23 Kasım 2017 Perşembe

ENERJİ KAYNAKLARI MÜCADELESİNDE DOĞU AKDENİZ HAVZASI BÖLÜM 4

ENERJİ KAYNAKLARI MÜCADELESİNDE DOĞU AKDENİZ HAVZASI VE DENİZ YETKİ ALANLARI UYUŞMAZLIĞI BÖLÜM 4



3. ULUSLARARASI HUKUK KAPSAMINDA DOĞU AKDENİZ DENİZ YETKİ ALANLARININ PAYLAŞIMI 

 Doğu Akdeniz havzasında deniz tabanı altında var olan enerji kaynaklarının çıkarılabilmesi ve işletilebilmesi konusunda bölge devletleri arasında gerilime yol açan önemli bir konu, havzadaki deniz alanlarının devletler arasında nasıl sınırlandırılacağı konusudur. Bölge devletlerinin tam ve münhasır egemenliğe sahip oldukları iç sular ve karasularının ötesinde kalan deniz alanlarında bulunan enerji kaynakları üzerindeki hak iddialarının meşruluğu, bu alanların kıyıdaş devletler arasında uluslararası hukuka uygun bir şekilde sınırlandırılması ile mümkün olacaktır. 

 Karasularının ötesinde kalan kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge 
gibi deniz alanlarının sınırlandırılmasında kıyıdaş devletler, sınırlandırmayı bir 
antlaşma ile gerçekleştirmelidir. Bununla birlikte, taraflar, aralarında bir 
sınırlandırma antlaşması yapamamış ve özel durumlar başka türlü bir 
sınırlandırmayı gerektirmiyorsa sınırlandırma, eşit uzaklık ilkesine göre 
yapılmalıdır. Öte yandan, antlaşmaya veya özel durumlara bağlı olarak 
yapılacak bir sınırlandırmada da hakça ilkelere göre bir sınırlandırmanın 
yapılması gerekmektedir (Pazarcı, 1998:398-399 ve 412-413). 

 AB’nin GKRY’yi Kıbrıs Adası'nın tamamının siyasi temsilcisi olarak kabul 
ederek 2004 yılında birliğe tam üye olarak kabul etmesinin ardından Türkiye ile 
gerilen ilişkilere paralel olarak Rum Yönetimi, Mısır, Lübnan ve İsrail ile 
arasında eşit uzaklık ilkesini esas alan Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma 
Antlaşmaları imzalamıştır (Bakınız şekil 5). GKRY, bu antlaşmaları 
imzalamadan önce 2004 yılında da Kıbrıs Türk tarafının karasularının ötesindeki 
deniz alanlarında KKTC’nin haklarını da dikkate almaksızın münhasır 
ekonomik bölge ilanında bulunmuştur. Bu hamleleriyle Rum tarafı, Kıbrıs Türk 
tarafının karasularının dışında kalan su tabakası ile deniz yatağı ve deniz tabanı 
altındaki canlı ve cansız kaynaklar üzerinde münhasır ekonomik haklara ve 
yetkilere sahip olduğunu tescillemek istemektedir. 



İsrail Akdeniz Gazını satmak için harekete geçti
Şekil 5: Havzaya İlişkin Coğrafi Konum ve Anlaşma Bilgileri 
(http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=175957

 Türkiye ve KKTC ise, GKRY’nin Mısır ile 2003 yılında yaptığı MEB sınırlandırma antlaşmasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve bölgedeki sınırlandırma nın KKTC ve Türkiye’yi de içerecek şekilde hakça ilkelere uygun bir antlaşma ile yapılması gerektiğini beyan etmiştir (Özersay,2004:219). GKRY’nin 
yaptığı sınırlandırma antlaşması, Türkiye’ye ait olan deniz yetki alanlarını da 
kapsadığından hakkaniyete aykırı bir nitelik taşımaktadır (Taşdemir, 2012:8). 
GKRY attığı bu gayri hukuki adımlar ile Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de Antalya 
Körfezi’nin açıklarını içerecek şekilde dar bir deniz alanına hapsetmeyi ve 
Türkiye’nin bu alanlardaki egemenlik haklarını kısıtlamayı amaçlamaktadır 
(Aksar, 2012-2013:227). 

 Türkiye, 2 Mart 2004 tarihinde verdiği bir nota ile özellikle 32° 16 . 18 ¨ 
boylamının batısındaki alanlarda MEB veya Kıta Sahanlığı sınırlandırmasının 
Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan ipso facto (kendiliğinden) ve ab initio 
(başlangıçtan itibaren) var olan hukuki egemen haklarını ilgilendirdiğini ifade 
etmiştir (UN, Doc. A/61/1011-S/2007/456). Bununla birlikte Türkiye, Anadolu kıyıları ile 32° 16 . 18 ¨ boylamı; 34 ° 00 . 00 ¨ enlemi ile 28 ° 00 . 00 ¨ boylamı arasında kalan deniz alanlarının kendi kıta sahanlığı olduğunu ve 28 ° 00 . 00 ¨ boylamının batısında Ege Denizi’ndeki Türk – Yunan kıta sahanlığının sınırının Akdeniz’e eriştiği noktaya kadar batıya uzanacağını da ayrı bir notayla ifade etmiştir (Başeren, 2010:158-159). 

 Kıbrıs Rum tarafı, Mısır ile yaptığı sınırlandırma antlaşması sonrasında 
Lübnan (2007) ve İsrail (2011) ile de eşit uzaklık ilkesini esas alan bir sınırlandırma antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşmalarda uygulanan eşit uzaklık ilkesi bakımından vurgulanması gereken önemli bir nokta, 1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları’nda Uluslararası Adalet Divanı’nın sınırlandırmada bu ilkenin uygulanmasının zorunlu bir ana ilke olmadığına ilişkin hükmüdür (Taşdemir, 2012:24). Dolayısıyla, eşit uzaklık ilkesi, taraflar arasında 
hakkaniyete uygun bir sınırlandırma sağladığı ölçüde kullanılabilecek bir 
ölçüttür. Zira, Danimarka ve Norveç arasındaki Jan Mayen Davası’na ilişkin 
UAD kararında da “kıyıları karşı karşıya olan devletler arasındaki sınırlandırma  da ortay hat/eşit uzaklık, genel olarak hakça çözüm doğurur…” ve 
'' … hukuka dayanan her deniz alanı sınırlandırmasında ortay hattın uygulanması,    objektif olan hakça bir sonucu doğuracağı anlamı taşımaz” ifadesi de bu ilkenin hakça çözümü öngörmek kaydıyla uygulanabileceğini ortaya koymaktadır (ICJ, 1993: para. 64,70). GKRY ve İsrail arasında sınırlandırma antlaşmasının imzalanmasında ve iki taraf arasındaki siyasi, ekonomik ve askeri işbirliğinin artmasında, 2000’li yılların sonlarından itibaren Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bozulmasının da etkisinin olduğu söylenebilir. 

 Bununla birlikte söz konusu MEB sınırlandırma antlaşmalarının, GKRY 
ve Mısır’ın da tarafı bulunduğu 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku 
Sözleşmesi’ne de aykırı olduğu görülmektedir (Taşdemir, 2012:9). Sözleşmenin 
MEB sınırlarının tespitini düzenleyen 74. Maddesi; kıt’a sahanlığı sınırlarını 
düzenleyen 83. Maddesi, “Yarı-Kapalı Denizlere” ilişkin 122 ve 123. Maddeleri 
ile Sözleşme hükümlerinin uygulanmasında hakkın kötüye kullanılmamasını 
düzenleyen 300. Maddeleri bakımından GKRY’nin kıyıdaş devletlerle yaptığı 
MEB Sınırlandırma Antlaşmalarının hukuka aykırılıklar taşıdığı görülmektedir.5 

   Bununla birlikte, GKRY’nin Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarının 
sınırlandırılmasında diğer kıyıdaş devletlerden Türkiye’yi ve Kıbrıs Türk tarafını 
dikkate almaksızın attığı uluslararası hukuka aykırı adımlar karşısında, Türkiye 
Cumhuriyeti Hükümeti'nin reaktif bir dış politika izlediği görülmektedir. Türk 
Hükümeti, GKRY’nin bu antlaşmaları akdetmesini takiben genellikle yapılan 
antlaşmaları protesto etmekte ve hukuken tanımadığını beyan etmektedir. Son 
dönemde Türk Hükümeti'nin attığı en önemli adım 2011 yılında KKTC ile bir 
Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması imzalamak olmuştur. Bu antlaşma ile 
iki devlet arasında sınırlandırma, eşit uzaklık ilkesine göre yapılmıştır. Anadolu 
ile Afrika arasında eşit hat belirlenmiş; Meis Adası’na sahip olmasına rağmen 
Yunanistan’a herhangi bir hak tanınmamıştır (Taşdemir, 2012:29). Türkiye ile 
KKTC arasında saptanan sınır çizgisi adanın Kuzey Doğusunda Karpaz’dan 
başlamakta, Güney Batısına kadar gitmektedir (Bakınız Şekil 6). 

 Bu antlaşma dışında Akdeniz kıyı hattı bakımından Türkiye’nin diğer 
kıyıdaş devletlerle ne bir kıta sahanlığı ne de MEB sınırlandırması antlaşması ne 
de MEB ilanı mevcuttur. Türkiye’nin taraf olmamasına rağmen 1958 tarihli 
Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku 
Sözleşmesi’nin ve uluslararası örf-adet hukuku kurallarının kıta sahanlığının ve 
MEB’in sınırlandırmasında Türkiye’nin hukuki haklarını korur nitelikte olduğu 
görülmektedir. Her üç uluslararası hukuk kaynağının da sınırlandırma 
konusunda aynı temel kural etrafında birleştiği görülmektedir. Şöyle ki, kıyıdaş 
devletler arasında sınırlandırma, havzanın tüm ilgili faktörleri dikkate alınarak 
hakkaniyet temelinde hakça bir çözüme ulaşılacak şekilde yapılmak 
durumundadır (Başeren, 2010:166). 

Günümüzde yürürlükte olan 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 74. ve 83. 
Maddeleri uyarınca da sınırlandırmada temel ilke, “hakça ilkeler” olmalıdır. 
Çeşitli uluslararası mahkemelerin deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin 
ihtilaflarda sınırlandırmanın hakça ilkelere göre yapılması kuralını 
benimsedikleri görülmektedir (Taşdemir, 2012:26). UAD’ın 1969 tarihli Kuzey 
Denizi Kıta Sahanlığı Davalarında, 1977 tarihli İngiltere-Fransa Kıta Sahanlığı 
Davasında, 1982 tarihli Tunus-Libya Kıta Sahanlığı Davası kararında, 1985 
tarihli Libya-Malta Kıta Sahanlığı Davası kararında, 1993 tarihli Danimarka-
Norveç arasında Greenland ve Jan Mayen arasında Deniz Sınırının 
Saptanmasına İlişkin Davası kararında ve 1992’de Kanada ve Fransa arasında 
(St.Pierre v. Miquelon) Deniz Alanlarının Sınırlandırılmasına ilişkin Hakem 
Mahkemesi kararında bu ilke kabul edilmiştir. 



Şekil 6: Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC arasında Kıta Sahanlığı 
Sınırlandırılması Anlaşması Ekinde Yer Alan Harita, TBMM, 1/471, 2011. 

 Hakça ilkeler ise sınırlandırma konusu deniz alanlarının taşıdığı özelliklere 
göre farklılıklar göstermektedir. Jeolojik özellikler, kıyının şekli, adaların varlığı 
ve kıta devletine olan uzaklığı, diğer kıyı devletine olan uzaklıkları, adaların 
büyüklüğü, ekonomik ve sosyal durumları, sınırlandırma yapılacak alanda başka 
deniz sınırlarının varlığı, doğal zenginliklerin miktarı, seyrüsefer güvenliği özel 
durumlara örnek gösterilebilir (Aksar, 2012-13: 228). Bunların dışında ayrıca, 
sınırlandırılacak alana kıyısı olan devletlerin birbirine oranla kıyı uzunlukları ve 
şekli sınırlandırmada dikkate alınacak özel bir durumdur. 

Ayrıca, sınırlandırmada önem taşıyan bir diğer husus adaların varlığıdır. Adanın, diğer ada/adalara veya anakaraya olan yakınlığı, insan yaşamına elverişliliği, kendine özgü bir ekonomisinin olup olmadığı gibi unsurlar, ilgili adanın MEB/Kıta 
sahanlığına sahip olup olmayacağı veya ne kadar bir alana sahip olacağın da 
dikkate alınmaktadır (Başeren, 2010:166-167). 

 Kıbrıs Adası bakımından ortada özel bir durumun olduğu açıktır. 
Türkiye’nin Antalya/Gazipaşa’dan Muğla/Deveboynu Burnu’na kadar olan 
kıyı uzunluğu 656 mil iken, GKRY’nin batı kıyılarının uzunluğu 32 mildir. 
Dolayısıyla, Hakem Mahkemesi’nin St. Pierre ve Miquelon Adaları Kıta 
Sahanlığı Uyuşmazlığı kararında da vurguladığı “Kanada’nın adalara nazaran 
daha uzun olan kıyı şeridinin açık denizlere erişimini engellememek için Fransız 
alanına daha dar bir MEB verilerek etrafı Kanada MEB’i ile çevrilmiştir” (UN, 
2006c:92-93) hükmüne de uygun şekilde Türkiye’nin güney kıyılarının önünü 
açacak şekilde bir sınırlandırmanın yapılması gerekmektedir. Deniz hukuku 
uzmanı Profesör Başeren, bu kararla birlikte UAD’ın Malta - Libya Kıta 
Sahanlığı Uyuşmazlığı Kararı’nda (UN, 2006b:84) da sınırlandırmada ortay 
hattı Libya lehine düzenlemesinden ve Hakem Mahkemesi’nin Gine - Gine 
Bissau kararından (UN, 2006a:77-78) hareketle Antalya ve Mersin limanlarının 
önünün kapanmaması gerekliliğine vurgu yaparak GKRY’nin batı kıyıları 
bakımından sadece karasularını dikkate alan bir sınırlandırmanın hakkaniyete 
uygun düştüğünü belirtmektedir (Başeren, 2010:167-168).6 Prof. Aksar ise; 
Türkiye ile Mısır arasındaki deniz alanı genişliği 400 deniz milinden az 
olduğundan iki devlet arasında hakkaniyete uygun eşit uzaklık ilkesi temelinde 
bir MEB sınırlandırması yapılmasının uygun olduğunu düşünmekte ve Mısır ve 
Türkiye’nin kıyı uzunluklarına oranla GKRY’nin sahip olduğu kıyı uzunluğu 
daha kısa olduğundan ve yukarıda ifade edilen uluslararası mahkeme 
kararlarından hareketle daha dar bir MEB alanının bırakılması gerektiğini 
vurgulamaktadır (Aksar, 2012-13:235-236). 

5 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR



***