Savunma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savunma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2020 Cumartesi

COVİD-19 PANDEMİSİNİN GÖLGESİNDE KALAN KÜRESEL SORUNLAR VE ORTADOĞU MESELELERİ

COVİD-19 PANDEMİSİNİN GÖLGESİNDE KALAN KÜRESEL SORUNLAR VE ORTADOĞU MESELELERİ




COVID-19 PANDEMİSİNİN GÖLGESİNDE KALAN KÜRESEL POLİTİKA VE ORTADOĞU’NUN GÜNDEMİ

Mehmet BABACAN*
* Bursa Uludağ Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Doktora  Öğrencisi ve YÖK 100/2000 Proje Asistanı.
2 Nisan 2020

Yeni Nesil Küresel Salgın: Covid-19

   Dostoyevski, 1872 yılında yayımlamış olduğu “Ecinniler”  adlı romanında Stavrogin ve Kirilov adındaki karakterleri eserin bir yerinde şu şekilde konuşturur:

Stavrogin:-Kıyamet günü melek, bundan böyle zamanın olmayacağını ilan edecekmiş.

Kirilov:-Biliyorum. Bütün insanlar mutluluğa kavuştuklarında, zaman da ortadan kalkacak çünkü artık zaman gerekmeyecek. Çok doğru bir düşünce…
Stavrogin:-Peki, ama zamanı nereye saklayacaklar?

Kirilov:- Hiçbir yere. Zaman bir eşya mı? Hayır. Yalnızca bir düşünce…Zihinlerden silinip gidecek.

Sanırım zaman ve mekân kavramının giderek bulanıklaştığı, hatta tam da şu an neredeyse zamanın durduğu bununla eşanlı olarak hayatın da durduğu tuhaf bir periyottan geçiyoruz; ülke ve tüm insanlık olarak. 

Gözle görülmesi imkânsız bir tek hücreli canlının hayatlarımızı esir aldığı ve dondurduğu bu dönemde en azından uluslararası siyaset açısından küreselleşme, ulus-devlet, bölgeselleşme, güvenlik ve güvenlik tehditleri gibi temel bazı kavramların derinden sorgulanmasını gerektirir biçimde bir özeleştiri yapmak durumunda da kalıyoruz. II. Dünya Savaşı’nın bitiminde ABD’nin Japonya’da kullandığı atom bombaları, ya da  imzalanan birtakım anlaşmalar (AKKA, AKKUM, SALT ve START Anlaşmaları serisi vb. gibi) bağlamında 1990’lardan itibaren sınırlandırılmaya başlanan ve tüm dünyaya artık bir nebze de olsa küresel tehdit olmaktan çıkarıldığı mesajları verilen diğer nükleer, konvansiyonel silahlar ya da füze sistemleri değil küresel güvenliği tehdit eden. Klasik güvenlik anlayışının devlet merkezli bakış açısının ve realist güvenlik anlayışının o çok bildik  high politics-low politics  ayrımının aksine ve  fiziksel tehdit olarak ilk akla gelen, bütçesi milyon dolarlarla ifade edilen nükleer, konvansiyonel silahlar, devasa savaş gemileri, savaş uçakları ya da füze sistemleri bir yana, adına “Covid-19 (Coronavirus/Koronavirüs)” denen gözle görülmeyen bir tek hücreli canlı bütün ulus-devletlerin ve uluslararası toplumun can güvenliğine savaş açarak ancak aynı zamanda çok hızlı ve sinsice yayılarak hepimizi sosyal hayattan izole olmaya ve evlerimize kapanmaya zorladı. Bunun neticesinde yukarıda da belirttiğimiz gibi deyim yerindeyse “hayat ve zaman durdu.” 

Yazının başında yer verilen roman kahramanlarından biri tüm insanlar mutluluğa kavuştuklarında zamanın ortadan kalkacağını iddia etse de günümüz koşullarına bakarak, insanlığın karşı karşıya kaldığı ciddi tehlikler yüzünden bireylerin ferdi ve sosyal yaşamlarına giderek tedirginliğin ve endişenin sirayet ettiğini görmekteyiz. Aşı çalışmaları henüz istenilen seviyeye gelmemişken bu yazı kaleme alınırken tüm dünyada yaklaşık 719.167 koronavirüs vakasının ve 33.900 virüs kaynaklı ölümün gerçekleştiğini öğrenmekteyiz.  

Bütün dünyanın gündeminde birinci sırada yer alan ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından “pandemi (küresel salgın)” ilan edilen Covid-19 haricinde daha düne kadar konuştuğumuz uluslararası politikaya dair meselelerin bir anda nasıl unutulduğuna ve uluslararası toplumun gündeminden çıktığına/çıkarıldığına da hayretle şahit olmaktayız.

Gündemden Düşen Küresel Politika ve Sorunlar/Meseleler

Çok değil bundan birkaç ay öncesine kadar ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşlarını Ukrayna’daki durumu ve Rusya’nın’ saldırganlığını dahası hemen yanı başımızdaki Suriye İç Savaşını, Esed rejiminin saldırıları sonucu verdiğimiz şehitlerimizi ve Türkiye’nin İdlib’e düzenlediği Bahar Kalkanı harekâtı sonrası Rusya ile imzaladığı “Moskova Mutabakatı”nın maddelerini konuşurken küresel salgınla birlikte sağlıkla ilgili konular haftalardır diğer bir çok küresel siyasal ve ekonomik meseleyi de gündem dışına itti.  Aslında dünya politikasının yaşadığı dönüşüm çerçevesinde görülen ilk pandemi değil Koronavirüs ve büyük ihtimalle son da olmayacak. 1. Dünya Savaşının hemen ardından görülen İspanyol giribini, Kara vebayı ve o kadar uzaklara gitmeye gerek kalmadan henüz 11 yıl önce 2009’da ortaya çıkan H1N1 (Domuz gribi) virüsünü bundan önceki küresel salgınlara örnek olarak verebiliriz. Özellikle 2009’daki Domuz gribi salgınında 6 hafta içinde 30 ülkeye ve takip eden aylarda 190’dan fazla ülkeye yayılan virüs dünya genelinde 12.799 kişinin hayatını kaybetmesine yol açmıştı. Dolayısıyla Fareed Zakaria’nın  “Amerikan sonrası dünya (post-American World)” teziyle de örtüşür bir biçimde özellikle 2007 ve sonrasında ABD (mortgage) ve AB’yi (borç krizi) etkisi altına alan finans krizinin üstüne bir de küresel çevre sorunları (küresel ısınma, tsunami, yanardağ patlamaları) ve salgın hastalıkların (SARS, H1N1) eklemlenmesi haklı olarak dünya siyasetinde artık ekonomi, çevre, sağlık sorunlarının giderek daha önemli hale geldiği ve siyasal olarak da Batı-sonrası döneme doğru gidildiği yorumlarının doğmasına yol açmıştır.

Bununla birlikte 2011 yılında Güney Afrikayı da bünyesine katarak yoluna devam eden BRIC-S, G-20 ve ŞİÖ gibi oluşumlar dünya politikasının ağırlık merkezinin Atlantikten diğer bölgelere doğru kaydığını adeta doğrularken özellikle Obama döneminde takip edilen tek taraflı ve uluslararası örgütleri ön plana çıkaran “ilerleci pragmatist” dış politika ABD’nin hegemon güç rolünü oynamadaki isteksizliğine kanıt olarak gösterilmiş ve Bush dönemindeki Irak ve Afganistan işgalleriyle de meşru hegemon güç rolünün zaten aşındığına dair yorumların doğmasını sağlamıştır. Hâl böyleyken bir anda dünya gündemini değiştiren, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyalarında görülen halk ayaklanmalarının yaygın ve genel bir bölgesel devrim hareketleri zinciri haline gelmesiyle ortaya çıkan “Arap Baharı” (bazı kaynaklar Arap uyanışı/Arab awakening, Arap devrimleri/Arab revolutions adlandırmalarını da tercih etmektedir), küresel ve bölgesel güçlerin dahil olduğu yeni güç denklemlerini ortaya çıkararak özellikle Suriye, Libya ve Yemen gibi ülkeler üzerinden yürütülen vekâlet savaşlarıyla da karşılıklı restleşmeleri artırmıştır. 
Peki sadece Arap baharı ve onun en son ve en zor halkası olan Suriye İç Savaşı mıydı pandemiden önce konuştuğumuz küresel sorunlar? Elbette değildi. Amerika ve İran arasında Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle başlayan ve her an savaşa dönüşme ihtimalinden bahsedilen gerginlik, bu kapsamda bombalanan Irak’taki Taci, Ayn el-Esad ve Erbil Amerikan üsleri, İsrail’in ABD desteğiyle “yüzyılın anlaşması” olarak nitelediği ve tüm dünyaya iyi niyetli (-imiş gibi) lanse ettiği sözde “barış planı”, İngiltere’nin Brexit kararı sonrası AB’nin durumu ve sorgulanan geleceği, Ukrayna’daki son durum, Çin ile olan ticaret savaşları bağlamında ABD’nin imzaladığı son anlaşma, yine İran’da düşen ve 176 kişinin ölümüyle sonuçlana uçak faciası, ABD’de gittikçe yaklaşan  başkanlık seçimleri ve adayların seçim propagandaları…Görüldüğü gibi liste uzayıp gitmekte. 

Tabii Covid-19 pandemisiyle birlikte küreselleşme tartışmalarının yeniden alev aldığını hatta David Harvey’in (1989)  zaman-mekân sıkışması kavramsallaştırmasının bir yansıması olarak sunulan ve aktörlerarası ilişkilerin yoğunluk derecesinin ve birbirlerini etkileme kapasitesinin had safhaya ulaştığı nokta olarak tasvir edilen küreselleşme sürecinin anılan pandemiyle birlikte geriye doğru işlemeye başladığını da söyleyebiliriz. Salgından korunmak adına vatandaşlarını sosyal/toplumsal hayattan izole eden ulus-devletler tüm yurtdışı uçuş trafiğini durudurarak  kendilerini de uluslararası toplumdan ve devletlerarası ticari, ekonomik, diplomatik vb. ilişkilerden tecrit etmeye başlamışlardır.  Küreselleşmenin katalizörü olarak görev yapan iletişim ve ulaşım teknolojileri yavaş yavaş terkedilerek küreselleşmenin dinamikleri yavaşlatılmakta, globalleşmenin en önemli aktörleri olan çok uluslu şirketler, insan ve buna bağlı olarak mal, sermaye ve hizmet hareketliliğinin yavaşlaması ve talebin azalmasıyla birlikte büyük bir ekonomik riskle karşı karşıya kalmaktadırlar. Batı dünyası yukarıda da bahsedilen 2008 finans krizinin şoklarını henüz üzerinden atamamışken talebin ve tüketimin azalması ekonomik büyümeyi yavaşlatacak, ekonomik büyüme olmazsa küresel kapitalist düzenin işleyişi riske girecek ve dolayısıyla küreselleşmeyi de derinden vuracaktır. 
Dünyanın Gözü, Kulağı, Eli-Ayağı ya da Kayanayan Kazanı Ortadoğu 

Aslında yukarıda da değindiğimiz gibi 2011’de başlayan halk hareketlerinin merkezi olan Ortadoğu Arap Baharı dalgasıyla birlikte uluslararası politikada senelerdir gündemde olan bir bölge. Sadece son on yılda mı? Ortadoğu sahip olduğu jeoekonomik, jeopolitik ve jeokültürel önem dolayısıyla küresel ve bölgesel güçlerin yüzyıllardır üzerinden gözünü kulağını ayırmadığı, özellikle sahip olduğu hidrokarbon kaynakları ve bunların nakil hatları, güzergâhları sebebiyle de enerji kaynaklarına ihtiyaç duyan tüm ülkelerin neredeyse eli ayağı olan ancak din, mezhep, etnisite gibi iç dinamiklerin yanında sürekli uluslararası müdahalelere de açık olması hasebiyle global politkanın deyim yerindeyse “kaynayan kazanı” olmuş bir bölgedir. Özellkle 1. Dünya Savaşından sonra Osmanlı Devleti’nin, 2. Dünya Savaşından sonra  da İngiltere’nin bölgeden çekilmesi ya da tasfiye edilmesiyle ABD’nin hegemon güç konumu nedeniyle bölgedeki baskın rolü, Rusya, Çin, İran, AB gibi diğer küresel ve bölgesel aktörlerle birlikte bazen gizliden bazen açıktan sürdürülen bir mücadeleyi sürekli kılmış, bölgeye barış getirmesi amacıyla tasarlanan  birçok plan ya da anlaşma (Sykes Picot, Büyük Ortadoğu Projesi/BOP gibi) düzenden çok düzensizliği yaratmıştır. 

Bütün dünyayı etkisi altına alan koronavirüs pandemisinin Ortadoğu’daki birçok ülkeyi ve insanı tehdit eden varlığı ise İran özelinde daha net anlaşılabilir. Nitekim İran virüsün ortaya çıkışından bu yana Çin dışında İtalya ile birlikte en yüksek ölüm oranlarının görüldüğü bir ülke olarak karşımıza çıkıyor. Pandemi öncesinde ABD ile yaşanan gerginlik kapsamında gündeme gelen İran’da hükümet üyelerinin de salgına yakalanması durumun ciddiyetini ve vehametini ortaya koyarken devlet başkanı Ruhani ve dinî lider Hamaney’in açıklamaları, gerçeklikten uzak olduğu gerekçesiyle ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından eleştirilmiştir. Pandemiyle ilgili vaka ve ölüm sayılarını hemen her dış politik konuda olduğu gibi Amerikan karşıtlığı üzerine kurgulayarak servis eden İranlı yöneticilerin açıklamaları tedbirlerin geç alındığı ve durumun ciddiye alınmadığı noktasında uluslararası toplum tarafından da tenkit edilmiştir. 
İran dahil bölge genelindeki bütün ülkeleri etkileyen asıl mesele petrol fiyatlarının hızla düşerek son 20 yılın en düşük seviyesine gerilemesi olmuştur. Bu durum başta Rusya ve Suudi Arabistan gibi büyük petrol ihracatçısı aktörleri uzun vadede zorlayacak gibi görünse de petrol gelirlerindeki düşüş esasen ekonomisi büyük ölçüde petrol gelirlerine bağlı olan İran ve Irak’ı etkileyecek gibi görünmektedir.  Petrole olan talebin azaldığı ve fiyatların düştüğü bir ortamda hâlihazırda Amerikan ambargosu nedeniyle zor bir süreçten geçen İran’ı finansal olarak daha da derinleşen bir krizle karşı karşıya bırakırken siyasal istikrarsızlık ve uzun bir süreden beri devam eden gösteriler nedeniyle iç karışıklılar yaşayan Irak’ta da benzer sonuçlar doğuracaktır. Petrol gelirlerinin düşmesi BAE, Umman ve Katar gibi körfez ülkelerini değişik önlemler almaya iterek geleneksel körfez monarşilerinin birbiri adınca ekonomik destek paketi açıklamalarına yol açmıştır. Yemen, Libya ve Suriye’de devam eden iç çatışmalar ve istikrarsız siyasî ortam zaten çok olumsuz bir tablo çizerken bombalamalar sonucu hastaneleri yıkılan ve sağlık sistemi neredeyse tamamen çöken pandeminin gölgesindeki Esed rejiminden ilk vaka ve virüs kaynaklı ölüm açıklaması gelmiştir. Şu an için çok aktörlü, çok katmanlı bir şekilde devam eden iç çatışmaların ve vekâlet savaşlarının hüküm sürdüğü anılan ülkelerde pandemi süreci ve sonrasıyla ilgili bir öngörü kestirmek zor görünüyor. Keza geçtiğimiz günlerde Suriye’deki iç savaş tam 10. yılını doldururken rejimle muhalifler arasındaki çatışmanın nerede duracağını, dahası benzer şekilde Libya’daki General Halife Hafter ile Ulusal Uzlaşı/Mutabakat Hükümeti arasındaki silahlı mücadelenin nasıl ve ne şekilde biteceğini kestirmek mümkün değil. Bütün ülkelerin deyim yerindeyse kendi “can derdine” düştüğü ve ulusal güvenliğinin “kaygısına” kapıldığı bir dönemde uluslararası bir koalisyonu harekete geçirmek, normal zamanda bile mümkün değilken hele şimdi tam anlamıyla “imkânsız” olarak tarif edilebilecek bir durumdur.

Pandemi nedeniyle bir süredir kesilen halk gösterilerinin Lübnan, Ürdün, Sudan, Cezayir, Fas ve Irak gibi bölgelerde yoğunlaşması “İkinci Arap baharı” olarak nitelendirilse de bu hareketlerinin arızî ya da daimî olup olmayacağını zaman gösterecek. Ancak daha ilkinin artçı şokları devam ederken ve Suriye devriminin doğurduğu devlet-dışı aktörler ve göçmen krizi bölgesel jeopolitiği büyük bir istikrarsızlığa uğratmışken ikinci bir dalganın Ortadoğu’da hangi aktörleri ve güç denklemlerini ortaya çıkaracağı ise pandemi sonrası şekillenecek yeni dünya düzeni ve/veya jeopolitiğinde belli olacaktır.
Muhammed Mursi’nin devrilmesinin ve ölümünün ardından otoritesini pekiştiren Sisi’nin Mısır’daki yönetimi ise pandeminin başından beri hiç iç açıcı bir görünüm sergilememektedir ve aldığı dış yardımlarla ayakta durmaya çalışan Sisi yönetimi yüksek işsizlik oranı, koronavirüs nedeniyle azalan turizm gelirleri ve sağlık sektöründeki alt yapı yetersizliği nedeniyle kötü bir sınav vermektedir. Ülkede genel bütçeden sağlık sektörüne ayrılan payın % 1,2 olduğu düşünüldüğünde sağlık sisteminin çökmesi ve yeni bir isyan dalgası ile halk harektenin başlaması ise ne yazık ki mümkün görünmektedir. 
İsrail-Filistin cephesinden ise ilk başta salgına karşı ortak mücadele edildiği ve bu kapsamda Mescid-i Aksa’nın ibadete kapatıldığı haberleri gelse de, Hamas sözcüsü Abdullatif el-Kanu’nun Doğu Kudüs’te dezenfekte çalışmasına katılan 12 Filistinlinin İsrail istihbarat güçlerince göz altına aldığını açıklamasıyla taraflar arasındaki gerginlik yeniden artmış, İsrail’in bu tutumu Hamas kanadından “ırkçı ve barbar” olarak nitelendirilmiştir.  Bölgedeki yaygın istikrarsız ortamın koronavirüsün ortaya çıkaracağı muhtemel toplumsal etkilerle birlikte daha yıkıcı sonuçlar doğurabileceği tahmin edilmekle birlikte uzun vadede Irak’taki siyasi düzenin yeniden sağlanması, petrol gelirlerindeki düşüşün özellikle İran ve Irak üzerindeki etkileri ile İsrail-Filistin arasındaki ABD güdümlü barış planı tasarılarının tutarlılığı, bununla birlikte Rusya öncülüğünde “şimdilik” Türkiye’nin gazabını savuşturan Esed rejiminin geleceği global ve bölgesel politikanın pandemi sonrası kendine gelmesiyle birlikte yeni küresel siyasetin seyrine ve yapısını bağlı olarak netlik kazanacaktır. 


Sonuç


Küresel ve bölgesel politikadan söz ederken uluslarası ilişkilerin temel paradigmalarına referans vermeden konuşmak neredeyse imkânsızdır. Devletlerarası ilişkileri ve küresel ölçekteki politikayı güç mücadelesi şeklinde yorumlayarak devlet-merkezli bir bakış açısını odağına yerleştiren gerçekçi/realist ekolün uluslararası konular/gündemler arasında bir sıralama yaparak askeri ve siyasal konuları öncelikli (high politics), diğer konuları (ekonomi, sağlık, çevre, eğitim vb.) ise ikincil (low politics) görmesi sanırım tüm dünyayı etkisine alan bu pandemi karşısında bildiklerimizi yeniden test etmemiz gerektiğini ifade ediyor. Tek hücreli bir virüsün dünyanın birçok ülkesinde aynı anda binlerce insanın canını alması birçok fizikî ya da kimyasal silahın kapasitesini aşan bir durumdur. Bu durumda sadece teori ya da paradigmaları değil, güvenlik olgusunu ve tehditleri de yeniden sıraya koymak ve üzerine düşünmek gerekiyor.
Global ölçekte insan hareketliliğinin yavaşladığı, küreselleşmeye ket vurulduğu böyle bir dönemde aslında önce bireysel sağlığımızın sonra sevdiklerimizin/ailemizin sağlığının ve en nihayetinde ulusumuzun sağlığının herşeyden daha önemli ve öncelikli olduğunu görerek ekonomik, ticari, toplumsal, kültürel, sanatsal, sportif, eğitsel diğer bütün konu ve durumları şimdilik yok saydık ve geçici olarak dondurduk. İşte uluslararası ilişkiler de aynen bu şekilde geçici olarak dondu şu an. Devletler de tıpkı bireyler gibi içlerine kapanarak kendini izole etti. Evlerimizde kapılarımızı kapattığımız gibi neredeyse bütün ulus-devletler de  sınırlarını kapadı ve adete küresel bir infirat/izolasyonizm ilan edilerek ekonomik, ticari, diplomatik, siyasal, askeri vb. bütün ilişkilerini geçici bir süreliğine askıya aldı. Hatta bu içe-kapanmacı duruma “yeni korumacılık” (new-protectanism) ya da “yeni ulusalcılık” (new-nationalism) diyenler de olmuştur.  Uluslararası politika tanımı yapılmamış bir iletişimsizlik ve adı konmamış bir ilişkisizlik dönemine girerken ülkesel ve ulusal olarak sosyal hayatımız durma noktasına gelmiş, birçok kişi bu süreçte evinden çalışmaya ve  işlerini konutundan yönetmeye başlamıştır. Çok basit bir ifadeyle diyebiliriz ki; “Bireysel ve sosyal hayatlarımız ile idraklerimizdeki zaman mefhumu dondu/durdu”. Temennimiz bireysel, ulusal ve uluslararası çapta bu temassızlık ve iletişimsizlik döneminin bir an evvel bitmesi ve herşeyin normal seyrine dönmesi. 
Bu duruma global politikanın ve uluslararası ilişkilerin de dahil olması aslında onun (uluslararası ilişkiler biliminin/disiplininin) hem sosyal bilimler içerisindeki bir bilim dalı hem de bir olgu/gerçeklik olarak insanın oluşturduğu beşeri ilişkiler ağının en kapsamlısı olduğunun bir göstergesi aslında. Ve bu aşamada pandeminin gölgesinde kalan çoğu yanı başımızdaki küresel ve bölgesel birçok sorun, kriz, çatışma ya da konunun çok çabuk hafızalarımızdan silindiğine de şahit olduk. Bundan sonra dünya siyasetinin alacağı şekil hakkında birçok spekülasyon yapılmakta, komplo teorileri ileri sürülmekte ve 2020 sonrası için birtakım tespit ve öngörüler yayınlanmaktadır. Ancak bununla birlikte global politikaya dair ya da korona-sonrası (post-corona era) yeni dünya düzeni hakkında konuşmak için daha çok erken olduğu kanısı da mevcuttur.  Ulusal ve toplumsal alanda olduğu gibi uluslararası alanda da herşeyin normale dönmesi yakın bölgemizdeki, Ortadoğu’daki, Balkanlar’daki yahut Kafkaslar’daki, bu sorunları ya da konuları elbette yeniden gündeme getirecektir. Ancak bundan sonra bölgeye ve küreye dair konuşacağımız ve tartışacağımız meseleleri daha geniş bir güvenlik perspektifinden, Covid-19’un tüm insanlığa verdiği derslerden yola çıkarak belki ahlâk, inanç, çevreye saygı gibi temalara ve teorilere daha çok ağırlık veren kapsayıcı bir bakış açısıyla ele alacağımızı ise kesinlike söyleyebiliriz. Çünkü hem bilim birikimsel bir şekilde ilerlemekte hem de gelecek geçmişten alınan derslerle şekillenmektedir.


DİPNOTLAR;

1  Dostoyovevski, Fyodor Mihayloviç. Ecinniler,  (Ankara, Dorlion Yayınları, 2018).

2 Guzzini, Stefano. Realism in International Relations and International Political Economy, (New York, Routledge, 1998).

3  https://www.worldometers.info/coronavirus/   Erişim: 30.03.2020 01:12
4  Kalaycıoğlu, Sema. “Kale Burcundan Dışarıya Bakarken” 26.03.2020 https://tasam.org/tr-TR/Icerik/53562/kale_burcundan_disariya_bakarken Erişim: 27.03.2020  19:10.

5  Zakaria, Fareed, The Post-American World, (New York, W.W. Norton & Company. 2008).

6  Harvey, David. The Condition of Post Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural Changes, (Oxford Basic Blackwell, 1989).

7  Balta, Evren. “Kara Veba dan Koronavirüse Küreselleşme” 10.02.2020  https://www.uikpanorama.com/blog/2020/02/10/kara-vebadan-koronaviruse-kuresellesme/ Erişim: 28.03.2020 22:55.
8  Danışoğlu, Bülent. “Koronavirüs ve Küreselleşme” 30.03.2020 https://bianet.org/bianet/saglik/220524-koronavirus-ve-kuresellesme Erişim: 30.03.2020 03:15.

9  Şahin, Mehmet (ed.) Ortadoğu: Aktörler, Unsurlar, Sistemler, (İstanbul, Kopernik Yayınları, 2019): 9
10  Altunışık, Meliha Benli. “Ortadoğu’da Derinleşen Kriz Koronavirüs, Düşen Petrol Fiyatları ve Yönetilemeyen Ülkeler” 25.03.2020 https://www.uikpanorama.com/blog/2020/03/25/ortadoguda-derinlesen-kriz-koronavirus-dusen-petrol-fiyatlari-ve-yonetilemeyen-ulkeler-meliha-benli-altunisik/  Erişim: 30.03.2020 04:25.
11  https://orsam.org.tr/tr/misirin-yeni-krizi-sisinin-koronavirus-sinavi/ Erişim: 30.03.2020 03:50.

12  https://www.ahaber.com.tr/dunya/2020/03/17/corona-virus-icin-dezenfekte-yapanlari-tutukladilar-israilden-buyuk-skandal  Erişim: 29.03.2020 23:44.

13  Bu bölüm yazılırken kısmen yararlanılan şu kaynaktan Ortadoğu bölgesi için dönemsel olarak daha geniş bilgi elde edilebilir:  https://orsam.org.tr/tr/ortadogu-gundemi-23-29-mart-2020/   

14   Vardan Atoyan said that; “Current situation challenging the world order. Nowadays we are witnessing some great dramatic geopolitical changes such as fragmentation, isolationism and protectonism and the rise of sovereign egos of nation  states. Will these trends continue? It’s hard to predict!” as an answer of a question named “ It’s the end of USA empire” on research gate. You can follow on it: https:// www.researchgate.net/post/It_s_the_end_of_USA-empire   (31.03.2020  14:36).

15  Mehmet Öğütçü, “Is It Too Early To Speculate On A Post-Corona New World Order?”  https://www.uikpanorama.com/blog/2020/03/30/is-it-too-early-to-speculatr-on-a-post-corona-new-world-order/  Erişim: 31.03.2020 11:45.


***

9 Nisan 2020 Perşembe

AVRUPA GÜVENLİK VE SAVUNMA POLİTİKASI KISKACINDA TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ. BÖLÜM 2


AVRUPA GÜVENLİK VE SAVUNMA POLİTİKASI KISKACINDA TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ. BÖLÜM 2




   Güney Kafkaslar için Dstikrar Paktı (Stability Pact for South Caucasus) Türkiye’nin diğer önemli bölgesel güven ve güvenlik artırıcı önlemler girisimlerinin temel taslarını olusturabilecek bir tesebbüstür. Türk diplomatları bu paktın olusturulması fikrini ortaya atarken diyalog ve güven insasının güvenliğin baslıca yapı tasları olduğu tezini ve bunun da i birliğinin ve uzun vadeli projelerin gelistirilebilmesi esnasında ortak çıkarlar zemini üzerine dayandırılması ile mümkün olabileceğini savunmuslardır. 

Türkiye ekonomik çıkarların daha uyumlu hâle getirilebilmesi için Dran, Irak, Pakistan ve Orta Asya cumhuriyetlerini de içine alan Ekonomik İş Birliği Örgütü’nü kurmu ve ilgili devletlere önemli bir ekonomik ve politik platform olusturacağı düsüncesi ile kurulusundan itibaren bu olusumun içinde etkin bir rol üstlenmistir. 

Afganistan’daki Uluslar Arası Güvenlik ve Yardım Gücü (International Security and Assistance Force (ISAF)) komutasını Türkiye birkaç kez üstlendiği gibi,22 Ebedî Özgürlük (Enduring Freedom) operasyonunun da önemli destekleyicilerindendir. 

Orta Asya cumhuriyetlerinin demokratik bir devlet yapısına sahip olabilmeleri ve diğer taraftan da NATO ve AGDT gibi güvenlik ve iş birliği kurumlarına 
katılabilmeleri için Türkiye bölge ülkelerine sürekli destek vermektedir.23 

Terörizmle mücadele çabaları çerçevesinde Türkiye uluslar arası platformda en ön sıralarda yer almakla kalmamakta, NATO’nun Akdeniz’de gerçeklestirdiği Aktif Çaba Operasyonu (Operation Active Endeavour) çerçevesinde de etkin görevler üstlenmektedir.24 

Türk askerî kuvvetleri Balkanlar, Somali, Afganistan ve Bağımsız Devletler Topluluğu’nda (BDT) barısın korunması ve insası operasyonlarına katılmakla büyük deneyimler kazandığı gibi BM, NATO ve AGDT nezdinde de saygın ülkeler arasındadır. Barısı koruma ve insası operasyonlarında basarılı olmu ve sivil-asker iş birliği faaliyetleri üzerinde uzmanlasmı diğer ülkeler ise Dngiltere, Fransa, Almanya ve İskandinav ülkeleridir. Eğer Türkiye’nin muhtemel çatısmaların ortaya çıkabileceği kriz bölgeleri arasındaki stratejik konumu göz önüne alınacak olunursa, bu ülkelerle birlikte Türkiye, barısı koruma ve insası operasyonlarında, sivil-asker iş birliğinde, doğal felâketlerle mücadelede, insanî yardım alanlarında, yasa dısı göçün önlenmesinde ve sonuçta Avrupa’nın güvenlik ve savunmasının daha da etkin kılınmasında diğer devletlerle birlikte daha aktif roller üstlenebilir. Doğu ve Batı karakteristiklerini özünde barındıran Türkiye’nin, AB içerisinde ve stratejik çevresinde istikrara, kültürler arası diyalog ve iş birliğine yapacağı net katkıların, AGSP’yi gerçek anlamda güçlü ve çok-kültürlü askerî bir güç konumuna getirebileceği gerçeği gözden kaçırılmaması gereken bir diğer analizdir. 

Türkiye’nin askerî ve sivil kapasitesi Balkanlar’daki operasyonlara aktif katılımıyla açıkça ortaya konmaktadır. Türkiye bu bağlamda Kosova Barış 
Gücü’ne (KFOR) 392 asker, Dstikrar Gücü’ne (SFOR) 374 asker, AB’nin Makedonya’da “Proxima” Operasyon’u çerçevesinde konuslandırılan polis gücüne 6 polis ve 2 jandarma, BM Kosova Polis Gücü’ne (UNMIK) 165 personel ve AB’nin BosnaHersek’teki Polis Misyonu’na 14 polis ile katkıda bulunmustur.25 İşte bu yüzden Türkiye Avrupa’nın yakın çevresinde ve ötesinde AB’ye çok değerli katkıları olan bir müttefik ülke olarak göze çarpmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin neden ve nasıl AGSP’ye askerî ve sivil alanlarda katkı sağlayabileceği su üç baslık altında özetlenebilir: 

(a) Avrupa’nın Kimliği; 
(b) Bölgesel İstikrar; 
(c) Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP). 

(a) Avrupa’nın Kimliği: 

Türkiye’nin AB’ye muhtemel katılımı sadece AB’nin din ve devlet ayrımı, laik kimliği ve çok-kültürlü Avrupalı kimliği için bir turnusol testi olmakla kalmaya cak,  26 ayrıca Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya ile iliskileri dolayısıyla Türkiye, Avrupa’nın ileri mevkii demokratik ve laik bir ülkesi olarak bu bölgelerde Avrupa’nın kimliğinin tanıtımı açısından önemli bir köprü görevi görebilecektir.27 Bazı Avrupa ülkelerinin – özellikle Fransa ve Almanya– artık Türkiye’nin Amerikan yanlısı tavrı veya demokratik karar alımında yasadığı sıkıntılar gibi öne sürdükleri argümanların çok da geçerli olmadığı, çünkü Batı Avrupa ve Arap dünyasının gözünde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ABD’nin ağır baskısına rağmen Irak’a gerçeklestirilecek askerî bir operasyona, Türk ordusunun katılımı hakkında almış olduğu “hayır” kararı, bağımsızlık ve demokrasi zaferi olarak tasvir edilmistir. AB ülkeleri ve ABD dısında hiçbir ülke Türk ulusunun Avrupalı kimliğini olusturan demokrasi ve Dslâm değerlerinin birbirlerine zıt olmadıklarını tüm dünyaya gösterebilmeleri açısından Türkiye’ye bu ciddîyette ihtiyaç duymamaktadır. Türkiye’nin çok-kültürlü geleneksel yapısı ve bu yapının AB’ye 
katılımı yolu ile AGSP’ye yansıtılması Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya veya Afrika’daki Müslüman bir ülkede geçeklestirilecek olası bir AGSP kriz önleme 
operasyonunu daha kolay bir ihtimal hâline getirmekle kalmaz, operasyonun basarısı ve istikrarın bekası için de vazgeçilemez bir stratejik üretici olabilir. 

(b) Bölgesel İstikrar: 

Ne Balkanlardaki istikrarsızlık meselesi, Türk-Yunan uyusmazlığı ve Kıbrıs sorunu, ne de Filistin-İsrail antlasmazlığı, Irak, Suriye ve Dran’daki rejim sorunları ve Kafkasya’daki Rus-Çeçen ve Azeri-Ermeni problemleri Türkiye’nin katkısı olmadan çözülebilir.28 Dste bu sebeplerden dolayı bölgesel istikrara katkı sağlayabilmek için Yunanistan dış politikasında ciddî manevralar yaparak, Türkiye’ye düsman görünümünden uzaklasıp Türkiye’nin AB üyeliğini destekler konuma gelmistir. Her iki ülke de aralarındaki ortak çıkarların farklılıklardan daha fazla olduğunu kesfetmisler ve aralarındaki sorunları tehdit yoluyla değil de diplomatik yöntemlerle çözmenin daha avantajlı olacağının farkına varmıslardır. Türkiye kalıcı istikrar ve barısın ülkelerin sorunlarının çözümü yönünde politik iradelerini etkin ve kalıcı bir sekilde kullanabilmelerine ve farklılıklarını ortaya çıkartarak uzlasmanın ancak ortak çıkarlar temeline dayandırılması yöntemine bağlı olduğu felsefesini savunmaktadır. 

Tüm bu sebeplerden dolayı AB’nin, Türkiye’yi dısarıda bırakarak ve sadece kendi çevresinde ortaya çıkması muhtemel çatısmalara AGSP’yi kullanarak 
gerçeklestireceği bir operasyonun basarısızlıkla sonuçlanması olasılığı yüksektir. 

(c) Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ODGP:

 Eğer AB; Akdeniz, Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya bölgelerinde güçlü bir dış güvenlik politikasına sahip olmak istiyorsa, Türkiye bu noktada yine 
vazgeçilemez bir ülke olarak karsımızda durmaktadır. Türkiye hem Arap dünyası hem de İsrail ile iyi iliskilere sahip yegane ülkelerden biridir. Hem Dslâm Konferansı Örgütü (DKÖ) üyesi hem de İsrail ile pek çok ekonomik ve güvenlik alanında ikili antlasmalar imzalamı olan Türkiye, Orta Doğu’da Filistin-İsrail barış sürecine katkıda bulunabilecek Avrupa’nın ideal bir uzlastırıcısı görünümündedir. 29 Diğer taraftan Türkiye’nin AB üyeliği, ABD’nin tek yanlı olarak Orta Doğu’da politikalar üretmesi sonucu gerginlesen transatlantik iliskilerin yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunabileceği gibi, acilen gerekli olan yeni bir AB-ABD çok taraflı stratejisinin daha demokratik ve refah içerisinde bir Arap dünyasının yaratılmasına da katkıda bulunarak, AB’nin etkili ve aktif stratejiler üretmesini sağlayacaktır. 
ODGP’nin askerî caydırıcılık temelleri üzerine insa edilmi bir güvenlik boyutuyla güçlendirilmediği takdirde inandırıcı olması beklenemez. 
Eğer AB etkili bir ODGP hedefine ulasmak istiyor ve bunu da AGSP ile bütünlestirerek gerçeklestirmeye çalısıyorsa, Türkiye’nin bu olusumların dısında tutulması, AB’nin dı ve güvenlik politikalarını hayata geçirme olasılığını ciddî sekilde tehlikeye sokabileceği de ortadadır. 

Sonuç 

Fransa ve Almanya ikili olarak yarım yüzyıla yakın zamandır ilk önce Avrupa Topluluğu (AT) ve daha sonra ise AB’ye güvenlik ve savunma rolü yükleyebilmek için büyük çaba göstermislerdir. 30 Bu çaba yeni bir dönüm noktasına, 21’inci yüzyılın baslarında ortak güvenlik tanımının çok çetrefilli olduğu ve Atlantik İttifakı içerisindeki dayanısmanın da problemli olduğu bir zamana denk gelmistir. Dste bu noktada, AB’nin Acil Müdahale Gücü’nü olusturması ve Türkiye’nin muhtemel AB üyeliği gibi 
gelismeler, Türkiye ve AB arasında güvenlik ve savunma alanlarında çok daha iyi bir anlayısa varılmasını zorunlu kılmaktadır. Fransa, Almanya, Dngiltere ve AB’nin diğer önde gelen ülkeleri Türkiye’nin etkin bir desteği olmadan sağlıklı bir Avrupa güvenlik mimarisini gerçeklestirmenin zor olduğunun açıkça farkındadırlar.31 

Avrupa Devlet ve Hükümet Baskanları Konseyi’nde Avrupa savunma“sütunu”nun önde gelen savunucu ülkelerinden olan Fransa ve Almanya, AB ve NATO 
arasındaki asimetrik üyelikten dolayı ortaya çıkabilecek önemli i birliği engellerinin var olduğunu görebilmektedirler. Bu yüzden ortada olan bir durum var ki o da, Türkiye AB’nin tam üyesi olana dek AGSP’nin yapılandırılması tamamlanamayacak ve ODGP’nin uygulamaya konulduğu esnada AB ve NATO arasındaki üyelik asimetrisi nedeniyle de ciddî engellerle karsılasılacaktır. 

Türkiye’nin AB güvenlik ve savunma politikası çerçevesinde savunduğu esas nokta NATO’nun görev, araç ve gereçlerinin “kopyalanarak” AGSP’yi tamamen 
bağımsız hâle getirmek değil, AB ve NATO arasında olusturulacak “bütünleyici” bir bağın Avrupa ülkelerinin çıkarlarına olduğu ve bu bağın transatlantik iliskilerin daha da güçlendirilmesine katkıda bulunacağıdır. NATO’nun tam üyesi olarak ve AB’yle de 3 Ekim 2005 tarihinde üyelik müzakerelerine baslayacak olan Türkiye, sorunların her an çatısmaya dönüsebileceği bir bölgede önemli görevler üstlenmektedir. Türkiye sadece transatlantik AB-NATO i birliğine Türk ordusunun profesyonelliği ile katkıda bulunmamakta, ayrıca demokratik kurumları ile Türk toplumu bölge istikrarı ve barısı üzerinde de önemli etkiler bırakmaktadır. 

Türkiye’nin AB dısında bırakılması durumunda Avrupa (AB) ve Amerika (ABD) görüsleri arasında bir seçim yapmaktan pek de memnun olacağı söylenemez. 
ABD’nin tarafını tutup AB’ye santaj yapmak veya bu yaklasımın tam tersini benimsemenin en iyi tercih olmayacağının da farkındadır. 
Ancak AB’nin dısında kalması hâlinde, Türkiye için her iki tercih de çoğu durumda ve zamanda Türk dı politikasının sekillendirilmesinde potansiyel seçenekler olarak kalacaklardır. 

21’inci yüzyılda AB çok önemli bir kararın esiğinde durmaktadır. AB Türkiye’yi dıslayarak kendisini Batı ve Dslâm dünyası arasında çok geni bir alanda medeniyetler mücadelesi içerisinde bulacak –ki terörist unsurlar böyle olmasını çok arzulamaktadır veya Türkiye’yi içerisine alarak bu mücadelenin uzlasma yoluyla, sorunları belirli konulara bölerek belirli nedenlere özgün çözümler üretilmesiyle Batı ve İslam dünyası arasındaki sıkıntıların asılmasına çalısılacaktır. AB üyesi olmuş bir Türkiye’nin yardımı ile Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Orta Asya’daki istikrarsızlıkların, demokrasi ve pazar ekonomisini diplomatik yöntemler çerçevesinde kullanarak, basarılı bir sekilde ortadan kaldırılmasından dolayı AB’ye doğacak olan maliyet, gerçek bir medeniyetler çatısmasından dolayı ortaya çıkacak olan maliyetten kesinlikle daha hesaplı olacaktır. Sonuç olarak, eğer AB, güvenlik ve istikrara yakın çevresinde diplomatik, ekonomik, sivil ve en son çare olarak da askerî yöntemlerle ulasmak istiyorsa, bunun için Türkiye’ye ihtiyaç duyacaktır. Türkiye ise AB’ye tam üyeliğinin gerçeklesmesi hâlinde Avrupa’nın yakın çevresindeki 
güvenlik ve istikrarın sağlanmasında AB’nin etkin bir rol üstlenmesine katkıda bulunabilecektir. Eğer bu fırsat elden kaçarsa, AB için ciddî bir güvenlik bosluğu 
sorunu ortaya çıkmakla kalmayacak, ayrıca telafisi zor bir durumla da karsı karsıya kalınacaktır. Hâl böyle iken, Türkiye de farklı güvenlik sistemleri arayısına girerek buralara katılmak zorunda kalabilir. 

KAYNAKÇA 

1) “A Secure Europe in a Better World”, European Security Strategy, Brüksel, 12 Aralık 2003. 
2) “Annex II – ESDP: Implementation of the Nice Provisions on the Involvement of the Non-EU European Allies”, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası 
Baskanlık Kararları, 24-25 Ekim 2002. 
3) Antonio Missiroli, “Crossing the Bosporus”, The Wall Street Journal Europe, 1 Ekim 2004. 
4) Antonio Missiroli, “CFSP, Defence and Flexibility”, Chaillot Paper 38, Paris: Institute for Security Studies, WEU, Subat 2000. 
5) Antonio Missiroli, “Financing ESDP”, Real Instituto Elcano, 21 Nisan 2003. 
6) (12.07.2004). 
7) Antonio Missiroli, “After the Brussels fiasco – an ESDP without a Constitution, a CFSP without a Foreign Minister?” 15 Ocak 2004 
8) < http://www.iss-eu.org/new/analysis/analy073.html> (12.07.2004). 
9) Chris Donnelly, “The Occupant of a Pivotal Role in the Defence of the EU”, Financial Times, 28 Haziran, 2004. 
10) Ernst-Otto Czempiel, “Is war making a comeback? Memory loss: a case study”, Goethe Merkur, Almanya: Goethe-Institut Inter Nations, Bonner 
Universitätsdruckerei, 2003. 
11) Ertuğrul Kayserilioğlu, “Çok Kültürlü Bir Avrupa”, Forum Diplomatik, Sayı 1, 31 Ocak 2005. 
12) Graham E. Fuller, Ian O. Lesser (eds.) , Turkey’s New Geopolitics: From the Balkans to Western China, Boulder: Westview Press, Rand Study, 1993. 
13) Ddris Bal, Turkey’s Relations with the West and the Turkic Republics: the rise and fall of the ‘Turkish Model’, Aldershot: Ashgate, 2000. 
14) Javier Solana, “The Washinton Summit: NATO steps boldly into the 21st century”, NATO Review, No.1, Dlkbahar 1999. 
15) Kuzey Atlantik Anlasması, Washington DC, 4 Nisan 1949. 
16) Lale Sarıibrahimoğlu, “Crucial ESDP talks to start in Ankara today”, Turkish Daily News, 25 Ekim 2001. 
17) Lord George Robertson, “NATO and the New Threats”, Turkish Policy Quarterly, Cilt.1, No.4, Kı 2002. 
18) Lt. General Mario de Silva, “Implementing the Combined Joint Task Force Concept”, NATO Review, No.4, Kı 1998. 
19) Kuzey Atlantik Konseyi Bakanlar Toplantısı, Berlin: 3 Haziran 1996. 
20) NATO’nun “Barı için Ortaklık” eğitim merkezi: http://www.bioem.tsk.mil.tr. 
21) NATO web sayfası: http://www.nato.int/docu/review/2002/issue2/english/ statistics.html (05.04.2005). 
22) Kuzey Atlantik Konseyi, Oslo Communiqué, Oslo: 4-5 Haziran 1992. 
23) Ramazan Gözen, “Turkey’s Delicate Position Between NATO and the ESDP”, SAM Papers No.1/2003, Ankara: Mart 2003. 
24) Siret Hürsoy, “How to Conduct Strategic War Against Global Terrorism?”, World Defence Systems, Sovereign Publications Ltd. (yayınlanacak). 
25) Siret Hürsoy, “One Day Analytical Seminar on Turkey and ESDP”, Dsveç: Stockholm’da sunulan sözlü ve yazılı tebliğ, 22 Eylül 2004. 
26) http://web.sipri.org/contents/director/TURKEYESDPSUMMARY.html (02.02.2005). 
27) Siret Hürsoy, “EU’s Long-Term Stability Strategy for the Middle East”, Turkish Policy Quarterly, Cilt.3, No.2, Yaz 2004. 
28) Siret Hürsoy ve Nesrin Ada (ed.), NATO’s Transformation and the Position of Turkey, Dzmir: Ege University Press, 2004. 
29) Siret Hürsoy, The New Security Concept and German-French Approaches to the European ‘Pillar of Defence’, 1990-2000, Germany: Tectum Verlag, 2002. 
30) Steven Everts, “An asset but not a model: Turkey, the EU and the wider Middle East”, Centre for European Reform, (Ekim 2004) (16 Aralık 2004). 
31) “The Alliance’s Strategic Concept”, NATO Washington Summit Communiqué, 23-24 Nisan, 1999. 
32) “TDKA’ya Yeni Roller”, Avrasya Bülteni, Sayı 31, Subat 2005 (01.04.2005). 
33) “Türkiye, NATO ve Avrupa Birliği Perspektifinden Kriz Bölgelerinin İncelenmesi ve Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri”, SAREM Dkinci Uluslar Arası 
      Sempozyum Bildirileri (Dstanbul, 27-28 Mayıs 2004), Ankara: Genelkurmay Basım Evi, 2004. 
34) Walter Posch, “Talking Turkey”, ISSEU Newsletter No.12, (Ekim 2004) 
35) < http://www.iss-eu.org/new/analysis/analy096.html> (12.07.2004). 
36) BAB Bakanlar Konseyi, Petersberg Deklarasyonu, Bonn: 19 Haziran 1992. 
37) BAB Bakanlar Konseyi, Ortak Üyelik Belgesiyle Bağlantılı Toplantı Tutanakları, Roma: 20 Kasım 1992. 
38) William Hale, Turkish Foreign Policy, 1774-2000, Londra: Frank Cass Publications Ltd., 2000. 
39) Zalmay Khalilzad, Ian O. Lesser, F. Stephen Larrabee, (ed.), The Future Of Turkish Western Relations/Towards A Strategic Plan. 
40) (01.02.2004). 
41) ‘3. Deutsch-Französischen Dialog – Mit Sicherheit in die europäische Zukunft: Deutsch-französische Perspectiven einer gemeinsamen Sicherheits – und 
Verteidigungspolitik’, Diskussionsbericht, Saarbrücken: 31 Mayıs-01 Haziran, 2001. 
42) ‘3. Deutsch-Französischer Dialog in Saarbrücken: Europäische Sicherheitspolitik als eigenständigen Pfeiler innerhalb der Nato etablieren’, 
Luxemburger Wort, 2 Haziran, 2001. 

DİPNOTLAR;

1 “Riskler” Soğuk Savas’ın sona ermesiyle ortaya çıkmamıs, 1990 öncesi de var olan bu riskler bulundukları yeni stratejik ortamda hızla yayılma eğilimi göstermistir. 
Terörizm, etnik çatısmalar, uyusturucu ve insan kaçakçılığı gibi sınır ötesi riskler ve diğer tehdit algılamalarına iliskin analiz için bkz. Ernst-Otto Czempiel, 
“Is war making a comeback? Memory loss: a case study”, Goethe Merkur, (Almanya: Goethe-Institut Inter Nations, Bonner Universitätsdruckerei, 2003), s.13-22. 
2 Siret Hürsoy, “How to Conduct Strategic War Against Global Terrorism?”, World Defence Systems, (Sovereign Publications Ltd. (yayınlanacak)). 
3 Bkz. “Türkiye, NATO ve Avrupa Birliği Perspektifinden Kriz Bölgelerinin Dncelenmesi ve Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri”, SAREM Dkinci Uluslar Arası Sempozyum 
Bildirileri (İstanbul, 27-28 Mayıs 2004), (Ankara: Genelkurmay Basım Evi, 2004). 
4 William Hale, Turkish Foreign Policy, 1774-2000, (Londra: Frank Cass Publications Ltd., 2000), s.7; Ian O. Lesser, “Bridge Or Barrier? Turkey and The West 
   After The Cold War”, Graham E. Fuller, Ian O. Lesser (eds.) , Turkey’s New Geopolitics: From the Balkans to Western China, 
(Boulder: Westview Press, Rand Study, 1993), s.101-102. 
5 Kuzey Atlantik Dttifakı Anlasması’nın 5. Maddesine göre: “Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silâhlı bir saldırının hepsine yöneltilmi bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz 
savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak, ve diğerleri ile birlikte, silâhlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlasmaya varmıslardır. […]” 
Bkz. Kuzey Atlantik Anlasması, Washington DC, 4 Nisan 1949. 
6 Zalmay Khalilzad, “A Strategic Plan For Western-Turkish Relations”, Zalmay Khalilzad, Ian O. Lesser, F. Stephen Larrabee, (eds.), The Future Of Turkish Western 
Relations/Towards A Strategic Plan, (01.02.2004); Ddris Bal, Turkey’s Relations with the West 
and the Turkic Republics: the rise and fall of the ‘Turkish Model’, (Aldershot: Ashgate, 2000), s.108. 
7 Önceki NATO Genel-Sekreteri George Robertson Türkiye’nin yeni tehditlere karsı NATO müttefikleriyle birlikte bir ileri cephe ülkesi haline geldiğini öne sürmüstür. 
Lord George Robertson, “NATO and the New Threats”, Turkish Policy Quarterly, (Cilt.1, No.4, Kı 2002), ss.5-11. 
8 “A Secure Europe in a Better World”, European Security Strategy, (Brüksel, 12 Aralık 2003), ss.4, 7-8. 
9 St. Mâlo Declaration, (Fransa: Anglo-French Summit, 4 Aralık 1998) için bkz. Missiroli, A., ‘CFSP, 
Defence and Flexibility’,Chaillot Paper 38, (Paris:Institute for Security Studies,WEU, Subat 2000), Annex C. 
10 AGSP önündeki üyelik asimetrisi sorunu yanında diğer ciddî sorunlardan bazıları ise finansman meselesi 
ve kurumsal yapılanma alanındaki eksikliklerdir. Antonio Missiroli, “Financing ESDP”, Real Instituto Elcano, 
21 Nisan 2003 ; Antonio Missiroli, “After the Brussels 
fiasco – an ESDP without a Constitution, a CFSP without a Foreign Minister?” 15 Ocak 2004 
(12.07.2004).
11 “Eğer tam üyeler ortak üyelerin BAB’ın askerî operasyonlarına katılması kararı almıslarsa, bu 
operasyonların yerine getirilmesi için düzenlemeler duruma göre ayrı ayrı katılımcı ülkeler tarafından 
belirlenecektir” (yazarın kendi tercümesi). BAB Bakanlar Konseyi, Ortak Üyelik Belgesiyle ilgili Toplantı 
Tutanakları, (Roma, 20 Kasım 1992). 
12 Petersberg Görevleri insanî ve kurtarma görevleri, barısı koruma faaliyetleri, kriz yönetimi ve barı insası 
görevlerinde çarpısacak olan güçleri içermektedir. Bkz. “II. On Strengthening WEU’s Operational Role”, 
Petersberg Deklarasyonu, BAB Bakanlar Konseyi, (Bonn: 19 Haziran 1992), parag.4. 
13 Berlin’de 1996 yılında gerçeklestirilen Kuzey Atlantik Konseyi bakanlar toplantısı sonuç bildirgesine göre, 
NATO’nun plânlama ve harekât kapasitelerinin AGSP tarafından Birlesik Müsterek Görev Gücü Kavramı 
(Combined Joint Task Force) çerçevesinde kullanılabilmesi kararı, NATO’nun Kuzey Atlantik Konseyi ve 
Askerî Komitesi tarafından onaylanmasını gerektirmektedir. Bkz. Kuzey Atlantik Konseyi Bakanlar 
Toplantısı, Berlin, (3 Haziran 1996); Lt. General Mario de Silva, “Implementing the Combined Joint Task 
Force Concept”, NATO Review, (No.4, Kış 1998), ss.16-19; NATO’nun Washington Zirvesi’ne Madde 18,30, 
34, 50, 53(c)’ye göre: (1) NATO ve BAB arasında kurulan mekanizma çerçevesinde AB ve Kuzey Atlantik 
Paktı arasında etkin ortak danısma, isbirliği ve saydamlık yöntemi gelistirilmesi; (2) AB’nin üyesi olamayan NATO 
üyelerinin istedikleri zaman AGSP çerçevesinde gerçeklestirilecek operasyonlara tam anlamıyla katılımlarına 
önem verilmesi;(3) AB’nin NATO imkân ve kabiliyetlerine ulasabilmesine pratik çözümlerle yaklasılması. “The 
Alliance’s Strategic Concept”, NATO Washington Summit Communiqué (23-24 Nisan, 1999); Javier Solana, 
“The Washington Summit: NATO steps boldly into the 21st century”, NATO Review, (No.1, Dlkbahar 1999), ss.3-6. 
14 Türkiye’nin AB AGSP’nin karar alma mekanizmasına doğrudan katılım talebi ayrıca Yunanistan tarafından 
veto edilmisti. Ramazan Gözen, “Turkey’s Delicate Position Between NATO and the ESDP”, SAM Papers No.1/2003, (Ankara: Mart 2003), s.104. 
15 Lale Sarıibrahimoğlu, “Crucial ESDP talks to start in Ankara today”, Turkish Daily News, (25 Ekim 2001). 
16 “Annex II – ESDP: Implementation of the Nice Provisions on the Involvement of the Non-EU European 
Allies”, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası Baskanlık Kararları, Brüksel, Avrupa Konseyi, (24-25 Ekim 2002). 
17 Bu toplantı sonucuna göre NATO birçok askerî ve sivil faaliyette bulunabilecek “tek bir sistem” olarak 
kaldığı için, AB/BAB güdümlü operasyonların ayrı komuta düzenlemesine gitmelerine fırsat vermemekteydi. 
Kuzey Atlantik Konseyi Bakanlar Toplantısı, Berlin, (3 Haziran 1996). 
18 2001 istatistiği verilerine göre Türkiye 795,000 askerî personeli ile toplamda 2,904,000 NATO Avrupa 
üyelerinin asker sayısının yaklasık 1/3’ünden biraz azını olusturmaktadır. En yakın takipçileri Dtalya’nın 
374,000 Fransa’nın 367,000 ve Almanya’nın 307,000 askerî bulunmaktadır. Sabit olmayan yıllık savunma 
harcamalarında ise kisi basına düsen millî gelir itibarıyla Türkiye 4.9% ile Yunanistan (4.7%), Fransa (2.5%), 
Dngiltere (2.3%) ve Almanya’yı (1.5%) geride bırakmaktadır. NATO web sayfası: 
http://www.nato.int/docu/review/2002/issue2/english/statistics.html (05.04.2005). 
19 Bu konu hakkında daha detaylı bilgi için bkz. Siret Hürsoy, “New Transatlantic Security Relationship and 
the Position of Turkey in European Security”, Siret Hürsoy ve Nesrin Ada (ed.), NATO’s Transformation and 
the Position of Turkey,(Dzmir: Ege University Press, 2004), ss.49-55. 
20 1992 yılında NATO Kuzey Atlantik Konseyi Oslo toplantısı ve 1996 yılında NATO Kuzey Atlantik Konseyi 
Berlin toplantısı sonuç bildirgelerine göre, Oslo Communiqué ve Birlesik Müsterek Görev Gücü Kavramı 
(CJTF) gelismeleri doğrultusunda NATO, sivil-asker iliskileri ve “yumusak” askerî görevler alanına da 
faaliyet göstermeye baslamıstır. Bkz. NAC Oslo Communiqué (Oslo: 4-5 Haziran 1992) ve Berlin Kuzey 
Atlantik Konseyi Bakanlar Toplantısı, (Berlin: 3 Haziran 1996). 
21 Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. http://www.bioem.tsk.mil.tr. 
22 ISAF-II’nin yönetimini Haziran 2002-Subat 2003 tarihleri arasında 1,300 askerî personelin katılımıyla 
üstlenen Türkiye, ikinci kez ISAF-VII yönetimini Subat 2005-Ağustos 2005 tarihleri arasında yürütmek üzere 
üstlenmistir. Ocak 2004 tarihinden itibaren ise NATO’nun Afganistan’daki Sivil Temsilcisi olarak Türkiye’nin 
eski Dısisleri Bakanı Hikmet Çetin görev yapmaktadır. 
23 Kırgızistan ile AGDT arasındaki isbirliği çerçevesinde yüksek lisans eğitimine yönelik olarak Biskek’te kurulan “AGDT Akademisi” 17 Aralık 2004 tarihinde resmen 
faaliyete geçmistir. Bu çerçevede Türkiye tarafından da desteklenen Akademi’ye kurulu asamasında maddî katkıda bulunulmu ve bu makalenin yazarı ders vermek 
üzere Türk Dsbirliği ve Kalkınma Ddaresi Baskanlığı (TDKA) tarafından görevlendirilen ilk akademisyenler grubu arasında yer almıstır. Bkz. “TDKA’ya Yeni Roller”, 
Avrasya Bülteni, (Sayı 31, Şubat 2005), s.11 (01.04.2005). 
24 Türkiye NATO’nun Aktif Çaba Operasyonu’na 299 personel, devriye gemileri ve bir firkateynle katılmaktadır. 
25 Mart 2004 itibarı ile verilmiş olan bu bilgiler, Dışleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden elde edilmistir. 
26 Ertuğrul Kayserilioğlu, “Çok Kültürlü Bir Avrupa”, Forum Diplomatik, (Sayı 1, 31 Ocak 2005). 
27 Antonio Missiroli, “Crossing the Bosporus”, The Wall Street Journal Europe, (1 Ekim 2004). 
28 Walter Posch, “Talking Turkey”, ISSEU Newsletter No.12, (Ekim 2004) 
     < http://www.isseu.org/new/analysis/analy096.html> (12.07.2004). 
29 Siret Hürsoy, “EU’s Long-Term Stability Strategy for the Middle East”, Turkish Policy Quarterly, (Cilt.3, No.2, Yaz 2004), ss.185-194; Steven Everts, “An asset but not a model: Turkey, the EU and the wider 
Middle East”, Centre for European Reform, (Ekim 2004) (16 Aralık 2004). 
30 Siret Hürsoy, The New Security Concept and German-French Approaches to the European ‘Pillar of Defence’, 1990-2000, (Almanya: Tectum Verlag, 2002); ‘3. Deutsch-Französischen Dialog – Mit Sicherheit 
in die europäische Zukunft: Deutsch-französische Perspectiven einer gemeinsamen Sicherheits – und Verteidigungspolitik’, Diskussionsbericht, (Saarbrücken: 31 Mayıs-01 Haziran, 2001). 
31 3’üncü Alman-Fransız Diyalogu katılımcılarından Lothar Rühl konusmasında önemli bir konuya dikkat çekmektedir: AB’nin tanımladığı en az 16 büyük senaryonun 13’ünün Avrupa’nın güney ve güney 
çevresinde bulunmaktadır. Ancak, AB’nin Türkiye ile olan iliskisini bir düzene koymadığı taktirde bu senaryoların tümünün “resimli bilmece” olmaktan baska bir sey olmayacağını iddia etmistir. ‘3. Deutsch-
Französischer Dialog in Saarbrücken: Europäische Sicherheitspolitik als eigenständigen Pfeiler innerhalb der Nato etablieren’, Luxemburger Wort, (2 Haziran 2001); 
Chris Donnelly, “The Occupant of a Pivotal Role in the Defence of the EU”, Financial Times, (28 Haziran 2004). 

***

AVRUPA GÜVENLİK VE SAVUNMA POLİTİKASI KISKACINDA TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ. BÖLÜM 1

AVRUPA GÜVENLİK VE SAVUNMA POLİTİKASI KISKACINDA TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ. BÖLÜM 1




Yazan: Yrd. Doç. Dr. Siret Hürsoy* 
* Yrd. Doç. Dr. Siret Hürsoy, Ege Üniversitesi, İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi, Uluslar Arası İlişkiler Bölümü, 35040 Bornova, İzmir, e-mail: sireth@bornova.ege.edu.tr. 

** Bu makale, yazarın T.C. Dısisleri Bakanlığının Stratejik Arastırmalar Merkezi (SAM) yetkilileri ile birlikte, SAM ve Stockholm Uluslar Arası Barı Arastırmaları Enstitüsü (Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI)) davetlisi olarak 22 Eylül 2004 tarihinde Dsveç’in baskenti Stockholm’da katıldığı, “One Day Analytical Seminar on Turkey and ESDP” baslıklı seminerde sunduğu sözlü ve yazılı tebliğden esinlenerek yazılmıstır. 
Bkz. http://web.sipri.org/contents/director/TURKEYESDPSUMMARY.html (02.02.2005). 



Özet 

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan terör saldırılarından sonra medeniyetler için terörizm, Soğuk Savaş 
döneminin ardından hâlen daha tam olarak bir düzenin sağlanamadığı “yeni” dünya sistemi içerisinde, önemli bir asimetrik tehdit olarak uluslar arası 
toplumun karsısında durmaktadır. New York, Washington, Bali, Madrid, Dstanbul ve Beslan/Kuzey Osteya’daki terör eylemleri doğrudan Türkiye’nin Avrupa 
Birliği’ne (AB) alınması tartısmalarıyla bağlantılı olmasa da, gecikmi ama çok gerekli bu tartısmanın Avrupa’da yaygın bir sekilde baslatılmasına neden olmustur. 
Eğer AB, 21’inci yüzyılda küresel bir güce sahip olmak istiyorsa, ekonomik gücünün yanında etkin bir Avrupa güvenlik ve savunma kanadını da olusturmak zorundadır. 
Bunun için de Türkiye’nin sadece bölgesel ekonomik etkinliği değil, güvenlik ve savunma alanlarındaki avantajlarının da AGSP içerisinde etkin bir sekilde 
kullanılması durumunda, AB’nin küresel bir güç olma yolunda isi kolaylasabilir. 


Giriş: Bölgesel ve Uluslar Arası Tehdit Algılamaları 

İki kutuplu dünya düzeninin basat güçleri olan Amerika Birlesik Devletleri (ABD) ve Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savas’ın sona ermesinden sonra, bölgeler 
arası “riskler” 1990’ın basından itibaren önemli küresel tehditler olarak yayılmaya baslamıstır.1 Bu risklerin bir parçası olan terör tipi saldırılar sonucu, klâsik tehdit anlayısı, güvenlik ve istikrar algılamaları ciddî bir sekilde yeniden sorgulanmaya baslanmıstır. 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan terör saldırılarından sonra medeniyetler için terörizm, Soğuk Savaş döneminin ardından hâlen daha tam olarak bir düzenin sağlanamadığı “yeni” dünya sistemi içerisinde, önemli bir asimetrik tehdit olarak uluslar arası toplumun karsısında durmaktadır. 11 Eylül sonrası görülen terör saldırıları yeni olmamakla beraber, Soğuk Savaş dönemi ülkeler arası klâsik/simetrik tehdit algılamalarından çok farklıdır. Günümüzde terörist unsurlar sosyal, ekonomik ve politik öğeleri dinî etkenlerle sentezleştirmekte ve sonuçta dinsel inançları ideolojik bir kılıf içerisinde kuramsallastırarak uluslar arası topluma sunmaya çalışmaktadırlar.2 

New York, Washington, Bali, Madrid, Dstanbul ve Beslan/Kuzey Osteya’daki terör eylemleri doğrudan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) alınması tartısmalarıyla bağlantılı olmasa da, gecikmi ama çok gerekli bu tartısmanın Avrupa’da yaygın bir sekilde baslatılmasına neden olmustur. Medeni dünyanın sahip olduğu demokratik değerlerin tüm dünyada daha çok kabul görebilmesi ve sistematik bir sekilde yayılarak küresel hâle gelen terörizmle etkili mücadele için, AB’nin Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç kadar Türkiye’nin de AB’ye ihtiyacı vardır. Dstanbul’da 15 Kasım 2003’te Sinagog ve 20 Kasım 2003’te Dngiltere Baskonsolosluğu ve HSBC Bankasına yapılan terör saldırıları ile Türkiye hedef seçilmisti. Bu saldırıların nedeni ise 1923’te kurulusundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı’nın politik ve güvenlik sistemi içerisinde olma politikası gütmesi ve aynı zamanda da yüzünü Batı’ya dönmü laik, çoğunluğu Müslüman, demokratik bir politik ve sosyal sisteme ve serbest pazar ekonomisine sahip olmasıdır. 

Terörizm, kitle imha silâhlarının yayılması ve silâh, uyusturucu ve insan kaçakçılığı gibi pek çok faaliyet uluslar arası toplumun güvenliğini doğrudan 
ilgilendirmektedir. Her ne kadar Avrupa’daki müttefikleri Türkiye’ye bu tip faaliyetlerin Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulastığı elestirilerini yapsalar da, çoğunlukla mafya ve terörist organizasyonlar tarafından desteklenen tüm yasa dısı hareketlere karsı Türkiye elinden gelen mesru mücadeleyi yapmaya çalışmaktadır. 

İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, Avrupa’ya karsı muhtemel risklerin ortaya çıkabileceği bölgelere sınırı olması nedeniyle Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olarak AB içerisinde yer almasının önemi giderek artmaktadır.3 Türkiye tüm bu tehlikelere rağmen yine de riskler denizinin ortasında barı ve istikrar adası görünümü içerisindedir. 

Türkiye’nin coğrafi konumu itibarı ile kendisine sıkça yapılan “Türkiye’nin bölgesel denge rolüne sahip olması” ve “Türkiye’nin jeopolitik önemi” gibi atıflardan Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada güvenliğin sağlanabilmesi için ne kadar önemli ve dengeleyici bir ülke olabileceği kanıtlanmaktadır.4 Demokratik kurumları, askerî kapasitesi ve jeostratejik konumu itibarı ile Türkiye, cömert bir sekilde Batılı müttefiklerinin kolektif savunmasına hem Kuzey Atlantik Anlasması Örgütü (NATO) hem de Batı Avrupa Birliği (BAB) örgütüne üye olarak katkıda bulunmustur. Kore savasından itibaren çok uluslu pek çok askerî ve sivil operasyona katılan Türkiye, 1952’de NATO üyesi olduktan sonra Batılı müttefikleri ile birlikte Kuzey Atlantik İttifakı Anlasması’nın 5’inci Maddesi çerçevesinde dünya barısına katkıda bulunabilmek için hem doğrudan askerî katkılarda bulunmus, hem de müttefik kuvvetlerini topraklarına kabul etmistir.5 Soğuk Savaş döneminde NATO’nun bütün güney-doğu kanadının savunma yükünü üstlenen Türkiye, yaklasık 24 Sovyet askerî tugayını kendisine angaje etmekle kalmamıs, Doğu ile Batı blokları arasındaki ortak sınırın yüzde 37’sinin 
korumasını da sağlamıstır.6 

Öte yandan Soğuk Savaş sonrası küresel siyasî ve askerî dengenin daha henüz sağlanamadığı uluslar arası ortama ilk dolaylı güvenlik tehdidi, Irak’ın Kuveyt’i 
1991’de isgali ile gerçeklesmi ve bu durum petrolün Batı’ya rahatça ulasımı üzerinde ciddî sonuçlar doğurmustur. Türkiye bu ikinci Körfez Savası esnasında ciddî ekonomik kayıplara uğramasına rağmen kritik roller üstlenmekten çekinmemi ve Batılı güçlerin önemli bir stratejik müttefiki olarak kalmıstır. Soğuk Savaş sonrası bir diğer güvenlik tehdidi ise Yugoslavya’nın parçalanması esnasında ortaya çıkan etnik çatısmalardır. 
Yugoslavya’daki iç çatısmalarla birlikte Türkiye’nin Balkanlar’daki etnik gruplar ile olan tarihî ve kültürel bağlarının önemi kesfedilmi ve etnik gruplar üzerindeki 
etkinliğinden dolayı Türkiye’ye Balkanlar’da barısın tekrar tesis edilebilmesi için bölgesel stratejik bir rol biçilmistir. 
Türk Silâhlı Kuvvetleri Somali, Bosna, Kosova, Makedonya ve Afganistan gibi güvenlik sorunlarının olduğu bölgelerde, Birlesmi Milletler (BM) bünyesinde almı olduğu barı operasyonu görevlerinin bir kısmını basarılı bir sekilde yerine getirmis, operasyonların bir kısmı ise hâlen devam etmektedir. 
Türkiye’nin BM, NATO, Avrupa Güvenliği ve D Birliği Teskilâtı (AGDT) ve AB’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) operasyonlarına katılımı ile uluslar arası barı ve güvenliği sağlamadaki net katkıları ise ABD’deki 11 Eylül terörist saldırılardan sonra kayda değer bir sekilde artı göstermistir. 

Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Soğuk Sava döneminde ileri cephe ülkesi olarak üstlendiği kapitalist Batı Avrupa ülkelerinin komünist Varsova Paktı güçlerine karsı hayatî bir sekilde savunulması rolü, Soğuk Sava sonrası dönemde bir ileri cephe ülkesi7 olarak Türkiye’nin simdiki rolü Avrupa’nın çıkar ve değerlerinin “demokratik olmayan” Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya ülkelerin de savunulmasına benzer olarak görülebilir. Bu bağlamda olusmakta olan “yeni” dünya düzeni konjonktüründe Avrupa’nın Gulliver’i artık Almanya değil, sınır ve bölgeler ötesi riskler üzerinde güçlü bir ele sahip olan Türkiye’dir. 

AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikasını Olusturması ve Türkiye’nin Tutumu 

Tarihî olarak Türkiye, Balkanlar’dan Çin’e ve Fas’tan İran’a kadar geni bir coğrafyada politik, ekonomik ve sosyal bir güç olarak bölgesinin de ötesinde dengeleyici bir “menteşe” rolü üstlenmektedir. Türkiye ayrıca Balkanlar, Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Akdeniz ülkeleri ile ikili ve çok taraflı iliskiler kurarak Avrasya ve ötesinde sürdürülebilir bir barısı, dengeyi ve refahı sağlamada etkin konumda bulunmaktadır. 

Bu yüzden Türkiye’de meydana gelebilecek herhangi ciddî bir istikrarsızlık yukarıda bahsi geçen tüm bölgelerde insası düsünülen barı ve güvenlik çemberinin alt üst olması anlamına gelebileceği gibi, bunun tüm Avrupa kıtasını da ciddî bir sekilde etkileyeceğiasikârdır. Benzer sekilde bu bölgeler içerisinde gerçeklesebilecek olası herhangi bir istikrarsızlık, ancak Türkiye’nin katkısı ve Batılı müttefikleri ile beraber hareket etmesi kosuluyla önce kontrol ve sonra da güvenliğin insasıyla bertaraf edilebilir. AB’nin Ortak Dı ve Güvenlik Politikası (ODGP) Yüksek Komiseri Javier Solana tarafından açıklanan Avrupa Güvenlik Stratejisi (European Security Strategy) de zaten AB’nin Avrupa kıtası dısında kendisine yakın petrol ve doğal gaz bakımından zengin olan Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya bölgelerinde daha aktif rol alma yönündeki istekliliğ ini açıkça ortaya koymaktadır.8 Herhangi bir çeliskiye sebebiyet vermeyecek sekilde, “stratejik ortaklık” kavramının “tam üyelik” kavramına alternatif olmadığı günümüzde, Türkiye’yi tam üye olarak içerisine almı güçlü bir AB ileride tüm dünya için bir istikrar faktörü olabilir. 
İşte bu sebepten dolayı Türkiye’nin AB üyeliği AB’nin savunma kapasitesini artırmakla kalmayacak, ayrıca Türkiye’nin Batı’ya sağlayacağı güvenliğin yanında, Doğu’dan Batı’ya doğru enerji transferinin de daha sağlıklı yapılabilmesi için AB’ye önemli bir stratejik imkân sağlayacaktır. 

21’inci yüzyılın basında AB entegrasyon süreci çok önemli bir asamaya ulasmıstır. AB, Ekonomik ve Parasal Birliği’ni Avro ile bütünüyle gerçeklestirmi 
olsa da, bu ekonomik bütünlük AB’nin savunma ve güvenlik alanında hem kendi içerisinde hem de kendine komsu bölgelerde barı ve özgürlüğ ün sağlanmasında 
yetersiz kalıyorsa, AB’nin ekonomik ve politik açıdan kırılgan bir yapıya sahip olunduğu gerçeğini de yadsınamayacak bir sekilde ortaya koymaktadır. 
Bu yüzden Fransa ve Dngiltere arasında 1998 yılında imzalanan Saint Mâlo Deklarasyonu, AB’de Avrupa Politik Birliği yönünde ortak bir politik iradenin ortaya çıkmasından önce, güçlü ortak bir Avrupa savunma politikasının ortaya çıkartılabilmesi çalısmalarının baslangıcı için bir mihenk tası olmustur.9 Türkiye 
bu bağlamda AGSP’nin Saint Mâlo Deklarasyonu çalısmaları esnasında AB’nin güvenlik ve savunma politikasını NATO içerisinde etkin bir mekanizma hâline 
dönüstürülmesi kaydı ile desteklemistir. Ancak AB ülkelerinin ortak savunma politikasını da içeren bir Politik Birliğin nasıl ekillendirileceği konusunda aralarında bir uzlasmaya varamamaları, güvenlik ve savunma alanlarında ilerleme kaydetmelerini ciddî bir sekilde engellemektedir. Bu noktada var olan esas endişe, AB’nin ciddî bir dağılma süreci içerisine girebileceği değil, AB ülkeleri arasında derinlesen ortak çıkarların ve ekonomik, politik, sosyal ve güvenlik alanlarında birbirlerine olan bağımlılıklarını hangi yapı içerisinde ileriye tasıyabilecekleri ve bunun yanında AB-Türkiye ili kilerinin yeniden nasıl sekillendirileceği konusunda ortak bir paydaya varıp varılamayacağıdır. 

AB üyelerinin ortak arzusu olan güvenlik ve savunma alanlarındaki kapasitelerini gelistirmenin önünde duran pek çok engelden bir tanesi ise, NATO içerisinde Avrupa’nın önemli bir müttefiki olan ve AB ile tam üyelik için müzakerelere baslamayı plânlayan Türkiye’nin sırf henüz AB üyesi olmadığından dolayı AGSP’den dıslanması riskidir.10 NATO’nun tam üyesi olarak Türkiye, BAB’ta “ortak üyeliği” (associate membership) 20 Kasım 1992’de yeniden yapılandırılması kapsamında Roma Anlasması ile kabul etmesi, Türkiye’nin BAB’taki karar alma mekanizmalarında veto hakkının olmadığı anlamına gelse de, bu durum doğrudan bu mekanizmalara katılımına engel teskil etmiyordu.11 BAB’ın Petersberg Görevleri 1997 yılında Amsterdam Anlasması çerçevesinde AB’ye entegre edilirken, Türkiye sürekli olarak BAB içerisindeki “ortak üye” statüsünün AGSP içerisinde de aynen tanınmasını talep etmisti.12 Türkiye ayrıca basiretli bir sekilde tüm AB yetkililerine muhtemel bir askerî veya sivil müdahaleyi gerektirecek herhangi bir güvenlik sorununun Türkiye’nin yakın çevresinde gerçeklestirilme ihtimalinin yüksek olduğunu ve böyle bir durumun 
Türkiye’nin hayatî çıkarlarına etki edebileceğini makul bir dille açıklamıstır. Kurumsal ve pratik nedenlerden dolayı, AB’nin NATO’nun AB üyesi olmayan ülkelerle etkin bir koordinasyona ihtiyaç duyduğu da açıkça ortadadır. Bu yüzden NATO-AB kurumsal koordinasyon ve işbirliği için AB’nin NATO’nun en güçlü üyelerinden biri olan Türkiye ile işbirliği yapması kendi çıkarları açısından önem arz etmektedir. 23-24 Nisan 1999’da gerçeklestirilen NATO’nun Washington Zirvesi, NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan ülkelerin statülerine saygı duyulması ve AB’nin AGSP’yi bir araç olarak kullanarak NATO’nun plânlama ve harekât kapasitelerine ulasımda Kuzey Atlantik 

Paktı üyelerinden onay alması gerektiği konusuna atıfta bulunmussa da,13 NATO’nun AB üyesi olmayan ülkelerine AGSP içerisinde AB sadece sıradan bir danısma mekanizması önermistir.14 

Bu pek de adil görülmeyen durum karsısında Türkiye istemeyerek de olsa, AB’nin AGSP çerçevesinde muhtemel operasyonları geçeklestirmek için NATO’nun plânlama ve harekât kabiliyetlerinden yararlanabilme imkânını engellemek zorunda kalabileceğini açıkladı.15 Uyusmazlığı ortadan kaldırabilmek için Türkiye, Dngiltere ve ABD arasında gerçeklestirilen üçlü müzakereler sonucu, ortaya Aralık 2001 tarihinde “Ankara Dokümanı” adı altında bir metin çıktı. Bu metin AB’ye sunulduktan sonra üzerinde bazı küçük değisiklikler yapılarak 24-25 Ekim 2002 tarihinde “Brüksel Dokümanı” veya “Nice Uygulama Dokümanı” (Nice Implementation Document) olarak isimlendirildi.16 Doküman sadece NATO-AB i birliğinin çerçevesini olusturmakla kalmıyor, ayrıca Türkiye-AB arasındaki işbirliğini de sekillendiriyordu. Nice Uygulama Dokümanı’na göre, eğer AB önderliğinde herhangi bir askerî operasyon NATO’nun imkân ve kabiliyetleri kullanılarak gerçeklestirilecekse, Türkiye doğrudan AB askerî 
operasyonlarına katılma hakkını elde ederken; NATO’nun imkân ve kabiliyetleri AB önderliğindeki herhangi bir askerî operasyonda kullanılmayacaksa, Türkiye ancak Avrupa Devlet ve Hükümet Baskanları Konseyi tarafında davet edildiği takdirde söz konusu AB askerî operasyonlarına katılma hakkı elde edebilecek. NATO’nun 1996 yılında Berlin’de gerçeklestirilen Kuzey Atlantik Konseyi toplantısı sonuç bildirgesine göre AB operasyonlarında AGSP’nin, NATO imkân ve kabiliyetlerine ulasabilmesinde Türkiye’ye ihtiyacı olduğu için veya doğrudan Türkiye’nin kendi öz imkân ve katkılarına gerek duyulduğundan, AB askerî operasyonlarına Türkiye’nin öyle veya böyle katılımının kaçınılmaz olduğu anlasılmaktadır.17 Bunun en büyük nedenlerinden biri ise muhtemel AB askerî operasyonlarının gerçeklestirileceği bölgelerin Avrupa içerisinden çok Avrupa’nın stratejik çevresinde bulunmasındandır. Öyle görülüyor ki, Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya, Orta ve Kuzey Afrika bölgeleri AB’nin askerî müdahalelerini gerçeklestirme ihtimalinin yüksek olduğu coğrafi bölgelerdir. 

İşte bu nedenlerden dolayı, Avrupa’nın güvenliği için Türkiye vazgeçilmezdir ve 
tabiatıyla da uzunca bir süre böyle kalacak gibi gözükmektedir. 

Türkiye’nin AGSP’ye Yapabileceği Katkılar 

Günümüzde değismekte olan bölgesel ve uluslar arası güvenlik sistemini AB-Türkiye bağlamında analiz ettikten sonra, Türkiye’nin kendi öz imkân ve kabiliyetlerinin AGSP’yi nasıl daha etkin hâle getirebileceği üzerinde durulmalıdır. Türk Silâhlı Kuvvetleri (TSK) iyi eğitimli, profesyonel, sürekli olarak modernize edilen, etkili, geni askerî ve sivil stratejik imkân ve kabiliyete sahip ve belki hepsinden de önemlisi, bölgedeki varlığı ile tüm ülkeler tarafından ciddî bir caydırıcı güç olarak görülmektedir. 

TSK ayrıca kararlı bir sekilde Soğuk Savaş sonrası yeni tip tehlikelere karsı ortaya çıkan askerî ve sivil yöntem değisiklikleri göz önünde bulundurularak 
yapılandırılmakta, daha esnek ve hareketli hâle getirilerek, ileri teknoloji ürünü silâhlarla donatılmakta, strateji belirleme ve istihbarat alım teknikleri 
güçlendirilmektedir. Askerî personel alanındaki büyüklüğü ve yıllık savunma harcamalarındaki yüksek yüzdelik oranı ile TSK, çoğu AB ülkesinin askerî 
kuvvetlerinin önünde yer almaktadır.18 Bu çapta imkân ve kapasiteye sahip bir ülkeyi AGSP’nin dısında bırakmak hâliyle pek anlasılır olmayacaktır. Türk özel birlikleri uluslar arası barış ve istikrarın insası için oldukça büyük bir askerî personel katılımı ile bugün Somali, Bosna, Kosova, Makedonya ve Afganistan gibi dünyanın çesitli bölgelerinde dünya barış ve güvenliğine katkıda bulunabilmek için hizmet vermektedir. 

Türkiye ileri gelen güvenlik örgütlerinin üyesi olarak (BM, NATO, AGDT vs.) veya üyesi olmadığı yapılanmaların (AGSP) yanında yer alarak, hem sivil hem de 
askerî alanda uluslar arası barış ve güvenliği sağlayabilmek için diğer ülkelerle i birliği yapmayı hedeflemektedir. Kurumsal bir yapı çerçevesinde gelismekte olan AGSP, “yumusak” askerî görevler (yarı-askerî sivil odaklı misyonlar) için siyasî bir mekanizma olarak AB’nin etkin ekonomik ve diplomatik araçlarıyla 
desteklenmektedir.19 

  Bu sebepten dolayı, AB’nin AGSP’sinin kriz önlemede, yönetiminde ve sivil-asker iliskilerinde NATO’dan daha avantajlı bir konumda bulunduğu ileri sürülebilir.20 

Türkiye ise BM, NATO, AGDT ve AB çerçevesinde gerçeklestirilecek olan tüm uluslar arası kriz engelleme girisimlerine, demokrasinin imarı ve ekonomik, sosyal ve politik rehabilitasyon gibi faaliyetlere, uluslar arası barı ve istikrara hizmet etmesi durumunda aktif bir sekilde katılmayı arzulamaktadır. 

AGSP’nin ortaya çıkısından itibaren Türkiye, NATO’nun Avrupa üyelerinin güvenlik ve savunma alanlarında daha fazla sorumluluk üstlenmeleri gerektiği 
üzerinde durmakta ve bu yönde atılacak adımları desteklemektedir. Türkiye ayrıca “Baslık Hedef Görev Gücü Projesi”ne (Headline Goal Task Force Project) ilk destek veren ülkeler arasında yer almakla birlikte, bir tugay askerini hava ve deniz destek gücü ile birlikte bu projenin hizmetine sunmustur. Türkiye bu proje bağlamında seçilmi askerî birliklerini kendisinin de yer aldığı Avrupa’nın güvenliği ve savunması için görevlendirmeye hazır olduğunu açıklamıstır. Eğer AB 21. yüzyılda küresel bir güce sahip olmak istiyorsa, ekonomik gücünün yanında etkin bir Avrupa güvenlik ve savunma kanadını da olusturmak zorundadır. Bunun için de Türkiye’nin sadece bölgesel ekonomik etkinliği değil, güvenlik ve savunma alanlarındaki avantajlarının da AGSP içerisinde etkin bir sekilde kullanılması durumunda AB’nin küresel bir güç olma yolunda isi kolaylasabilir. 

Öncelikle herhangi bir uyuŞmazlığın üstesinden askerî olmayan yöntemlerle gelinmeye çalışılmalı ve askerî güç kullanımı son çare olarak düsünülmelidir. 
Bu yüzden karargâhı Ankara’da bulunan NATO’nun “Barı için Ortaklık” eğitim merkezi, 21 AB’nin AGSP’si ile i birliği yapılarak daha büyük bir kurum hâline getirilebilir ve demokratikleşme, terörizm ve sınır ötesi tehlikelere karşı işbirliği, güven artırıcı önlemler, çatışmaların engellenmesi, polis ve sivil yöneticilerin eğitim merkezi olma gibi önemli konular üzerinde uzmanlasması sağlanabilir. Asker politika için bir araç olsa bile, politikanın askerleştirilmesinin engellenmesi esas hedef olmalı ve askerin politikanın diğer araçları arasında kullanımı sadece son çare olarak düşünülmeli dir. 

Türkiye’nin geni bir coğrafyada güvenlik ve istikrara katkısı ve AGSP’nin daha etkin hâle getirilmesi çerçevesinde oynayabileceği diğer önemli roller asağıdaki 
yetenek ve deneyimleri bağlamında analiz edilebilir: 

Balkanlarda istikrar sağlama girisimleri sonucu Arnavutluk, Bulgaristan ve Makedonya ile Türkiye ikili Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemler (Confidence and 
Security Building Measures) antlaşmaları imzalamıstır. 

Balkanlardaki ülkeleri uzlasma masasına getirebilme girisimlerinden dolayı ve ortak güven ve iyi komsuluk iliskilerini güçlendirme çabası çerçevesinde Türkiye, Güney Doğu Avrupa Çok Uluslu Barı Gücü olusturulması için önayak olduğu gibi, daha sonra da Güney Doğu Avrupa Tugayı’nın olusturulmasını sağlamıstır. 

Ortak çıkarlar vesilesi ile Karadeniz ülkelerinin bir araya getirilmesi çabaları sonucu Türkiye, Karadeniz Ekonomik İş Birliği (KED) oluşumunun gerçekleşmesi ni sağlamıştır. Karadeniz’e kıyısı ve donanma gücü olan ülkeler kendi aralarında Karadeniz Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemler belgesini de onaylamışlardır. Türk Donanma Komutanının baslattığı Karadeniz çokuluslu görev gücü –diğer adıyla Karadeniz Gücü (BLACKSEAFOR)– tarihte ilk kez sahil ülkeleri donanmalarının insanî kurtarma operasyonlarından ortak bir diğer –önceden antlasmaya varmak kaydıyla– herhangi görev adı altında bir araya gelebilmelerini sağlamaktadır. 

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

5 Nisan 2020 Pazar

SOĞUK SAVAŞ SONRASI RUSYA FEDERASYONU GÜVENLİK VE SAVUNMA ANLAYIŞI

SOĞUK SAVAŞ SONRASI RUSYA FEDERASYONU GÜVENLİK VE SAVUNMA ANLAYIŞI




Sait Yılmaz*
* Yrd.Doç.Dr.Sait YILMAZ, Beykent Üniversitesi BÜSAM Müdürü, saityilmaz@beykent@edu.tr


ÖZET

2008 yılında Gürcistan’a yaptığı harekat Rusya Federasyonu’nun Batılı siyasi
merkezlerde ihtiyatlı bir şekilde bir tehdit kaynağı olarak tekrar hatırlanmasına yol açtı.

Bu aynı zamanda devlet kaynaklı konvansiyonel savaş olasılıklarının ortadan
kalkmadığının da bir göstergesi oldu. 1990’lı yıllar boyunca Rus Silahlı Kuvvetleri
parasızlıktan çürümeye bırakılmıştı. Putin ile birlikte toparlanmaya başlayan Rus
güvenlik sistemi birbiri ardına sessiz sedasız yeni güvenlik yaklaşımları ortaya
koymakta ve buna uygun savunma reformları gerçekleştirmektedir. Rusya, bir yandan Eski Sovyetler Birliği’nin yer aldığı bölgede etkisini sürdürmeye, Doğu ile Batı arasında kendine bir yer bulmaya ve Avrupa ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışırken, diğer yandan NATO’nun genişlemesini frenlemeye çalışmaktadır. Rusya geçmişte olduğu gibi Batı ve Doğu arasındaki çelişkisini Putin-Medvedev ikilisinin ‘bağımsız büyük güç’ olma hevesi ile aşmak istemektedir.

GİRİŞ.,

Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği’nden bağımsız bir devlet olarak ortaya
çıkışı sonrası 1990’lı yıllardaki Yeltsin döneminde siyasi, ekonomik ve
konvansiyonel askeri gücünü önemli ölçüde kaybetmişti. Bu dönemde
uluslararası sistemin belirleyici unsuru olmaktan da uzaklaşan Rusya, 2000
yılında iktidara gelen Vladimir Putin ile trendi tersine çevirdi. Putin, bölgesel
yönetimlere, medyaya ve iş dünyasına uyguladığı baskı ile gücü tekrar merkezi
yönetim üzerinde topladı. Putin’in önceliği ekonomi oldu. 2003 yılında Rus
GSMH’sı % 7.2 artış gösterirken, bütçe 30 milyar dolar fazla verdi (IISS,
2004: 121). 1990’lı yıllar boyunca yeni stratejik doktrinini tartışan Rusya,
2003 yılında son halini onayladı.

Stratejik hedeflerini gerçekleştirmek için oldukça sınırlı güce sahip olan
Rusya, öncelikle çok kutuplu bir dünya düzeni istemekte ve uluslararası
ilişkilerde tek bir ülkenin üstünlüğüne karşı çıkmaktadır. Rusya, BM’nin onayı
olmadan önleyici müdahale hakkını kullanabilmek için komşu ülkeler ile
bölgesel serbest dolaşım fikrini savunmaktadır. Rusya, uluslararası güvenlik
alanında önemli diplomatik roller oynamaya devam etmektedir. Bir yandan
Eski Sovyetler Birliği bölgesinde etkisini sürdürmeye gayret ederken diğer
yandan Doğu ile Batı arasında kendine bir yer bulmaya, Avrupa ile iyi ilişkiler
geliştirmeye, NATO’nun genişlemesini frenlemeye çalışmaktadır. Uluslararası
platformlarda kendine güçlü bir konum edinmeye çalışan Rusya, NATO-Rusya
Daimi Konseyi ile edindiği NATO faaliyetlerinde söz sahibi olma
pozisyonundan memnun değildir. G-7 veya sonraki adı ile G-8’de ki siyasi
gücü ise oldukça sınırlıdır.

RUS GÜVENLİK ANLAYIŞINDA YAŞANAN DEĞİŞİMLER

Rus Güvenlik Sistemi,

Rus güvenliğinin temelinde öncelikle geniş coğrafyası, stratejik konumu ve
doğal kaynakları yer almaktadır. Rus milliyetçiliği ile beslenen ve elit bir
tabakanın tespit ettiği içeride tavizsiz dışarıda acımasız Rus konseptinin
vasıtası olan büyük ve güçlü bir askeri güç ise diğer bir güvenlik parametresi
olagelmiştir (Kolt, 2001: 2). 1990’lı yıllara kadar Rusya’nın şifreleri ülke
içindeki ve çevresindeki etnik gruplar, bunları kontrol etmek isteyen askeri güç
ve doğal kaynaklardan pay almak isteyen köylüler arasında bir dengeye oturdu.
Bu üçlü Rusya’nın etrafındaki ülkeleri ve doğal kaynakları ele geçirme
mantığının belirleyicileri oldu. 1990’lı yıllardan sonra güvenlik stratejisinin
merkezine Rusya’nın ekonomik gelişmesini sağlamak ve büyük güç
konumunu sürdürmek düşüncesi yerleşti. Bu düşünce bir yandan yakın çevreyi
kontrol, diğer yandan NATO’nun genişlemesini frenleme politikası ile
bütünleşti.

Rus güvenlik sistemin yedi önemli aktöründen en önemlisi hiç şüphesiz Rusya
Federasyonu Devlet Başkanı’dır (Kortunov, 2001: 8-11). Başkan’ın kişiliği ve
yeterliliği güvenlik ve savunma konularına katılım oranında belirleyici
olmaktadır. İkinci önemli aktör yetkileri son yıllarda artırılan ve baş
koordinasyon mekanizması rolündeki Ulusal Güvenlik Konseyi’dir. Üçüncü
önemli aktör Savunma Bakanlığı ile rekabet halinde olmaya devam eden Rus
Genelkurmay Karargahı’dır. Dördüncü önemli aktör Maliye Bakanı, beşincisi
ise Rus Parlamentosu’dur. Altıncı grupta akademi ve düşünce kuruluşlarının
ya da baskı gruplarının yer aldığı resmi ve resmi olmayan kuruluşlar
gelmektedir. Son aktör ise medya’dır.

Anayasaya göre, Rus Parlamentosu, ulusal güvenliğin sağlanması, dış
politikanın desteklenmesi, ülkenin uluslararası yükümlülüklerinin yerine
getirilmesi gibi konularda Devlet Başkanı’nın ve Hükümetin önerilerini
dikkate alarak yasalar çıkarır. Ulusal güvenliğin sağlanması, Hükümete ait bir
sorumluluktur. Güvenlik Konseyi, ulusal güvenliğe yönelik tehditleri önceden
tespit eder, değerlendirir ve bu tehditlerin önlenmesi konusunda Devlet
Başkanına karar tasarıları sunar; ulusal güvenlik ve dış politika konularında
önerilerde bulunur, ulusal güvenliği sağlayan kuvvetlerin ve unsurların
faaliyetlerini koordine eder, alınan kararların uygulanmasını kontrol eder.
Güvenlik Konseyinin iki tür üyesi vardır. Konsey’in sürekli üyeleri; Devlet
Başkanı, Başbakan, Konsey Sekreteri, Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı, FSB
(Federal Güvenlik Servisi) Başkanı’dır. Federasyon Konseyi Başkanı, Duma
Başkanı, Devlet Başkanlığı Ofisi Başkanı, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, sivil
savunmadan ve olağanüstü durumlardan sorumlu Bakan, Genelkurmay
Başkanı, Başsavcı, Sınır Koruma Hizmeti Başkanı, SVR (Dış İstihbarat Servisi
Başkanı), Bilimler Akademisi Başkanı ile Devlet Başkanı’nın 7 idare bölge
temsilcileri ve diğer üyeler gerektiğinde Konsey toplantılarına katılırlar.
1990’lı yıllardan beri geliştirilen ve 2000 yılında kabul edilen Rus Ulusal
Güvenlik Konsepti; “Gerçekçi Caydırma” stratejisi ile kriz ve çatışmayı
önleme operasyonlarında diplomatik, ekonomik ve kuvvet kullanma dışı
yöntemlere öncelik vermektedir. Ancak kabul edilemeyen tehlikeler karşısında
Rus hükümeti asimetrik karşılık esasına bağlı olarak tek taraflı kuvvet
kullanma hakkını saklı tutmaktadır (Putin, president.ru). Rus Ordusuna
Çeçenya gibi bölgeler başta olmak üzere ülke bütünlüğü koruma görevi
verilmiştir. Rusya için ana tehdit grupları şu şekilde sıralanmıştır (Bluth, 1998:
69); (1) Eski Sovyet ülkelerinden yapılacak toprak istekleri. (2) Rusya sınırları
yakınındaki yerel savaşlar ve silahlı çatışmalar. (3) Kitle imha silahlarının ve
onların kullanılma vasıtalarının yayılması. (4) Eski Sovyet ülkelerinde yaşayan
Rus vatandaşlarının hakları. (5) NATO gibi dış askeri blokların genişlemesi.
Rus Genelkurmayı tarafından hazırlanan “2025 Yılına Kadar Savunma
Maksatlı Rusya Federasyonu Harekât Hazırlığı” dokümanı maliyet-etkinkullanılabilir
bir model anlayışı içinde yeni stratejik kuvvetler kurulmasını,
operasyonel görev kuvvetleri teşkil edilmesini ve müşterek lojistik sistemi
geliştirilmesini öngörmektedir. Bu model iki tür çatışmaya hazırlığı
öngörmektedir;

Soğuk Savaş Sonrası Rusya Federasyonu Güvenlik Ve Savunma Anlayışı
Journal of Strategic Studies 83 1 (3), 2009, 79-9 9

- Düzenli ordular ile yerel, bölgesel ve küresel çatışmalar (uluslararası devlet çatışmaları),
- Düzensiz askeri formasyonlar (ayrılıkçı hareketler, suç grupları, terörist örgütler vb.) ile yerel, bölgesel ve küresel çatışmalar (devlet içi çatışmalar).

Rus İstihbaratı ve Enerji Güvenliği,

142 milyon nüfuslu Rusya Federasyonu’nda her 100 bin kişinin 800’ünün
hapiste olması (dünyada en yüksek hapisteki insan oranı) ve yıllık 30.000
intihar eden kişi miktarı; ülkedeki sosyal çöküntünün en çarpıcı
göstergeleridir. Rusya Federasyonu, Çeçenistan başta olmak üzere ülkedeki
muhalif gruplarla mücadeleyi kontrol almayı müteakip iç (FSB) ve dış (SVR)
istihbaratı ile ilgisini tamamen ekonomiye çevirdi. FSB ile birlikte Rusya;
politikacılar, iş adamları ve suç örgütleri için tehlikeli bir yer oldu ve tanınmış
kişilere düzenlenen suikastlar arttı. Putin, Yeltsin döneminden miras kalan
kokuşmuş iş dünyası, politikacılar, gazeteciler, bankerler ve suç örgütleri ile
mücadele için FSB’yi kuvvetlendirdi ve acımasız silahlarla desteklenen yeni
taktikler kullandı. Bu aynı zamanda ülkeyi yabancı kökleri olan zararlı
kuruluşlardan da temizlemenin diğer bir yolu oldu.

Öte yandan Rusya, özellikle yakın çevresindeki petrol ve doğal gaz
kaynaklarını ve güzergâhlarını kontrolüne almak, satış ve kullanım haklarını
eline geçirmek için istihbarat teşkillerinin örtülü faaliyetlerinden (rüşvet, şantaj
vb.) etkili şekilde yararlanmaktadır. FSB, Rus ekonomisinin güçlendirilmesi
için aktif bir rol edindi. Parlamento’da yeni oluşturulan ve yabancı yatırımlara
onay veren komitenin elemanlarının tamamen FSB’den teşkil edildiği
bilinmektedir. Dış politikada ise Ukrayna’nın NATO yolundan döndürülmesi
ve Gürcistan, Azerbaycan gibi Batıya meyilli ülkelerin frenlenmesi istihbaratın
örtülü taktikleri ile sağlanmaktadır. Rusya’nın örtülü savaşları yakın gelecekte
Batının genişleme politikalarına tepki olarak Bosna-Hersek, Kırım, Abhazya,
Güney Osetya ve Azerbaycan’da önemli çatışmaları tetikleyebilir ve harita
değişikliklerine yol açabilir.

Rusya’nın yayılmacı emelleri enerji koridorları boyunca ilerlemeye devam
etmektedir. 2008 yılı başında bu koridor Sırbistan’da enerji tekelini eline
geçirdikten sonra doğrudan yabancı yatırım yolu ile Karadağ’a da ulaştı. Ocak
2008’de Bulgaristan’ı ziyaret eden Putin Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya
doğal gaz göndermek için anlaşma imzaladı. Ayrıca Tuna yakınında Belene
şehrinde bir nükleer reaktör kurulması için sözleşme yapıldı. Böylece
Bulgaristan’ın doğal gaz, petrol ve nükleer enerji ihtiyacı da tamamen Rusların
kontrolüne geçti (Youroukov, 2008: 37). Halen Rus Lukoil, Bulgaristan’daki
en büyük petrol rafinerisini işletmektedir. Rusya diğer taraftan enerji fiyatları
ile oynayarak, diplomatik manipulasyonlar ve diğer örtülü yollar ile
Bulgaristan siyasetine müdahil olmaktadır. Aynı tür oyunlar Kosova ve
Kafkaslar da devam etmektedir.

ABD’nin % 10 doğal gaz ihtiyacını Rusya’dan karşılayacak olması ve artan
enerji güzergâhları Rusya için enerji güzergahlarının güvenliği ve kontrolünü
önemli bir güvenlik parametresi haline getirmiştir. Bu nedenle Rus Silahlı
Kuvvetleri ve özellikle Deniz Kuvvetleri kıyı tesisleri, platform alt yapısı ve
deniz ulaştırma rotalarına ilişkin görevler edinmiştir. Bu rotalarda ABD ile
karşılaşma ihtimaline ilişkin olarak yeni prosedürler ve angajman kuralları
geliştirilmektedir (Blank, 2006). ABD nükleer politikasının caydırıcılıktan
önleyici vuruş sistemlerine doğru kayması Rusya’yı da karşı koyacak ve cevap
verecek sistemlere ilişkin bir arayışa itmektedir. Modernizasyon ve yeni silah
edinimi de Rus Ordusu’nun en öncelikli programları arasındadır.
Modernizasyon çalışmaları ABD Ordusu ile müşterek harekât yapacak
standartları da hedeflemektedir.

Rus Stratejisi.,

Rusya’nın genel devlet politikası uluslararası destek ve yatırımları çekerek
ülke ekonomisinin yeniden inşası ve modernizasyonu için küresel istikrarın
devamını öngörmektedir. Rusya’nın güvenlik politikası ise ‘yakın çevre’
olarak adlandırdığı Eski Sovyet ülkelerinin bulunduğu bölgelerde etkisini
sürdürürken uluslararası güç dengesinin büyük güçleri ile istikrarlı ilişkiler
geliştirmektir. Rusya, ekonomisini geliştirmek için Batıdan yoğun yatırım
beklerken Batı ise nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve Çin’in
yükselişinin frenlenmesinde Rusya’nın yardımını ummaktadır. ABD-Rusya
ilişkileri için uluslararası terörizmle mücadelede sağlanacak destek Rusya için
önemli bir pazarlık avantajı sağladı. Böylece Amerikan uçaklarının Rus hava
sahasını kullanmasına ve Eski Sovyet Ülkelerinden bazılarına üsler açmasına
göz yumdu. Ancak Rusya’nın uzun vadeli olarak asıl güç kapasitesini
geliştiren unsur sahip olduğu veya yönettiği büyük petrol ve doğal gaz
rezervlerinin 2000’li yıllardan itibaren Rus dış politikasının merkezine
yerleşmesi oldu.

Rusya henüz büyük güçler arasındaki yerini garantilememiştir. Baskı gördüğü
zaman Batı ile uyum göstermekte ancak diplomatik kazançlar için işbirliğinden
vazgeçme tehdidinde bulunmaktadır. 2008 Ağustos’unda Gürcistan üzerinde
güç kullanımı ise Rusya tehdidinin hafızalara tekrar yerleşmesine neden oldu.
Batı ve Rusya arasındaki ortak çıkar alanlarının başında terör ile mücadele,
nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve emniyeti gelmektedir. Rusya,
Çin-ABD-Avrupa arasında denge rolünü başarmak zorundadır. ABD ve AB
güç dengesinde statükonun devamı için çalışırken, Çin ve Rusya yanı
başlarındaki Hindistan’ı ABD’ye kaptırmadan Avrasya coğrafyasında sessiz ve
sakin bir değişimi gerçekleştirmektedir. Çin ve Rusya, Irak’ın güneyinden
Suudi Arabistan’a ulaşmak için İran'ı da yanlarına çekmekte; bu amaçla,
Rusya İran’ın nükleer heveslerini desteklerken, Çin üs edinerek İran kartını
güçlendirmektedir.

Bağımsız büyük güç olmayı hedefleyen Rusya, saldırgan bir şekilde liberal
imparatorluk stratejisi uygulamaktadır (Özdağ, 2007). Rusya’nın sahip olduğu
doğal gaz rezervleri ve kontrolünü ele geçirdiği enerji güzergâhları bu
stratejinin önemli bir parçasıdır. Rusya geçmişte olduğu gibi Batı ve Doğu
arasındaki çelişkisini hâlihazırdaki yönetimin hevesleri ile ‘bağımsız büyük
güç’ olma rolü ile aşmaktadır. Bu rol onun stratejik bağımlılık ve daha büyük
bir politik kimliğin altında kalmadan kendi yolunda yürümesini sağlayacaktır.
Rusya, giderek daha fazla oranda ülke dışındaki ve özellikle eski Sovyet
alanındaki imajına ve kendi ‘yumuşak gücü’nün, yani ekonomik, siyasi ve
kültürel cazibesinin geliştirilmesine önem vermektedir. Bu gücün sistematik
olarak geliştirilmesinde ABD’nin renkli devrimleri katalizör oldu.
Rusya’nın yumuşak güç geliştirmeye ilgisi Ukrayna’daki Turuncu devrimle
başladı ve önce kendi evini düzenlemeye karar verdi. Rus yumuşak gücü ülke
içinde önemli silahlar edinerek gelişti. Bu silahların içinde medya, gençlik
hareketleri, internet siteleri, uzman ağları (www.kremlin.org), düzenli
konferanslar ve yayın evleri bulunmaktadır. Renkli devrimler Eski Sovyet
Ülkeleri ve Rusya arasında daha farklı ilişkilerin kurulması gerektiğini
gösterdi. Daha önceleri çoğunlukla askeri ve ekonomik işbirliği cazibesine
dayanmaya çalışan Rusya, alternatif etki araçlarını geliştirmeye başladı.
Yumuşak gücünü kurumsallaştırmak için Devlet Başkanlık Ofisi nezdinde
BDT bölgesinde Rus etkisinin yayılmasından sorumlu bir birim kuruldu. Buna
ek olarak Rusya, ‘yakın çevre’de Rus etkisinin güçlendirilmesi amacıyla sivil
toplum kuruluşlarını da kullanmaya başladı.

Medvedev Doktrini.,

Ağustos 2008’deki Gürcistan harekâtından sonra Rusya Federasyonu, Avrupa
kanadı daha ölçülü bir şekilde de olsa Batı dünyasından yoğun tepkiler aldı.
Rusya’nın saldırgan yüzünün tekrar ortaya çıkması üzerine doğan şüpheleri
gidermek için Devlet Başkanı Medvedev Rus dış politikasının beş temel
prensibini ortaya koyan bir açıklama yaparak Rusya’nın niyetini daha açık hale
getirmeye çalıştı. Medvedev’e göre Rusya dış politikasını bu prensiplere göre
yürütecekti ve politikaların geleceği sadece Rusya’ya değil uluslararası
toplumdaki dostlarına ve ortaklarına da bağlı idi. “Medvedev doktrini” adı
verilen bu prensipler sırası ile şunları içermekteydi (Friedman, 2008: 2);

“- Rusya, uluslararası hukukun üstünlüğünü tanımakta ve diğer
ülkeler ile ilişkileri bu çerçevede geliştirmektedir.
- Dünya çok kutuplu olmalıdır, tek kutuplu dünya kabul
edilemez. Tek bir ülkenin bütün kararları aldığı bir dünyaya müsaade
edemeyiz.
- Rusya, ne başka bir ülke ile karşı karşıya gelmek ne de
kendini izole etmek istemektedir. Avrupa, ABD ve diğer ülkeler ile mümkün
olduğu kadar dostça ilişkiler geliştireceğiz.
- Nerede olurlarsa olsunlar kendi vatandaşlarımızın
hayatlarını ve onurlarını korumak ülkemizin tartışılmaz önceliğidir. Dış
politika kararlarımız bu ihtiyaca dayalı olarak alınmaktadır. Dışarıda iş
dünyamızın çıkarlarını da koruyacağız. Bize karşı yapılan her saldırıya
karşılık vereceğiz.
- Diğer ülkeler ile ilgili olarak bazı bölgelerde Rusya’nın özel
çıkarları bulunmaktadır. Tarihi bağlar, dostluk ve iyi komşuluk ilişkileri içinde
olduğumuz bu bölgelere özel önem atfediyoruz.”
Yukarıda sayılan prensiplerden anlaşılacağı gibi Rusya
Federasyonu’nun uluslararası sistemde ABD’nin üstünlüğünü kabullenmeye
niyeti yoktur. ABD ve Avrupa ile ilişkilerinin gelişmesi sadece Rusya’nın
değil onların da Rusya’ya olan tutumlarına bağlıdır. Öte yandan Rusya, Baltık
ülkelerinden Gürcistan’a ve Orta Asya ülkelerine kadar Rus kökenlilerin
yaşadığı her yeri potansiyel bir müdahale sahası haline getirmekte ve kuvvet
kullanmaktan çekinmeyeceğini ifade etmektedir. Rusya’nın özel çıkarlarının
bulunduğu ve iyi komşuluk içinde olduğu ülkelerin ise Rusya’daki rejim ile
barışık olan ve Rus çıkarlarını gözeten ülkelerin aynı safta tutulması için
gayret edileceği anlamına gelmektedir. Bir bütün olarak Rusya’nın yeni bir
imparatorluk ya da birlik kurmaktan ziyade bulunduğu coğrafyada kendisinin
merkezde olduğu yeni bir uluslararası yapılanma peşinde olduğu söylenebilir.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI RUS SAVUNMASI

1990’lı yıllar boyunca Rus Silahlı Kuvvetleri parasızlıktan çürümeye
bırakılmıştı. Rusya, savunma bütçesini ve silahlı kuvvetlerinin boyutunu
küçültme yolunu seçmişti. Geçen dönem içinde Rusya’nın savunma
harcamaları hemen hemen yarı yarıya azaldı. 2000 yılında Kuzey Atlantik’te
bir Rus nükleer denizaltısının batarak 118 denizcinin ölmesi, 2005 yılında
Japon balıkçı teknelerinin ağına takılan Rus denizaltısının ancak İngiliz ve
Amerikalı ekip tarafından kurtarılabilmesi, Rus ordusundaki tüm ölümlerin %
25’inin intihar vakası olması; ordudaki çöküşün belirtileri olarak görülebilir
(BBC News, 2004). Ancak gene de Rus Ordusu her fırsatta gövde gösterisinde
bulunmaktan vazgeçmedi. 1995 yılında Bosna-Hersek’e NATO müdahaleye
etmeye niyetlenince Yeltsin nükleer kartı bile kullanmaya çalıştı. Çin ile
ilişkilerini geliştirmekten, Çeçenya’da ağır bir iç savaşa devam etmekten geri
durmadı.

Soğuk Savaş sonrası Rusya’da ordunun rolü azalırken organize suçlar ve buna
bağlı yasal olmayan silah trafiği yükselişe geçti. Örneğin 2001 yılında
Rusya’da 53.900 yasal olmayan silah ticareti vakası tespit edildi ve bir
seferinde bir askeri birlikten 27.000 silah çalındı (Webster, 2002: 12-23).
Rusya içinde 200 kadar çete küresel bir ağ kurmuş, silah ticareti dışında siyasi,
ekonomi ve uluslararası yatırım gibi pek çok alana yayılıp etkili olmaya
başlamışlardı. Yasal olmayan silah ticaretine kısa ve orta menzil
konvansiyonel füzeler dışında ‘çanta’ adı verilen taktik nükleer silahların da
dahil olduğu tespit edildi. 1993-2002 yılları arasında 18 ayrı nükleer silah
maddesi (uranyum, plütonyum vb.) kaçakçılığı vakası tespit edildi. Rusya’nın
elinde nükleer silahlar haricinde 600 ton kadar zenginleştirilmiş uranyum
olduğu tahmin edilmektedir.

Ekonomi yoluna girince Putin yönünü Rus Silahlı Kuvvetlerinin prestij ve
kabiliyetlerini geliştirmeye ağırlık verdi. Bu kapsamda Kırgızistan’da ki
Amerikan üssüne yakın bir üs inşa etti, Gürcistan’daki kuvvetlerini çekmeyi
reddetti ve nükleer tatbikatlar düzenledi. Putin döneminde enerji fiyatlarının
yükselmesi ile Silahlı Kuvvetlere ayrılan para arttı. 2001’de 8 milyar dolar
olan savunma bütçesi 2007’de 32 milyar dolara çıktı. 2009 yılı Rus savunma
bütçesi bizzat Başbakan Putin tarafından 50 milyar dolar olarak açıklandı.
Gelinen aşamada siyasi ve ekonomik yönleri göz önüne alan esaslı bir askeri
reform yapılmadığı takdirde Rusya’nın uluslararası güvenlik alanındaki rolü;
iç güvenlik operasyonları, yakın ülkelere bazı angajmanlar ve nükleer
caydırıcılık ile sınırlı kalmaya devam edecektir.

Rus savunma gayretleri; Savunma Bakanlığı, İç İşleri Bakanlığı, Acil
Durumlar ve Sivil Savunma Bakanlığı, Federal Sınır Hizmeti Birliği, Rus
Elektronik ve Haberleşme İstihbaratı (FAPSI) ile Rus Güvenlik Servisi (FSB)
arasında koordine edilmektedir. 1998 yılında Savunma Bakanlığı’na bağlı;
sekiz askeri bölge ve dört filo, İç İşleri Bakanlığı’na bağlı yedi bölge ve Acil
Durumlar ve Sivil Savunma Bakanlığı’na bağlı dokuz bölgesel merkez ve
Federal Sınır Birliklerine Bağlı altı bölge bulunmaktaydı. Askeri reform ile
birlikte Rusya’da tek bir askeri-idari sistem kuruldu ancak askeri bölgeler iptal
edilmedi. Böylece her bölgede teşkil edilen Operasyonel Stratejik Komutanlık;
müşterek kuvvet anlayışı içinde sınırları dâhilindeki (stratejik nükleer
komutanlık unsurları hariç) tüm askeri teşkilleri bünyesine alırken, diğer
güvenlik kuruluşlarının koordine sorumluluğunu da üzerine aldı.

Rus Silahlı Kuvvetleri.,

Rus Silahlı Kuvvetleri; Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerinden meydana
gelmektedir. Bu kuvvetlerden bağımsız askeri teşkiller ise; Stratejik Füze
Birlikleri, Askeri Uzay Kuvvetleri ve Hava İndirme Birlikleridir. Hava
savunma birlikleri 1998 yılında Hava Kuvvetlerine bağlanmıştır. Kara
Kuvvetleri altı askeri bölgede konuşlanmıştır; Moskova, Leningrad, Kuzey

Kafkasya, Privolzhsk Ural, Sibirya ve Uzak Doğu. Ermenistan’da ki 102.
Askeri Üs tek ülke dışı askeri üs olarak kalmıştır. Deniz Kuvvetleri; Baltık,
Pasifik, Kuzey ve Karadeniz donanmalarından oluşmaktadır. Ukrayna, 2005
yılında Rus Deniz Kuvvetlerine Sivastopol’de 2017 yılına kadar birkaç üs
kurma izni verdi. Kaliningrad özel bölgesi Baltık Filosu’na bağlı olup burada
11. Muhafız Ordusu ve bir Havacılık Alayı bulunmaktadır.
2006 yılı itibarı ile Rus Silahlı kuvvetleri aktif mevcudu 1.037.000 kişidir. Rus
Ordusu 2008-2010 yılları arasında sözleşmeli asker sayısını artırmayı, geçici
asker sayısının üçte birini zorunlu askerlerin üçte ikisini gönüllü asker kadrosu
ile tamamlamayı hedeflemektedir (İsakova, 2007: 75-82). Kara Kuvvetlerinin
mevcudu 190.000’i mecburi olmak üzere 359.000 kişidir. Deniz Kuvvetleri
142.000, Hava Kuvvetleri 170.000 kişi olup, ayrıca 415.000 aktif paramiliter
(160.000’i sınır muhafızı) kuvveti bulunmaktadır (IISS, 158-168). Soğuk
Savaş sonrası yurt dışındaki askeri unsurları 2006 yılına kadar önemli düşüşler
gösterdi. Bu unsurlar; Ermenistan (3.500), Gürcistan (3.000), Kırgızistan
(500), Moldova (1.400), Tacikistan (7.800), Ukrayna (1.100 Deniz Piyade),
Afrika (100), ve Suriye (150) olarak sıralanabilir. Rusya, BM operasyonlarını
desteklemek üzere Burundi, Kongo, Fildişi Sahili, Doğu Timor, Etiyopya,
Gürcistan, Ortadoğu, Sierra Leone ve Batı Sahara’ya asker gönderdi.
Konvansiyonel olarak Rusya çok büyük bir silahlı kuvvetlere sahip ama
kabiliyet bakımından zayıftır. Konvansiyonel alanda ABD ile yarışabilir ama
denizaltı alanında yarışamaz. Küresel güç projeksiyonu da oldukça zayıftır.
Yapısal bir krizde olan Rus Ordusu 2003 yılından beri sistemli bir gelişme
dönemine girmiş bulunmaktadır. Ancak, Rusya’nın SSCB döneminden gelen
askeri gücünü koruduğunu söylemek güçtür. Özellikle deniz gücünde ciddi bir
zayıflık söz konusudur. Rus Silahlı Kuvvetleri, büyük ölçüde Kara Kuvvetleri
ve o da 1990’lı yılların başından beri pek yenilenmeyen yaklaşık 28.000 ana
muharebe tankına dayanmaktadır. Topçu mühimmatı da Soğuk Savaş
döneminin senaryolarına uygundur.

Deniz Kuvvetleri 1 uçak gemisi ve 15 destroyer dâhil olmak üzere 66 yüzey
muharip gemisine sahiptir. 15 stratejik, 46 taktik denizaltısı bulunmaktadır.
Rusya, önemli miktarda uzun menzil ve taktik havacılık unsuru bulundurmakla
birlikte teçhizatı eski ve pilot uçuş saatleri oldukça sınırlıdır. Ulaştırma
Komutanlığı 293 uçağa sahip olup, bu sayı sivil hava unsurları ile takviye
edilebilir. Rus hava gücü daha çok orta menzil bombardıman uçakları ile taktik
füzelere dayanmaktadır (IISS; 158-164). Rus Hava Kuvvetlerinin
modernizasyonu en öncelikli konudur. SU-27 ve MİG-29’lar en az 10 yıl daha
hizmette kalacaktır ama yeni nesil uçaklar ile ilgili kararlar önemli riskler
taşımaktadır. Bunların başında da gerçek ihtiyaca bir türlü karar verilememesi
gelmektedir.

Savunma Reformları ve Modernizasyon

Rusya’da savunma reformu oldukça yavaş işlemekte ve 2011-2015 dönemi
için öngörülen savunma yapısına ilişkin değişiklikleri hedeflemektedir.
Reformların amacı Rusya’nın karşılaşacağı küresel, bölgesel ve yerel güvenlik
sorunlarına karşı kullanılacak öncelikli ve gerekli vasıtaları sağlamaktır. Söz
konusu savunma reformunun ana parametreleri şunlardır (İsakova, 2006: viii);
- Komuta-kontrol sistemi değiştirilerek askeri bölgeler yerine kontrol
yetkisinin stratejik direktiflere göre çalışan operasyonel komutanlıklara
devredilmesi.
- Özel maksat (karşı-terör) kuvvetleri için müşterek karargahlar kurulması.
- Askeri istihbaratta reform.
- Nükleer stratejik kuvvet yapısının yeni duruma adaptasyonu.
- Savunma sanayiinde reform ve özel yatırımları kolaylaştırmak.
- Başkanlık yetkilerini artıracak şekilde silahlı kuvvetler üzerindeki
sivil kontrol için yeni düzenlemeler yapmak.

Yeni askeri-idari sistem; Batı, Güney ve Doğu’da üç bölgesel komutanlık (Batı
Avrupa, Orta Asya ve Uzak Doğu) öngörmektedir. Rus Federasyonu’nun yeni
komutanlıkları şu şekilde sıralanabilir (Giles, 2006: 3);

- Stratejik Nükleer Kuvvetler Komutanlığı (2010 yılında Vlasikha/ Moskova’da kurulacak).
- Hava ve Uzay Savunma komutanlığı (Hâlihazırdaki Hava Kuvvet
Komutanlığı yerine 2008’de Balashikha’da kuruldu).
- Ulaştırma Komutanlığı (2010 yılında mevcut 62’nci Ordu Askeri
Ulaştırma Havacılık birliği yerine kurulacak)
- Batı Komutanlığı (Leningrad ve Moskova askeri bölgelerinde
konuşlandı, Avrupa ve İskandinavya’ya yönelecek)
- Güney Komutanlığı (Kuzey Kafkasya ve Volga-Ural askeri
bölgelerinde konuşlandı, Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelecek)
- Doğu Komutanlığı (Uzak Doğu ve Sibirya askeri bölgelerinde
konuşlandı, Doğu’ya yönelecek).

Rus Kuzey Donanması hariç diğer deniz unsurları filotilla yapısına
dönüştürülerek ilgili bölgesel komutanlıklara bağlandı. Arktik bölgelerdeki
doğal kaynaklara ilişkin çıkarların korunması için ayrı bir düzenleme üzerinde
çalışılmaktadır. 2006 yılından beri Rus Genelkurmayı Leningrad Askeri
Bölgesi’nden başlayarak Tugay-Kolordu seviyesinde görev kuvvetlerini test
etmeye başladı (Kasyanov, 2006). 2006-2007 döneminde Pskov’daki 76. Hava
İndirme Tümeni, 31. Hava İndirme Tugayı, İvanovo’daki 98. Hava İndirme
Tümeni ve Çeçenistan’daki 42. Motorize Tümeni tamamen profesyonel hale
getirilirken, 106. Hava İndirme Tümeni ise kısmen profesyonel hale getirildi.
Savunma Bakanlığı Rusya’nın 58 bölgesine 24 saat yayın yapan bir radyo ve
televizyon yayını başlattı. Böylece ülke genelinde bir propaganda vasıtası
edinildi.

Rus Silahlı Kuvvetleri modernizasyon ve yeni silah tedarik programlarının ana
hedefi nükleer caydırıcılığın idamesi ile içeride ve dışarıda yapılacak karşı
terör ve özel operasyon yeteneklerinin edinilmesidir. Satınalma programlarının
üç ana unsuru (İsakova, 2006: 30); 

(1) Stratejik nükleer kuvvetler. 
(2) Kalıcı/hazır birliklerin teçhizatı. 
(3) Karşı terör faaliyetlerine angaje olan birliklerin teçhizatıdır. 

  Rus Savunma Bakanlığı, konvansiyonel kuvvetlerinireforma tabi tutarken yoğun   bir şekilde stratejik nükleer kuvvetler ve özel operasyon birliklerine yatırım yapmaktadır.

Uzayda 12 Operasyonel uydusu olan ve 24’e çıkarmayı hedefleyen Rusya, ABD’nin GPS’inden daha iyi bir küresel yönlendirme sistemi için
GLONASS’a özel önem vermektedir. Rus uzaya dayalı gözetleme sistemleri
dünya üzerinde uçan her füzeyi tespit edebilir. Rusya, uzay kuvvetleri ile erken
ikaz kabiliyetini radara dayalı sistemden kurtarmayı hedeflemektedir. 
Rus Silahlı Kuvvetlerine alınacak yeni araç ve teçhizat arasında şunlar
bulunmaktadır (Kohan, 2006);
- Kara Kuvvetleri için 170 modern zırhlı araç; 30 adet T-90 ana
muharebe tankı, 40 adet hafif piyade muharebe aracı, 125 zırhlı muharebe
aracı (BTR 80 ve BTR 90).
- Hava Kuvvetlerine 10 adet yeni Mi-28 ve K-50 helikopteri.
- Modernizasyona tabi tutulanlar; 180 adet T-72 ve T-80 ana muharebe
tankı, 170 adet zırhlı muharebe aracı, 90 adet hafif muharebe aracı, 152 adet
uçak ve helikopter.
- Tedariki planlananlar; gece görüş cihazları, BND-4 yeni zırhlı
personel taşıyıcı, 125 mm. topçu (Kord), makineli tüfekler (Pecheneg).

Rus Nükleer Stratejisi.,

Rusya, ulusal gelirinin yeterli olmaması ve azalan nüfusu nedeni ile daha çok
nükleer caydırıcılığına ağırlık verme eğilimindedir (Krepinevich, 2006: 12).
Bugün Rusya’nın büyük bir güç olarak algılanmasının temelinde –2008 yılında
Gürcistan’a yönelik süratli konvansiyonel başarısına rağmen, kullanılabilirliği
pratikte çok az olmakla birlikte hala elinde tuttuğu nükleer kabiliyetleridir.
Rusya artan bir şekilde caydırıcılık için nükleer silahlara dayanmakta, bir
yandan bu alandaki teknolojisini yenilemeye çalışmaktadır. Rus nükleer
üçlüsünü; stratejik hava, deniz ve yer kuvvetleri oluşturmakta olup,
modernizasyon 2015-2020 yıllarını hedeflemektedir. Rus stratejik caydırma
kuvvetleri 129.000 kişilik personeli ile 15 nükleer denizaltıda yer alan 216
füze ve 30.000 kişilik stratejik füze kuvvetinin kullandığı 570 ICBM’den
oluşmaktadır. Rusya’nın elinde 7.800 kullanıma hazır nükleer başlık (4.400
stratejik, 3.400 taktik) ve 9.000 adet ise depoda veya monte edilebilir nükleer
başlık bulunmaktadır (Halley, 2004).

2003 yılında yayınlanan Rus Savunma Bakanlığı Politika Kağıdı; nükleer
savaşa dikkat çekerek daha önce azaltılan Stratejik Roket Kuvvetleri’nin
gözden geçirilmesine ve SS-27’lerin çoklu savaş başlığına taşımasına vurgu
yapmaktaydı. 2004 yılında Rusya, 6.000 mil menzile sahip ve her biri 10
başlık taşıyan kıtalararası balistik füzelerinin (ICBM) hızını artırmayı öngören
çalışmalarını beyan etti. Gerekçe ise ABD’ye bir mesaj vermek yani füze
savunma sistemlerinden vazgeçirmekti. ABD ve Rusya, her ne kadar en düşük
rakamlarda nükleer silah sahip olma konusunda anlaşmış olsa bile ellerindeki
silahların birbirini tamamen yok etmeye yeteceği ve bunun sarhoş birinin
neden olabileceği bir kaza sonucu da meydana gelebileceği hatırdan
çıkarılmamalıdır.

Örneğin Rus ana denizaltı filosunun Delata IV balistik füze denizaltılarının her
biri 16 MIRV1 çok başlıklı füze taşımaktadır. Bu füzelerin haberleşme sorunu
ya da başka bir nedenle ateşlenmesi halinde; bunların en azının 12’sinin
hedefini bulacağı, 40X3 mil kare genişliğinde bir alanda ölümcül radyasyon
yayarak örneğin New York’da aynı anda üç milyon kişinin ölümüne neden
olacağı hesaplanmaktadır (Forrow, 1998: 1328-9). Rusya’nın stratejik nükleer
kuvvetler kullanımı ile ilgili komuta-kontrol ve erken ikaz problemleri de
bulunmaktadır. 1990’lı yıllarda Rusya, Çin ve ABD arasında birbirilerini
füzelerini hedef almamak konusunda yapılan anlaşmaya rağmen, füzeler birkaç
dakika da birbirini hedef alabilir. (Kay, 2006: 103)

1 MIRV: Multiple Independent Reentry Vehicles)


Yapılan hesaplamalara göre Rusya liderliğinin nükleer silaha başvurması için
sekiz dakikalık bir zamanı olduğu; bunun dört dakikasının yapılan saldırının
nükleer olup olmadığına karar verilmesi, dört dakikasının ise bir misilleme
yapılması ile ilgili karara ayrıldığı ifade edilmektedir. Nükleer ve askeri
modernizasyon harekât konseptlerini ve güvenlik stratejilerini değiştirirken
Rusya ve Çin’i de füzelere ortak karşı tedbir geliştirme de bir araya getirdi.
2004’ün sonuna doğru Rusya stratejik nükleer kuvvetlerinin belkemiği olan üç
uzun menzilli füze sistemi geliştirdi; (1) Topol M’lerin mobil versiyonu. (2)
Denizden atılan Bulava. (3) Yeni yüksek hızlı, manevra kabiliyeti yüksek araç.
Rusya, ABD ile yaptığı (31 Aralık 2012’ye kadar nükleer başlıklarını 1.700-
2.200 seviyesine indirilmesi) anlaşmaya sadık kalarak minimum caydırıcı
nükleer potansiyelini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Rus nükleer stratejisinin
esasları; minimum caydırıcılık, eşitlik yerine denge, asimetrik karşılık,
MITV’lere dönüş ve ABD’nin benzer bir hareketine karşılık Orta Menzilli
Nükleer Kuvvet Anlaşması’ndan tek taraflı olarak çekilmek olarak
değerlendirilmektedir. Rusya, karadan atılan ICBM’ler, denizaltıdan atılan
SLBM’ler ve stratejik füzeleri muhafaza ederken bunarı 2015 yılına kadar
2000 savaş başlığı ile yeniden donatacaktır. Böylece 2045 yılına kadar yeniden
modernizasyon ihtiyacı kalmayacağı değerlendirilmektedir. Nükleer envantere
her biri üç ile altı başlık taşıyan iki yeni füze; karadan atılan Topol-M (SS 27)
ve denizaltıdan atılan Bulava 30 (SS-NX-30) katılacaktır (Babakin, 2006).

Gürcistan Harekâtı Sonrası Rus Ordusu

Gürcistan’a yapılan harekât Rus Ordusundaki eksikliklerini tespit etmek için
bir fırsat oldu. 10 Eylül 2008 tarihinde Duma’da konuşan Savunma Bakanı
Anatoly Serdyukov, Gürcistan harekatı esnasında harekata katılan Kuzey
Kafkasya Bölgesinden 58. Ordunun modern silah ihtiyacının ortaya çıktığını
beyan etti. Savunma Bakanlığı silahlanma programında değişikliğe giderek
yeni silah yerine muharebe destek sistemlerine öncelik verdi. Gürcistan’ın
saldırısının başladığı ilk saatlerde verilen zayiatlar ve 58. Ordu’nun harekete
geçmekte zorlanması ve Gürcü birliklerin yerini tespit etmekte yaşanan
güçlükler bu değişimin nedenleri oldu. Özellikle keşif sistemleri ve insansız
hava araçları yönünden eksiklikler dikkati çekti. Ruslar keşif için Tupolev Tu-
22M3 stratejik bombardıman uçağı göndermek zorunda kaldı. Gürcü Çok
Namlulu Roket (MLRS) silahlarını susturmak için Su-25 jetleri kullanıldı ve
bunların dördü düşürüldü. Böylece Afganistan’dan sonra bir kez daha Su-25
jetlerinin radara yakalanma ve yer hedeflerini tespit zafiyeti ortaya çıktı.
Pek çok savunma sanayi sergisinde gösterisi yapılmış olmasına rağmen Ruslar,
Gürcü topçusu ve karadan havaya füzelerine karşı uygun silahlar bulamadı.
Rus elektronik karşı tedbirlerinin de Gürcü SAM füzeleri, keşif sistemleri,
radarları ve UHV haberleşmesi ile birlik muhaberesini karıştırma ve baskı
altına almada yetersiz olduğu görüldü (Petrov, 2008). Bu sonuçlar Gürcü
ordusunun modern teçhizattan yoksun olduğu bilindiğinden daha da rahatsız
edici oldu. 58. Ordu gereğinden çok fazla zayiat verdi ve teçhizat kaybetti. Rus
Ordusu uzun zamandır önemli problemler yaşamaktadır. Kuzey Kafkasya
Askeri Bölgesi’ndeki ana muharebe tankı olan T-72’lerin gece görüş kabiliyeti
yoktur. Aslında daha sophistike olan T-80-U ve T-90’ların da aynı sorunu
bulunmaktadır. Üstelik tankların üstündeki reaktif zırhların içinde patlayıcı
olmadığından tanksavar silahlarına karşı tepki vermeyeceği bilinmektedir.
Modern orduların aksine Rus tankları taarruz helikopterleri ile
desteklenmemektedir. Rusların tank ve motorlu birlikleri ile helikopter, taarruz
uçakları ve taktik bombardıman birlikleri arasında düzenli bir telsiz
haberleşmesi de bulunmamaktadır. Sonuç olarak Ruslar yıllardır birliklerini ve
ateş sistemlerini entegre edecek bir muharebe destek sistemi eksikliği
çekmektedir. Modern silah sistemleri için de geç kalınmıştır. Bununla beraber
Gürcistan harekatı zafer ile sonuçlandığından Rus Ordusunun bu eksikleri kısa
sürede tamamlaması da beklenmemektedir. Son olarak, Rusya yeni ABD
yönetimi ile Avrupa coğrafyası üzerinde üç konuda pazarlığa hazırlanmaktadır
(Yevseyev, 2008); ABD’nin Avrupa’ya kurduğu füze kalkanı tesisleri, START-2 görüşmeleri ve Avrupa’daki Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması.

SONUÇ

Bağımsız büyük güç olmayı hedefleyen Rusya, geçmişte olduğu gibi Batı ve
Doğu arasındaki çelişkisini halihazırdaki yönetimin hevesleri ile ‘bağımsız
büyük güç’ olma rolü ile aşmaktadır. Bu rol onun stratejik bağımlılık ve daha
büyük bir politik kimliğin altında kalmadan kendi yolunda yürümesini
sağlayacaktır. Öte yandan Rusya, giderek daha fazla oranda ülke dışındaki ve
özellikle eski Sovyet alanındaki imajına ve kendi ‘yumuşak gücü’nün, yani
ekonomik, siyasi ve kültürel cazibesinin geliştirilmesine önem vermektedir.
Yapısal bir krizde olan Rus Ordusu 2003 yılından beri sistemli bir gelişme
dönemine girmiş bulunmaktadır. Ancak, Rusya’nın SSCB döneminden gelen
askeri gücünü koruduğunu söylemek güçtür. Özellikle deniz gücünde ciddi bir
zayıflık söz konusudur. Savunma reformların amacı Rusya’nın karşılaşacağı
küresel, bölgesel ve yerel güvenlik sorunlarına karşı kullanılacak öncelikli ve
gerekli vasıtaları sağlamaktır.

Rusya Federasyonu ve Türkiye, 21. yüzyılın ilk on yılını benzer stratejik
koşullar ile aşmaya çalışmaktadır. Farklı kültür ve coğrafi kapsamlarda da olsa
bir yandan büyük güçler tarafından izole edilme tehlikesi, diğer yandan Doğu
ve Batı kültürü arasında yaşanan çelişkiler iki ülkeyi de daha bağımsız
politikalar ile güçlerini geliştirmeye ve korumaya itmektedir. Şüphesiz Rusya
Federasyonu’nun 20. yüzyıl boyunca edindiği tecrübe, ulaştığı güçlü konum ve
imkânları Türkiye ile kıyaslanamaz ölçüde kendisine avantajlar sağlamaktadır.
Bununla beraber Türkiye’nin bu sıkışık coğrafyada Rusya’dan öğrenebileceği
ve işbirliği yapabileceği pek çok fırsat ta bulunmaktadır. 

    Özellikle enerji denklemleri ve Batı’nın Rusya ile iyi geçinme mecburiyetinde olması Türkiye’yi Rusya ile ilişkilerinde özel bir konuma sokabilir. Rusya’nın
güvenlik ihtiyaçları ve yaklaşımları yanında izleyeceği savunma stratejileri de
bu özel konumu daha anlamlı hale getirecek projeler sunabilir.

KAYNAKÇA

BABAKİN Alexander, The Retaliation Strike Is Unavoidable, Nezavisimoye
Voyennoye Obozreniye, (May 19, 2006).
BBC News, Russian Army Off-Duty Deaths Rise, (November 17, 2004).
BLANK Stephen, Reading Putin’s Military Tea Leaves, The Jamestown
Foundation Eurasian Monitor, (May 19, 2006).
BLUTH Christopher, Russian Military Forces: Ambitions, Capabilities, and
Constraints, in Security Dilemmas in Russia and Euroasia, ed. Roy Allison
and Christopher Bluth, Royal Institute of International Affairs, London 1998.
FORROW Lachlan, Accidential Nuclear War, New England Journal of
Medicine, No.338, 1998.
FRİEDMAN George, The Medvedev Doctrine and American Strategy,
Strategic Forecast Report, (02 Sep 2008).
GILES Keir, Russian Regional Commands, Conflict Studies Research Centre,
London, 2006)
HALLEY David, Russia Seeks Safety in Nuclear Arms, Los Angeles Times,
(December 4, 2004).
International Institute of Strategic Studies: Strategic Survey 2003-2004: An
Evaluation and Forecast of World Affairs, Oxford University Press, Oxford,2004.
ISAKOVA Irina, Russian Defense Reforms: Current Trends, Strategic Studies
Institute, US Army War College, Carlisle PA, 2006.
Soğuk Savaş Sonrası Rusya Federasyonu Güvenlik Ve Savunma Anlayışı
Journal of Strategic Studies 99 1 (3), 2009, 79-9 9
ISAKOVA Irina, The Russian Defense Reform, Central Asia-Caucasus
Institute & Silk Road Studies Program, China and Eurasia Forum Quarterly,
Volume 5, No. 1, 2007.
KASYANOV Georgyi, Discharged Generals Lead Military Reform,
Nezavisimoye Voyennoye Obozreniye, (March 17, 2006).
KAY Sean, Global Security in the Twenty-First Century, Rowman&Littlefield
Publishers Inc., Maryland, 2006.
KOHAN Nikita, For Providing A Secure Parity, www.oborona.ru (26 Şubat 2006).
KOLT George, Rooots of Russian National Security, Edt. Michael H.
Crutcher: “Russain National Secuity Perceptions, Policies, and Prospects”, US
Army War College, Carlisle, 2001.
KORTUNOV Andrei, What is the Russian National Security Community?,
Edt. Michael H. Crutcher: “Russain National Secuity Perceptions, Policies, and
Prospects”, US Army War College, Carlisle, 2001.
KREPINEVICH Andrew, Strategic Shocks, Center For Strategic and
Budgetary Assessments, Washington D.C., 2006.
ÖZDAĞ Ümit, Rusya’nın Yeni Stratejisi ve Türkiye, Yeniçağ Gazetesi, (11-12 Ocak 2007).
PETROV Nikita, Special for RIA Novosti, Moscow News, (December 4, 2008).
PUTİN’in Federal Meclise 10 Mayıs 2006 tarihinde yaptığı konuşma.
www.president.ru
WEBSTER William, Russian Organized Crime, Center for International
Strategic Studies, (Washington D.C., 2002).
YEVSEYEV Vladimir, End-Of-Year Non-Summit Of The CIS, Institute of
World Economy and International Relations, Moscow, 2008.
YOUROUKOV Plamen, New Russian Imperialists Wield Energy Weapon, Defense News, (April 12, 2008).


***