23 Kasım 2017 Perşembe

Cumhuriyet Yılları Eğitim Tarihinde Halka Sağlık Bilgisini Sadeleştirerek Anlatmaya Çalışan Bir Eser: Sıhhi Konuşuk (1927) BÖLÜM 2

Cumhuriyet Yılları Eğitim Tarihinde Halka Sağlık Bilgisini Sadeleştirerek Anlatmaya Çalışan Bir Eser:  Sıhhi Konuşuk (1927) BÖLÜM 2


    Kimyevi maddeler yanında vücuda etki eden biyolojik düşmanlar da vardır. 

Biyolojik düşmanların en tehlikelisi ise roam, tifüs, zatürre, sıtma gibi hastalıklara neden olan mikroplardır. Bilim adamlarının çabaları ile mücadele etmeye başladığımız mikroplardan korunabilmek için onların nasıl türediklerini 
ve yayıldıklarını bilmeliyiz. Mikroplar genellikle sıcak, kirli, güneşsiz yerlerde çoğalarak kirli yiyecekler, havlular, balgam, dışkı ve idrar aracılığıyla yayılırlar. Özellikle dışkı üzerinde konaklayan sineklerin eve girmeleri engellenmeli, su ve sütün kaynağı bilinmiyorsa mutlaka bu ürünler kaynatılarak sebze ve meyveler ise dikkatlice yıkanarak tüketilmelidir (Shepard, 1927, s. 30-31). 

Tifo ya da diğer adı ile bağırsak humması en sık karşılaşılan mikrobik hastalıktır. Özellikle suyu kirli yerlerde meydana gelen bu hastalığın mikrobu 1880’de keşfedilmiştir. Tifo başta su ve süt olmak üzere herhangi bir yiyecek vasıtasıyla mideye alınıp orada çoğalır, bir iki hafta sonra otuz dokuz, kırk dereceyi bulan ateş ve baygınlıkla kendisini gösterir. Bağırsaklarda ortaya çıkan yaralar ile birlikte başlayan ishal kişiyi ölüme kadar götürebilir (Shepard, 1927, s. 32). Tifoya yakalananların üçte biri ya da dörtte biri vefat ettiğinden bu hastalığa yakalanmamanın yöntemleri öğrenilmelidir. İlk olarak hastanın dışkısında ve idrarında bulunan milyonlarca mikrobun başkalarının yiyecek ve içeceğine 
karışması engellenmelidir. Bebeklerin sinekler ile temasını önleyebilmek için mutlaka cibinlik kullanılmalı, hasta ile ilgilenenler ellerini ilaçlı su ile yıkamalı, hastanın her türlü çamaşırı kaynatılmalı, idrarına ve dışkısına doktorun vereceği ilaç dökülmelidir. Son yıllarda geliştirilen aşı ise her dört senede bir tekrarlanmalıdır. (Shepard, 1927, s. 33). 

Güçlü bir yayılıma ve ölüm oranına sahip olan verem mikrobu 1882’de keşfedilmiştir. Vücudun pek çok organında hastalık meydana getirebilen verem mikrobunun en fazla zarar verdiği organ akciğerdir. Çünkü akciğer mikropların etrafa saçılmasını kolaylaştırmaktadır. Akciğer veremine yakalanmış olan bir hastanın balgamında milyonlarca mikrop bulunur (Shepard, 1927, s. 35). 

“Bu balgamcıklarını hastanın karşısında duran herhangi bir kimselerin akciğeri veya boğazlarına girebilirler. Veremliler çok defa şuraya buraya tükürürler. Bu balgam kuruyarak ayak altında tuz haline gelir ve rüzgar vasıtasıyla havaya karışır. Diğer insanlar tuzla beraber bu mikropları teneffüs ederler. Sağlam vücuda malik olanların verem mikrobuna karşı kuvvetli müdafaaları vardır” (Shepard, 1927, s. 35). Verem hastalığını ortadan kaldırabilmek için alınabilecek pek çok önlem vardır. İlk olarak her türlü sağlık kuralına uyulmalıdır. Veremli bir hastanın bulunduğu odaya çocukların girmesine asla izin verilmemeli, balgamları ateşle ya da ilaçla imha edilmeli, şuraya buraya tükürmeleri önlenip dar, kalabalık, güneşsiz ortamlardan uzak tutulmalıdırlar. (Shepard, 1927, s. 36). “Verem iletinin önünü almak için bilumum halkı tenvir ve talim etmek şarttır. Bu emel husulü için gazeteler, sinema, konferanslar vasıtalıyla ahaliyi bu düşmana karşı yapılan mücadeleye alakadar kılmak mekteplerde çocuklara sıhhat kaidelerini tedris etmek ve anlatmak ve bu kaidelere itaati temin etmek lazımdır. Dünyadaki bütün çocuklara açıkça öksürüp şuraya buraya tükürmenin muzırr olduğunu öğretebilsek ve onları bu gibi fena adetlerden men edebilirsek birkaç 
sene zarfında verem vefiyatının şimdikinin nısfına tenezzül edeceği şüphesizdir” (Shepard, 1927, s. 37). Shepard’a göre toplumsal sorunlar yaratan bir başka hastalık ise bel soğukluğudur. Cinsel yollardan bulaşan bu hastalık tedavi edilse bile vücutta iz bırakır ve hastalığa yakalananın çocuğu olmaz. 

Kadınlarda yumurtalık ve rahim arasındaki yolu iltihaplandıran bel soğukluğu, doğum esnasında bebeklerin gözlerini kaybetmelerine neden olur. (Shepard, 1927, s. 38-39). Bel soğukluğu gibi cinsel yoldan bulaşan hastalıklardan bir başkası ise frengidir. Vücuda girdikten hemen sonra kana karışan frengi mikrobu vücudun her tarafına ulaşır. Frengi kan ile de bulaşabildiğinden açık yaraların teması engellenmelidir. Bu nedenle frenginin ilk haftalarında ortaya çıkan yaralar mutlaka tedavi ettirilmelidir. İlerleyen süreçte frengi mikrobu boğazda, burunda ve bacaklarda derin yaralara açıp beyni bile etkileyebilir. Bu hastalığa yakalanan gebe kadınların çocukları mikroba maruz kalırlarsa ölürler. Öyle ki Shepard, hastalık tedavi edilse bile iki, üç hatta dört çocuğa kadar rahimdeki bebeğin 
ölme ihtimalinin olduğunu belirtmektedir. Frengi ve bel soğukluğu ile mücadele etmenin en etkili yöntemi ise umumhaneleri kontrol altında tutarak gençleri bilgilendirmektir (Shepard, 1927, s. 40-41). 

Özellikle çocuklarda görülen kuşpalazı mikrobu, boğaza girdikten sonra bademcikte birleşip çoğalır. Bir süre sonra açığa çıkan zehir vücudu güçsüzleştirirken gırtlakta ortaya çıkan beyaz bir zar nefes almayı zorlaştırır. Shepard konu ile ilgili şunları da eklemektedir: “Adi bir boğaz ağrısı zannıyla ihmal olunan bir kuşpalazı vakası gerek hasta gerekse etrafındakiler için son derece tehlikeli olabilir. Kuşpalazında hasta bakıcılardan gayri kimselerin hasta ile temasını suret-i katiyyede men etmelidir. Hasta külliyen iyi oluncaya kadar katiyyen yataktan kalkmayarak mütemadiyen yatmalıdır. Hasta bakıcı ise hastanın yanında çıkarken dış elbisesini çıkararak ellerini ilaçlı mahlul ile yıkamalıdır. Bu tedabire riayet etmediği takdirde hiçbir kimse ile temas etmemelidir. Hastanın elbisesi çarşafları ve kapları ile temas ettiği şeyler kaynatılmak suretiyle yıkanmalıdır” (Shepard, 1927, s. 43). Bir diğer tehlikeli hastalık ise koleradır. Tıpkı tifo gibi içilen sudan yayılan kolera bağırsaklarda güçlenerek vücutta ishale neden olur. Bir evde kolera ortaya çıktığında 
tifoda dikkat edilmesi gereken kuralları takip etmek hastalığın yayılmasını engeller (Shepard, 1927, s. 45). 
Vebayı da unutmayan Shepard, bu hastalık hakkında şunları söylemektedir: “En vahim mikrobi illetlerden bir diğeri de vebadır. Eski asırlarda bu illet salgın zuhur ettiği vakit ahalinin nısfını alıp götürürdü. 
Bu illete sebep olan mikropların naklini fareler temin etmektedirler. 
Bu hayvanların memleketten memlekete gemiler vasıtasıyla seyahat ederler. Vebalı fareler her tarafa yayılırlar. Farelerde bulunan pireler dahi insanı 
ısırırsa hastalığı aşılarlar. Binaenaleyh bu illeti men için en mühim tedbir gemilerden farelerin karaya çıkmalarını men ve her yerde fareleri itlaftır. Tifo aşısı gibi tertip edilmiş birde veba aşısı vardır ki bununla illeti men etmek mümkündür herhangi bir mahalde veba zuhurunda halkın aşılanması pek mühim ve faydalı bir tedbirdir” (Shepard, 1927, s. 45). 
Sıtmayı diğer hastalıklardan farklı olarak başlı başına bir bölümde irdeleyen Lorrin Shepard, bu hastalığın sudan ya da rutubetli havadan değil sivrisineklerden kaynaklandığını anlatmaktadır. 
Ancak sıtmanın diğer hastalıklardan farkı müzmin şekilde senelerce insanı terk etmemesidir. Ona göre sıtmayı sonlandırabilmek için sivrisineklerin üremeleri ve insanlarla teması engellenip bütün sıtmalılar tamamen tedavi edilmelidir (Shepard, 1927, s. 47). Sıtma ile mücadelenin anahtarı sivrisinekleri yok etmektir. Bu nedenle sivrisineklerin popülasyonunu arttıran bataklıklar ve su 
birikintileri kurutulmalı, sıtmalı mahallerde kapı ve pencereler tellerle kapatılıp akşamları mutlaka cibinlik kullanılmalıdır (Shepard, 1927, s. 48). Shepard ayrıca bu hastalığa karşı girişilen mücadelenin sadece devletin çabasıyla değil halkın da katkılarıyla başarıya ulaşabileceğini belirtip bilgilendirmenin ve uygulamanın önemine işaret etmektedir (Shepard, 1927, s. 49). 
Genellikle çocuklarda karşılaşılan ama diğer hastalıklar kadar öldürücü olmayan kızamık halk tarafından önemsenmese de ciddi sorunlara yol açmaktadır. Kızamık olan çocuk mutlaka ayrı yatırılmalı, gezmesine izin verilmemeli, ilaçları düzenli kullanılmalı elbisesi, yatağı ve yemek kapları kaynatılarak yıkanmalıdır (Shepard, 1927, s. 50). “ Sebebi na-malum illetlerin en tehlikelisi tifüs yani lekeli hummadır. Sebebi malum değilse de adi bir vasıtasıyla sirayet ettiği muhakkaktır. Bu hastalık ekseriya orduda hapishanelerde ve bilhassa insanların birbirleriyle çok sıkı bir surette temas ederek yaşamaya mecbur oldukları 
dar, kirli mahallerde zuhura gelir. Bu illetin meni için bitleri imha etmek şarttır. Sık sık yıkanan ve çamaşırlarını sık sık değiştirerek kaynatan kimseler arasında bit bulunmadığı için tifüste zuhur edemez” (Shepard, 1927, s. 51). 
Vücudu güçsüzleştiren bir başka düşman ise ufak hayvancıklardır. Bir kısmı vücut içinde bir kısmı ise vücut dışında yaşayan bu hayvancıklar hastalıklara neden olup insan yaşamının kalitesini düşürür. 
Uyuz hastalığına sebep olan hayvancık göz ile güçlükle görülebilir. Özellikle farklı yataklarda yatanların bu hastalığa yakalanma ihtimali çok daha fazladır. Çünkü yatağın ısısı bu böcekleri harekete geçirerek deriye yerleşmelerine ve muazzam bir kaşıntı oluşturmalarına neden olur. Bu hastalığa yakalanmamanın en önemli yolu ise sık sık yıkanarak elbiselerin, yatakların temizliğine dikkat etmektir. Shepard’ın değindiği bir başka hayvancık ise bittir. Özellikle pis ortamları seven bitler vücuda yayıldıktan sonra uyku kalitesini düşürür. Vücudun kıllı bölgelerine en çok da saçlara yerleşen bitlerden kurtulmak için ya saçlar tıraş edilmeli ya da gaz yağı kullanılmalıdır. Bir başka hayvancık olan amip ise kanlı basura neden olur. Bu hayvancığın etkilerinden kurtulabilmenin tek yolu suyu kaynatarak içmektir. (Shepard, 1927, s. 53-54). Shepard Anadolu’da oldukça fazla olan kurtlar ve solucanlar için ise şunları söylemektedir: “ Anadolu ahalisinde hiç olmazsa yüzde doksan beşinde bu kurtlar mevcuttur. Bunlar bağırsakta ve insanın kanı ile yediği yemeklerden istifade ederek yaşarlar. Böyle kurtlu kimselerin necaseti harice yüzbinlerce yumurta ihraç ederler. İnsan necaseti ile bostan yetiştirilirse sebzeler üzerinde bu kurtların yumurtalarını def etmek için bunları tekrar tekrar yıkamak temizlemek lazımdır. 
Bunları kafi derece yıkamayanların midelerinde solucan bulunmak pek tabidir” (Shepard, 1927, s. 55). 

Çiğ et yendiğinde ortaya çıkan tenya ise bir başka hayvancıktır. Yedi sekiz metre uzunluğa ulaşan bu hayvancık çiğ yenen hayvan etinden insan bağırsağına yerleşir ve burada gelişir. Vücutta ki kan miktarını düşüren bu hastalık, insanın yoğun bir beslenme takip etmesine rağmen kilo alamamasına yol açar. Bir başka hayvancık ise özellikle çocukların midesinde barınan iplik kurdudur. Bostan sebzelerinin temizlenmeden ya da pişirilmeden yenmesinden kaynaklanan bu hastalığı çözebilmek için sabırlı olunmalıdır (Shepard, 1927, s. 55-56). 

Shepard’ın önem gösterdiği bir başka konu ise hamile kadınların ve küçük çocukların sağlıdır. Nüfus artışı ve güçlü nesil fikrinden hareketle konuya yaklaşan yazar şunlar söylemektedir: “Çocukların dünyaya gelmeleri ve sağlam vücud ve zinde bir fikre sahib olmaları ile alakadar bütün mesail-i hayat-ı 
içtimaiyyede büyük bir ehemmiyet haizdir. Bilhassa Türkiye gibi nüfusunu tekessür etmek arzusunda olan memleketlerde bu gibi meseleler lüzumu olan ehemmiyeti vermek gerektir. Dünyaya sağlam çocuklar getirmek için de hamile kadınların sıhhatini her suretle muhafaza ve temin etmek şarttır. Hamilelik müddeti nazik bir kadın iki can besliyor demektir vücudunun her azası hususiyle karaciğer ve böbrekler fazla tatbike maruz kalır. 
Dikkat edilmezse bu azalarının hastalanmaları ihtimal dahilindedir. Gerek kadının gerekse çocuğun hayatı büyük tehlikelere maruz kalır” (Shepard, 1927, s. 56-57). Örneğin hamile kadınların beslenmelerinde etin gereğinden fazla önemsenmesi yanlıştır. Shepard, etin yarattığı maddelerin böbrek ve karaciğerden kolaylıkla atılamadığına ve özellikle hamilelerde stresi arttırdığına işaret etmektedir. Bu noktada yapılması gereken fazla et yemek değil her öğünde gerekli vitamin ve mineralleri almaktır. Fazla et tüketimi hamile kadınları gerginleştirse da hamilelik sürecinde sık sık su tüketilmesi zararlı maddelerin böbreklerden atılmasını kolaylaştırarak stresi azaltır. Bu nedenle hamile kadınlar günde en az on bardak su içmelidirler (Shepard, 1927, s. 57-58). Hamile kadınların gözden kaçırmamaları gereken bir başka kaide ise beden eğitimidir. Jimnastik hem hamilelik sürecinin kalitesini arttırmakta hem de doğumu kolaylaştırmaktadır (Shepard, 1927, s. 58). Shepard’un belirttiği üzere hamilelik sonrasında anne ve bebeğin hastalıklara yakalanmamaları için özen gösterilmelidir. “Çocuk doğunca rahim pek nazik bir halde kalmış demektir. Bu esnada mikropların rahimden içeri girmeleri ile pek vahim rahim hastalıkları zuhura gelebilir ve birçok kere lohusaların ölümüne sebep olur. Bu mikropların rahme girmemeleri için kadının dikkatlice yıkanmış olması kadına temas eden çarşaflar, bezler, elbise vesairenin ve elhasıl her şeyin kaynatılmak suretiyle yıkanmış olması şarttır” (Shepard, 1927, s. 59). Doğum sonrasında yapılması 
gereken ilk iş göbeğin düzgün şekilde kesilmesidir. Bunun için ellerin, göbeği kesecek aletin ve yarayı saracak olan bezlerin temiz olması şarttır. Göbeğin kesilmesinden hemen sonra bebeğin vücudu dikkatlice temiz bir bez ve zeytinyağı ile ovulmalıdır. Önemsenmesi gereken bir başka husus ise 
bebeğin gözlerinin korunmasıdır. Önce doğum aşamasında gözlere mikrop bulaşıp bulaşmadığı tespit edilmeli daha sonra ise mikrop bulaşmaması için önlem alınmalıdır. (Shepard, 1927, s. 62). 
Bebeklerin bezle sarılmasını çok tehlikeli bir gelenek olarak gören Shepard, bu geleneği eleştirmektedir: “Birçok yerlerde çocukları sıkı bir kundağa sarmak adet olmuştur. Bu adet sıhhat için çok muzırdır. Çocukların kol ve bacaklarını kımıldatamaz bir hale sokmak bittabi vücudun neşvünemasına fena bir 
tesir icra eder. Serbest bırakılan çocuk el ve ayakları ile birçok hareketler yapar ki bunlar bebeklerin tabii idmanıdır. Kemale ermiş kimseler için idman ne kadar lazım ve faydalı ise büyümekte olan çocuklar içinde on kat fazlası lazımdır. Bu idmanı kundakla men etmek sırf fena bir tesir yapar.” (Shepard, 1927, s. 63). Annelerin süt vermekten kaçınmasını da eleştiren yazarımız, bebek için anne sütünden daha yararlı besinin olmadığını hatırlatarak bebeğe iki günlük oluncaya kadar altı saatte bir meme her iki saatte bir birkaç damla su, verilmesini önermektedir (Shepard, 1927, s. 65). Shepard bebeğin kilosunun artıp 
artmadığının kontrolünün de düzenli şekilde yapılmasını önermektedir. Bu noktada ilk iki yaş çocuk iki ya da üç günde bir tartılmalı, ikinci aydan altıncı aya kadar haftada bir, altıncı aydan itibaren ise her iki haftada bir tartmanın yeterli olduğunu hatırlatıp şunları eklemektedir: “Tabii surette büyüyen bir çocuğun sıkleti haftada yüz gram azami iki yüz gram artar. Haftada yüz gram artmayan çocuğun gıdasında noksanlık olduğuna işarettir. Ve gıdanın tezyidi için çocuk mütehassısına müracaat etmek lazımdır. Haftada iki yüz veya daha fazla artan çocuklar fazla gıda alırlar demektir ki bu da büyük bir tehlikedir” (Shepard, 1927, s. 66-67). 

Sonuç 

Üretim ve tüketimin dinamiklerini modernleşme süreci ile birlikte bünyesinde toplamayı başaran insan, sadece zihinsel bir dönüşüm ile değil fiziksel bir dönüşüm ile de karşı karşıya kalmıştır. 
Modernleşme sadece fikri anlamda bir dönüşüme işaret etmez. Çünkü ihtiyaç duyulan her türlü iş gücü için bireyin fiziki kabiliyeti de yeterli olmalıdır. Sağlıklı birey demek sağlıklı asker, sağlıklı işçi, sağlıklı çiftçi, sağlıklı öğretmen demektir. Yani bir ülkenin kalkınması için gerekli olan iç-dış güvenlik, ekonomik sürdürülebilirlik ve nesil sürekliliği ancak beden sağlığı ile mümkündür. Bu nedenle modern bireyin beslenme ihtiyacı karşılanmalı, başına dertler açan hastalıklara çare bulunmalı ve beden eğitimi ile vücudu güçlendirilmelidir. 
Lorrin Shepard tarafından 1927 yılında kaleme alınan Sıhhi Konuşuk gerek içeriği gerekse de hedefleri açısından dikkat çekici bir eserdir. Halka sağlık bilgisini anlaşılabilir bir dil ile kavratmaya çalışan eser fizyolojik yeterlilik ile modernleşme arasındaki bağın önemini netleştirerek dönemin koşullarını 
analiz edebilmemizi sağlamaktadır. Modernleşmenin ekonomi ve yetişmiş insan gücü ile kurduğu bağ düşünüldüğünde eserin bu bağın işleyişine yönelik önemli katkılar sağladığı izlenebilmektedir. 
Yetmiş sekiz sayfadan oluşan bu eserde sağlığın yalnızca kurumlar eliyle korunamayacağı, kurumlardan ziyade bireyin kendi sağlığına dikkat etmesi gerektiği işlenip neler yapılabileceğine odaklanılmıştır. Bu noktada güçlü birey sağlığını koruyabilmek için yemesine, içmesine dikkat etmeli, kimyasal maddelerden uzak durmalı, hastalıkları tanıyıp onlardan sakınmalıdır. Uzun soluklu bir savaşlar silsilesi sonrası kurulan ve insan gücü eksikliğini hemen hemen her noktada hisseden yeni devletin, sağlıklı bireye olan ihtiyacı ulus-devlet ve sanayileşmenin hız kazandığı bir dönemde halkı aydınlatmanın gerekliliğini belirginleştirerek eserin işlevini ortaya koymaktadır. 
Sıhhi Konuşuk’da hamilelik süreci ile bebeğin ilk yılları hakkında verilmiş olan öneriler ise sağlıklı bireye sahip olmanın anne karnında başladığını bu nedenle annenin sağlığının her zaman ön planda tutulması gerektiğini  somutlaştırmak tadır. Doğum sonrasında anneye düşen ise bebeğin ilk yıllarındaki huzuru ve sağlığı için bilgi sahibi olmaktır. 
Aslında eserde bahsedilen bilgilenme süreci bilimsel kaidelerin sıradan insanlar arasında nasıl yayıldığını da göstermektedir. Yüzyıllar boyunca hastalıkların kaynağının altında yatan temel etkenin gözle görülemeyen ya da zar zor görülebilen canlılardan kaynaklandığını bilmeyen içine kapanık bir 
toplum, Sıhhi Konuşuk benzeri eserler sayesinde hem bu canlılar hakkında bilgi sahibi olmuş hem de ister istemez neden-sonuç ilişkisi ile olayları irdelemeye başlamıştır. Sonuç itibari ile Niyazi Berkes’in Osmanlı Devleti’nin son yıllarında yayımlanan polisiye romanlar ile neden-sonuç ilişkisi arasında kurduğu bağı Cumhuriyet’in ilk yıllarında her türlü içerikten dergide ya da Sıhhi Konuşuk benzeri eserlerde izleyebilmek modernleşme sürecinin bize özgün yanlarını şüphesiz ki açığa çıkartmaktadır 

Kaynakça 

Aydemir, Ş. S. (2001). Tek Adam: Mustafa Kemal (1919-1922). İstanbul. 
Aydın, E. (2000). Türkiye'de Sağlık Teşkilatlanmasının Tarihi. Ankara: Naturel Yay. 
Aydın, E. (2002). Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıllarında Sağlık Hizmetleri. Ankara Ecz. Fak. Dergisi, 31(3), 183-192. 
Çavdar, N., & Karcı, E. (2014). XIX. Yüzyıl Osmanlı Sağlık Teşkilatlanmasına Dair Bibliyografik Bir Deneme. Turkish Studies, 9(4), 255-286. 
Dirican, R. (1993). Halk Sağlığı Toplum Hekimliği. Bursa: Uludağ Üniversitesi Basımevi. 
Dr. Refik Saydam (1881-1942) Ölümünün 40. Yılı Anısına. (1982). Ankara: Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Yay. 
Gürsel, A. (1998). Cumhuriyet Dönemi Sağlık Politikaları (1920-1960). Ankara: Hacettepe Üniversite (Basılmamış Doktora Tezi). 
Lewis, B. (2004). Modern Türkiye'nin Oluşumu. (M. Kıratlı, Çev.) Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay. 
Özpekcan, M. (1999). Türkiye Cumhuriyeti'nde Sağlık Politikası (1923-1933). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayımlanmamış Doktora Tezi. 
Sabah Online, http://arsiv.sabah.com.tr/2001/01/09/g07.html. 
Shaw, S. J. (2000). Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye. İstanbul: E Yay. 
Shepard, L. (1927). Sıhhi Konuşuk. İstanbul: Maarif Kütüphanesi. 
Tekin, G. (2011). Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâletinden Sağlık Bakanlığı'na (1920-200). Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü (Yayımlanmamış Doktora Tezi). 
The New York Times, http://www.nytimes.com/1983/07/21/obituaries/lorrin-a-shepard-missionary-in-turkey-till-57-dies-at-93.html. 
Uzluk, F. N. (1958). Genel Tıp Tarihi. Ankara. 
Yıldırım, N. (1985). Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Koruyucu Sağlık Uygulamaları. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi (Cilt 5). içinde İstanbul: 
İletişim Yay. 


***