28 Mart 2019 Perşembe

TEK BİR GERÇEK DİN Mİ VARDIR? BÖLÜM 1

TEK BİR GERÇEK DİN Mİ VARDIR?  BÖLÜM 1





EVRENSEL KRİTERİ TESBİT ETME KONUSUNDA BİR DENEME*
Hans KÜNG**
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2012, 27, 185-210
Çeviri: Mustafa ÇAKMAK***
EVRENSEL KRİTERİ TESBİT ETME KONUSUNDA BİR DENEME*


Özet: 

Bu makalede yazar, öncelikle dünyadaki dinlerin çeşitliliği ve farklılığını açıklama konusunda dört temel yaklaşıma dikkat çeker. 
Bununla birlikte doğru dinin var olup olmadığı temel sorusunu tartışır. “Eğer tek doğru din varsa bu doğru dinin ölçütü nedir?” sorusu bağlamında bir dinin doğruluğunun üç temel ölçütü olduğunu iddia eder. Bunlar; genel ahlaki ölçüt, genel dini ölçüt ve özel Hristiyan ölçütüdür. 
Yazar, bu makalede temelde şöyle bir kanaati dile getirmektedir: “Hiçbir din gerçeğin tümüne sahip değildir, gerçeğin tümüne sahip olan yalnızca Tanrı’dır.”

*Bu çalışma, editörlüğünü John Hick ve Brian Hebbletwaite yaptığı “Christianity and Other Religions” adlı eserin 118-145 sayfaları arasında yer alan Hans Küng’e ait “Is there One True Religion? An Essay in Establishing Ecumenical Criteria” başlıklı bölümünün tercümesidir.

*İsviçreli Katolik bir teolog olan Hans Küng (D.1928), Tübingen’deki Katolik İlahiyat Fakültesinde uzun yıllar Profesör olarak görev yapmıştır. 
En çok bilinen kitapları: Infallible? An Inquiry (İngilizce çevirisi, London 1971), (Mutlak? Bir Araştırma), On Being a Christian (İngilizce çevirisi, London 1977), (Hristiyan Olmak Üzerine) ve Does God Exist? (İngilizce çevirisi, London 1980) (Tanrı var mı?) şeklinde ifade edilebilir. 
1979 yılında ders verme yetkisi Vatikan tarafından elinden alındığında Küng, aynı üniversitede ‘Ekümenik Araştırmalar Enstitüsü’nde Profesör olmuştur. 
Hans Küng, Hristiyanlık, diğer dinler ve evrensel ahlak konusunda birçok kitap yayımlamıştır.

*Yrd. Doç. Dr. ,Giresun Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, 
m_cakmak@hotmail.com.

Tek Bir Gerçek Din mi Vardır? Evrensel Kriteri Tesbit Etme Konusunda Bir Deneme*
Hans KÜNG**
Çev. Mustafa ÇAKMAK***
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2012, 27, 185-210

Günümüzde ekümenik teolojinin dünya dinleri boyutundan ayrı düşünülebilir olduğunun eleştirilmezliği konusunda ısrar etmek kolay, fakat bu isteği gerçekleştirmek zordur. Altmışlı ve yetmişli yıllarda Hristiyanlığın içyapısı üzerine yoğunlaştıktan sonra, daima göz önünde olan dünya dinleriyle ilgilendiğim dönemde, kendimi radikal olarak nitelendirilebilecek bazı yeni bilgilere sahip buldum. Herhangi birinin kendi başına karmaşık tarihleriyle çeşitli dinler hakkında bilgi sahibi olmaya çalışması oldukça yorucu bir iştir. 

Diğer dünya dinleriyle ilgili tartışmanın kesinlikle esaslı bir hayatta 
kalma mücadelesi olduğunu ve dünyadaki barış uğruna bunun gerekli 
olduğunun giderek daha çok farkına vardım. En fanatik ve acımasız 
politik mücadeleler rengini, ilhamını ve meşruluğunu dinden elde etmiyor 
mu? Şayet dinler barış, komşu sevgisi, uzlaşı için şiddetin karşısında olma, 
ve merhamet konularında sorumluluklarının daha erken farkına varsaydı 
ve yine anlaşmazlıkların kışkırtılmasına yardım etmek yerine onların 
çözümüne katkı sağlasaydı bu durumdan etkilenmiş ne kadar insan 
kurtulabilirdi? Kim bilir! Bu yüzden bugün herhangi bir evrensel teoloji, 
dünya barışı için sorumluluğa ortak olduğunu kabul etmek zorundadır. 
Dünya dinleri arasında barış olmadıkça gerçek barış var olamaz. Yine 
Hristiyan Kiliseler arasında barış olmadan dünya dinleri arasında barış 
olamaz. Kilisenin ekümenikliği dünya ekümenikliğinin tamamlayıcı 
parçasıdır. Öyle ki Hristiyanlık merkezli içsel ekümenizim ile tüm 
dünyaya yönelik dışsal ekümenizim (misyon) birbirine bağımlıdır.

Fakat dünya dinleri arasındaki anlaşmazlıklar barış konusunun 
ötesine geçmektedir. O, yalın bir şekilde hakikat sorununun bir 
açıklamasını gerektirir. Her ne kadar farklı dinlerin materyal analizi ve 
dinlerin kıyaslanması görünürde fkri ayrılıklar veya yakınlaşmalar 
meydana getirebilse de hakikat sorunu devamlı ve engellenemez bir 
şekilde var olmayı sürdürmektedir. Tek bir doğru din veya birden çok 
doğru din mi vardır? Dinlerin birbirinden farklı doğruluk iddialarını 
değerlendirebilecek bir kriter sistemi var mıdır? Eleştirel evrensel teoloji 
bugünlerde ‘doğru din’ (hakikat-gerçek) sorunu hakkında ne söylemektedir? Aşağıdaki yorumlar dinler arası evrensel diyalogun temel 
sorunsalına yöneliktir.

Dinlerin ve kiliselerin tarihlerinde hiçbir sorun hakikat sorunu gibi 
bu kadar çok anlaşmazlığa, kanlı çatışmalara ve hatta din savaşlarına 
neden olmamıştır. Hakikate yönelik kör fanatizm, engel olunamayan 
zararlara, kazıklarda yanmalara, yıkımlara ve tüm zamanlarda, tüm 
dinlerde ve tüm kiliselerde cinayetlere neden olmuştur. 

Diğer taraftan, Küng, Tek Bir Gerçek Din mi Vardır? Evrensel Kriteri Tesbit Etme Konusunda Bir Denemehakikate yönelik ciddi ihmaller ve ilgisizlikler ümitsizlik ve bunalımlara neden olmakta, öyle ki birçok insan artık onlardaki hiçbir şeye 
inanmamaktadır. Bir kanlı çatışma tarihinden sonra Hristiyan Kiliseler 
hakikat üzerine sürdürülen tartışmaların köşelerini keskinlikten arındırmayı ve ekümenik ruhun içinde genel cevaplara ulaşmayı öğrenmiştir. Bu cevaplar elbette uzun süre devam etmeli ve nihayetinde onların pratik sonuçları olmalıdır. Aynı durum Hristiyanlığın diğer dinlerle ilişkilerinde de görülmek zorundadır. Hâlâ bazı insanlar şu soruyu sormaktadır: Hristiyanların kendi kimlikleri ile kendi dinlerinin gerçekliğinden vazgeçmeden diğer dinlerin de gerçekliğini kabul 
etmelerine izin veren sağlam bir teolojik yol var mıdır?

I. Tek veya Çok Çeşitli: 

Pratik (Pragmatik) Bir ÇözümFakat bununla birlikte başka bazıları aksine şöyle sorular sorar: Bu, hâlâ hepimiz için, daha açıkçası aydınlanma nesli için bir sorun mudur? 

Biz hâlâ kendi kimliklerimizin yayılmasından korkuyor oluşumuz 
nedeniyle entelektüel geçmişteki artçı hareketlerle mücadele etmiyor 
muyuz? Bu kadar uzun süredir pragmatik bir çözüm bulunamadı mı? 
Sultan Saladin, Lessinng’in ‘Nathanthe Wise’ adlı etkileyici şiirinde “bu üç 
dinden yalnızca biri doğru biri olabilir…” iddiasında bulunur. Ve 
devamında şu eklemeyi yapar “Senin gibi bir adam doğumun kaza ile 
fırlattığı yerde kalmaz; eğer kalırsa bu durum, sezgi, gerekçeler, neyin 
daha iyi olduğuna dair yapılan seçim sebebiyledir. (act 3, scene 5)
Fakat söz konusu sezgi neye dayanmaktadır? Neyin daha iyi olduğunu seçmede gerekçeler nelerdir? Lessing’in çözümü hepimizin bildiği gibi üç halka kıssasında dile getirilir: Şayet hakikat meselesinin teorik açıklaması başarısız olur, -ki bu bir varsayımdır- ve sağ halkanın (right ring) hakikat oluşu ispatlanamazsa bu durumda geçerli olacak yol nedir? Bu sorunun cevabı olarak “bu yol sadece pratik tecrübelerdir” denebilir. Onun tarafsız ve bozulmamış sevgisi uyarınca gayret gösteren herkese müsaade et! Yani alçakgönüllülükle, içten barış  severlikle, iyilikseverlikle, en içten boyun eğme ile kendini Tanrı'da ortaya koyan hakiki halkanın gücüne izin ver! Bu yüzden kanıt, yalnızca saf dindar 
insanların hayatlarında kendini ortaya koyar. Problemimiz açısından bu, 
pratik ve olgusal olarak her dinin, kişinin Tanrı'nın gözünde hoş 
karşılanmasına neden olan mucizevi gücün delilini ortaya koyduğu 
ölçüde doğru ve gerçek olduğu anlamına gelir. Basit olduğu kadar açık bu 
bakış açısı, bizi kaçınılmaz hakikat sorunuyla karşılaşma sıkıntısından 
kurtarmaz mı?

Bu yüzyılda, bilhassa hakikat sorununa pragmatik bir çözüm 
öneren Amerikalı Charles Sanders Peirce, William James ve John Dewey 
önemli isimlerdi. Pragmatizm, basit bir şekilde, dinin hakikat oluşuna 
bakış konusunda, dinin genellikle nasıl bir işlev gördüğünü, ne gibi pratik 
sonuçlara sahip olduğunu, bir toplumda ve tarihte bir kimsenin kişisel 
varlığını ve yaşamını şekillendirme açısından gerçek değerinin ne 
olduğunu sorgular.

Dinin işlevselliği ve işe yarar oluşunu fazlasıyla ihtiva ettiği açık 
olan böyle bir fkri inkâr edebilecek kimse yoktur. Dinde teori ve pratik iç 
içe geçmiş değil midir? Kitabı Mukaddesin “Sen onları meyveleriyle 
(yapıp ettikleriyle) tanıyacaksın” şeklindeki ifadesine uygun olarak, bir 
dinin hangi sebeple işe yarar olduğunun pratik kanıtı olmak zorunda 
değil midir?

Aslında temel sorular şunlardır: Doğruluk basit bir şekilde pratik 
kullanışlılıkla eşdeğer görülebilir mi? Bir dinin doğruluğu işe yararlı 
oluşa, yardımseverliğe ve ihtiyaçların giderilmesine indirgenebilir mi? Bir 
dinin değeri olağanüstü bir durumda taktiksel bir gerekliliğe kurban 
edilebilir ya da hatta ekonomik ve politik istismara feda edilebilir mi? 
Nadiren pratik olarak yaşanan bir din aynı zamanda hakikat olamaz mı? 
Devamlı bozulan bir program yine de bir duygu yaratmaz mı? Kendisine 
çok az inanır bulan veya hiç bulamayan bir mesaj hâlâ iyi bir mesaj olarak 
nitelendirilemez mi?

Her halükârda burada, dinin sadece pratik olgulara indirgemeye 
değil, fakat gerçekten iyi bir yaşam pratiği ile yeniden bağlantı kurmak 
anlamındaki pragmatizmden çok daha derin bir pragmatizm anlayışının 
var olup olmadığını düşünmeye ihtiyacımız vardır. Fakat yine de şu 
şekilde sorular ortaya çıkmaya devam etmektedir: Büyük dinler gibi 
böylesine karmaşık bir fenomen, ne gibi bir kriterle değerlendirilmelidir? 
Biz Asya’daki Budizm ve Avrupa’daki Katolikliğin bin yıldan fazla süredir 
devam eden etkilerini sadece iyi veya kötü diye nitelendirmeli miyiz? 
Bugünün bütün dinlerinin hem alacaklı (övülebilir) ve hem de borçlu 
(yerilebilir) yönleri yok mudur? Böylesine bir bakış açısı, bir dinin 
mensubunun sürekli bir şekilde kendi dininin yüksek idealleri ile 
diğerlerinin daha düşük seviyedeki gerçeklerini karşılaştırmasına sebep 
olmaz mı? Sanırım gerçek İslam ya da gerçek Hinduizm ile ideal 
Hristiyanlığı karşılaştırmak, bu durum için iyi bir örnek olabilir.
Bu yüzden “gerçek din nedir?” sorusu, onu soran kimseye geri 
yöneltilmek zorundadır. James, “Dini Tecrübenin Çeşitliliği” (The Varieties 
of Religious Experience, 1902) isimli eserinde ortaya koyduğu klasik 
değerlendirmesinin en başında, ‘gerçek din’ hükmünü vermek için 
kullanılabilir bir kriterin yalnızca ‘ahlaki test’ (ethical test) olmadığını, 
bilakis bu kriterin “felsef olarak kanıtlanabilir bir mantıksallık” 
olabileceğini savunur. Fakat bu bağlamda sorulması gereken soru şudur: 
Acaba “felsefi olarak kanıtlanabilir mantıksallık” ne anlama gelmektedir? 
Açıkçası, bir kimse pratiğe yönelmesine rağmen hakikat sorununun 
üstesinden gelmiş olmaz. Burada yapıcı bir cevap hazırlamak amacıyla 
ikinci bölümde dört temel yaklaşımın bir incelemesine girişmek istiyorum.

Küng, Tek Bir Gerçek Din mi Vardır? Evrensel Kriteri Tesbit Etme Konusunda Bir Deneme

II. Dört Temel Yaklaşıma) Hiçbir din doğru değildir. Veya, tüm dinler eşit şekilde yanlıştır. 
Burada ateist yaklaşımı bastırma gibi bir amacım söz konusu 
değildir. Her ne kadar onun dinlere dönük çeşitli eleştirileri olsa da bu 
kesinlikle benim üzerinde durduğum bir konu değildir. Fakat yine de o, 
tüm dinler için sürekli bir meydan okumayı çağrıştırmaktadır. Normal 
şartlarda, herhangi bir dinin acınası halinin kendisi, dinin öğretilerinin ve 
ritüellerinin boş bir amaca yönelik olduğu, söz konusu dinin, yansıtma, 
illüzyon ve boş vaatler dışında hiçbir şey olmadığından şüphe duymamak 
için yeterli sebebi sağlar. Kısacası, bu dinin doğruluğuna, hatta tüm 
dinlerin doğruluğuna dayanak teşkil edecek hiçbir şey yoktur.
Şimdi, dinin aslında bir gerçekliği -gerçekten birinci, sonuncu ve 
asıl gerçekliği- hedefediğini ispat edemem ve bunu dilemem. Dinin 
tanrıtanımaz rakipleri için kendi paylarına, dinlerin basit bir şekilde 
anlamsızlığa yönelik bir girişim olduğuna dair bir kanıt yoktur. Tanrı gibi 
bir anlamsızlık hiçbir yerde bulunmaz. Bu dünya ile bağımlı kuramsal ve 
teolojik sebep bu sorunun cevabına tatmin edici bir şekilde ulaşamaz. Bu 
nokta üzerinde Kant tümüyle haklıydı. Dinin doğruluğunun çok önemli 
ve ünlü sorununda ona pozitif bir anlam vererek, yaşamımızın büyük 
güven sorunundan daha az ya da daha çok bahsetmeyiz. Bu dünyanın 
bütün açık saçmalığının karşısında yine de evet demek! bir sınavda, 
güvenin gerçekçi eylemi içinde büyük dinlerde kabul edilen insanlığın ve 
dünyanın anlamına, ana zeminine, dayanak noktasına evet demek! Kesin 
kanıtlar yoksa bile en azından iyi sebeplerle kendisi için göstermek 
zorunda olduğu sürece bu tamamen mantıklı bir evettir.
‘Hayır’ diyen kimse tarih önünde sorumluluk almak zorunda 
kalacak. Neanderthhal1 insanının en az cenaze gömme ritüeline kadar geri 
götürülebilen insanlığın başlıca ve antik dini tarihi, ateizmin 
argümanlarını (ki o Avrupa’nın kültür ve düşünce tarihi ile spesifk olarak 
yakından bağlantılıdır- Nietzsche’nin “Tanrı ölü” varsayımı 2500 yıllık 
Batı metafziğiyle bağlantılıdır-) büyük ölçüde öznel hale getirmektedir. 
Birinin, insan ırkını binlerce yıllık tarihi ve küresel uzantısı içinde 
değerlendirip değerlendirmemesi hiç fark etmez. O biri, gelecekte bir 
bakıma deneyüstü şeylere iman etmekten kaçınan bir topluluk 
bulamayacak. Evrensel açıdan bakılacak olursa bazı insanlar arasında var 
olan ateizm, Doğu’ya doğru yayılmış olsa bile karakteristik bir Batı 
Medeniyeti eseridir. O, böylece bu yüzyılda bir kültürel azınlığın meselesi 
olmaktadır.

b) Yalnızca tek bir din doğrudur. Veya, Diğer tüm dinler yanlıştır.
Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında Origen, Cyprian ve Augustin 
tarafından hazırlanıp IV. Roma Konsilinde (1215) kabul edilen Geleneksel 
Katolik yaklaşımı, geniş bir çevrede şu ifadeyle temerküz eder: “Extra 
Ecclessiam Nulla Salus” (Kilise dışında kurtuluş yoktur). Amerika 
keşfedilmeden elli yıl önce Floransa Ekümenik Konsilinde açık bir şekilde 
şöyle ifadeler dile getirilmiştir: “Kutsal Roma Katolik Kilisesi, putperest, 
yahudi, ateist ve hizipçi hiçkimsenin ölmeden önce kendisine 
katılmadıkça ebedi yaşamdan bir parçaya sahip olamayacağına, bilakis 
onların şeytan ve takipçileri için hazırlanmış ebedi ateşe mahkûm 
olacağına kesin bir şekilde inanmakta ve bunu ilan etmektedir. Kilise en 
nihayetinde diğer dinlerin doğruluk ve kurtuluşa yönelik iddiaları için bir 
karar vermemiş midir? Bu, söz konusu durumun en azından 15. 
yüzyıldan 16. yüzyıla kadar nasıl olduğu ve göründüğünün ifadesidir. 
Katolik teoloji, yeni kıtaların keşfedildiği yüzyıldan itibaren, 
tartışılmaz “Kilise Dışında Kurtuluş Yoktur” doktrininin birçok bölümünün 
yeniden yorumlanması ve sonuç olarak tersyüz olması anlamına gelen 
yeni bir anlayışı benimsemeye çalıştı. Fakat mutlak olması nedeniyle bu 
teoloji, asla açık bir şekilde düzeltilmedi. Tabii ki, erken Trent Konsiline 
kadar Bellarmine ve Suarez gibi teologlar vaftiz ve Kilise’ye yönelik 
bilinçsiz bir arzuyu kurtuluş için yeterli olarak kabul ettiler. 17. Yüzyılda 
Roma Katolik Kilisesi keskin Fransız Jansenitsleri tarafından ifade edilen 
“Ecclesium Nulla Gratia” (Kilise dışında merhamet yoktur) prensibini 
kınadı. 1952 yılında Katolik Kilise Engizisyonu (Holy Offce) eski Kilise 
babaları ve Floransa konsili ile mevcut Katolik Kilisesinin dışında kalan 
insanların lanetlendiğini iddia eden bir kampüs papazı olan Fr Leonard 
Feeney’i aforoz etmek için kendini zorunlu -paradoksal bir şekilde yetkili- 
hissetti. 1964 yılında II. Vatikan konsili, son bir kez daha resmi bir 
doğrulama olmaksızın, Kilise bünyesindeki Tanrı'nın herkesi kapsayan 
kurtarıcı isteği ve kurtarma planını şöyle deklare etti: “Kendi hataları 
olmaksızın İsa Mesih’in İncil’ini ve Kilisesini tanıma fırsatı bulamamış ve 
hâlâ temiz bir yürekle Tanrı’yı arayan ve onun isteğini vicdanının sesinde 
farkına vararak yerine getirmeye çalışanki bu durum Tanrı'nın lütfunun 
bir sonucudur- bu insanlar ebedi kurtuluşu elde edebilirler.(Madde 16) 
Hristiyan olmayan dinlerle ilgili bildirgede diğer dinlere yönelik takdir 
edici tutum şu cümleyle doruğa ulaşır: 

“Katolik Kilise diğer dinlerdeki doğru ve kutsal olan hiçbir şeyi reddetmez.”

Bu bakış açısının, geleneksel Katolik yaklaşımın günümüzdeki resmi anlayışı olduğunu söylemek mümkündür. Hatta Hristiyan olmayan dinler bile -çünkü herşeye rağmen insanlar tarihi ve sosyal şartların oluşturduğu dinsel formlara bağlıdırlar- kurtuluşa giden yollar olabilirler. 
Onlar belki ana (orderly) yol değil ama yine de tarihi olarak alternatif 
(extraordinary) yollardır. Nitekim Çağdaş Hristiyan teologlar, Hristiyan 
kurtuluş yolu ile Hristiyanlık dışındaki kurtuluş yolları arasında -bazen 
de yol ve çeşitli patikalar arasında- ayrım yaparlar, ki bu geri dönüşe 
teşekkür etmek gerekir.

Fakat bununla birlikte bir kimse bu teolojik çözümü ve terminolojiyi yargılayabilir. 

Burada önemli olan şey, tarihte ilk kez Katolik Kilisesinin bağnazlığa ve kendi 
doğrusunu diğer doğrulardan çok keskin Küng, Tek Bir Gerçek Din mi Vardır? 
Evrensel Kriteri Tesbit Etme Konusunda Bir Denemebir şekilde ayıran kibirli dışlayıcılığa karşı resmi bir şekilde kendini ifade etmiş olmasıdır. Kilise, Hristiyan olmayan dinleri ve doğrularını bütünüyle mahkûm eden ve öğrenme konusunda yetersiz, gerçeğin kendisi olduğu konusunda fazlasıyla ısrarcı her çeşit kelama kapıları geniş şekilde açan dışlayıcı bakış açısından geri adım atmıştır. Yine o, tüm doğrunun zorunlu olarak onun tasarrufunda olduğu hayaline sahip, diğer 
dinsel yaklaşımlar için kınama öneren ya da aforoz etmeyi tehdit olarak kullanan dogmatizmden uzaklaşmıştır. Diğer dinlere yönelik saygı neticesinde onlara dönük hiçbir aşağılama anlamlı değildir. Ve yine onları anlamaya, dini araştırmalar ve diyalogla yayılmaya öncelik verme konusunda hiçbir ihmal söz konusu değildir.

Bu şekilde Katolik Kilisesinin yirmi yıl önce attığı adımı bugün birçok Protestan teolog atmakta hâlâ tereddüt yaşamaktadır. Onlar, doğruya yönelik Protestan iddiasını ancak genç Barth ve diyalektik teolojinin tasarladığı yol üzerinde ve çoğu zaman diğer dinlerle ilgili dikkatli bilgi ve analiz olmaksızın, dogmatik bir şekilde  değerlendirebilmek tedirler. Öyle ki bu değerlendirmede din, doğal teoloji dışında hiçbir şey, yani bir güç gösterisi, Tanrıya karşı bir başkaldırı, saf ve basit inançsızlıktır. Protestan teologlar, Hristiyanlığın diğer dinler içinde 
herhangi bir din olmadığını söyler. Zira İncil, tüm dinlerin sonudur. 

Bana göre böyle diyalektik bir teoloji daha diyalektik olmak zorundaydı.

Dünya dinleri ne dogmatik bir şekilde kınanmalı ne de diğer 
teologların yaptığı gibi basit bir şekilde görmezden gelinmelidir. Öyle ki 
asil fkirli cahil kimse tümüyle daha sorumsuzdur. Eğer Protestan teoloji 
insanoğlunun çoğunluğunun kurtuluşu sorununa yönelik bir cevaba sahip 
değilse, durumda o ‘tek kutsal Kilise’ küstahlığında kendi aşağılamasını 
rahatça dile getiren ya da aydınlanmış bir tarafsızlıkla yetinen insanları –
Voltaire zamanında olduğu gibi- bugün de şaşırtacak bir sebebe sahip 
midir? Bu, tamamen yetersiz olan Dünya Kiliseler Birliğinin kararsız 
yaklaşımı sebebiyledir. Ne “Farklı Dinler ve İdeolojilerden Kişilerle 
Diyalog için Yönergeler” de (1977-1979), ne de Vancour’da (1983) yapılan 
en son genel kurulda, Hristiyan Kiliseleri dışındaki insanların kurtuluşu 
hakkındaki soru cevaplanamamıştır. Bu sorunun cevaplanmasının 
önündeki en büyük engel, üye Kiliseler tarafından dile getirilen çelişkili 
bakış açıları olmuştur.

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder