı, bölgeyi kontrol etmek istemektedirler. 

Petrol üretimi veya kaynakları olmayan dünyanın süper güçleri için petrol ihtiyacının kesintisiz giderilmesi önem arz etmektedir. Ortadoğu ise Dünya petrol üretiminin üçte birini sağlamakta olup, rezervlerin de üçte ikisine sahiptir (İzol & Zenginoğlu, 2014: 431). 

Bu sebeple Ortadoğu petrolleri küresel güçler için vazgeçilmezdir. Bununla birlikte, petrol ihtiyacının giderilmesi bakımından Arap petrol zengini ülkelerinin kesintisiz petrol sağlaması, petrol yollarının güvenliği, petrolün akışının güvenli olarak sağlanması gibi pek çok unsur küresel güçlerinin her zaman gündeminde olmaktadır. Bölgenin istikrarının da korunması bu açıdan önem arz etmektedir (İzol & Zenginoğlu, 2014: 431). 

Rakamlarla baktığımızda, Ortadoğu bölge olarak dünyanın günümüzde üretilen petrolün %40’ını üretmektedir. Suudi Arabistan’ı da içine alan İran Körfezi dünya petrol rezervlerinin %63’ünü elinde tutmaktadır. (İzol & Zenginoğlu, 2014: 431). 

Bunun yanında Körfez’de üretilen petrol, dünyada üretilen en ucuz petrol konumundadır. Körfezde Petrol’ün varili 1 Dolar’a mal edilirken, Amerika’da üretilen petrol varili 4-6 Dolar’ı görmektedir (Gürbüz, 2013: 135). Bu sebeple, bölgenin petrol üretimi konusunda da diğer kaynakları olan bölge ve ülkelere göre daha ucuza ürettiğini söylemek yanlış olmaz. 

Amerika Birleşik Devletleri, enerji politikaları açısından da Ortadoğu’ya en çok ilgili ülkelerden biridir. Bunda ABD’nin petrol ihtiyacını çok yüksek oranda ithalatla karşılaması en önemli etkendir. Bu sebeple, bölge ülkeleri üzerinde de ABD tesir etmekte ve tesirini bölge üstünde arttırmak istemektedir. ABD’nin endüstriyel ekonomisinin petrol ihtiyacına bakıldığında, üretilen dünya petrollerinin %25’ini tüketmekte olup, ithal ettiği petrol yıllık ihtiyacı olan 90 milyon varil petrolün %60’ına yakındır (Bayraç, 2009: 121.) 

Genel olarak bakıldığında, Soğuk Savaş esnasında Ortadoğu’nun üzerindeki temel politikaların büyük bir kısmı halen devam etmektedir. 

Sadece o dönemde var olan, Komünizm tehdidi ortadan kaldırılmıştır. Günümüzde ise bölge üzerinde sadece bilinen aktörler olan ABD, Rusya ve 
Avrupa ülkeleri değil, yükselen güç olarak kabul edilen Çin ve Pasifik ülkelerinin de önemlilik seviyesi içerisindedir. Burada temel olan hegemonik düzenin korunmasından ziyade, petrol politikaları çerçevesinde üretimin ve talebin karşılanmasının devam ettirilmesi vardır. Aynı zamanda bölgede oluşacak herhangi bir siyasal ve petrol ekonomisini olumsuz etkileyecek bir durumla karşılaşılması esnasında büyük güçler, insani müdahale ve demokrasinin yaygınlaştırılması kisvesi altında müdahale etmektedir (Bakırtaş & Haydaroğlu, 2007: 287). 

Ayrıca yine aynı göstermelik nedenlerin altında yapılan askeri ve siyasal müdahaleler bölgedeki rekabet ortamında güç kazanmak amacıyla da 
yapılmaktadır. 

Bakıldığında Ortadoğu ülkelerinin, var olan petrol kaynakları doğrultusunda ekonomiye yön veren dünyanın söz sahibi ülkeleri olması gerekirken, bu ülkelerin uluslararası rekabet politikaları yüzünden ayakta duramaması, bölgede gerçekleşen savaşlar, bölge ülkelerinin kendi aralarında yaşadığı siyasal ve mezhepsel çatışmaların yoğun yaşaması, bölge ülkelerinin güvenlik stratejileri doğrultusunda yanlış kararlar alması, radikal İslam’ın oluşturduğu köktencilik ve terörü besleyen kaynakların barındırılması ile birlikte bölgenin terör örgütleri tarafından yoğun etki alanında olması gibi nedenlerle ülkelerin siyasi çarkları düzgün işlememektedir (Bakırtaş ve Haydaroğlu, 2007: 295). Tüm bunlarla 
beraber, Ortadoğu üzerindeki petrol stratejiği genel olarak dünyanın güçlü ülkelerinin istediği doğrultuda ve rekabet ortamında ilerlemektedir. 

Türkiye ve Irak’ta Petrol 

Türkiye coğrafi konumu itibariyle Avrupa, Asya, Ortadoğu ve Afrika’ya olan yakınlığı doğrultusunda geçiş bölgesi olarak kabul edilmektedir. 
Dolayısıyla Türkiye’nin petrolle ilgisi de bu yöndedir. Öncelikle Türkiye’nin sahip olduğu petrol kaynaklarına bakıldığında, Türkiye’nin 1 milyar 30 milyon 
ton petrol rezervi olduğu düşünülmektedir. Ancak bu petrolün, 183,5 milyon tonluk bö-lümü üretilebilir seviyede olduğu kabul edilmektedir. 
Rezervlerinde yüzde 76’sı tüketilmiştir. Tüm bunlar doğrultusunda, Türkiye’nin günlük petrol üretimi,2,4 milyon ton üretim ile 45 bin varildir 
(Global Enerji, 2013). 

Bunun yanında, Türkiye kendi ihtiyacını karşılayacak kadar petrol üretimi yapamamaktadır. Türkiye’nin petrol ithalatı bu sebeple yüksektir. 
Türkiye’nin petrolde dışa bağımlılığı %90 oranında görülmektedir (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, 2014: 27). 
Ancak Türkiye geçiş yolu olması sebebiyle birçok boru hattı projesi içerisinde yer almaktadır. Bu projelerin önemi, Türkiye’nin Avrupa’ya petrol geçişlerinde kendi üzerinden geçiş sağlayarak hem petrolün ulaşacağı mesafeyi kısaltmak, hem de petrol yollarının güvenli bir alandan geçmesi açısından önemlidir. Bu açıdan Türkiye, Irak ile Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı projesi içindedir. 
Bunun yanında, Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı, Azerbaycan petrolünün Ceyhan’a kadar ulaşıp, oradan dağıtılması amacıyla gerçekleştirilmiş olup, 2013 yılında yaklaşık 685,000 v/g’lük Azeri ve Türkmen petrolü Ceyhan’a ulaşmış ve buradan da dünya pazarına ulaştırılmıştır (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, 2014: 42). 

Türkiye’nin enerji projeleri sadece petrolle sınırlı olmayıp, doğal gaz projeleri de vardır. Yani Türkiye coğrafi konumunu en iyi şekilde kullanmak istemektedir. Diğer ülkelere oranla, Türkiye’nin sınırları içerisindeki boru hatlarının güvenliğinin sağlanıyor olması ve petrol veya doğalgazın dünya pazarına daha kısa yoldan ulaşıyor olması da alıcı taraf için kolaylık sağlamaktadır. Ancak bölgede Türkiye dışında birçok ülkenin de yeni projeler veya gerçekleşmiş projeler için de olması, rekabet ortamını oluşturmaktadır. 

Irak ekonomisi tarihsel olarak bir dönüşüm ve gelişim içerisinde görülmüştür. 1950’li yıllara kadar, diğer Ortadoğu ülkeleri gibi Irak’ın da ekonomisi tarıma dayalı bir ekonomiydi. Ancak, 1958 yılındaki devrimden sonra, 1980’li yıllara gelindiğinde Irak ekonomisi Arap dünyasının Suudi Arabistan’dan sonraki en büyük ikinci ekonomisi konumuna gelmiş, ekonominin temeli ise petrole dayalı olmuştur (Etheredge, 2011: 32). 

Ancak Iran-Irak Savaşı, Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrası ABD müdahalesi ve yaşanan ambargolar, ülkenin ekonomisinin ve Gayri Safi Milli Hasılası’nda düşüşe götürmüştür. 

Irak potansiyel olarak bulunduğu coğrafyanın gelişmesi en kolay ülkelerden biri olarak görülebilir. Çünkü sahip olduğu petrol kaynakları ve aynı zamanda bölge ülkelerine göre daha fazla su kaynakları olması gibi unsurlar, ülke ekonomisinin gelişebilme ihtimalini arttırmaktadır. Ancak yaşanan savaşlar ve rejim değişikliği doğrultusunda ortaya çıkan iç karışıklıklar, bu potansiyelin ortaya çıkmasına engel olmuştur. 
Irak’ın sahip olduğu petrol kaynakları iki bölgede yoğunlaşmaktadır. Bunlar, Musul-Kerkük Bölgesi ve Basra Körfezi tarafındaki bölgelerdir (Gritzner, 2003: 70). 

Irak Petrolleri, savaş ortamının doğuşuna kadar olan süreçte hedeflenen boyuta ulaşmış olsa da, Saddam Hüseyin döneminde devlet kontrolü 
altına alınması ve ABD’nin müdahalesiyle yaşanan Körfez Savaşları sonrasında Irak ekonomisi ciddi yara almıştır. 
Savaşın ve iç karışıklıkların getirdiği sancılı süreçte, boru hatları, petrol kuyuları ve rafineriler zarar görmüş, sabotaj saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştır (Aydın, 2007: 63). Bu sebeple de petrol üretimi ve ihracatından istenen seviyeye gelinememiştir. 

Rakamlarla bakılacak olursa, 115 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervine sahip Irak’ın ihraç gelirlerini %80 petrol oluşturmakta olup, bu rakam 1970’lerin sonlarında 3.5 milyon varil civarındayken, 2003 ABD müdahalesi sonrasında 400 bin-500 bin varile kadar düşmüştür (Selvi, 2009: 92). 

Zaten bu dönemden sonraki süreçte de, ülkede sağlanamayan istikrarın etkisiyle petrol gelirleri ihracatın büyük bir kısmını kapsamasına rağmen geçmişe göre düşük bir seviyede kalmıştır. 

Irak petrol ihracatı kapsamında dahil olduğu petrol boru hattı projeleri vardır. Bu projelerden Türkiye-Irak Petrol Boru Hattı hayata geçirilmiş projelerden biridir. Bunun dışında Irak, tarihsel olarak birçok petrol boru hattı projesine dahil olmuş ve gerçekleştirmiştir. 
1977 yılında, Ceyhan’a Türkiye ile boru hattı inşa edilmiş, öncesinde Suriye ile birlikte inşa edilen boru hattıyla ile birlikte birleştirilmiştir (Etheredg, 2011: 39). 
Öncesinde, 1934 yılında İsrail’e Hayfa’ya bir boru hattı yapılmıştır. 1948’e kadar işleyen bu boru hattı, Filistin ile İsrail arasında savaşın patlak vermesiyle Irak tarafından sonlandırılmıştır (Zedalis, 2009: 13). 
Bunun yanında, Irak-Suriye-Lübnan (ISL) boru hattı, yapıldığı andan itibaren en yoğun kullanılan hat olmuştur. Ancak 1980 yılında gerçekleşen Irak-İran 
Savaşı ile birlikte, bu hattın kullanımında yeni sıkıntılar doğmuştur (Zedalis, 2009: 14). 

Körfez Savaşı Sonrası Türkiye-Irak İlişkileri 

Soğuk Savaş sonrasında iki ülke ilişkileri dönem dönem değişiklik göstermiştir. 

Öncelikle iki ülke arasındaki ilişkilerde, çok problemli dönemler olmuştur. PKK terör örgütünün Irak’ta konuşlanması, Türkiye açısından iki ülke arasındaki en önemli sorunlardan biri olmuştur. Ayrıca 1990’lı yıllarda, iki ülke arasındaki su sorunları da ikili ilişkilerin sorunları arasındadır. 
Bunun yanında, Türkiye’de bulunan ABD üssü, Körfez Savaşları’nda Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne vermiş olduğu destek de, iki ülke ilişkilerinin sorunlarının arasında göstermektedir. 

Ancak tüm bunların yanında, ticari ve ekonomik bağlamda ilişkilerin de geliştiği dönem olmuştur. 

Irak’ın Kuveyt’i işgali ve sonrasında Körfez Savaşı’na Türkiye’nin Irak’ın aleyhinde tam destek vermesi, o dönemde iki ülke arasında sorunlar ortaya çıkarmıştır. Bu sorunlar kapsamında, Türkiye’nin Irak ile olan ekonomik iş birlikleri, petrol taşımacılığı ve Türkiye ihracatına olumsuz etki bırakmış, savaş öncesinde 1 milyar dolar olan ihracat, savaş sonrasında 215 milyon dolara düşmüştür (Sağsen, 2011: 65). 

Aynı zamanda Birleşmiş Milletlerin Irak’a uyguladığı ambargo sonucu Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı kapanmış ve Türkiye petrol hattından elde 
edilen gelirden mahrum kalmıştır. Uygulanan ambargonun niteliği, Türkiye’nin Irak ile olan ticaretini olumsuz yönde etkilemiştir. 1995 yılında Türkiye petrol hattının kapalı olmasından dolayı toplamda 20 miyar dolar zarara uğramış ve ambargonun kaldırılması için Birleşmiş Milletleri ikna etmeye çalışmıştır (İnan, 2013: 77). 1996 yılında, 1 milyar dolarlık satışın 3 ayla sınırlandırılması ile birlikte Birleşmiş Milletlerin kararıyla boru hattı açılmıştır. Açılış amacı, Irak’ın petrolden gelir elde etmesi ve elde ettiği geliri sadece ilaç, gıda, barınma gibi halkının insani ihtiyaçlarını giderebilmesini kapsamaktadır (Sağsen, 2011: 66). 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECKTİR

***