9 Nisan 2020 Perşembe

AVRUPA GÜVENLİK VE SAVUNMA POLİTİKASI KISKACINDA TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ. BÖLÜM 1

AVRUPA GÜVENLİK VE SAVUNMA POLİTİKASI KISKACINDA TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ. BÖLÜM 1




Yazan: Yrd. Doç. Dr. Siret Hürsoy* 
* Yrd. Doç. Dr. Siret Hürsoy, Ege Üniversitesi, İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi, Uluslar Arası İlişkiler Bölümü, 35040 Bornova, İzmir, e-mail: sireth@bornova.ege.edu.tr. 

** Bu makale, yazarın T.C. Dısisleri Bakanlığının Stratejik Arastırmalar Merkezi (SAM) yetkilileri ile birlikte, SAM ve Stockholm Uluslar Arası Barı Arastırmaları Enstitüsü (Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI)) davetlisi olarak 22 Eylül 2004 tarihinde Dsveç’in baskenti Stockholm’da katıldığı, “One Day Analytical Seminar on Turkey and ESDP” baslıklı seminerde sunduğu sözlü ve yazılı tebliğden esinlenerek yazılmıstır. 
Bkz. http://web.sipri.org/contents/director/TURKEYESDPSUMMARY.html (02.02.2005). 



Özet 

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan terör saldırılarından sonra medeniyetler için terörizm, Soğuk Savaş 
döneminin ardından hâlen daha tam olarak bir düzenin sağlanamadığı “yeni” dünya sistemi içerisinde, önemli bir asimetrik tehdit olarak uluslar arası 
toplumun karsısında durmaktadır. New York, Washington, Bali, Madrid, Dstanbul ve Beslan/Kuzey Osteya’daki terör eylemleri doğrudan Türkiye’nin Avrupa 
Birliği’ne (AB) alınması tartısmalarıyla bağlantılı olmasa da, gecikmi ama çok gerekli bu tartısmanın Avrupa’da yaygın bir sekilde baslatılmasına neden olmustur. 
Eğer AB, 21’inci yüzyılda küresel bir güce sahip olmak istiyorsa, ekonomik gücünün yanında etkin bir Avrupa güvenlik ve savunma kanadını da olusturmak zorundadır. 
Bunun için de Türkiye’nin sadece bölgesel ekonomik etkinliği değil, güvenlik ve savunma alanlarındaki avantajlarının da AGSP içerisinde etkin bir sekilde 
kullanılması durumunda, AB’nin küresel bir güç olma yolunda isi kolaylasabilir. 


Giriş: Bölgesel ve Uluslar Arası Tehdit Algılamaları 

İki kutuplu dünya düzeninin basat güçleri olan Amerika Birlesik Devletleri (ABD) ve Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savas’ın sona ermesinden sonra, bölgeler 
arası “riskler” 1990’ın basından itibaren önemli küresel tehditler olarak yayılmaya baslamıstır.1 Bu risklerin bir parçası olan terör tipi saldırılar sonucu, klâsik tehdit anlayısı, güvenlik ve istikrar algılamaları ciddî bir sekilde yeniden sorgulanmaya baslanmıstır. 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan terör saldırılarından sonra medeniyetler için terörizm, Soğuk Savaş döneminin ardından hâlen daha tam olarak bir düzenin sağlanamadığı “yeni” dünya sistemi içerisinde, önemli bir asimetrik tehdit olarak uluslar arası toplumun karsısında durmaktadır. 11 Eylül sonrası görülen terör saldırıları yeni olmamakla beraber, Soğuk Savaş dönemi ülkeler arası klâsik/simetrik tehdit algılamalarından çok farklıdır. Günümüzde terörist unsurlar sosyal, ekonomik ve politik öğeleri dinî etkenlerle sentezleştirmekte ve sonuçta dinsel inançları ideolojik bir kılıf içerisinde kuramsallastırarak uluslar arası topluma sunmaya çalışmaktadırlar.2 

New York, Washington, Bali, Madrid, Dstanbul ve Beslan/Kuzey Osteya’daki terör eylemleri doğrudan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) alınması tartısmalarıyla bağlantılı olmasa da, gecikmi ama çok gerekli bu tartısmanın Avrupa’da yaygın bir sekilde baslatılmasına neden olmustur. Medeni dünyanın sahip olduğu demokratik değerlerin tüm dünyada daha çok kabul görebilmesi ve sistematik bir sekilde yayılarak küresel hâle gelen terörizmle etkili mücadele için, AB’nin Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç kadar Türkiye’nin de AB’ye ihtiyacı vardır. Dstanbul’da 15 Kasım 2003’te Sinagog ve 20 Kasım 2003’te Dngiltere Baskonsolosluğu ve HSBC Bankasına yapılan terör saldırıları ile Türkiye hedef seçilmisti. Bu saldırıların nedeni ise 1923’te kurulusundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı’nın politik ve güvenlik sistemi içerisinde olma politikası gütmesi ve aynı zamanda da yüzünü Batı’ya dönmü laik, çoğunluğu Müslüman, demokratik bir politik ve sosyal sisteme ve serbest pazar ekonomisine sahip olmasıdır. 

Terörizm, kitle imha silâhlarının yayılması ve silâh, uyusturucu ve insan kaçakçılığı gibi pek çok faaliyet uluslar arası toplumun güvenliğini doğrudan 
ilgilendirmektedir. Her ne kadar Avrupa’daki müttefikleri Türkiye’ye bu tip faaliyetlerin Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulastığı elestirilerini yapsalar da, çoğunlukla mafya ve terörist organizasyonlar tarafından desteklenen tüm yasa dısı hareketlere karsı Türkiye elinden gelen mesru mücadeleyi yapmaya çalışmaktadır. 

İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, Avrupa’ya karsı muhtemel risklerin ortaya çıkabileceği bölgelere sınırı olması nedeniyle Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olarak AB içerisinde yer almasının önemi giderek artmaktadır.3 Türkiye tüm bu tehlikelere rağmen yine de riskler denizinin ortasında barı ve istikrar adası görünümü içerisindedir. 

Türkiye’nin coğrafi konumu itibarı ile kendisine sıkça yapılan “Türkiye’nin bölgesel denge rolüne sahip olması” ve “Türkiye’nin jeopolitik önemi” gibi atıflardan Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada güvenliğin sağlanabilmesi için ne kadar önemli ve dengeleyici bir ülke olabileceği kanıtlanmaktadır.4 Demokratik kurumları, askerî kapasitesi ve jeostratejik konumu itibarı ile Türkiye, cömert bir sekilde Batılı müttefiklerinin kolektif savunmasına hem Kuzey Atlantik Anlasması Örgütü (NATO) hem de Batı Avrupa Birliği (BAB) örgütüne üye olarak katkıda bulunmustur. Kore savasından itibaren çok uluslu pek çok askerî ve sivil operasyona katılan Türkiye, 1952’de NATO üyesi olduktan sonra Batılı müttefikleri ile birlikte Kuzey Atlantik İttifakı Anlasması’nın 5’inci Maddesi çerçevesinde dünya barısına katkıda bulunabilmek için hem doğrudan askerî katkılarda bulunmus, hem de müttefik kuvvetlerini topraklarına kabul etmistir.5 Soğuk Savaş döneminde NATO’nun bütün güney-doğu kanadının savunma yükünü üstlenen Türkiye, yaklasık 24 Sovyet askerî tugayını kendisine angaje etmekle kalmamıs, Doğu ile Batı blokları arasındaki ortak sınırın yüzde 37’sinin 
korumasını da sağlamıstır.6 

Öte yandan Soğuk Savaş sonrası küresel siyasî ve askerî dengenin daha henüz sağlanamadığı uluslar arası ortama ilk dolaylı güvenlik tehdidi, Irak’ın Kuveyt’i 
1991’de isgali ile gerçeklesmi ve bu durum petrolün Batı’ya rahatça ulasımı üzerinde ciddî sonuçlar doğurmustur. Türkiye bu ikinci Körfez Savası esnasında ciddî ekonomik kayıplara uğramasına rağmen kritik roller üstlenmekten çekinmemi ve Batılı güçlerin önemli bir stratejik müttefiki olarak kalmıstır. Soğuk Savaş sonrası bir diğer güvenlik tehdidi ise Yugoslavya’nın parçalanması esnasında ortaya çıkan etnik çatısmalardır. 
Yugoslavya’daki iç çatısmalarla birlikte Türkiye’nin Balkanlar’daki etnik gruplar ile olan tarihî ve kültürel bağlarının önemi kesfedilmi ve etnik gruplar üzerindeki 
etkinliğinden dolayı Türkiye’ye Balkanlar’da barısın tekrar tesis edilebilmesi için bölgesel stratejik bir rol biçilmistir. 
Türk Silâhlı Kuvvetleri Somali, Bosna, Kosova, Makedonya ve Afganistan gibi güvenlik sorunlarının olduğu bölgelerde, Birlesmi Milletler (BM) bünyesinde almı olduğu barı operasyonu görevlerinin bir kısmını basarılı bir sekilde yerine getirmis, operasyonların bir kısmı ise hâlen devam etmektedir. 
Türkiye’nin BM, NATO, Avrupa Güvenliği ve D Birliği Teskilâtı (AGDT) ve AB’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) operasyonlarına katılımı ile uluslar arası barı ve güvenliği sağlamadaki net katkıları ise ABD’deki 11 Eylül terörist saldırılardan sonra kayda değer bir sekilde artı göstermistir. 

Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Soğuk Sava döneminde ileri cephe ülkesi olarak üstlendiği kapitalist Batı Avrupa ülkelerinin komünist Varsova Paktı güçlerine karsı hayatî bir sekilde savunulması rolü, Soğuk Sava sonrası dönemde bir ileri cephe ülkesi7 olarak Türkiye’nin simdiki rolü Avrupa’nın çıkar ve değerlerinin “demokratik olmayan” Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya ülkelerin de savunulmasına benzer olarak görülebilir. Bu bağlamda olusmakta olan “yeni” dünya düzeni konjonktüründe Avrupa’nın Gulliver’i artık Almanya değil, sınır ve bölgeler ötesi riskler üzerinde güçlü bir ele sahip olan Türkiye’dir. 

AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikasını Olusturması ve Türkiye’nin Tutumu 

Tarihî olarak Türkiye, Balkanlar’dan Çin’e ve Fas’tan İran’a kadar geni bir coğrafyada politik, ekonomik ve sosyal bir güç olarak bölgesinin de ötesinde dengeleyici bir “menteşe” rolü üstlenmektedir. Türkiye ayrıca Balkanlar, Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Akdeniz ülkeleri ile ikili ve çok taraflı iliskiler kurarak Avrasya ve ötesinde sürdürülebilir bir barısı, dengeyi ve refahı sağlamada etkin konumda bulunmaktadır. 

Bu yüzden Türkiye’de meydana gelebilecek herhangi ciddî bir istikrarsızlık yukarıda bahsi geçen tüm bölgelerde insası düsünülen barı ve güvenlik çemberinin alt üst olması anlamına gelebileceği gibi, bunun tüm Avrupa kıtasını da ciddî bir sekilde etkileyeceğiasikârdır. Benzer sekilde bu bölgeler içerisinde gerçeklesebilecek olası herhangi bir istikrarsızlık, ancak Türkiye’nin katkısı ve Batılı müttefikleri ile beraber hareket etmesi kosuluyla önce kontrol ve sonra da güvenliğin insasıyla bertaraf edilebilir. AB’nin Ortak Dı ve Güvenlik Politikası (ODGP) Yüksek Komiseri Javier Solana tarafından açıklanan Avrupa Güvenlik Stratejisi (European Security Strategy) de zaten AB’nin Avrupa kıtası dısında kendisine yakın petrol ve doğal gaz bakımından zengin olan Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya bölgelerinde daha aktif rol alma yönündeki istekliliğ ini açıkça ortaya koymaktadır.8 Herhangi bir çeliskiye sebebiyet vermeyecek sekilde, “stratejik ortaklık” kavramının “tam üyelik” kavramına alternatif olmadığı günümüzde, Türkiye’yi tam üye olarak içerisine almı güçlü bir AB ileride tüm dünya için bir istikrar faktörü olabilir. 
İşte bu sebepten dolayı Türkiye’nin AB üyeliği AB’nin savunma kapasitesini artırmakla kalmayacak, ayrıca Türkiye’nin Batı’ya sağlayacağı güvenliğin yanında, Doğu’dan Batı’ya doğru enerji transferinin de daha sağlıklı yapılabilmesi için AB’ye önemli bir stratejik imkân sağlayacaktır. 

21’inci yüzyılın basında AB entegrasyon süreci çok önemli bir asamaya ulasmıstır. AB, Ekonomik ve Parasal Birliği’ni Avro ile bütünüyle gerçeklestirmi 
olsa da, bu ekonomik bütünlük AB’nin savunma ve güvenlik alanında hem kendi içerisinde hem de kendine komsu bölgelerde barı ve özgürlüğ ün sağlanmasında 
yetersiz kalıyorsa, AB’nin ekonomik ve politik açıdan kırılgan bir yapıya sahip olunduğu gerçeğini de yadsınamayacak bir sekilde ortaya koymaktadır. 
Bu yüzden Fransa ve Dngiltere arasında 1998 yılında imzalanan Saint Mâlo Deklarasyonu, AB’de Avrupa Politik Birliği yönünde ortak bir politik iradenin ortaya çıkmasından önce, güçlü ortak bir Avrupa savunma politikasının ortaya çıkartılabilmesi çalısmalarının baslangıcı için bir mihenk tası olmustur.9 Türkiye 
bu bağlamda AGSP’nin Saint Mâlo Deklarasyonu çalısmaları esnasında AB’nin güvenlik ve savunma politikasını NATO içerisinde etkin bir mekanizma hâline 
dönüstürülmesi kaydı ile desteklemistir. Ancak AB ülkelerinin ortak savunma politikasını da içeren bir Politik Birliğin nasıl ekillendirileceği konusunda aralarında bir uzlasmaya varamamaları, güvenlik ve savunma alanlarında ilerleme kaydetmelerini ciddî bir sekilde engellemektedir. Bu noktada var olan esas endişe, AB’nin ciddî bir dağılma süreci içerisine girebileceği değil, AB ülkeleri arasında derinlesen ortak çıkarların ve ekonomik, politik, sosyal ve güvenlik alanlarında birbirlerine olan bağımlılıklarını hangi yapı içerisinde ileriye tasıyabilecekleri ve bunun yanında AB-Türkiye ili kilerinin yeniden nasıl sekillendirileceği konusunda ortak bir paydaya varıp varılamayacağıdır. 

AB üyelerinin ortak arzusu olan güvenlik ve savunma alanlarındaki kapasitelerini gelistirmenin önünde duran pek çok engelden bir tanesi ise, NATO içerisinde Avrupa’nın önemli bir müttefiki olan ve AB ile tam üyelik için müzakerelere baslamayı plânlayan Türkiye’nin sırf henüz AB üyesi olmadığından dolayı AGSP’den dıslanması riskidir.10 NATO’nun tam üyesi olarak Türkiye, BAB’ta “ortak üyeliği” (associate membership) 20 Kasım 1992’de yeniden yapılandırılması kapsamında Roma Anlasması ile kabul etmesi, Türkiye’nin BAB’taki karar alma mekanizmalarında veto hakkının olmadığı anlamına gelse de, bu durum doğrudan bu mekanizmalara katılımına engel teskil etmiyordu.11 BAB’ın Petersberg Görevleri 1997 yılında Amsterdam Anlasması çerçevesinde AB’ye entegre edilirken, Türkiye sürekli olarak BAB içerisindeki “ortak üye” statüsünün AGSP içerisinde de aynen tanınmasını talep etmisti.12 Türkiye ayrıca basiretli bir sekilde tüm AB yetkililerine muhtemel bir askerî veya sivil müdahaleyi gerektirecek herhangi bir güvenlik sorununun Türkiye’nin yakın çevresinde gerçeklestirilme ihtimalinin yüksek olduğunu ve böyle bir durumun 
Türkiye’nin hayatî çıkarlarına etki edebileceğini makul bir dille açıklamıstır. Kurumsal ve pratik nedenlerden dolayı, AB’nin NATO’nun AB üyesi olmayan ülkelerle etkin bir koordinasyona ihtiyaç duyduğu da açıkça ortadadır. Bu yüzden NATO-AB kurumsal koordinasyon ve işbirliği için AB’nin NATO’nun en güçlü üyelerinden biri olan Türkiye ile işbirliği yapması kendi çıkarları açısından önem arz etmektedir. 23-24 Nisan 1999’da gerçeklestirilen NATO’nun Washington Zirvesi, NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan ülkelerin statülerine saygı duyulması ve AB’nin AGSP’yi bir araç olarak kullanarak NATO’nun plânlama ve harekât kapasitelerine ulasımda Kuzey Atlantik 

Paktı üyelerinden onay alması gerektiği konusuna atıfta bulunmussa da,13 NATO’nun AB üyesi olmayan ülkelerine AGSP içerisinde AB sadece sıradan bir danısma mekanizması önermistir.14 

Bu pek de adil görülmeyen durum karsısında Türkiye istemeyerek de olsa, AB’nin AGSP çerçevesinde muhtemel operasyonları geçeklestirmek için NATO’nun plânlama ve harekât kabiliyetlerinden yararlanabilme imkânını engellemek zorunda kalabileceğini açıkladı.15 Uyusmazlığı ortadan kaldırabilmek için Türkiye, Dngiltere ve ABD arasında gerçeklestirilen üçlü müzakereler sonucu, ortaya Aralık 2001 tarihinde “Ankara Dokümanı” adı altında bir metin çıktı. Bu metin AB’ye sunulduktan sonra üzerinde bazı küçük değisiklikler yapılarak 24-25 Ekim 2002 tarihinde “Brüksel Dokümanı” veya “Nice Uygulama Dokümanı” (Nice Implementation Document) olarak isimlendirildi.16 Doküman sadece NATO-AB i birliğinin çerçevesini olusturmakla kalmıyor, ayrıca Türkiye-AB arasındaki işbirliğini de sekillendiriyordu. Nice Uygulama Dokümanı’na göre, eğer AB önderliğinde herhangi bir askerî operasyon NATO’nun imkân ve kabiliyetleri kullanılarak gerçeklestirilecekse, Türkiye doğrudan AB askerî 
operasyonlarına katılma hakkını elde ederken; NATO’nun imkân ve kabiliyetleri AB önderliğindeki herhangi bir askerî operasyonda kullanılmayacaksa, Türkiye ancak Avrupa Devlet ve Hükümet Baskanları Konseyi tarafında davet edildiği takdirde söz konusu AB askerî operasyonlarına katılma hakkı elde edebilecek. NATO’nun 1996 yılında Berlin’de gerçeklestirilen Kuzey Atlantik Konseyi toplantısı sonuç bildirgesine göre AB operasyonlarında AGSP’nin, NATO imkân ve kabiliyetlerine ulasabilmesinde Türkiye’ye ihtiyacı olduğu için veya doğrudan Türkiye’nin kendi öz imkân ve katkılarına gerek duyulduğundan, AB askerî operasyonlarına Türkiye’nin öyle veya böyle katılımının kaçınılmaz olduğu anlasılmaktadır.17 Bunun en büyük nedenlerinden biri ise muhtemel AB askerî operasyonlarının gerçeklestirileceği bölgelerin Avrupa içerisinden çok Avrupa’nın stratejik çevresinde bulunmasındandır. Öyle görülüyor ki, Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya, Orta ve Kuzey Afrika bölgeleri AB’nin askerî müdahalelerini gerçeklestirme ihtimalinin yüksek olduğu coğrafi bölgelerdir. 

İşte bu nedenlerden dolayı, Avrupa’nın güvenliği için Türkiye vazgeçilmezdir ve 
tabiatıyla da uzunca bir süre böyle kalacak gibi gözükmektedir. 

Türkiye’nin AGSP’ye Yapabileceği Katkılar 

Günümüzde değismekte olan bölgesel ve uluslar arası güvenlik sistemini AB-Türkiye bağlamında analiz ettikten sonra, Türkiye’nin kendi öz imkân ve kabiliyetlerinin AGSP’yi nasıl daha etkin hâle getirebileceği üzerinde durulmalıdır. Türk Silâhlı Kuvvetleri (TSK) iyi eğitimli, profesyonel, sürekli olarak modernize edilen, etkili, geni askerî ve sivil stratejik imkân ve kabiliyete sahip ve belki hepsinden de önemlisi, bölgedeki varlığı ile tüm ülkeler tarafından ciddî bir caydırıcı güç olarak görülmektedir. 

TSK ayrıca kararlı bir sekilde Soğuk Savaş sonrası yeni tip tehlikelere karsı ortaya çıkan askerî ve sivil yöntem değisiklikleri göz önünde bulundurularak 
yapılandırılmakta, daha esnek ve hareketli hâle getirilerek, ileri teknoloji ürünü silâhlarla donatılmakta, strateji belirleme ve istihbarat alım teknikleri 
güçlendirilmektedir. Askerî personel alanındaki büyüklüğü ve yıllık savunma harcamalarındaki yüksek yüzdelik oranı ile TSK, çoğu AB ülkesinin askerî 
kuvvetlerinin önünde yer almaktadır.18 Bu çapta imkân ve kapasiteye sahip bir ülkeyi AGSP’nin dısında bırakmak hâliyle pek anlasılır olmayacaktır. Türk özel birlikleri uluslar arası barış ve istikrarın insası için oldukça büyük bir askerî personel katılımı ile bugün Somali, Bosna, Kosova, Makedonya ve Afganistan gibi dünyanın çesitli bölgelerinde dünya barış ve güvenliğine katkıda bulunabilmek için hizmet vermektedir. 

Türkiye ileri gelen güvenlik örgütlerinin üyesi olarak (BM, NATO, AGDT vs.) veya üyesi olmadığı yapılanmaların (AGSP) yanında yer alarak, hem sivil hem de 
askerî alanda uluslar arası barış ve güvenliği sağlayabilmek için diğer ülkelerle i birliği yapmayı hedeflemektedir. Kurumsal bir yapı çerçevesinde gelismekte olan AGSP, “yumusak” askerî görevler (yarı-askerî sivil odaklı misyonlar) için siyasî bir mekanizma olarak AB’nin etkin ekonomik ve diplomatik araçlarıyla 
desteklenmektedir.19 

  Bu sebepten dolayı, AB’nin AGSP’sinin kriz önlemede, yönetiminde ve sivil-asker iliskilerinde NATO’dan daha avantajlı bir konumda bulunduğu ileri sürülebilir.20 

Türkiye ise BM, NATO, AGDT ve AB çerçevesinde gerçeklestirilecek olan tüm uluslar arası kriz engelleme girisimlerine, demokrasinin imarı ve ekonomik, sosyal ve politik rehabilitasyon gibi faaliyetlere, uluslar arası barı ve istikrara hizmet etmesi durumunda aktif bir sekilde katılmayı arzulamaktadır. 

AGSP’nin ortaya çıkısından itibaren Türkiye, NATO’nun Avrupa üyelerinin güvenlik ve savunma alanlarında daha fazla sorumluluk üstlenmeleri gerektiği 
üzerinde durmakta ve bu yönde atılacak adımları desteklemektedir. Türkiye ayrıca “Baslık Hedef Görev Gücü Projesi”ne (Headline Goal Task Force Project) ilk destek veren ülkeler arasında yer almakla birlikte, bir tugay askerini hava ve deniz destek gücü ile birlikte bu projenin hizmetine sunmustur. Türkiye bu proje bağlamında seçilmi askerî birliklerini kendisinin de yer aldığı Avrupa’nın güvenliği ve savunması için görevlendirmeye hazır olduğunu açıklamıstır. Eğer AB 21. yüzyılda küresel bir güce sahip olmak istiyorsa, ekonomik gücünün yanında etkin bir Avrupa güvenlik ve savunma kanadını da olusturmak zorundadır. Bunun için de Türkiye’nin sadece bölgesel ekonomik etkinliği değil, güvenlik ve savunma alanlarındaki avantajlarının da AGSP içerisinde etkin bir sekilde kullanılması durumunda AB’nin küresel bir güç olma yolunda isi kolaylasabilir. 

Öncelikle herhangi bir uyuŞmazlığın üstesinden askerî olmayan yöntemlerle gelinmeye çalışılmalı ve askerî güç kullanımı son çare olarak düsünülmelidir. 
Bu yüzden karargâhı Ankara’da bulunan NATO’nun “Barı için Ortaklık” eğitim merkezi, 21 AB’nin AGSP’si ile i birliği yapılarak daha büyük bir kurum hâline getirilebilir ve demokratikleşme, terörizm ve sınır ötesi tehlikelere karşı işbirliği, güven artırıcı önlemler, çatışmaların engellenmesi, polis ve sivil yöneticilerin eğitim merkezi olma gibi önemli konular üzerinde uzmanlasması sağlanabilir. Asker politika için bir araç olsa bile, politikanın askerleştirilmesinin engellenmesi esas hedef olmalı ve askerin politikanın diğer araçları arasında kullanımı sadece son çare olarak düşünülmeli dir. 

Türkiye’nin geni bir coğrafyada güvenlik ve istikrara katkısı ve AGSP’nin daha etkin hâle getirilmesi çerçevesinde oynayabileceği diğer önemli roller asağıdaki 
yetenek ve deneyimleri bağlamında analiz edilebilir: 

Balkanlarda istikrar sağlama girisimleri sonucu Arnavutluk, Bulgaristan ve Makedonya ile Türkiye ikili Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemler (Confidence and 
Security Building Measures) antlaşmaları imzalamıstır. 

Balkanlardaki ülkeleri uzlasma masasına getirebilme girisimlerinden dolayı ve ortak güven ve iyi komsuluk iliskilerini güçlendirme çabası çerçevesinde Türkiye, Güney Doğu Avrupa Çok Uluslu Barı Gücü olusturulması için önayak olduğu gibi, daha sonra da Güney Doğu Avrupa Tugayı’nın olusturulmasını sağlamıstır. 

Ortak çıkarlar vesilesi ile Karadeniz ülkelerinin bir araya getirilmesi çabaları sonucu Türkiye, Karadeniz Ekonomik İş Birliği (KED) oluşumunun gerçekleşmesi ni sağlamıştır. Karadeniz’e kıyısı ve donanma gücü olan ülkeler kendi aralarında Karadeniz Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemler belgesini de onaylamışlardır. Türk Donanma Komutanının baslattığı Karadeniz çokuluslu görev gücü –diğer adıyla Karadeniz Gücü (BLACKSEAFOR)– tarihte ilk kez sahil ülkeleri donanmalarının insanî kurtarma operasyonlarından ortak bir diğer –önceden antlasmaya varmak kaydıyla– herhangi görev adı altında bir araya gelebilmelerini sağlamaktadır. 

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder