29 Ekim 2017 Pazar

ATATÜRK VE DEVLETÇİLİK

ATATÜRK VE DEVLETÇİLİK,



Ferhat SARIKAYA
10 Aralık 2011

Atatürk ilkelerinden biri olan Devletçilik ilkesine dair söylemiş olduğu bir sözü konu edeceğim ve Devletçilik ilkesini açıklamaya gayret edeceğim:

“Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleketin iktisadiyatını devletin eline almak.” 1936

Cumhuriyetin yeni kurulduğu dönemlerden itibaren kalkınma hamlesi yapmak en önemli konuların başında gelmiştir. Döneme damgasını vuran iki tip model bulunmaktaydı, Komünizm ve Kapitalizm. Her ne kadar fiili anlamda Komünizm olmasa dahi Sosyalizm ciddi anlamda uygulanmakta idi. Kapitalizm de Sosyalizmden nispeten etkilenmiş, Sosyalist bir çizgiye kayan Avrupa’nın durumu Liberalizmi gündeme getirmişti. Liberalizm, nispeten Kapitalizmin daha yumuşak halidir. Tabi esas hedeflediği nokta farklı idi ama konumuz bu olmadığı için daha derine girmeyeceğim.

Dünya çapında benimsenen bu iki modelde Türklerin hem sosyolojik, hem de psikolojik yapısına uygun değildi. Atatürk bu noktada Türk milleti için uygun olacak bir model geliştirmek istiyordu. Devletçilik ilkesinin belirmesindeki en önemli etken de iki kutuplu dünyada herhangi birine yakın olamayışından da kaynaklanıyordu. 

Zira Kapitalizm aşırı bireyci, pragmatist bir yaklaşımdı, bireysel fayda toplumsal faydadan çok daha ön plandaydı ve en önemlisi yatırımlar genel anlamda bireylerin üzerinden gitmekte idi. Birey ise kârlı görmediği herhangi bir iş alanına girmez, insanların buna ihtiyaç duyacağını umursayamazdı. Ayrıca belli bir kesimin zenginleşmesi ile refah düzeyinin genele yayılması pek mümkün olamazdı. Böyle bir durumda da ülkenin ekonomik dinamikleri paralı bir topluluğun manipülasyonuna açık hale gelebilirdi.

Komünist ve dolayısı ile Sosyalist model ise aşırı toplumcu davranıyordu. Örneğin herkes yeteneğine göre iş alıyor ama ancak ihtiyaçlarına göre sistemden faydalanıyordu. Bu da tembelleşmeyi beraberinde getiriyordu. Geliştirilen tüm iktisadi modellerde sadece toplumsal düşünülüyor, bireyler tamamen yok sayılıyordu. Gerçi Lenin tarafından devrim gerçekleştirilince bir dönem özel mülkiyete kısmi olarak izin verilmiş, özel çiftliklerin varlığı sürdürülmüştür. Fakat Stalin ile bu özel mülkiyet tümden kaldırılmış, bunun ertesinde de ekonomi durma seviyesine kadar gerilemiştir.

Atatürk, bu iki modeli de dikkatlice incelemiştir. Bunların ortasında bir model olarak da devletçilik ilkesini gündeme getirmiştir. Zira devletçilikte müteşebbis yadsınmıyor ve hatta destekleniyordu. Milli sanayicilerin oluşması önemli bir faktördü. Fakat buna karşın sanayici kişisel kârı önde tutacağı için milletin ihtiyacının da giderilmesi gereken sağlık, eğitim, iletişim, ulaşım gibi alanlarında ivedilikle halledilmesi gerekiyordu.

Diğer bir husus ise devletçilik ilkesinde ekonominin yönetimi devletin kontrolündedir. Doğal olarak müteşebbisler böyle bir sistemde ekonomiyi manipüle edebilme hak ve yetkisine sahip değillerdir ve devlet refahın genele yayılması hususuna öncülük eder.

Devletçilik ilkesi tüm artı ve faydalı düşüncelerin bir ürünü gibi önümüzde durmaktadır ama teoride bu kadar başarılı yürümesi gereken model pratikte Atatürk’ten sonra gelişme gösterememiştir. Elbette bunun nedeni KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) bir arpalık gibi görülmesi, devlet memurluğunun bir hayat garantisi gibi kabul edilmesi vb. nedenlerle Devletçilik istenen verimi elde edememiştir.

Avrupa, Fransız Devrimine giden ve onun akabinde devam eden süreç ile Burjuvanın gelişmesi, kalkınması gibi etkenler Avrupa’nın da gelişmesine ciddi katkılar sağlamıştır. Burjuva zamanla siyasal isteklerde bulunacak, hatta asilzadelerin yetkilerine son vereceklerdi. Sanayileşmenin hızlanması, makineleşmenin artması genelde Burjuvanın gelişmesi ile doğru orantılıdır. Bu büyük bir dinamizm kazandırmış, sanayi devriminin başlamasına, ilerlemesine ve dünyada söz sahibi olmaya kadar gitmiştir.

Aynı dönemde ise Osmanlı’nın başlıca gelir kaynağı vergilerdir. Savaştan ve ticaretten elde edilen gelir hazinenin önemli bir kısmını oluşturur. Mülkiyet devlete ait olduğu içinde Burjuva sınıfının gelişmesi pek mümkün olmamıştır. Belki bir Ayan sınıfı gelişmiştir ama Avrupa benzeri bir Burjuva sınıfı olmayışı, devletin savaşlarda çok fazla harcama yapması, savaşın ağır yüklerinin halk tarafından ağır vergiler ile karşılanacak oluşu zaman içerisinde Celali İsyanlarının başlamasına dahi neden olmuştur. İlerleyen zamanlardaki gelişme hareketleri de çok kısıtlı ve padişah merkezli olduğu için yeterli itici gücü oluşturamamıştır.

Atatürk bu durumları yakînen gördüğü, incelediği için özel teşebbüsün gelişmedeki rolünün bilincinde idi. Fakat Avrupa’da Burjuva sınıfının devlete tümden hâkim olduğu gibi Türkiye’de de hâkim duruma gelinmesi istenmiyordu. Bu da uzun zamanlı ve ciddi derecede planlı bir ekonomik model uygulanması gerektiği gerçeğini önümüze koyuyordu. Başlangıçta Devletçilik ilkesi bekleneni vermişti, fakat daha sonraki iktidarların tavırları, anlamsız borçlanma, yerli sanayi gelişmeden ithalatın ölçüsüz yapılması, kul kültüründen kurtulamamış ve bireyleşememiş toplumdan ötürü istenen ivme tam olarak yakalanamamıştır.

Bugün Devletçilik ilkesinden söz etmek mümkün değildir. Özelleştirmenin, özel teşebbüsün daha iyi bir hizmet kalitesi sunacağı ilkesine bireylerin önemli bir kısmı inanmaktadır. Özel teşebbüsün ekonomideki ivme kazandırma gücünün zamanla siyasal, sosyal yaptırım seviyesini de yükselttiği, ekonominin manipüle edilerek belli bir elitin dışında gelişim gösterilemediği gerçeği de göz önüne çıkmıştır.

Günümüzde refah seviyesinin genele yayılmamaktadır ve gitgide daha da kısıtlı bir çevrenin elinde olmaktadır. Bu da seçimlerimizin, düşüncelerimizin belli bir kesim tarafından kontrolünü getirmiştir. Piyasada her ne kadar birçok markaya ait ürünler olsa da bu markaların sahibi genelde belli bir gruptur. Bu sebeple de insanlar maaşlı işçi olmanın üzerine pek çıkamamaktadır.

Kanımca bunu aşmanın yolu yine Atatürk’ün belirlediği çizgilerde Devletçiliğe dönüş ile mümkündür. Elbette bürokrasinin hızlandırılması, özel sektörde olduğu gibi dinamik, iyi yönetilen bir yapı olmalıdır. Bunun içinde nispeten özerk bir görünüm halini alması, siyasi müdahalelerin imkânsızlaşması gerekmektedir. Kaliteli yönetim tarzı benimsenir ise milletin ulaşması beklenen diğer hizmetlerinde kaliteli ulaşımı, sosyal devlet yaklaşımları, refah seviyesi yüksek bir toplumun embriyosunu oluşturmak için iyi bir başlangıç olabilir diye düşünüyorum. 

Elbette bu eğitim, kültür, sosyal statümüzü de derinden etkileyecek, gelişmiş bir uygarlık olma yolunda ciddi adımlar atmamıza, bilimsel çalışmaların desteklenmesine ve bununla birlikte daha gelişmiş, daha uygar bir model olarak dünyanın yeni ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yapıya öncülük etmek mümkündür. Zira dünya milletlerinin önemli bir kesimi sosyal adaletsizlikten, eşitsiz yaklaşımlardan rahatsız konumdadır ve bunun tedavisinin bireyci yaklaşımlardan değil, bireyi dışlamayan ama toplumsal faydayı ön planda tutan, bireyi destekleyen devletçilik yaklaşımı ile mevcut kuramlar içerisinden en makulü gibi gözükmektedir.

Eğer toplumsal olarak Atatürk’ü ve ilkelerini derinden anlayabilirsek sıkıntılarımızı aşabileceğimizi, sorunlarımıza doğru çözümler getirebileceğimizi düşünüyorum. Umarım asil Türk milleti bir gün bu gerçeği anlayabilir.

10 Aralık 2011
Saygılarımla
Ferhat SARIKAYA

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder