2 Nisan 2017 Pazar

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE ORTA DOĞU’DAKİ GELİŞMELER ( BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİ ) BÖLÜM 1


SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE ORTA DOĞU’DAKİ GELİŞMELER (BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİ)., BÖLÜM 1 



SUNUŞ 
ON BİRİNCİ ASKERî TARİH SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ II
( SUNULMAYAN BİLDİRİLER )
Genelkurmay ATASE Başkanlığı tarafından düzenlenen ‘’XVIII. Yüzyıldan Günümüze Orta Doğu’daki Gelişmelerin Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri’’ konulu On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu 04 - 06 Nisan 2007 tarihleri arasında İstanbul’da yapılmıştır. 

On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’na üniversitelerin değerli öğretim üyeleri ile Silahlı Kuvvetlerde muvazzaf ve emekli personel katılmış, salonda iki gün süreyle 20 adet bildiri sunulmuştur. 

Bugün Orta Doğu’da meydana gelen kültürel, toplumsal, siyasi, askerî ve iktisadi her sorun, jeopolitik konumundan dolayı Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Tüm bu gelişmelerin ve Türkiye’ye olan etkilerinin kavranabilmesi açısından Birinci Dünya Savaşı öncesinden XXI. yüzyıl başlarına kadar Orta Doğu‘daki siyasi, askerî, ekonomik ve toplumsal gelişmeler ve Orta Doğu’ya yönelik politikalar tarihsel süreç içerisinde yeniden ele alınmıştır. Sempozyumda yer alan bildiriler konuları itibarıyla önemli bir boşluğu doldurmaktadır. 

Eser, On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’nda zaman yetersizliği nedeniyle sunulamayan 16 bildiriden oluşmaktadır. Bu bildiriler, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Türk Askerî Tarih Komisyonu (TATK) Genel Sekreterliğince düzenlenerek yayıma hazırlanmıştır. 

Ziya GÜLER 
Hava Korgeneral 
ATASE ve Dent. Başkanı 


SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE ORTA DOĞU’DAKİ GELİŞMELER (BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİ) 

İstihbarat Albay Tahir CEYHAN
* 5’inci Kolordu İstihbarat ve İKK Şube Müdürlüğü, Çorlu / Tekirdağ. 

Giriş 

Dünyanın süper gücü olma yönündeki politikasının ağırlık merkezini Deniz Hâkimiyet Teorisi üzerine bina eden Amerika Birleşik Devletleri (ABD), bu jeopolitik uygulamasını güçlendirmek ve özellikle Kenar Kuşak üzerindeki etkinliğini artırarak Avrasya üzerinde meydana gelecek karşı oluşumları, 
Boğazlar ve Deltalar stratejik ekseni ile onun çevreleyen geniş coğrafya üzerinde kontrol edecek Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) adı altında Orta 
Doğu coğrafyasına yeni bir jeopolitik boyut getirmeye çalışmaktadır. 

BOP ana hatlarıyla dünden bugüne gitgide şekillenen bir projedir. Proje, 1991’de Sovyet sisteminin yıkılışıyla Sovyet nüfuz alanında boşalan yerleri ve ortaya çıkan dengesizlikleri yeniden tanımlamak ve bu kapsamda bir strateji geliştirmek için doğmuştur. Proje 1995 tarihli ABD Ulusal Stratejik İncelemeler Enstitüsü ve Ulusal Savunma Enstitüsü tarafından çıkarılan “National Force Quarterly” dergisinin sonbahar sayısında “The Great Middle East” başlıklı yazıda formüle edilmiştir. 

Büyük Orta Doğu Projesi, ilk kez Ekim 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Marc Grosman tarafından, daha sonra 2004 başlangıcında Davos’ta, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheny tarafından dile getirilmiştir. Bilahare, ''Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Orta Doğu Girişimi'' adıyla sunulan BOP'a ilişkin ilk somut bilgiler, Londra merkezli Arapça yayın yapan El Hayat gazetesinin 13 Şubat 2004 tarihli sayısında yer almıştır. 

İslam coğrafyasının petrol kaynakları ile çakışan niteliği ve Orta Asya'nın Çin ile olan komşuluğu, küresel teröre karşı girişilen savaşta, ABD’nin Yeni Dünya Düzeni açısından yakın sorunlar olarak gördüğü tehlikelere karşı ivedi önlemler almasını kolaylaştırmıştır. 

Değişen dünya düzeni bağlamında, ortaya çıkacak olan petrol krizi ve Çin'in küresel gücü ile başa çıkabilecek önlemler, küresel teröre karşı alınacak önlemlerle uyum içinde görünmektedir. İşte BOP'un tam adına dikkatimizi yönelttiğimizde bu stratejinin uygulanacağı coğrafyanın ve eylemin açıkça tanımlandığı görülmektedir: Proje tam adı ile "Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Ortak bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık" olarak anılmaktadır. 

"Geniş Orta Doğu"dan kastedilen coğrafya, Orta Asya'dır. Buna Kuzey Afrika da eklendiği anda, ABD’nin dünyaya hangi alanlarda müdahale edeceği ortaya çıkmaktadır. "Ortak bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık" ifadesi ise bu bölgedeki uzun erimli amacı yeterince açıklamaktadır. 

A. Büyük Orta Doğu Coğrafyası 

Tarih boyunca, dünyanın çeşitli bölgeleri, devletlerin ve medeniyetlerin ilgi odağı hâline gelmiş, uzun süren savaşlara sebep olmuş, kısacası paylaşılamaz bölgeler olarak tarihe geçmişlerdir. Örneğin bilinen ilk medeniyetler, Mezopotamya’da (Fırat ve Dicle arasındaki verimli topraklarda) kurulmuştur. Coğrafi keşifler sonucu, Batılı devletlerin, dünyanın bilinmeyen yüzüyle tanışmaları, üzerlerinde yüzyıllar süren Osmanlı hâkimiyetinin son bulmasına sebep olmuştur. 

Günümüzde ise Orta Doğu, yüzlerce yan ürünüyle sanayileşme ve makineleşme sürecinin vazgeçilmez ham maddesi olan petrolü topraklarında barındıran nadir bölgelerden birisi olması nedeniyle gündemdeki sıcaklığını daima muhafaza etmektedir. 

Orta Doğu terimi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere tarafından yeniden adlandırılmış ve Mısır'da konuşlu bulunan İngiliz Komutanlığının sorumluluğuna verilen bölge, Orta Doğu adıyla anılmaya başlanmıştır. Bahse konu İngiliz Komutanlığının sorumluluk bölgesine; Libya, Sudan, Mısır, İsrail, Ürdün, Suriye, Irak, Arabistan ve günümüz Körfez ülkeleri ile Türkiye ve İran dâhil edilmiştir. Ayrıca, Kuzey Afrika'da Cezayir ve Fas ile Asya'da da Afganistan ve Pakistan coğrafyaları Mısır'da konuşlu olan bu İngiliz Komutanlığının sorumluluk alanı kapsamında olarak kabul edilmiştir. Günümüzde ise ABD ve Bush yönetimi tarafından ortaya atılan Büyük Orta Doğu Projesi ile ilgili coğrafyaya; Orta Asya ülkeleri de dâhil edilerek bu projenin kapsamına giren bölgenin sorumluluğu ABD Merkezi Kuvvetler Komutanlığına verilmiştir.1 

Öngörülen Büyük Orta Doğu Projesi ile ilgili coğrafya; batıda, Cebelitarık Boğazı; doğuda, İndus Nehri; güneyde, Büyük Sahra Çölü; kuzeyde, Akdeniz ile Anadolu Yaylası, Kafkaslar, Amu Derya Nehri ve Pamir yükseltisine kadar olan geniş bir alanı içine almaktadır. Projeye dâhil olan ülkeler başlıca beş gruptan oluşmaktadır: 

Kuzey Afrika Grubu: Fas, Cezayir, Tunus, Mısır, Libya (Projede varlığı henüz teyit edilmemiştir). 

Akdeniz Ülkeleri: Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin (Arap-İsrail anlaşmazlığının iki devlet şeklinde çözümünü öngörmektedir). 

Kafkas Ülkeleri: Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan. 

Körfez Ülkeleri: Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Umman, Yemen. 

Asya Ülkeleri: İran, Irak, Afganistan, Pakistan, Bangladeş (Projede varlığı henüz teyit edilmemiştir). 

Dolayısıyla Büyük Orta Doğu Projesine Arap dünyasından 22 ülke ile Türkiye, İran, Afganistan , Pakistan ve İsrail dâhil olmaktadır. Kesin sınırları 
tartışmalı olan bölgede 650 milyon insan yaşamakta, bölge 12 milyon km2’lik bir alanı kapsamaktadır. 

B. Orta Doğu Bölgesinin Önemi ve Özellikleri 

1. Bölgenin Önemi ve Özellikleri 

Orta Doğu bölgesi, dünyanın henüz tam anlamıyla paylaşılamamış ancak dünyadaki ekonomik zenginliğin en büyük kaynağı olan bölümünü içinde bulundurmaktadır. Büyük Orta Doğu, soğuk savaş döneminde süper güçlerin ciddi çatışmalarının yaşandığı ve bu nedenle düzenin tam olarak oturtulamadığı dünyadaki tek ve en geniş kuşak olarak varlığını devam ettirmektedir. Jeopolitik çalışmaların bu bölgeyi kontrol edenin dünyayı kontrol edeceğini gösteriyor olması bölgeyi önemli kılmakta ve bölgenin önemini göstermektedir. 

Bölgenin sergilediği genel tablo; yoksulluk, geri kalmışlık, olmayan bir büyüme hızı, hızlı nüfus artışı, göç, antidemokratik yönetimler, teröre kaynaklık etme, anlaşmazlık ve çatışmalardır. 

Bölgenin siyasi yapılanmasına ve 1991'den sonra yaşanan değişimleri etkileyen sorunlar aşağıya çıkarılmıştır: 

- Rusya Federasyonu'nun Sovyetler Birliği’nden sonra da devam eden siyasal etkisi, 
- Çizilen yapay sınırlar, 
- Etnik yapılanma ve bunun sebep olduğu sorunlar, 
- Bölgede Radikal İslam'ın artan etkisi, 
- Bölgede etkisini artarak hissettiren milliyetçilik ve mezhepçilik, 
- Demokratik yapının oluşturulamaması, 
- Bölge devletleri arasında Kitle İmha Silahlarının (KİS) yaygınlaşması, 
- Batı ülkelerinin güvenliğini üç senedir tehdit etmeye başlayan ve yaklaşık otuz yıldır mevcut olan bölgedeki terör odakları, 
- Azalan su kaynakları üzerinde bölge ülkelerinin rekabeti, 
- Filistin-İsrail Sorunu, 
- Günlük 2 dolara kadar kişi başına düşen gelir seviyesi, 
- Nüfusun yarısının 18 yaşın altında olması, 
- İnsan kaçakçılığı, 
- Uyuşturucu üretim ve ticareti, 
- Okuma – yazma bilmeyenlerinin oranının % 50-70 olması, 
- Hızlı nüfus artışıdır.(ABD'nin yaklaşık 10, Avrupa Birliği (AB)'nin ise 5 katıdır. 

Büyük Orta Doğu coğrafyası, özellikle Orta Doğu bölgesi, henüz Tarım Dönemi aşamasında, aşiret ve mezhep esasına göre örgütlenmiş bir toplumsal yapıya sahiptir. Yani bu bölgeye dışardan demokrasi ithal etmek, mevcut toplumsal ve ekonomik yapı açısından pek olanaklı görünmemektedir. Bu durumda, ilan edilen amaç ne denli yüce ve demokratik görünse de fiilen meydana gelecek durum, ABD’nin bu bölgedeki askerî ve siyasal egemenliği olacaktır. 

AB ile ABD’nin Orta Doğu’ya bakışları ve önerdikleri yöntemler önemli farklılıklar göstermektedir. Avrupalılar öncelikle Arap – İsrail çatışmasının bitmesinden yana tavır göstermektedir ve Orta Doğu’da mevcut statükoyla fazla oynanması taraftarı değillerdir. ABD, Orta Doğu konusunda Batı’nın ortak çıkarları gözlüğünden bakarken AB böyle bir ortak çıkar anlayışına sahip değildir. AB, ABD’nin bölgeye yönelik niyetlerine ve kullandığı zorlayıcı askerî yöntemlere şüphe ile bakmakta ve her fırsatta rahatsızlığını dile getirmektedir. 

2. Bölgenin Jeopolitik Önemini Artıran Bir Unsur Olarak Petrol 

Dünya petrol kaynakları ile ilgili rakamlara bakıldığında, en dikkat çekici bölgenin Orta Doğu olduğu görülmektedir. Orta Doğu'nun kesin rezervleri 93,4 milyar tondur. 2001 yılında bölge ülkeleri 1.075,6 milyon ton petrol üreterek toplam dünya petrol üretimi olan 3.584,9 milyon tonun % 30'unu karşılamışlardır. Orta Doğu ülkeleri, bu üretimlerinin 946,6 milyon tonunu ihraç ederek toplam dünya petrol tüketimi olan 3.510,6 milyon tonun % 30,6'sını temin etmişlerdir. 2001 yılında ABD'nin bölge ülkelerinden ithalatı 138,0 milyon ton olmuş ve petrol tüketiminin % 15,4'ünü bu ülke bu yolla sağlamıştır. 

Körfez bölgesi petrolleri başlıca ABD, Avrupa ve Pasifik Asya’ya ihraç edilmekte dir. 2003’te Pasifik Asya’ya 7,90 milyon varil/gün, Avrupa’ya 2,61 milyon varil/gün ve ABD’ye 2,61 milyon varil/gün petrol ihraç edilmiştir. Körfez petrolleri ABD, Avrupa ve Pasifik Asya’ya başlıca birçok petrol boru hattı kullanılarak petrol tankerleri ile taşınmaktadır. İran, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Suudi Arabistan ile Irak petrollerinin bir kısmı direkt 
olarak körfezden tankerlerle taşınmaktadır. Irak’ın petrolleri körfezden 3 ayrı tanker istasyonu yanında beş farklı petrol boru hattı (Kerkük – Yumurtalık, 
Irak – Suriye, IPSA boru hattı, Musul – Hayfa, stratejik boru hattı) ile taşınmış ve/veya taşınmaktadır (Küçük bir kısım petrol ise kamyonlar ile Türkiye ve Ürdün’e taşınmaktadır.). 

Yakın zamanlarda ABD’de yapılan enerji değerlendirmelerinde; Orta Doğu, Kuzey Afrika ile değerlendirilmektedir. Benzer değerlendirme, “Center For Strategic And International Studies”in Stratejisti Anthony H. Cordesman tarafından da yapılmıştır. Cordesman, 15 Mart 2004 tarihli “Energy 
Development In The Middle East” adlı kitabında, Orta Doğu ile Kuzey Afrika’yı birlikte incelemektedir. Cordesman‘ın kitabında irdelenen 22 Orta 
Doğu ve Kuzey Afrika Ülkesi’nin “Büyük Orta Doğu Projesi”nde adı geçen ülkeler olması şaşırtıcıdır. Anılan yazarın incelemesi; “Büyük Orta Doğu 
Projesi”nin aslında enerji kaynaklarının ve ulaştırma hatlarının kontrolü projesi olduğuna ilişkin düşünceleri teyit eder mahiyettedir. Cordesman 
bölgedeki silahlanmayı, politik gerginlikleri, yaşlı liderleri, istikrarsız rejimleri, gelecekte kimlerin olacağı konusundaki belirsizlikleri, Radikal İslam’ı, 
gelişmedeki ve ekonomik büyümedeki yetersizlikleri, nüfus artışlarını terörizmi ve kitle imha silahlarının yayılmasını enerji güvenliğini tehdit eden 
unsurlar olarak sıralamaktadır. Aynı argümanlar; “Büyük Orta Doğu Projesi” için de kullanılmaktadır. Bu durumda “Büyük Orta Doğu Projesi”nin “bir enerji 
güvenliği”, daha açık bir ifadeyle “bölge enerji kaynaklarını kontrol projesi” olduğu söylenebilir. 




Kaynak: BP Statistical Review of World Energy, June 2002. Rakamlar milyon ton olarak ifade edilmiştir. 

Tabloda sunulan bilgiler çerçevesinde, sadece kesin rezervler dikkate alındığında, Orta Doğu ülkeleri bugünkü üretim düzeylerini yaklaşık 87 yıl 
sürdürebileceklerdir. Ancak dünya ekonomisindeki büyüme eğilimi dikkate alındığında gelecekte petrol tüketiminin artabileceği ve bunun sonucunda da 
bu sürenin kısalacağı düşünülmektedir. 

3. Bölgenin Sosyal ve Kültürel Yapısında Etkin Bir Faktör Olarak Din 

Pek çok bilim adamına göre XXI. yüzyılın yükselen değeri din olacak ve önümüzdeki 20 yılda dinî kimlik daha da öne çıkacaktır. Farklı etnik 
kökenli nüfusa sahip büyük Müslüman ülkeler arasında İranlı Persler, Türkler (Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri dâhil), Mısırlılar ve 
Nijeryalılar vardır. BM’de en az % 86’lık bir Müslüman nüfusa sahip 32 üye ve Müslüman oranı % 66 ile 85 arasında değişen 9 ülke ile toplam 41 
Müslüman ülke vardır. Doğum oranlarının yüksek olması İslam’ı şu anda en hızlı büyüyen din yapmaktadır ve bu nüfus daha da gençleşecektir. 

İslam’ın yaygın olduğu Orta Doğu ve yakın bölgeler, Batı literatüründe genellikle Şarkiyat ve Doğu olarak adlandırılmıştır. Edward Said, Şarkiyatçılığı Batı dünyası tarafından ideolojik nedenlerle ortaya çıkarılmış, etkileri itibarıyla hem yaygın hem de zararlı olan aldatıcı bir kurgu olarak görmüştür.2 Samuel Huntington, Batı ve İslam’ı uzun dönemli çatışma içinde olan iki zıt “uygarlık” olarak görmektedir. 2025 yılına doğru en güçlü iki politik oluşumun İslam ve milliyetçilik olacağı öngörülmektedir. 

İslam dünyası hem siyasi hem dinî olarak birleşik bir yapıda değildir. Siyasi olarak istikrarsız, askerî olarak zayıftır. Laik politik kurumların kırılganlığı, sivil toplumun zayıflığı ve entelektüel kesimin yaratıcılığının bastırılmasından dolayı İslam dünyası yaygın bir durgunluk ile karşı karşıyadır. İslam dünyasının sorunları şu şekilde sıralanabilir:3 

-Sömürge döneminden miras kalan çağdışı yöntemler ve kurumsal yapı eksikliği, 
- Dinî olarak harekete geçirilmiş politik uyanış, dinî politika ile ilişkilendirilmenin ortaya çıkardığı sorunlar, 
- Laik kırılganlık ve yozlaşma, 
- Servetin eşit olmayan dağılımı, yaşam standartları arasındaki farklılıklar, 
- Sosyal mahrumiyetin yayılmasına rağmen iktidar elitlerinin zenginlik peşinde koşması, 
- Şişmiş ve etkin olmayan devlet bürokrasileri, 
- Sivil toplumun yaygın zayıflığı, 
- Okuma yazma oranının düşüklüğü ve eğitimin kalitesizliği, 
- İslami popülizm. 

Batı ise hâlâ İslam’ı anlamaya çalışmakta, her gün yeni bir İslam sentezi ile ortaya çıkmaktadır. İçinde bulunduğumuz süreçte geliştirilen İslam analizleri; Müslüman ülkelerin toplumsal talepleri, özgürlük, insan hakları ve demokrasi lerini Washington ile Londra’nın geliştirdiği yeni İslam dünyası perspektif ine göre yeniden tanımlama amacına yöneliktir.4 

İslam toplumlarında son 45 – 50 yılda yaşanan hızlı nüfus artışı ve sağlıksız kentleşme olguları, insanlarda bir tür yabancılaşma duygusu yaratmış ve onları değerlere sığınmaya zorlamıştır. Yerel hükûmetleri İslamcı uygulamalara yönelten ABD’nin “yeşil kuşak” politikasıyla birleşen bu süreç, giderek İslam’ın siyasallaşarak radikal söylemler üretmesine ve tepkiselliğini eylemlere dönüştürmesine yol açmıştır. BOP’un bir amacı da radikalleşen İslam’ı, liberalizm, serbest piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi gibi araçları kullanarak ıslah etmek ve onun kapitalist sisteme entegre olmasını sağlamaktır. “Ilımlı İslam” ya da “light İslam” gibi söylemlerle anlatılmak istenen şey, İslam’ın Batılı anlamdaki liberal demokrasiye uyumlu hâle getirilmesidir. Konunun Türkiye açısından taşıdığı önem, Türkiye’nin bu konuda “örnek” ya da “model” ülke olarak seçildiğinin ifade edilmesidir.5 

C. İki Kutuplu Dünya Düzeni ve Soğuk Savaş Dönemi 

Bölgede yakın geçmişte cereyan eden olaylar kısaca aşağıya çıkarılmıştır: 
- Birinci Dünya Savaşı sonrasında, bölgeye İngiltere hâkim olmuştur. Ancak zamanla bölge ülkeleri bağımsızlıklarını kazanarak üzerlerinde İngiltere’nin fiilî hâkimiyeti devam etse de hukuki olarak herhangi bir bağları kalmamıştır. 
- İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusya, Türkiye üzerinden bölgeye gireceğini açıklamıştır. Fakat arkasında ABD ve Avrupa ülkelerinin desteği bulunan Türkiye’nin olumsuz cevabı üzerine, İran üzerinden harekete geçmiştir. Ancak o dönemde Rusya’nın Orta Doğu’da önemli bir etkisinin olduğunun söylenmesi mümkün değildir. 

1952’de Mısır’da Nasır’ın iktidara gelmesiyle Mısır, Anti-Batı Arap kamuoyunun temsilcisi durumuna yükselmiş; 1960’larda ABD bölgede aktif rol oynamaktan vazgeçerek temel amacını müttefiklerine yardım etmek ve daha fazla güç kaybetmemek olarak değiştirmiştir. 1973, Arap Dünyası için iki büyük gelişmeye sahne olmuştur: 

1. Uzun zamandan beri devam etmekte olan Arap-İsrail Savaşı’nda, Arap Orduları ilk kez –sınırlı da olsa- bir başarı kaydetmişlerdir. 

2. Petrol üreten Arap devletleri, büyük devletlere karşı bir petrol ambargosu başlatmış ve bunun sonucunda ABD’yi, Arap-İsrail Savaşı’nda çözüm aramaya itmişlerdir. Bu da İsrail’in Sina Yarımadası’ndan çekilmesi ve Sina’nın Mısır’a iadesi sonucunu doğurmuştur. 

Afganistan’ın Sovyetler Birliği etkisi altına girmesi ve İran’da meydana gelen rejim değişikliği, bölgede ABD’nin tek güvenilir müttefikinin Türkiye olmasına sebep olmuştur. 1970’li ve 1980’li yıllara Mısır ve İsrail kazanımı ile giren ABD, İran ve Afganistan’ın kaybı ile bölgede stratejik bir zayıflamaya gitmiştir. 

İran, Şah Rıza Pehlevi’nin devrilmesinden önce Suudi Arabistan’ın ardından, dünyanın ikinci büyük petrol üreticisi olarak hızlı bir sanayileşme sürecine girmiştir. 1971-1977 arasında 23 milyar dolarlık silah sistemi alarak bölgede etkin güç olma özelliğini sürdürmüş ve tek rakibi olarak gördüğü Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketlerini desteklemiştir. Bu olaylar sonucunda İran- Irak Savaşı patlak vermiş ve gerek Amerika Birleşik Devletleri gerekse Rusya için büyüyen güç İran’ın durdurulması adına bir fırsat doğmuştur. 1982’de Irak’ın savaş gücünün tükenmesine rağmen ABD Irak’ı, teröre destek veren ülkeler listesinden çıkararak bu ülkeye 1,6 milyar dolarlık kredi sağlamış, Rusya da 1980’li yıllarda Irak’a çeşitli mali ve askerî yardımlar yapmıştır. Savaş iki ülkenin de birbirine karşı üstünlük kuramaması ile sonuçlanmış ve avantaj elde eden taraf yine büyük güçler olmuştur. Çünkü Irak’ın galip gelmesi bölgede parlayan yıldızın Irak olmasını sağlayacakken İran’ın kazanması da liderliğini sürdürmesini ve değişen rejimin dünya çapında büyük bir propagandanın yapılmasını sağlayacaktı. Oysa bölgede güçlü bir devletin bulunması, gerek ABD ve Rusya’nın gerekse diğer Batılı devletlerin menfaatlerine ters düşmekteydi. 

1989’da Sovyetler Birliği Afganistan’dan çekilmiş ve Amerika Birleşik Devletleri bölgede yeni bir hareket alanı bulmuştur. Bütün dikkatler Rusya’nın Orta Asya’daki hukuki egemenliğinin sona ermesinden sonra, Hazar ve Orta Asya petrollerine de yoğunlaşmıştır. Böylece petrol ve doğal gazıyla ikinci bir Orta Doğu sayılan Hazar Havzası da gündeme girmeye başlamıştır. 

Orta Doğu’da her dönemde farklı gelişmeler meydana gelirken Türkiye de değişik zamanlarda, değişik Orta Doğu politikaları izleyerek bölgedeki etkinliğini hissettirmeye çalışmıştır. 

1960 ihtilalinden sonra Türkiye, Orta Doğu’daki etkinliğini kaybetmiş ve 1963-1964 Kıbrıs Bunalımı, Türkiye’yi bölgede tamamen yalnız bırakmıştır. Bunun üzerine Türkiye, Arap devletlerini yanına çekmek için Arap yanlısı politikalar izlemeye başlamıştır. 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda İncirlik Üssü’nün kullanılmasına izin vermiş; 1970’lerde Filistin davasını desteklemiş ve İsrail’in 1967’de işgal ettiği yerlerden çekilmesini talep etmiştir. 1974 Fas Zirvesi’nden çıkan karara göre Filistin Kurtuluş Örgütünün, Filistin halkının tek meşru temsilcisi sayılması üzerine Filistin Kurtuluş Örgütü ile saygıya dayalı ilişkiler kurmaya başlamış ve 1979’da Ankara’da bir Filistin Kurtuluş Örgütü Bürosu açılmasına izin vermiştir. Ankara, 1988’de bağımsız Filistin Devleti kurulması kararını ilk kabul eden yerlerden biri olmuş ve 1992’de Filistin Devleti’nin temsilcilik seviyesini İsrail’le eş zamanlı olarak büyükelçilik seviyesine çıkarmıştır. Ayrıca Temmuz 1980’de İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhak ederek Birleşik Kudüs’ü başkent ilan etmesine tepki olarak buradaki Türk Konsolosluğunu kapatmış, Tel Aviv’deki temsilcisinin diplomatik düzeyini Aralık 1980’de ikinci kâtip seviyesine indirmiştir. 1956 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonraki yıllarda ise Tel Aviv’de Türk Büyükelçisi bulunmuyordu. Ancak Türkiye’nin bütün bu Arap yanlısı tavırlarına rağmen, başta Kıbrıs’la ilgili olmak üzere birçok konudaki Birleşmiş Milletler oylamalarında, Türkiye’nin aleyhine oy kullanan Arap devleti sayısı oldukça fazlaydı. 

Türkiye son yıllarda, İsrail’le de yakın ilişkiler içine girmiştir. Bu yakınlaşmada tarihî bağın (Osmanlı hâkimiyetindeki Yahudi cemaatleri vs.) yanı sıra ortak müttefik olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin bulunması da önemli bir faktördür. Birçok konuda (askerî alanda, ekonomik alanda ve hatta spor alanında) Türkiye ile İsrail’in anlaştığı gözlenmektedir. Ancak Türkiye, İsrail’le olan bu yakınlaşmasının, Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde zayıflamaya yol açmaması için de gayret göstermektedir. 

Orta Doğu ülkelerini İsrail’le olan ilişkilerine göre 3’lü bir ayrıma tabi tutacak olursak şöyle bir tablo ile karşılaşırız: 

- İsrail’le barış içinde olan ülkeler: Mısır, Türkiye, Ürdün 
- İsrail’e karşı olan ülkeler: İran, Irak, Suriye, Libya 
- Seyirci durumunda olan ülkeler: Tunus, Cezayir, Körfez ülkeleri Günümüzde Orta Doğu’da, çok önemli güç dengelerinin mevcudiyeti söz konusudur. 
   Bu güç dengelerini etkileyen faktörler ise aşağıya çıkarılmıştır: 
- Arap-İsrail Çatışması/ Barışı Süreci: Bu süreçte kabul ettirilmek istenen en önemli şey, İsrail’in, Orta Doğu’nun bir parçası olduğu ve olası 
  birleşmelerin İsrail merkezli olması fikridir. 
- Radikal İslami Hareketler: Bölgede, İsrail’in Filistin’e karşı haksız bir tutum içerisinde bulunduğunu iddia eden ve Filistin’in haklarına karşı daha 
  saygılı davranılmasını sağlamak amacıyla kurulmuş çeşitli örgütlerin yaptığı faaliyetlerdir. 
- Silahlanma: Özellikle İran-Irak Savaşı öncesinde başlayan ve günümüzde hat safhaya ulaşan silahlanma sorunu bölge halkları üzerinde 
  psikolojik etki yapmakta ve bölgenin uluslararası kuruluşlar tarafından kontrol altında tutulması gerektiği düşüncesine yol açmaktadır. 
- Petrol Boru Hatları: Bölge petrolleri Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı devletlerin kontrolü altındadır. Günümüzde söz konusu devletler Orta 
  Asya ve Hazar petrolleri ile de ilgilenmektedir. 
- Demokratikleşme: Belki de bölgedeki en önemli sorun, bölge ülkelerinde demokratik yönetimlerin kurulmamış olmasıdır. 

Ç. Soğuk Savaş Sonrası, ABD’nin Yükselişi 

SSCB’nin yıkılmasından sonra siyasi, sosyal, askerî, kültürel ve ekonomik açıdan karşı konulamaz Süper Güç hâline gelen ABD; bu dönemde, yayılmacı politikalarına hız vermiş ve dünyayı kendi çıkarlarına uygun olacak şekilde yeniden düzenlemeye başlamıştır. Yeni Dünya Düzeni senaryoları içerisinde, devletler arasındaki sosyal, ekonomik, kültürel, siyasi ve askerî ilişkiler; ABD politikalarına göre yeniden düzenlenmeye, dünya haritası yeniden çizilmeye, ve ulusların kaderi yeniden belirlenmeye başlanmıştır. Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesi, SSCB’nin yıkılması, Yugoslavya’nın parçalanması, gittikçe artan terör ve kaos ortamı, I ve II nci Körfez Harekâtı, Afganistan ile Irak’ın işgali ve Büyük Orta Doğu Projesi ile uygulamaya sokulacak diğer yeni projeler; Yeni Dünya Düzeni’nin diğer bir ifade ile Küresel İmparatorluğun bir parçasını oluşturmaktadır. 

Soğuk Savaş'ın sona ermesi ile tek küresel güç olma niteliğini kazanan ve şartları avantaja dönüştürmek isteyen ABD, küresel üstünlüğünü sürdürme gayretlerini, Avrasya'daki nüfuzuna, pazarlarını geliştirmeye, deniz ticaret yolları üzerindeki hâkimiyetini korumaya, nükleer silahların yayılmasını önlemeye, uzaydaki egemenliğini sürdürmeye, siber ortamdan gelebilecek saldırıları önlemeye, enerji kaynaklarını ve enerjiyi küresel pazarlara aktaran ulaştırma hatlarını denetlemeye, Avrupa'ya, Rusya'ya ve Çin'e kendi çıkarlarına ters düşmeyecek rolleri benimsetmeye, kendisini dengeleyebilecek veya engelleyebilecek güçlerin veya koalisyonların oluşmasını önlemeye dayandır mıştır. 

ABD’nin ulaşmış olduğu bu küresel gücü; ABD Eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissenger: ‘’...Sanki doğa kanunuymuş gibi her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel ve moral güce sahip bir ülke ortaya çıkmaktadır.’’ şeklinde; ABD’li ünlü jeopolitikçi Zbigniew Brzezinski ise: ‘’...Amerika’nın bugünkü küresel gücünün etkinlik alanı ve yayılımı benzersizdir. ABD yalnızca dünyanın bütün okyanuslarını ve denizlerini kontrol etmekle kalmayıp kendi gücünü siyasi olarak önemli biçimlerde ülkelerin içine yansıtabilen, amfibi kıyı kontrolü için iddialı askerî yetenek geliştirmiştir. Askerî birliklerini; Avrasya’nın, batı ve doğu uçlarında sağlam bir biçimde konuşlandırmıştır ve birlikleri Basra Körfezi’ni de kontrol etmektedir. Washington tarafından kucaklanmayı arzulayan bazı vasal ve 
tabileri tüm Avrasya’ya yayılmış bulunmaktadır.’’sözleri ile açıklamıştır. Almanya’nın etkin dergilerinden biri olan Der Spiegel’in: ‘’Modern tarihte 
hiçbir ülke; dünyaya, bugün Amerikanın olduğu kadar hâkim olamadı.’’ yorumu; ABD Hâkimiyeti’nin tüm dünyaca kabul edildiğini açıkça ortaya koymuştur. 

Dünya ölçeğinde bir Pax Amerikan (Amerikan Barışı veya ABD hegemonyasına dayanan bir dünya barış düzeni) tesis etmek hususundaki tasavvur ve girişimleri, Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesi ve Soğuk Savaş 

Dönemi’nin sona ermesini izleyen günlerde başlamış ve dünyadaki barış ortamının ABD Değerler Sistemi ile sağlanacağı ve tarihe Amerikan Barışı 
(Pax Americana) olarak geçeceği iddia edilmiştir. Amerikan Barışı’nın açıklandığı yıllar (19 Mart 1990)’da ABD Senatosu’nda Haydut Devletler Stratejisi kabul edilmiş ve küreselleşme karşıtı devletler yeni düşmanlar olarak belirlenmiştir. 1989’da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden, 1990 yılında yapılan 1’inci Körfez Savaşı’na kadar geçen süre içinde dünya, sadece bir yıllık bir barış dönemi yaşamıştır. Takip eden yıllarda önce Orta Doğu’da; sonra Balkanlar’da ve daha sonra Orta Asya’da çıkarılan sıcak savaşlar, Amerikan Barışı’nın sözde kaldığını ortaya koymuştur. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVEM EDECEKTİR.,



***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder