23 Kasım 2017 Perşembe

ENERJİ KAYNAKLARI MÜCADELESİNDE DOĞU AKDENİZ HAVZASI BÖLÜM 2


ENERJİ KAYNAKLARI MÜCADELESİNDE DOĞU AKDENİZ HAVZASI VE DENİZ YETKİ ALANLARI UYUŞMAZLIĞI BÖLÜM 2




Şekil 2: Doğu Akdeniz Doğalgaz Havzaları 

Ayrıca, askeri amaçla kullanılabilecek malzeme akışının kontrol altında 
bulundurulması, kitle imha silahları ve benzeri materyalin yayılmasının 
önlenmesinin uluslararası barış ve güvenlik açısından önemi de bu havzada 
kendini hissettirmektedir. Nitekim NATO, bu amaçlara hizmet etmesi 
maksadıyla 2001 yılından beri bölgede “Etkin Çaba Harekâtı’nı” (Active 
Endeavour) sürdürmektedir. Etkin Çaba Harekâtı’na paralel olarak Türk Silahlı 
Kuvvetleri de 2004 yılından itibaren Akdeniz Kalkanı Harekâtı’nı icra etmekte- 
dir. Doğu Akdeniz’de enerji taşımacılığının güvenliği olmak üzere ulaştırma 
güvenliğini sağlamak amacıyla yürütülen bu harekât, aynı zamanda Türkiye’nin 
deniz yetki alanlarındaki varlığını da göstermeyi hedeflemektedir 
(Akdeniz Kalkanı Harekâtı, http://www.dzkk.tsk.tr/icerik.php?dil= 1&icerik_id=28). 



Şekil 3: Doğu Akdeniz’de doğal kaynak rezerv sahaları (Karaçin, 
2012:10-11) 

 AB’nin de 1990’lı yıllardan itibaren yaşadığı dönüşüm sürecinde dış 
politika ve güvenlik konularını da gündemine alması ve politikalar üretmesine 
paralel olarak Akdeniz havzasını gündemine aldığı ve kıyıdaş devletlerle özel 
ilişkiler geliştirmeye çalıştığı görülmektedir. AB de Akdeniz havzasını kendi etki 
alanı içerisinde değerlendirdiğinden özellikle Kıbrıs Adası'nı bir bütün olarak 
AB’ye tam üye yaparak bölgede stratejik üstünlük elde etmeyi amaçlamıştır 
(Keser, 2012:60; Kaya, 2007:23). AB’ye dâhil olan bir Kıbrıs üzerinden AB’nin 
lider devletleri Almanya - Fransa bloğu, bölgedeki nüfuzunu arttırmayı 
ummaktadır. Öte yandan, Kıbrıs Adası'ndaki iki toplumlu ve iki devletli yapıyı 
göz ardı ederek ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran 1959 tarihli Londra - Zürih 
Antlaşmaları ile 1960 tarihli Lefkoşe Antlaşmalarını da ihlal ederek Kıbrıs’ın bir 
bütün olarak 01.05.2004 tarihinde AB üyesi yapılması, Doğu Akdeniz’de bir 
istikrardan ziyade istikrarsızlığa yol açtığı da söylenebilir. Türkiye’nin bahsi 
geçen antlaşmalardan doğan garantörlük haklarını yok sayan ve garantör 
devletlerin birlikte üye olmadıkları bir örgüte Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de üye 
olmasını engelleyen hükümlere rağmen AB’nin uluslararası hukuku ihlal ederek 
adanın tamamını temsilen Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tam üye olarak kabul etmiştir. 
Kıbrıs Rum kesimi de örgüte üye olmakla, Kıbrıs sorununu AB – Türkiye sorunu 
haline getirmeyi başarmıştır. Son dönemde de Rum kesimi, Kıbrıs Adası'nın tüm 
deniz yetki alanları üzerinde egemenlik iddiasıyla da Kıbrıs sorununu denize 
taşımaya başlamıştır. 

 Son olarak İngiltere’nin de Kıbrıs Adası'nda sahip olduğu askeri üslerin 
varlığı, adayı İngiltere açısından da stratejik düzeyde önemli kılmaktadır. 
İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın, “üslerin jeopolitik öneme sahip ve Birleşik 
Krallık'ın uzun vadeli milli güvenlik çıkarları açısından yüksek öncelikli bir 
bölgede bulunduğunu” ifade etmesi ve Libya’da Kaddafi Rejimi'ne karşı 
düzenlenen NATO harekâtında ABD, Fransa ve İngiliz kuvvetlerinin bu 
üslerden faydalanması birlikte değerlendirildiğinde, Akdeniz güvenliğinde 
Ada’nın önemi daha da net ortaya çıkmaktadır (Keser, 2012:63). Kıbrıs sadece 
İngiltere’nin yakın dönemdeki çıkarları açısından değil, aynı zamanda 
Ortadoğu’da petrol rezervlerinin keşfi ve Süveyş Kanalı’nın açılmasından 
itibaren İngiltere için stratejik öneme haiz olmuştur. Sör Anthony Eden, 
İngiltere’nin ve Batı Avrupa’nın sanayisi için Ortadoğu petrollerine ihtiyaç 
duyduğunu ve Kıbrıs’ın da petrol arzının güvenliğini korumada önemli bir nokta 
olduğunu açıkça ifade etmiştir (Leventis, 2012:7). 

 Dolayısıyla artan önemine bağlı olarak bölge devletlerinin birbirlerine karşı 
gerçekleştirdikleri siyasi ve ekonomik hamleler, havza devletlerini de karşı 
karşıya getirmektedir. 

2. GKRY, İSRAİL VE TÜRKİYE’NİN DOĞU AKDENİZ’DEKİ SİYASİ HAMLELERİ 

GKRY’nin Doğu Akdeniz’de Egemenlik Kurma Çabaları 

 GKRY’nin Kıbrıs Adası’nı çevreleyen denizler üzerinde egemenlik tesis 
etme girişimleri daha eski tarihlere kadar gitmektedir. GKRY, 2000’li yılların 
başında Doğu Akdeniz kıyıdaş devletlerinden Mısır ve Lübnan’la temaslara 
başlamıştır. Böylesine bir diplomasi girişiminin altında Rum Yönetimi’nin Kıbrıs 
sorununu karadan denize taşıma ve içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik 
darboğazdan kurtulma istekleri de yatmaktadır. Öte yandan Doğu Akdeniz’e 
kıyıdaş devletler olan Suriye, 19 Kasım 2003, Lübnan 19 Ekim 2010 ve İsrail 12 
Temmuz 2011 tarihinde münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmuştur. 
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ise Avrupa Birliği’nin de desteğini alarak 2 Nisan 
2004 tarihinde KKTC ve Türkiye’nin uluslararası hukukta var olan haklarını yok 
sayarak “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına 21 Mart 2003 tarihinden geçerli olmak 
üzere Birleşmiş Milletler’e 200 millik bir Münhasır Ekonomik Bölge ilanını 
gerçekleştirmiştir. Yaşanan temaslar sonucunda Rum yönetimi 17 Şubat 2003 
tarihinde Mısır, 17 Ocak 2007 tarihinde Lübnan ile Münhasır Ekonomik Bölge 
Sınırlama Anlaşmalarını imzalamıştır (Sınırlar için bakınız şekil 5). Türkiye ve 
KKTC her fırsatta, GKRY’nin Ada'daki Türk toplumunu temsil etmediğini ve 
dolayısıyla GKRY’nin Kıbrıs Türk halkını dikkate almadan yaptığı ve tüm 
Ada'yı hukuken bağlayabilecek tek taraflı işlemlerin ve uluslararası anlaşmaların 
geçersiz olduğunu ifade etmektedir (Başeren, 2015:40). 

 Mısır ile yapılan antlaşmaya göre GKRY ile Mısır arasındaki MEB sınırı, 
Kıbrıs Adası ile Afrika sahilleri arasında tespit edilen sekiz nokta ile ana karaya 
sahip olan Mısır’ın haklarını törpüleyen şekilde eşit uzaklık çizgisi esas alınarak 
belirlenmiştir (Kaya, 2007:38). Mısır’ın, Türkiye ile bir sınırlandırma antlaşması 
yapmak yerine, kendi kıyıları GKRY oranla daha uzun olmasına rağmen GKRY 
ile eşit uzaklık temelinde anlaşarak bir sınırlandırma yapması önemli miktarda 
deniz yetki alanı kaybetmesine yol açmıştır (Başeren, 2015:35). Türkiye ise bu 
antlaşmayı, kendisine ait deniz alanlarına tecavüz ettiğinden tanımamaktadır. 
Türkiye, yaşanan gelişmeler nedeniyle 2 Mart 2004 tarihinde yayımladığı notada 
“ Uluslararası hukuktan kaynaklanan sebeplerle söz konusu antlaşmayı tanımadığını ve deniz yatağı, deniz yatağının altı ve üzerindeki su kütlesi dâhil olmak üzere 36º16’18” D meridyeninin batısında ve 33º 40’ K paralelinde sınırlandırma sahası ile ilgili tüm hukuki haklarını saklı tuttuğunu” belirtmiştir. 

 Lübnan ile yapılan antlaşma sonrasında da Türkiye, Lübnan’a verdiği nota 
ile yapılan antlaşmanın Türkiye ve KKTC’nin Kıbrıs Adası etrafındaki deniz 
alanlarında hali hazırdaki hak ve çıkarlarını dikkate almadığı ve GKRY’nin 
bütün Ada'yı temsilen tek başına hareket edemeyeceği ifade edilmiştir (Başeren, 2010:153). GKRY’nin Lübnan ile yaptığı anlaşma Güney Kıbrıs Rum 
Yönetimi’nin parlamentosunda onaylanmasına rağmen, Lübnan Parlamentosu 
tarafından onaylanmamıştır. Ayrıca Lübnan Hükümeti 2011 yılında BM Genel 
Sekreterliği’ne gönderdiği bir mektupta GKRY ile İsrail arasında imzalanan 
anlaşmanın “Lübnan’ın egemenlik ve ekonomik haklarının ihlali” ve “bölgedeki 
barış ve güvenliğe” bir tehdit olarak algıladığını ifade etmiştir (Lakes, 2012:41). 

İsrail’in kendisine ait olduğunu ileri sürdüğü MEB’in Lübnan’ın ilan ettiği 
MEB’in yaklaşık 9 km’lik bir kesimiyle çakışması tarafları karşı karşıya 
getirmektedir (Yaycı, 2012;29). Lübnan Yasama Meclisi'nin bu çalışmanın 
hazırlandığı döneme kadar bu antlaşmayı onaylamamış olması, Doğu 
Akdeniz’in bu kısmında 2007’den önceki status qou’nun devam ettiğini 
göstermektedir (Taşdemir, 2012:33). Sonuç olarak, GKRY, MEB’ini uluslararası 
hukuka uygun bir şekilde Türkiye, Yunanistan, KKTC, Mısır, Lübnan, Suriye, 
İsrail ve Filistin ile hakça ilkeler çerçevesinde belirlemelidir.4 

 GKRY, Mısır ile sınırlandırma antlaşması yapmanın ötesinde iki devlet 
arasında 2006 yılında enerji, elektrik, petrol-doğalgaz ile kültür alanlarında 
işbirliği kuran beş adet ikili antlaşma imzalamıştır (Başeren, 2010:150). Bu 
süreçte, 2007 yılında Rum Parlamentosu, çıkardığı petrol yasası ile Kıbrıs 
çevresindeki suları 13 Parsel Hattı’na bölmüş ve bu hatlar içerisinde arama 
ruhsatı vermek için çalışmalara başlamıştır. 26 Ocak 2007 tarihinde Kıbrıs 
Adası’nın 185 km güneyindeki 12 numaralı parsele ait doğal kaynakları arama 
hakları, İsrail menşeli Delek ve ABD menşeli Noble Energy şirketlerine 
verilmiştir. Rum yönetimi bu anlaşmalar ile İsrail’in asgari 12 numaralı parseli 
de kapsayacak şekilde 4.600 km², Lübnan’ın 3.957 km² ve Mısır’ın ise 21.500 
km² deniz yetki alanını da sahiplenmiştir (Yaycı, 2012:28). 

 Rum Yönetimi, Mısır ve Lübnan ile imzaladığı anlaşmalarla bölgeye 
yönelik olarak kendisi açısından hukuki bir zemin oluşturmak istemektedir. Öte 
yandan Rum Yönetimi'nin bu politikası ile İsrail’in bölgeye ilişkin çıkarları 
örtüştüğünden işbirliği yapmaları da kolaylaşmıştır. İsrail’in Hayfa’nın ortalama 
100 km açığında Dalit, Tamar (eski adı Matan), Dolfin, Tanin, Şemşon ve 
Leviathan sahalarında bulduğu yaklaşık 700 milyar m³’lük doğalgaz rezervi bu 
işbirliğini derinleştirmiş ve bölgedeki araştırma çalışmaları hız kazanmıştır. 2011 
yılı Ağustos ayında Noble şirketi, Liberya Bandıralı Noble Homer Ferrington 
adlı platform ile 12. parselde sondaj çalışmalarını hızlandıracağını duyurdu. Bu 
parsel Kıbrıs Adası’nın yaklaşık 200 km güneyinde yer almakta ve İsrail’in en 
önemli doğalgaz kaynağı olan Leviathan’a da sınır oluşturmaktadır 
(http://etkinlik.aydin.edu.tr/dosyalar/34D_dogu_paradigma.pdf). Rum 
yönetiminin, İsrail’li Delek ve ABD’li Noble Energy şirketleri ile bölgede 
doğalgaz ve petrol aramak için sondaj çalışmalarına başlaması, yaşanacak 
mücadelenin önemini ve uluslararası boyutunu ortaya koymaktadır. İsrail’in 
deniz sahalarındaki hidrokarbon kaynaklarının keşfinde hayati rol oynayan 
Noble Energy, 1998’den bu yana Rum Yönetimi’nin İsrail münhasır ekonomik 
bölgesine komşu Afrodit Sahası dâhil, altı sahada hidrokarbon keşfi 
gerçekleştirmiştir. Noble Energy aynı zamanda İsrail’in Aşdod’da yer alan petrol 
bölgesinde de % 47 oranında hisse sahibidir (Henderson, 2012). 

 Türkiye’nin Rum Yönetimi ile olan siyasi ve hukuki sorunlarına paralel 
olarak, Rum Yönetimi'nin İsrail’e arama izni verdiği 13 ruhsat alanının 5 
tanesinin (1,4,5,6,7 nolu) Türkiye’nin deniz yetki alanları ile çakışması, Türkiye 
ve İsrail’i de karşı karşıya getiren temel konulardan birine dönüşmüştür (Bknz. 
Şekil 4 ve 5). Bir bakıma Doğu Akdeniz’de GKRY ve İsrail, Türkiye’ye karşı 
deniz yetki alanları üzerinden bir çevreleme politikası izlemeye başlamıştır. Bu 
çevreleme politikasına Avrupa Birliği (AB), ABD, Rusya da tolerans 
göstermektedir (Yılmaz, 2011:3). Bölgedeki enerji kaynakları üzerinden AB’nin, 
iki beklentisi olduğu söylenebilir. İlki, enerji ihracatı sayesinde GKRY’nin 
ekonomisinin gelişebileceğidir. Diğeri ise Avrupa devletlerinin Rusya’ya olan 
enerji bağımlılığının alternatif enerji kaynakları ile hafifleyebileceği düşüncesidir. 

 Bu gelişmelere 3 Ağustos 2011 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri 
Bakanlığı ve 5 Ağustos 2011 tarihinde KKTC Cumhurbaşkanlığı tarafından tepki 
gösterilmiştir. Fakat tüm tepkilere rağmen Rum Yönetimi 19 Eylül 2011 
tarihinde çalışmalara başlamıştır. Rum Yönetimi, 2011 yılında 12. parselde 
büyük oranda hidrokarbon yatağının tespit edilmesinin ardından, 2012 yılı 
başında 2, 3, 9 ve 11. parsellerle ilgili yeni bir ihale süreci başlatmıştır. 

 Nitekim Rum Yönetimi, Kasım 2012’de bu ikinci ihaleyi de 
sonuçlandırarak 2. ve 3. parselleri İtalyan ENI ile Güney Kore KOGAS şirketleri 
ortaklığına, 9. parseli Fransız TOTAL, NOVATEC ve Rus GAZPROM’un yan 
kuruluşu olan GPB Global Resources’a ve 11. parseli ise Fransız TOTAL 
şirketine ihale etmiştir (Yaycı, 2012:32). Yunanistan ve Rum Yönetimi 
tarafından; bölgedeki 145.000 km²'lik münhasır ekonomik bölge alanından 
Türkiye’nin münhasır ekonomik alanının sadece 41.000 km² olduğu ileri 
sürülmekte ve kalan 71.000 km² ve 33.000 km²'lik alanların ise Yunanistan ve 
GKRY arasında paylaştırıldığı ifade edilmektedir 

(http://enerjienstitusu.com/2011/09/20/akdenizde-dogalgaz-rezervinin-parasal-degeri-7-trilyon-dolar/). 


3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

***