16 Şubat 2015 Pazartesi

YANIT,


YANIT,




Yekta Güngör Özden

18.08.2003/Sayı:37

Dolap çevirme ustaları
Dolap çevirme ustalarının, çeviremeyecekleri şey yoktur. İşlerine gelmeyen her şeyi tersine çevirip kendi yansıttıkları-tanıttıkları ya da anlattıkları gibi olduğunu benimsetmeye çalışırlar. Anlamamış da olabilirler ama gerçekte anlamalarına karşın, kendilerine göre anlamayı yeğlerler. Bunların kimisi de “yavuz hırsız ev sahibini kurtarır” sözünü anımsatan bir tutumla kendi eylem ve söylemini size ilişkin gösterir. Hiç ilginiz olmayan, aklınızdan hiç geçmeyen durumlarla bağlantı kurmaya, sizi sorumlu tutup suçlamaya çalışırlar. Arkalarındaki patron desteği, bu şerefsiz tetikçileri giderek şımartır ve azdırır. Bunlar arsız, yüzsüz, onursuz, soysuz, hırsız, ahlâksız, dönek bağnaz, yobaz, bilgisiz, saplantılı, sapkın, sayrılı (hasta), yalancı, karaktersiz, kişiliksiz, iğrenç ve aşağılık yaratıklardır. Her kötülüğün kaynağıdırlar, her kötülük beklenir. Daha neler söylenebilir ama bu tür kararmış ve küçülmüşlerin, “üfürük” bile olmayanların düzeyine inerek dilimi ve kalemimi kirletmeyi kendime yakıştıramıyorum. Dün görüşmek-konuşmak için saatlerce kapınızda bekleyen, gölgeniz gibi dolaşan, fırlayıp koşarak isteğinizi yerine getirmek üzere bakışlarınızı izleyen, birlikte görünmeyi, aynı ortamda ve masada bulunmayı mutluluk, onur ve övünme nedeni sayanlar, yetkiniz sona erip etkiniz kalmayınca ya da azalınca sırtını döner, görmezlikten gelir. Dahası, tüm bozukluklarını ortaya koyarak karşıtlıklar sergiler, yalanlar sıralar, olaylar uydurur, yeni yetkililere yaranmak çabasıyla düşüklüğün her biçimine, âdiliğin her kılığına, alçaklığın her kalıbına girer. Yurtdışına kaçmışlar, yasadışı örgütlerde de çalışmışlardır. Sonra dönüp para karşılığında, ömründe demokrasi dışı önerisi olmamış, alnı açık, yüzü ak insanlara çamur atarlar. Yağcılığını yaptıkları siyasetçiler de bu yılışık ve şımarıkları devlet olanaklarından yararlandırarak şişirirler.
Mütareke Basını işgal altında idi, ya bugünküler?
Kendi mide bulandırıcı niteliklerini ve mârifetlerini (!) başkalarına yüklemeye çalışan bu düzenbazların nasıl oynayıp oynaştıkları ibretle izleniyor. Toplumsal yaşamımızın çirkinliklerinin önünde, kimi köşebaşlarını-özellikle medyada bir gün orda bir gün burada olsa da-tutan bu kokuşmuşlar geliyor. Sömürgeci-işgâlcilerle işbirlikçi patronları övüp desteklemeleri uyduluk ve uşaklık olmuyor, Silâhlı Kuvvetler’in önemini belirtmek, konumunu anlatmak, yanlışlık ve sakıncaları önlemek çabası askere dayanmak ve faşistlik oluyor. Böyle sapla samanı ayıramayan, “Ramazan haftası”nı “mangal haftası”na çeviren yabanıl kafalar kendi Maoculuklarını, Stalinciliklerini, Hitlerciliklerini, Mussoliniciliklerini, Saddamcılıklarını, köktendincilik ve mezhepciliklerini, önceleri kimlerin yanında kuyruk ve tükrük hokkası gibi dolaştıklarını, neler yazıp yaptıklarını unutuyorlar. Ama unutturtamazlar. Şeriat şakşakçılarını, işkence, yakma, yaralama, öldürme, bölme, parçalama, yağma, soygun, hortum olaylarını alkışladıklarını birlikte, oldukları siyasal kişilerin buyruğunda ve nelere ortak olduklarını örtme açıkgözlülüğüyle çalakalem yazıyorlar. Mütareke Basını işgal altında idi, ya bugünküler? Sapkınlığın (ihanetin) bahanesi ve özrü olmaz. 12 Eylül’de biz uyarılarımızı yapar, baştakilerin demokrasiye geçiş sözünü tutmaları için önerilerimizi sıralarken, Anayasa taslağının yalnızca yargı bölümünü otuzdan fazla yazıyla eleştirirken, ulusumuzun hak ve özgürlüklerini savunmak için ağır görevleri özveriyle yürütürken “dut yemiş bülbül” gibi susanların seçilmek ve bir yerlere gelmek için kimlere nasıl yalvarıp yakardıklarını, sonra nasıl açılıp inkâr ve ihânet korosuna katıldıklarını ilgililer biliyor.
İşgalcileri ve işbirlikçi paralı güçlerin kucağındalar
Daha çok kendilerini niteleyip tanımladıkları yazılarıyla hiçbir ya da yararlı, yeterli bilgileri olmayan konularda dedikodu üretip karıştırıcılık yaparak medya vitrinlerinde boy gösteren “aklıevvel”ler, birbirinin elinden tutarak, 12 Eylül ortamını ve siyasal kodamanları kullanarak yerleşip yerleştirildikleri mevzilerden serseri atışlarla saldırıyorlar. Ne insanlık, ne saygı, ne yurt, ne yurttaş, ne hak, ne kişilik, ne onur, hiçbirşey umurlarında değil. Kendisi gibi düşünmeyeni düşman gören bir ilkellik. Bağımlılık, çıkar ve çekemezlik iliklerine işlemiş. Sormadan, öğrenmeden, araştırmadan, kanıtlamadan, atıp tutarak sütun dolduruluyor. Yurtdışından yurtiçindeki koroya eşlik eden pişkinleri, düşkünleri de var. Kimlere yaslandıkları, kimlerin bunlara dayandığı önemli değil. Hiçbirşey olmadıkları ve olamayacakları, saldırdıkları değerler, kavramlar, kurumlar gözetilince daha iyi anlaşılıyor. Düzeysizlikleri, terbiyesizlikleri, kişiliksizlikleri sırıtıyor. İşleri güçleri yağcılık, yalakalık, maskaralık, madrabazlık, şarlatanlık, şapşallık. Dün asker-sivil güçlüleri alkışlarlar, etmedikleri dalkavukluk kalmazdı. Bugün işgalcileri ve işbirlikçi paralı güçlerin kucağındadırlar. Yarın nerede, nasıl, kimlerle olacakları kestirilemez. Çoğu medyadaki bu yanar-sönerlerin şımarıklığı kendilerini kullandığını sanan, “Bizim itlere söylerim, yazar / yazmaz” dediği de anlatılan patronlarını istedikleri gibi kullanmaktan geliyor.
Silahlı Kuvvetler’i savunanları suçlamak niye?
Demokrasi, bir eğitim, bir disiplin, bir öğreti, bir siyasal terbiyedir. Çoğulcu, katılımcı, kurumlar ve kurullar düzeni, kendi kendini yönetim biçimi, bir dünya görüşü olması, insan ve insanlık üzerine kurulma gerçeğini değiştiremez. Ülkesini, ulusunu, devletini, namusumuzu ve onurumuzu canlarını adayarak koruyan Silâhlı Kuvvetler’i, hak ve özgürlüklerle demokrasiyi, düşünce ve inancın güvencesi lâikliği özveriyle savunan kurum ve kişileri karalayıp suçlamak niye? Görüşlere katılmaz, davranışları uygun bulmaz, yapılanları eleştirirsiniz. Bu her bireyin en doğal hakkı, hatta kamusal konularda ödevi. Ama kişilerle, kişiliklerle uğraşmak yaradılışından yakınlarına kadar konuyla ilgisiz sataşmalara ve saldırılara kalkışmak yakışıksızdır. Kimin ne olduğunu halkımız bilmiyor mu? Yolsuzluk, ahlâksızlık olaylarına karışanlara, ülkesini parselleyip satmak isteyenlere söz etmeyeceksin, gezi, armağan, harçlık ve başka sunuşlarla yaklaşanları öveceksin. Onlardan ve adamlarından korkacaksın, efendiliğini, terbiyesini, düzeyini bozmayan, özel savunma olanağı bulunmayan kurumlarla görevlilerine, güçsüz sandığın emeklilerle, emekli olacağı yakınlaşanlara çatacaksın. Ve hiçbir utanma, çekinme, haklı neden olmadan, üstelik yalanın, palavranın, pisliğin bini bir paraya, vasiyeti “vesayet”, raptiyeyi “zaptiye” sanarak, yaşamında kimsenin adamı olmamış, ancak ilkeleri savunmuş karanlık tek noktası bulunmayan insanları, kerpiç beynin, çürük yüreğin, paslı dilin, küflü kaleminle yıpratıp yıkmaya çalışacaksın. Bu azgınlığı, yurt kurtarıp yepyeni bir devlet kurana, yaşamını, namus ve onurunu borçlu olduğun insanlara kadar genişleteceksin. Bu kötü davranış, bu değerleri anlamamanın ve bunlara yaraşır olamamanın kanıtıdır. Yurtseverliği, Silahlı Kuvvetler’e önem verişi, kurumlara ve vatandaşlara saygıyı, “askere dayanmak, asker ve siyaset yandaşlığı” saymak, sakat bir anlayış, sapkınca bir yaklaşımdır. Dalkavuklarla dönekler herkesi kendileri gibi zanneder. Kimi zavallı da bilmediği konuda eleştiri yazmaya kalkışarak, kendine ilgi çekmek ister.
Atatürkçülükte birleşmek kötü mü?
Uslanması ve düzelmesi zikzaklar ve gelgitleriyle olanaksız görülen bu türediler, barışı, anlaşmayı, uyum ve uzaklaşmayı da bilmezler. Uygarlık gereklerini gösterişte, parayla ve bu yolla edinilip sağlanan olanaklarla bulurlar. Kişiliğe, niteliğe, kafa yapısına, düşünce ve duygu değeriyle, yürek ve ahlak temizliğine önem vermezler. Dinleri, imanları paradır. Bu nedenle olayları para gözüyle algılar ve yorumlarlar. Kimi doğrularda birleşmeyi, kimi uygunlukları paylaşmayı olağan bulmayıp kendi kıt düşüncesiyle amaçlı biçimde değerlendirir. Kendi yanlışını, tersine çevirdiği durumun doğrusu olarak verir. Kimi doğrularda buluşmak, ilkelerinden ödün vermeden kimi kötülük, yanlışlık ve aykırılıklara birlikte karşı çıkmak, neden kurumsal birleşme ve yeni bir yapılanma sayılsın? Olsa olsa yeni bir görünüm yeni bir karşı koyma yöntemi ve biçimidir. Karşıt düşünce, karşıt görüş ve değişik yolda olanların birleştikleri doğrular, buluştukları noktaların varlığı bir yaşam gerçeğidir, yadırganamaz ve kendince başka nedenlere bağlanamaz. Kavgaya ne gerek var? Yanlışı düzeltmek, yanılgıdan dönmek, hata nedeniyle özür dilemek erdemlilik değil mi? İnsanların tüm görüşleri birbirininkinin aynı ya da ayrı mı olur? Aykırılıkları, ayrılıktan temelde ya da ayrıntıda olsa bile birleştikleri görüş, buluştukları doğru, anlaştıkları konu olamaz mı? Genelde ve ilkede, örneğin ulusu ve ülkeyi kapsayan bir insan ve hukuk kurumu olan devlette; kurtarıcı ve kurucu Atatürk’te; tam bağımsızlığı, özgürlüğü, ulusal egemenliği ve aydınlanmayı amaçlayan Atatürkçülükte, ahlâkta, adalette, insanlıkta, demokraside, bilimsellikte, eşitlikte birleşmek kötü mü? İlkelerinden, düşüncesinden, inancından ödün vermeden kimi birleşme ya da yöntemde ayrılma neden sakıncalı olsun? Parayla, pulla değil, özveriyle, onurla yürünüyor. Bir yere bağlı, aylıkla yazmıyoruz. Bağımsız, özgür, kişisel görüşümüzü açıklıyoruz. Yalnız kendi yazımızdan ve imzamızdan sorumluyuz. Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçiliktir. Tutuculuk, ırkçılık-turancılık değildir. Atatürkçü olmak, her iyiyi, güzeli, doğruyu her konuda ve her alanda benimsemek, insanlıktan, usdan, bilimden, barıştan, çağdaşlıktan, demokrasiden, eşitlikten yana olmak demektir. İlkelilik, tutarlılık demektir. Atatürkçü olunca başka şey olmaya, başka kurama, öğretiye ve ilkeye özenmeye, öykünmeye hiç gerek yoktur. Bunları anlamadan yazmaya kalkışmak gülünçlüğüne düşen medya papağanlarına ne dense azdır. Birbirlerine taktıkları adlar zaten neleri çağrıştırıyor...
Solun ulusalcılıkla bağdaşmayacağını savlayan kafalarla biryere varılmaz
Bölücü-yıkıcı, soykırımcı; inanç sömürücüsü, sahte dindar, şeriatçı; mandacı, numaracı; hortumcu, soyguncu; kaçakçı, çıkarcı rüşvetçi, mafyacı, yerli yabancı işbirlikçiler, tüm kötüler ve sakıncalılar birleşiyor, büyüyor, bir şey olmuyor da ülkesini, ulusunu seven, devletine bağlı, insana saygılı, namuslu insanların, belli konularda, görüşüp konuşmadan, önceden anlaşmadan, tutum, davranış, tepki benzerliği niye eleştiriliyor? Nedeni açık: Korkuyorlar. Hele kimi siyasal kurumların daha birleşme, bütünleşeme, katılma, yeniden yapılanma gibi üzerinde anlaşmış, kararlaştırılmış bir yöntem belirlenmeden dayanışmaları olasılığı duyulunca “mâlumlar”ın etekleri tutuşuyor. Anlamıyorsanız hiç değilse susmasını ve beklemesini biliniz. Solun ulusalcılıkla, ulusalcılığın da solculukla bağdaşmayacağını savlayan kafalarla tartışılmaz ve biryere varılmaz.
İyiliklere karşı, kötülüklerden yana olanlara “Tu.. size!” demek hakkımız, gerçekleri konuşmaktan çekinmemek, kaçınmamak görevimizdir.
Açıklama
Emekli olduktan sonra, söz gelmemesi için beş yıl bekleyip Atatürkçüleri birleştirmek amacıyla siyasal görevi koşullu kabûl etmeme karşın, bozukluklarına yenik düşen kimilerinin, olanaklarım dışında kalan aygıtları ve yöntemleri kullanarak adlarını da vermeden, gerçekdışı savlarla beni suçlayıp kötü tanıtmaya çalıştıklarını duydum. Kişilik, eğitim ve ahlâk sorunluların bu tür çabalarını, önceki davranışlarının tersine, değişik biçimde sürdürdüklerini biliyor ve asla önem vermiyorum.
Ancak kimi tanıdıkların isteği üzerine, özellikle gençlerin bilmesi için, özetle şu açıklamaları sıralıyorum:
1.Ankara Barosu Başkanlığım sırasında (1972-1974) benim neden olduğum bir avukatın tutuklanması olayı yoktur. Baromuz da böyle olumsuz bir duruma neden olmamıştır. Tersine, tutuklanan kimi hukukçularla ilgilenilmiş, istenmeyen durumlara düşmemeleri için gerekli başvurular yapılmıştır.
2. Baro işlemleri, Yönetim Kurulu kararıyla yürütülür. Başkan ancak imzasıyla iletir, uygulamayı yapar. Başvurular ve Cumhuriyet Savcılığı kanalıyla gelen ihbarlar zorunlu olarak incelenip karara bağlanır. Disiplin Kurulu'nun uyarı niteliğindeki kararı vardır. Siyasal tutumu nedeniyle cezalandırılan avukat yoktur. Başkanlık yazısına yanıt vermeyen bir avukatın yasa gereği aldığı para cezasını partili oluşuna bağlaması amaçlıdır. Dönemimde hiçbir parti etkisini kimse söz konusu etmemiştir.
3. ODTÜ’nün 1961’den beri aralıklarla yaptığım avukatlığından Rektörlüğün tutumunu uygun bulmadığım için 1971 Mart ayında, yurt olayları günü, alacaklarımı da bırakarak ayrıldım. Bu arada Öğrenci Birliği’nin ve Mezunlar Derneği’nin de avukatı idim. Hiçbir öğrenciyle kişisel bir sorunum, karşılıklı işlem konumuz olmadı. Kimseyi şikâyet ya da ihbar etmedim. Ulaş Bardakçı ile Taylan Özgür sanırım ortaokuldan öğrencilerimdi. İçtenlikli bir yurttaş, özenli bir hukukçu olarak, hukukdışı, yasadışı olaylara, kargaşa ve kavgaya, anarşi ve teröre hep karşı olduğumu söyleyip yazdım, şimdi de aynı tutumumu sürdürüyorum. Hiçbir aşırılığın içinde ya da yanında olmadım. Ün, san, çıkar gözetmedim.
Yanlışları doğru sanarak yaparız. Varsa bir aykırılığım öğrenmek hakkımdır. Kimseye veremeyecek bir hesabım yoktur. Avukatlığını yaptıklarım, meslektaşların, öğrencilerim, dostlarım, arkadaşlarım üstelik bilinen basın. Hepsine açığım. Amaçlıları kendi kararıyla baş başa bırakıyorum.
Yalan ve iftirayla her şey yakıştırılabilir. Bilerek, isteyerek ve amaçlı biçimde kimseye bir kötülüğüm, zararım dokunduğunu sanmıyorum ve anımsamıyorum. Gitmediğim yerlerde -üstelik şehir dışı- bulunduğum yazıldı. Kullanmadığım sözler bana bağlandı, yapmadığım davranışlarla eleştirildim. Yanıtlarım, düzeltmelerim yayımlanmadı. Anlattıklarımı kendi sözcükleri ve yorumlarıyla benim sözlerimmiş gibi yansıttılar. Fotoğraflarımı ters bastılar. Daha neler. düzeysizlik, düşüklük.
Kimi karşıtlık ve bağımlılık nedeniyle duygusallığa kapılıp yanlı yazıp konuşanlar özür dilediler. Yine de herşeyi tersine çevirip, sıkılmadan kuyruklu yalanlara yer verdiler. Adı geçen birisi olarak sormadılar bile. Kaç kez açıklamama, gerçekdışı yayınlarını Mahkemede tazminata bağlatmama karşın “mason” olduğumu, üstelik masonları üye yazıp yönetici yapanlar, yayıyorlar. Böyle bir üyeliğim yok. Olsam çekinmeden söylerim. Sakıncalı bulmuyorum. Tıpkı “Saddam’dan değil, barıştan yanayız. ABD’ye değil, savaşa karşıyız” içerikli yazımı, Karen Foog’u kınamamı tersine çevirdikleri, “AB’ye eğilmeden, ezilmeden, eşit girelim” dememi “Girmeyelim” diye verdikleri gibi.
Dedikoduyu, yalanı, terbiyedışı davranışları kendilerine nasıl yakıştırıyorlar? Amaçları ne, neye yarıyor? İnsanları yormanın, insanlara kıymanın, karşılıksız ve özveriyle yapılan hizmetlerin gücünü kırmanın ne anlamı var?
Benim kimsenin cezalandırılması, cezasının yerine getirilmesiyle ilgili sözüm yoktur. Namuslu ve şerefli insanlar yalan söylemezler. Utanmadan yazmaya çalıştıkları yalanlarının kanıtını, benim bu açıklamamın tersini ortaya koyan belgelerini -lâf değil, belge- getirsinler, görüşelim. Ankara Barosu dergileri, yazılarım, kitaplarım, Anayasa Mahkemesi kararları ve tören konuşmalarım ortada. Buyursunlar.. Dayanak gösterip eleştirsinler.. İlgisiz kimseleri araya katmadan, yormadan.. Saklanmadan, eveleyip gevelemeden. Mertçe, uygarca..



..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder