31 Ocak 2018 Çarşamba

PANZER VE KURT ISYANI, GEHLEN SONRASI KILIÇ BÖLÜM 2

PANZER VE KURT ISYANI, GEHLEN SONRASI KILIÇ BÖLÜM 2


Almanya'nın 1991 de resmen yeniden birleşmesinden önce Batı Alman dış istihbaratının faaliyetlerinin yaklaşık %40 ı ülkenin doğu bölümü hakkındaki bilgilerin toplanmasına ilişkindi. 

Korkutucu doğulu rakipleri ortadan kalktıktan ve onun gizli servisi STASİ lağvedildikten sonra BND kaynaklarının Doğu Avrupa'da elde ettiği pozisyon yeniden düzenlendi. Bu sürecin Almanya'nın doğuya doğru ekonomik ve politik genişlemesi sürecine paralel olarak yaşandığı ve bu sürecin başarısını sağladığı söylenebilirdi. 1991'den sonra ilk olarak BND aktif bir biçimde ajan kadrolarının yeniden düzenlenmesi ve 1994'e kadar Almanya'da kalan Rus askeri heyetinin asker yetkilileri arasında bilgi toplamakla uğraştı. Buna paralel olarak BND 80'lerin sonundan itibaren Sovyetler sonrası oluşan boşlukta Almanya'yı sıkıntıya sokan göçmen akımında ülkeye gelen göçmenlerin sorgulanması ile uğraştı. Böylece Alman istihbaratı Rusya hakkında kapsamlı politik, ekonomik ve askeri bilgiler topladı. 
Benzer şekilde BND'nin resmi temsilcisi olarak birçok Avrupa başkentinde ve hatta Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'de görev yapan Alman istihbarat topluluğu koordinatörü Bernd Schmıdbauer'in çabaları sayesinde 1990 ların sonunda BND çalışanları resmi veya diplomatik görünüm altında 80'den fazla yerde aktiftiler. Özellikle İran, Suriye, Lübnan ve bölgedeki diğer ülkelerin istihbarat servislerinin yöneticileri, iktidar elitleriyle yakın ilişki kurdukları Ortadoğu'daki başarılarının not edilmesi gereklidir. Bunun yanında BND İsrail istihbarat servisleri ile geleneksel olarak iyi ilişkiler geliştirdi.1993 den sonra organizasyon Filistin Özerk yönetiminin güvenlik kurumlarının oluşturulmasında aktif bir şekilde yer aldı. Ayrıca Lübnan Hizbullah'ının liderleri ile ilişki kurdu. Bu sayede 90’lı yılların sonundan bu yana BND profesyonel seviyesini dikkate değer şekilde yükseltti. Bu süreçte zaman zaman skandallarla sarsılmasına rağmen kuzey Atlantik ittifakının en güçlü ve verimli çalışan istihbarat örgütlerinden biridir. Bünyesinde 6000'den fazla ajan görev yapmaktadır ve yıllık bütçesi 400 milyon Euro’dur. Almanya'nın yükselen uluslar arası konumu ve güvenlik tehditlerinin küreselleşmesine uygun olarak BND'nin faaliyetleri de son yıllarda küresel bir görünüm kazandı.1997 yılı verilerine göre organizasyonun öncelikleri arasında ilk sırayı Rusya, Türkiye,İran, Irak, Suriye, eski Yugoslavya'dan ayrılan devletler ve Arnavutluk hakkındaki bilgilerin toplanması oluşturmaktadır. İkincil önemdeki konular arasında Çin, Cezayir, Libya, Mısır, Sudan Angola, Güney Afrika, Suudi Arabistan, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Tacikistan gibi ülkeler bulunmaktaydı. BND nin ilgi alanındaki 3.grup ülkeler içinde ise Baltık devletleri, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Bulgaristan, Afganistan, Kongo, Zimbawe bulunmaktaydı. Alman Dış İstihbaratının en az ilgilendiği en son grupta ise bütün AB bölgesinin 
kapsıyordu. Organizasyonun bugünkü öncelikleri, Gehlen döneminden biraz farklıydı 11 Eylül saldırısı ve Avrupa dahil bütün Dünya'yı kaplayan terörizm dalgası uluslararası terörizme karşı mücadeleyi öncelikler listesinde en üst sıraya çıkardı. Uluslararası terörizm terörist altyapıların onların finans bağlantılarının ve dünya üzerindeki herhangi bir yerde teröristlerce rehin alınan Alman vatandaşlarının yerlerinin tespit edilmesi ve kurtarılması 
sorununu ortaya çıkarmıştı. Bu alanda yapılması gereken çok şey vardı. Bunlardan birincisi Schroder zamanında hükümetin yönetim şefi Steinmeir'den dolayı Amerikalı muhatapları ile bozulan karşılıklı ilişkilerin normalleşmesini sağlamaktı. Ayrıca NATO ve AB düzeyinde terörizme karşı ortak bir strateji geliştirilmesi ve açık/somut yöntemlerin karşılıklı olarak 
uygulanması gerekmekteydi. Buna karşın Amerikan tarafının Alman meslektaşlarına yönelik şikayetleri devam ediyordu. Almanya süratle ırkçılığa kayıyor ve millileşiyordu. Son yıllarda terörizme karşı savaşın yanında uluslararası organize suçla mücadelede oldukça önemli hale gelmişti. Almanya'da yasadışı göçmen dalgası, insan, uyuşturucu, silah ticareti açısından büyük patlama yaşanmaktadır ayrıca sahte ve kara para Alman finans sisteminde aklanmaktaydı. Organize suç türlerinin en tehlikeli şekli konvansiyel olamayan silahların (radyoaktif materyaller, kimyasal ve zehirli maddeler v.s.) ticaretidir. İlgi alanlarının yeniden belirlenmesine paralel olarak BND nin belirli ülkelere yönelik yaklaşımı da değişti. İran, Çin, Rusya, gibi ülkelere yönelik üst düzey ilgisini korurken, Afganistan, Özbekistan, Gürcistan, Bosna Hersek, Makedonya, Kosova, Bahreyn, Cibuti, Etyopya ve Eritre gibi Almanya askeri gücünün bulunduğu ülkeler kollandı. 2004 yılında bu ülkelerdeki Alman askerlerinin sayısı 7 binden fazlaydı. BND açısından birinci sıraya yükselmişlerdi. Bunun yanında BND'nin Almanya'nın başta Polonya olmak üzere Çek cumhuriyeti ve Baltık ülkeleri gibi AB ye üye olan doğu komşularına yönelik ilgisi de arttı. Polonyalılar Alman karşıtı tutumları, ABD askeri üslerinin ülkesinde bulunması, Kuzey Avrupa gaz boru hattının inşasına karşı çıkması ve çevrelerindeki Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri ile kıtada alternatif bir jeopolitik blok yaratabilecek olması sebepleriyle önem kazanıyordu. Almanya'nın Baltık ülkelerine yönelik ilgisinin öncelikli sebebi ise, AB nin Rusya sınırında istikrarsız bir bölge oluşturmasıydı. Berlin etnopolitik oluşumların öngörülemeyen gelişmelerin ortaya çıkmasına sebep olacağından korkuyordu. BND'nin faaliyetlerinin yönünü uluslararası terörizm ve organize suçla mücadele doğrultusunda yeniden belirlemesine rağmen Rusya sahası bu organizasyon için en temel 
alanlardan biri olarak kaldı. Alman liderliği tarafından Rusya, aynı anda hem enerji tedariki için istikrarlı bir kaynak, hem Alman sermayesinin yatırımları için elverişli bir ülke ve hem de uyuşturucu, kara para, organize suç ihracatı, gibi çeşitli tehditlerin kaynağı olarak görülüyordu. Alman ekonomisinin Rusya'dan gelen petrol ve gaza bağımlılığının artması 
Rusya'nın iç politikası, ekonomik ve sosyal durumu hakkındaki bilgilerin toplanmasını Almanya açısından stratejik önemde bir görev haline getiriyordu ve bu görevde BND'ye verilmişti. Bugün diğer şeyler yanında organizasyon, Kuzey Avrupa gaz boru hattı gibi büyük ekonomik projelerin durumunun izlenmesi ile de meşgul olmaktaydı. Yeltsin yönetimi sırasında Alman dış istihbaratının Yeltsin'i muayene eden Alman doktorlar arasında ajanları vardı. 1994 yılında BND Rus meslektaşları ile konvansiyonel olmayan silahların ve bu silahların yapımında kullanılan teknolojilerin yayılmasına karşı birlikte mücadele edilmesine ilişkin bir anlaşma imzaladı. Son 15 yıl boyunca BND şefleri Rusya başkentini tekrar tekrar ziyaret ettiler. 2000 yılının Nisanın da August Hannig'in Çeçenistan cumhuriyetini ziyareti Almanya'da büyük yankı uyandırdı. Alman basını ve bir çok milletvekili Alman istihbaratının başkanını Moskova'nın Kafkaslardaki eylemlerini dolaylı olarak meşrulaştırmakla suçladılar. Aynı zamanda Alman medyası BND'nin FSB'ye Çeçen ayrılıkçıların uluslararası terörist organizasyonlarla olası bağlantılarıyla alakalı bilgiler aktardığına ilişkin haberler yayınladı. Alman istihbarat kurumlarının koordinatörü Ernst Uhrlau, Rus ve Alman istihbarat servisleri arasında uluslararası terörizm ve organize suçla mücadele alanında karşılıklı bilgi değişimi yapıldığını kabul etti. BND nin CIS ve Rusya ile bağlantılı faaliyetleri arasında Almanya'ya yönelik yasadışı göç ile alakalı 1997 yılında Alman yönetimine verilen özel rapor da yer aldı. Rapor eski Sovyet cumhuriyetleri vatandaşlarından 1.2 milyon kişinin önümüzdeki yıllarda Almanya'ya yasadışı yollardan gireceğini iddia ediyordu. Rus karşı istihbaratı (FSB) nın resmi temsilcileri Rusya topraklarındaki istihbarat faaliyetlerinden dolayı BND yi bir kez bile açıkça suçlamadı. Örneğin BND çeşitli Alman refah fonlarını bir örtü olarak ku-
llanmakla itham edildi. Benzer şekilde BND çalışanlarının Moskova'da diplomatik kimlik altında hareket ettiği ve Rus politikacılar, iş adamları ve hükümet üyeleri arasında bilgi toplamakla meşgul olduğu ileri sürüldü. Buna karşın Moskova'daki Alman elçilik çalışanlarının casusluk suçlaması ile en son 1995 Mayıs’ında göz altına alındıkları biliniyordu. O zamandan beri son 10 yıldır bu tür olayların meydana gelmediği anlaşılıyordu. Artık Alman casuslar çok daha dikkatli hareket ediyorlar veya Rus muhatapları da değişen politik durumu göz önünde tutuyordu. Bu yüzden şu sıralar yeniden gürültülü casusluk skandalları yaşanmıyordu. (138) Almanya’daki Amerikan devleti çok derine yerleşti , peki nasıl? 

Türkiye’nin derin devlet ve karanlık olaylar tarihine kısaca burada değinmemizin sebebi, Almanya’da olup bitenlerinde ülkemizden pek farklı olmadığını anlatmak içindi. Almanları suçlamadan ve balonlarına iğne batırmadan önce çuvaldızı kendimize batırmaya çalıştım. 

1989’da iki Almanya’nın birleşmesinin ardından artan yabancı düşmanlığının nedeni aslında ekonomiktir. Peki ırkçı çıban peki neden ve nasıl patlatıldı? Veya zorla patlatıldı? Almanya, Müslüman ve Türk göçmenleri kovmak mı istiyor? 

IRKÇI ÇIBAN ALMANYA’DA NASIL PATLADI? 

İki Almanya’nın birleşmesinin ardından artan yabancı düşmanlığı, 2000’li yıllarla birlikte AB’yi tedirgin edici boyutlara ulaştı. 2 Ekim 2000’de Berlin’deki gözlemlerimi aktardığım aşağıdaki yaptığım haber tehlike çanlarının çoktan çaldığının bir uyarısıydı: Almanya ve Avusturya’dan sonra yabancılara yönelik artış gösteren ırkçı eylem ve kriminal olaylar İs-
viçre’ye de sıçradı. Ekim 2000’de İsviçre’de büyük bir miting düzenleyen Neonazistler ve yabancı işçi karşıtları, yabancıların çalışma ve oturma izinlerinin iptal edilerek sınırdışı edilmelerini istedi. 
O sırada Almanya’daydım. Konuyla ilişkin sorularımı cevaplayan Almanya 
Adalet Bakanlığı Ceza Kanunu uygulamalarından sorumlu Daire Başkanı Klaus Abmayer, 20 yıl önce önemsemeyerek önlem almadıkları yabancı düşmanlığının büyük bir sorun haline geldiğini söyledi. Bir çok ırkçı, Neonazist partiyi kapattıklarını, şiddete başvuranları cezalandırdıklarını ifade eden Abmayer, “ Kızıl Tugaylar terör örgütü gibi aşırı sol grupları kon-
trol altına aldık, ancak aşırı sağ grupları ihmal ettik. 20 yıl sonra aklımız başımıza geldi. 

1991'den sonra ırkçı eğilim arttı. Yabancı düşmanlarına karşı yoğun bir mücadele başlattık. 
Toplum bilinçlendiriliyor.”dedi. Alman Başbakan Shröder’in Doğu Almanları, “Irkçı saldırılar devam ederse zararlı çıkarsınız. Yatırımlar azalır, maddi bakımdan çökersiniz.”diye uyarı yaptığını hatırlatan Abmayer, ırkçı saldırıların Batı Almanya tarafında da görülmesinden dolayı endişelerinin arttığını bildirdi. Alman anayasasına gore, ülke bütünlüğüne karşı gelenleri ve anayasal düzeni bozmak isteyenleri ömür boyu hapisle cezalandırdık larını dile getiren Abmayer, ancak bugüne kadar bölücülük yapanlarla 
karşılaşmadıkları için, kimseye ceza verilmediğini söyledi. Türkiye’nin Güneydoğu’sunda karşılaştığı soruna karşı aldığı önlemleri anladıklarını belirten Abmayer, Almanya’da böyle bir sorun çıkmadığı için kendilerini mutlu saydıklarını kaydetti. Türkiye’deki sorunun merkezi yönetimde ısrar edilerek yetkinin paylaştırılmamasından kaynaklandığını savunan Abmayer, “Almanya da 16 eyalet var. Eğitim, okul, üniversite ve polis sistemi konularında yetki eyaletlerin elindedir. Kültürel her türlü hakkı veriyoruz. Bir vatandaş istediği gibi serbest dolaşamıyorsa rahat değildir. Merkezi yönetimle rahatlığı sağlamak zordur. Belediyelere yetki verilirse pek çok sorun cözümlenir”diye konuştu. PKK’nın ve Avrupa’daki siyasal kuruluşu ERNEK’nın çizgisini değiştirerek artık şiddet eyleminebaşvurmadığına değinen Abmayer, bireysel olarak suç işlemeyen herkesin hukuk devleti anlayışı çerçevesinde serbestçe yaşayabileceğini ifade etti. Almanya’nın gizlediği ırkçı çıban asıl 2000 ile 2011arasında patladı. Şu bariz sorular her Türkün kafasında oluştu: Türkiye’de Alman vakıfları ve derin devleti (BND, BKA,GSG9), Türkiye’yi neredeyse kaosa sokmayı amaç eden Ergenekon 
soruşturmasının neresinde yer alıyordu?... Acaba Türkleri hedef alan cinayetler, Alman makamların söylediği gibi gerçekten yasadışı faaliyet gösteren bir çetenin işi miydi? Yoksa Alman derin devletinin bazı amaçlar için gerçekleştirdiği bir siyasi ve stratejik seri operasyon muydu?... (139). 

Aslında Almanya’da 2010’dan beri derin ve organize işler konuşuluyordu. Almanya’da 2000 ile 2006 yılları arasında sekiz Türkiyeli ve bir Yunanlı, Nazi faşistleri tarafından öldürüldü. Ama failler bulunamadı! Almanya’da işlenen cinayetlerin %97’si çözülüyor ve failleri yakalanıyordu. Nedense dokuz göçmenin failleri yakalanamıyor ve cinayetlerin arkasındaki sırperdesi açığa çıkarılamıyordu! Bu cinayetlerin ırkçı motivlerle işlenmiş olduğunu kanıtlayacak deliller olmasına rağmen, soruşturma başka yöne kaydırıldı. Alman polisi, cinayetlerin “ırkçı bir bağlantı“ ile işlendiği iddialarını kabul etmemişti. Alman polisi daha çok Türk mafyasıyla bağlantılı uyuşturucu çetesinin cinayetleri işlediği ihtimali üzerinde durmuştu. Bu içi boş tezi güçlendirmek için soruşma komisyonunun adı “Bosborus” olarak konuldu. Hatta öldürülenlerin aileleri bile zan altında bırakıldı. Failleri belirlenen ve öldürülenlerden ikisi dönerci oldukları için ‘döner cinayetleri’ diye anılan seri cinayetlerin tarihleri, yerleri ve öldürülenlerin isim, yaş ve meslekleri şöyleydi: 

* 9 Eylül 2000: Nürnberg-Enver Şimşek (39) Çiçekçi. 
* 13 Haziran 2001: Nürnberg-Abdürrahim Özdoğru (41) Terzi. 
* 27 Haziran 2001: Hamburg-Süleyman Taşköprü (31) Manav. 
* 29 Ağustos 2001: Münih-Habil Kılıç (38) Manav. 
* 25 Şubat 2004: Rostock-Yunus Turgut (25) Dönerci. 
* 9 Haziran 2004: Köln-Keup’te bomba-22 yaralı. 
* 9 Haziran 2005-Nürnberg-İsmail Yaşar (50) Dönerci. 
* 15 Haziran 2005-Münih-Theodorus Boulgarides (41) Çilingir. 
* 4 Nisan 2006: Dortmund-Mehmet Kubaşık (39) Büfeci. 
* 6 Nisan 2006: Kassel-Halil Yozgat (21) İnternet Cafe işletmecisi. 

Alman polisi yıllarca aramasına rağmen katilleri bulamadığını söylüyor ama inandırıcı olamıyordu. Bir çok cinayette aynı silahın kullanılması ise polisin olayları bir seri katil veya sapık’ın işlediğine dair teoriler geliştirmesine yol açmıştı. Cinayetleri işleyenlerin paraya da ihtiyaçları vardı. Onun için banka soygunculuğu da yapıyorlardı. Banka soygunu esnasında 2007 yılının nisanında Heilbron şehrinde bir de kadın polisi öldürmüşlerdi. Son banka soygunu 4 Kasım 2011’de yapıldı. Bu soygun sırasında iki Nazi polis tarafından sıkıştırıldı ama yakalanamadılar. Daha sonra Eisenach şehrinde yanan bir karavanın içinde iki kişi ölü bulundu. Bu iki kişi karavan ateşe verilmeden önce kurşunlanmıştı. Alman basını, bu kişilerin yakalanacaklarını anlayınca intihar ettiklerini yazıyordu. Bu kişilerin intihar etmediği, Alman istihbarat örgütleri ile olan ilişkilerinin açığa çıkmaması için öldürüldüğü ve karavanın yakıldığı iddiaları da var. Ölen kişilerin bazı suçlara karışmış olduğu belirlenince Zwickau’daki evlerinde arama yapıldı. Ölen iki kişinin yakını olduğu belirlenen Beate Zschaepe adlı bir kadın da sorguya alındı. Bu kişilerin evinde yapılan aramada 2007 yılında Heilbronn’da bir kadın polisi öldüren silah bulundu. Ayrıca kadın polise ait bazı eşyalar da evde ortaya çıktı. Asıl büyük sansasyon ise ‘Döner Cinayetleri’ olarak bilinen seri cinayetlerin silahının da bu evden çıkmasıyla oldu. 
Aynı kişilerin evlerinde yapılan aramada bu kişilerin Almanya’da aşırı sağcı Neo-Nazi gruplarla bağlantılı olduğu da ortaya çıktı. Böylece yıllardır gizemli kalan ‘Döner cinayetleri“ni Neo-Nazi bağlantılı bir suç çetesinin işlediği de ortaya çıktı.
Tüm Alman haber kanallarının 'flaş' olarak geçtiği habere göre Almanya’da ünlü “Döner Cinayetleri“nin failleri yeraltındaki Nasyonalsosyalistler adlı Neonazi terör hücresiydi. Katillerin evlerinde cinayetleri itiraf eden bir Neo-Nazi propaganda videosu da bulundu. Alman basınında yer alan haberlere göre Beate Zschaepe cezasının azaltılması karşılığı bilgi vermeyi kabul etti. Soruşturmada elde edilen bilgilere göre, hücrenin üç üyesi ‘kan kardeşi’ olmuşlardı ve her çarşamba ‘AH 41’ (Adolf Hitler) plakalı bir araçta toplantı yapıyorlardı. 
Faillerin ikisi erkek, biri kızdı. Erkekler, Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt’tı. Yaşları, cinayetlere başladıkları sırada 26-27’ydi. Uwe Böhnhardt okumamıştı, inşaat işçisiydi. Çoğu defa işsizdi. Uwe Mundlos bir profesörün oğluydu. Lisede okumuştu, üniversiteye gidememişti. 
Üçlünün üçüncü kişisiyse Beate Zschaepe adlı kadındı. Öğrenimini yarım bırakmıştı. Aralarındaki bağların temelinde ırkçılık vardı. Almanya’da başta Türkiyeliler olmak üzere yabancılardan nefret ediyorlardı. Onlardan bir kısmını öldürmekle, geri kalanlarını ülkeyi terk etmeye yönelteceklerini düşünüyorlardı. 
Gelişmeler ilginç ilişkileri de açığa çıkarmaya başladı. Bu katil üçlü, 1998-1999 yıllarında Anayasayı Koruma Örgütü’nün izlemesiyle, bombalı bir eyleme katılmak üzere iken yakalanıyorlar. Haklarında suç kanıtları da bulunuyor ve buna rağmen serbest bırakılıyorlar. Onlarla birlikte hareket eden bir arkadaşları var. O da yakalanıyor. Fakat hakkında bir suç kanıtı 
bulunmadığı için serbest bırakılıyordu. Ama hakkındaki kayıtlar muhafaza ediliyordu. Anayasayı Koruma Örgütü tarafından izlemenin devam etmesi gerekirken, izleme yapılmıyordu. 
Serbest bırakılan üçlü katil ortadan kayboluyordu. Haklarında tutulan tutanakların sonradan silindiği anlaşılıyordu. 

Bild gazetesinin haberine göre, yakılan karavanda, sadece gizli servis çalışanlarına verilen pasaportlar buluyordu. İktidardaki Hristiyan Birlik partilerinin meclis sözcüsü Hans-Peter Uhl, “Bu tür belgeleri kural olarak sadece İstihbarat Teşkilatı adına gizli çalışan görevliler alır” açıklamasını yaptı. Ayrıca Bild gazetesi, Beate Zschaepe‘in 1998’den sonra BND’nin 
muhbirleriyle sıkça görüşmüş olduğunu yazdı. Alman basını katillerin üye olduğu örgüt liderinin Alman iç istihbarat örgütü Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (BND) ajanı olduğunu yazıyordu. 
Bu cinayetlerin işlenmesinde Alman devletinin istihbarat teşkilatı içindeki kişilerin de ilgisi veya bilgisi olduğuna dair ipuçları vardı. Seri cinayeti işleyenler sadece bu üç kişi değil, bunun arkasında başkaları da bulunuyor du. Bunların kimler olduğu konusunda birçok iddia ortaya atıldı. Biri, Anayasayı Koruma Örgütü’nün Thüringen Eyaleti’ndeki şefi olup birkaç 
yıl önce görevinden ayrılan Helmut Roewer adındaki kişiydi. Öteki, örgütün istihbarat için kullandığı ve o amaçla paralar ödediği bir elemandı. Bu eleman, katillerin 2006’da Kassel şehrindeki internet kafede işlediği cinayet sırasında orada bulunuyordu. Failler kafeye girip, kafenin sahibinin oğlu 21 yaşındaki Halil Yozgat’ı oradakilerin gözü önünde öldürmüştü. 
Cinayetten sonra polisler ‘eleman’ın şahitliğine başvurdu. Fakat o, öldürenleri görmediğini, zaten olayı da fark etmediğini söylüyordu. Bu eleman diğer beş cinayetin işlendiği yerlerin yakınında bulunuyordu. Ne tesadüf değil mi? Tüm bu olgular çete üyelerinin Alman Anayasa Koruma örgütü adı verilen 'derin devlet yapılanması' ile bağlantılı olduğu kuşkuları    kuvvetlendirdi. Ortaya çıkan kimi bilgiler sadece buzdağının görünen kısmıydı. Soruşmalarda Alman devletinin imajının sarsılmaması için, kimi ajanlara fatura kesilmesi bile gündeme geldi. 

Bu gelişme, Nazi çetelerinin açığa çıkarılması için mücadele edileceği anlamına gelmiyordu. Nazi terör hücresinin ortaya çıkmasıyla birlikte, tepki eylemleri de yükselmeye başladı. Göçmen örgütleri ve anti-faşist gruplar eylemler yapıyor ve derin devlet ilişkilerini teşhir ediyordu. 

23 Kasım’da Berlin’de Alternatif Göçmen Politikaları Ve Kültür Evi (Almende), göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı Kreuzberg semtinde bir basın açıklaması yaptı. Türkçe ve Almanca olarak yapılan konuşmalarda, bu korkunç cinayetlerin yeni olmadığı, daha öncede Mölln ve Solingen’i unutmadıklarını ve bu olayların ırkçı, göç politikasının bir sonucu olduğu belirtildi. 

Bir banka soygununun ardından hırsızların intihar etmesi, sonra bir evi ateşe veren kundakçının yakalanması Almanya’nın ‘Susurluk kazası’ olmuştu âdeta. Dokuzu Türk on kişiyi öldüren cinayet şebekesinin ucu Alman Ergenekon’una çıktı. Almanya’nın en büyük yayınevlerinden Cornelsen’in 2008 yılına kadar ilköğretim okullarının 7. sınıflarında okutulan Almanca kitabı Türkleri şaşkınlığa uğratmıştı. Kitapta Türklerin ve Almanların bilinçaltında ürkütücü bir yer tutan 1993 yılındaki Solingen yangınının faili Alman genci Marco ile alakalı bir metin vardı. İkisi çocuk beş kişinin katili hakkında şunlar söyleniyordu: “Marco, böyle olmasını istemediğini söylüyor. Onlara ders vermek istemişti. Onları korkutmaktı arzusu. Onlar, burada görülmek istenmediklerini nihayet anlamalıydılar. Marco, herkesin böyle düşündüğünü söylüyordu. Marco, bu şekilde konuşan yetişkinlerin isimlerini sayabilirdi. 

Onların sadece cesaretleri yoktu. Yetişkinler konuşurdu. Yetişkinler yan çizerlerdi. Marco bir şey yaptı. Marco herkesin neden kendisine karşı olduğunu anlayamıyordu. O sadece onlara biraz korku salmak istemişti ki, onlar Anadolu’larına gitsinler. Merdivenlerin ahşaptan ve yıpranmış olması sadece tatsız bir tesadüftü. Hem de o gün çocukların üst katlarda yalnız ol-
maları ve aşağıdaki dairelerin boş olması da öyle. Yangında iki çocuğun ölmesine Marco çok üzülüyordu. Anadolu’da kalsalardı onlara hiçbir şey olmazdı. Ancak Marco bu telaşı anlamıyordu. Şimdi herkesin Türkleri severmiş gibi yapmasını anlamıyordu. Bu yalakalıkları duyunca midesi bulanıyordu. Elbette çocuklar için bu bir şanssızlıktı. Ancak Marco’nun as-
lında hiçbir suçu yoktu.” Konuyu Almanya Zaman gazetesinin kamuoyuna duyurması ve Türk sivil toplum kuruluşlarının protestosu sonrasında yayınevi, Marco’yu aklayan metnin yerine Tolstoy’un çok kültürlü hayatı destekleyen ‘Üç oğul’ hikâyesini koydu. 

Emekli polis Udo Ulfkotte’nin Müslümanları tehlikeli ve kötü insanlar olarak gösteren, Kur’an-ı Kerim’in poşet içinde satılmasını isteyen kitabının reklamı yaklaşık 18 milyon basılan aylık ADAC Motorwelt dergisinde, entelektüel lerin okuduğu gözde Cicero dergisinde ve tpolis sendikası dergisinde yayımlandı. Aynı fikirleri Yahudilere karşı seslendirecek kitabın bırakın yazılmasını ve reklamının yapılmasını, tartışılması bile mümkün değildi. 
Sosyal Demokrat Parti üyesi, yeni parti kursa yüzde 18 oy alacağı iddia edilen Thilo Sarrazin’in Türkleri Almanya’yı kirleten ve geri götüren bir unsur olarak gösteren kitabı medyatik sansasyonla milyonu aşkın sattı. Kitap telifinden milyonlarca avro kazanan Sarrazin tatile gittiği Türkiye’de kendisine sorulan soruya “Ben Türkiye’yi seviyorum, Türkleri sevmiyor um.” şeklinde cevap verdi. 

3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

***