24 Ocak 2018 Çarşamba

PANZER VE KÜRT İSYANI, OSMANLI’DA ALMAN DERİN DEVLETİ BÖLÜM 2

PANZER VE KÜRT İSYANI, OSMANLI’DA ALMAN DERİN DEVLETİ BÖLÜM 2



Alman askeri heyetinin ordunun genç kadroları üzerinde nüfuzlarını artırma, politik istihbarat edinme gibi işlevleri olduğu biliniyor. Bu askeri heyete ve Alman elçiliğine bağlı çalışan Alman paşaların bilimsel amaçların ötesinde faaliyetler yürüttüğü şüphesizdir. "İttihad-ı Osmanî"nin "kasadarı" Asaf Derviş'in "Rider Paşa tarafından adım adım takip edilmek suretiyle tahsil" gören beş kişilik seçkin grubun içinde eğitimini sürdürmesi kayda değer. 

Yine Temo örgütlenmenin çelik çekirdeğine de işaret ediyordu: ‘Daha sonra cemiyet, harbiye talebesi ve subaylar arasına, mülkiye mektepleriyle medreselere yayıldı, hatta tekkelere kadar dal budak saldı. Çoğalan partizanların vasıtasıyla mensup oldukları vilayetlere uzanmaya başladı.’ 

"İttihad-ı Osmanî Cemiyeti" yaklaşık beş yıl sonra "Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti" adını alıyordu. "İttihad-ı Osmanî Cemiyeti" önemli bir başlangıç olmakla birlikte, İttihad ve Terakki Cemiyeti çapında siyasi örgütlenmeye sahip bulunmayan bir nitelik taşıyordu. 
Okuldaki felsefi tartışmalar, politik arayışlar öğrencileri etkiliyordu. Pozitif bilimleri toplumsal olgulara uygulama isteği ve bundan dolayı, "Tıp talebesinin mesleği doktorluk olduğu için siyaset nabzına el uzatmamaları iktiza eder, hâlbuki millet hasta olsa nabzını kimin eline verecek, tabiidir ki doktorların" tarzında görüşler temelinde, Askeri Tıbbiye öğrencileri siyasal yaşamda aktif bir rol oynamayı istiyorlardı.(87) "Biyolojik materyalizmi, 
dinsel dogmaları yıkarak toplumu ileri götürecek bir itici güç olarak", benimseyen Askeri Tıbbiye öğrencileri siyasal sisteme büyük tepki duyuyorlardı. Bu dönemde biyolojik materyalizmin yanı sıra, 1889'da "Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye"ye kaydolan Hüseyinzade Ali Bey, Rusya'da popülistlerin en güçlü olduğu Petersburg Üniversitesi'nde 1887 yılına kadar 
okumuştu. Abdullah Cevdet'in anlatımıyla mektebe kaydolduğu "zaman ulum ve fünun-u Aliyeyi Petersburg Darülfünunda görmüş tam bir sahib-il ilm-ü kemal" olan Hüseyinzade Ali Bey, öğrenciler üzerinde "bir resul tesiri icra ederdi. Evet, o Resulullah değildi, fakat bir resul-ül-hak idi." Böylece batılılaşmanın yoğun etkilerine açık olan bu okulda, Rusya kaynaklı popülizmin tartışılmaya başlanması ile birlikte mevcut yönetime karşı 
örgütlenmenin entelektüel kaynakları olgunlaşmaya başlıyordu. Kendilerini, "modernleşme" taraftarı olarak gören bu şahsiyetler, birçok yerde Avrupa'nın üstünlüğünü vurgulayarak, Batı'nm örnek alınmasını "kurtuluş" çaresi olarak sunuyorlardı. İttihad-ı Osmanî Cemiyeti'nin ilk dört kurucusundan biri olan Abdullah Cevdet, ileriki yıllarda bir tek medeniyet olduğunu onunda Batı'ya ait bulunduğunu, bunun gülü ve dikeni ile birlikte  alınmasının tek çare sayılmasının zorunluluğunu açıklayacaktı. 

Askeri mekteplerdeki bu kaynaşma, tartışma ve hareketlilik batılı sefaretler tarafından dikkatle izleniyordu. Hükümet ise gelişmelerden haberdar olmakla birlikte tüm yapıyı çözecek düzeyde istihbarata sahip bulunmuyor, öğrencileri kışkırtacak ölçüde şiddet kampanyalarını uygulamaya koymadan, okulların kurumsal baskı mekanizmalarını kullanmakla yetiniyordu. Fakat 1895'de, saray destekli bir komplo düzeneği içinde "İttihat ve Terakki Cemiyeti"nden tamamen bağımsız olarak hareket eden ancak Jöntürkler'e yakın olan Osmanlı aristokrasisi mensuplarının da yer alması rejimi sertleştiriyordu. 1895 komplosunu 1876 benzeri koşullar içinde algılayan rejim, harekete geçiyordu. İttihat ve Terakki çerçevesinde yeni bir zemine oturmaya başlayan muhalif Jöntürk hareketinin bu saray darbesi ile bağlantısı bulunmuyordu. O arada sarayda çeşitli egemenlik partileri arasında kıran kırana bir mücadele yaşanıyordu. Hatta Abdülhamit'in saray içinde "La İlahe İllallah Cemiyeti" adı altında bir örgüt kurduğu iddiaları yayılıyordu. Sultan kendisini güvence altında görmüyor ve muhalif egemenlik partilerine karşı tedbir almak zorunda kalıyordu. Bu egemenlik partileri, muhtelif şehzadelerin taraftarları sıfatıyla meşruiyet kazanmaya 
çalışıyorlardı. Ancak asıl muhalif çekirdeği Babıâli bürokrasisi oluşturuyordu. Sait Paşa'nın planı doğrultusunda, iktidar yetkileri sarayda ve komisyonlar da merkezileştirilirken, Babıâli gücünü yitiriyordu. İşte bu kesim, bunun üzerine bir askeri darbenin şartlarını oluşturmak için harekete geçiyordu. Söz konusu kimseler yapılması düşünülen bir saray darbesinin; en azından önemli bir kısım askeri paşaların desteğinin alınmaması halinde ölü doğacağının da farkındaydılar. Nitekim 1895 başlarından itibaren, saray mensuplarından bir kısmı, eski önemli bürokratlar ve bir kısım paşalar arasında 1876 koşullarını tekrar oluşturma konusunda fikir birliğinin sağlandığı görülüyor."(88) Bu dönemde, yabancı raporlar, İstanbul'da artan olayların "saraydan destek ve kuvvet alan" hareketler tarafından 
düzenlendiğine ilişkin tespitler içeriyordu. Dış destek oluşturmak ve 1876 koşullarını sağlayacak planı yürürlüğe sokmak için "risaleler" hazırlanıyor, İngiliz gazetelerine açıklamalar yapılıyordu. 2 Temmuz 1895 tarihli Pall Mall Gazette'de "Yüksek mevkide" bulunduğu anlaşılan bir Jöntürk'ün açıklaması yayınlanıyordu. Bu açıklamaya göre: 

‘Türkiye'deki Müslüman kitle, rejimden bıkmıştır. Ve İngiltere'nin makul ve akıllı bir şekilde müdahalesini memnuniyetle karşılar. Fakat Islahat, İmparatorluğun içindeki her vilayet ve sınıfa kadar yaygınlaştırılmalı ve kaynağın başı olan İstanbul'dan başlamalıdır... Şu an, Türkiye için gerekli olan şey, İngiltere'de güçlü bir hükümetin Türkiye sorununu ciddi bir 
şekilde ele alması ve ılımlılık ve kararlılık ile en gerekli olan yerde ıslahat için ısrar etmesidir. Fakat Türkiye'deki ıslahat vetiresi İstanbul da başlamalı ve Sultan bu saltanatın ve kendi mevcudiyetinin Avrupa'nın ikazlarını dinlemesine ve imparatorluğun adına yaraşır bir hükümet meydana getirmek için çaba sarf etmesine bağlı olduğuna inandırılmalıdır.’ (89) 

1898 yılında, İttihat ve Terakki'nin Cenevre merkezinin hazırladığı ve İstanbul'da bulunan Cemiyet taraftarı subaylara gönderilen "talimat" doğrudan Saray'a yönelik bir askeri hücum planını içeriyordu. Saray'dan bir kişi tarafından verildiği belli olan bilgiler oldukça ayrıntılıdır. Yıldız Sarayı planını içeren belge daha sonra II. Abdülhamit'in özel arşivinde  bulunuyor du. 1895'den itibaren süregelen darbeler zincirine eklenen bu girişim de 
bastırılıyordu. Mekteb-i Harbiye öğrencilerinin de aralarında bulunduğu pek çok asker tutuklanıyordu. Yürütülen "askeri tutuklama kampanyası" bazı sivil görevlileri de kapsıyordu. Bu arada Cenevre merkezi İngilizce ilave yayınlamaya başlıyor ve 1895'ten itibaren müdahale taraftarlarının "gemilerini Boğaz'da görmeyi arzuladıkları süper güce" böylece çağrı yapılıyordu. Bu ilavede yayınlanan yazılarda Sultan taraftarı olmak "İngiliz 
aleyhtarlığı" buna karşılık Jöntürklük ise "İngiltere destekleyiciliği" olarak sunuluyordu. 20 Kasım 1899 tarihinde Jöntürklerin önde gelenlerinden İsmail Kemal Bey, İngiliz Büyükelçisi Sir Nicolas O'Conor'dan görüşme talebinde bulunuyor. Elçi ise herhangi bir muhalif ve "Jöntürk" heyetini kabul etmesinin imkânsız olduğunu belirtiyor ancak kendisine sadece bir 
"sempati ziyareti" yapılacağı güvencesi veriliyor. Bunun üzerine İsmail Kemal Bey'in liderliğinde bir grup yazar, ulema ve devlet memuru ziyareti gerçekleştiriyorlardı. Bu ziyaret "aleni bir siyasi gösteri" olarak yorumlanıyor ve diğer emperyalist devlet temsilcileri tarafından dikkatle izleniyordu. 

Avusturyalı diplomatlara göre, "İngiliz yanlısı gösteri geniş bir hareketin yalnızca bir parçasıdır. Hareketin arkasında yüksek kademedeki  devlet  yöneticilerinin desteği vardır ve her an bir "komplo" mümkündür. Bu arada sefaret gösterisinden kısa bir süre önce, "İngiliz taraftarlığı açıkça gözüken" Ali Haydar Mithat (Mithat Paşa'nın oğlu) yurt dışına kaçıyordu. İsmail Kemal daha sonra İngiltere'de bir askeri darbe planı ile ortaya çıkıyordu. Sultan II. Abdülhamit'in yeğeni ve "Teşebbüs-ü Şahsi" programının öncüsü Prens Sabahattin ile ortak hareket eden İsmail Kemal, hazırladıkları darbe plânını İngiliz makamlarına sunuyordu. (90) 

II. ABDÜLHAMİT HAN’IN ALMAN POLİTİKASI 

Avrupa devletlerine tanıdığı imtiyazlar, aldığı borçlar ve iflasıyla bir yarı sömürge haline gelen Osmanlı, sömürgeci devletler için her parçası tutanın elinde kalan bir ülke haline gelmişti. Fransa, İngiltere, Rusya ve sahneye biraz geç girse de Almanya başta olmak üzere sömürgeci devletlerin iştahını kabartan bir ülkedir artık Osmanlı... Hemen hepsi de kapitülasyonlarla önemli imtiyazlar elde etmişlerdi. 1882’de Düyun-u Umumiye’nin 
kurulması ile de adeta bir sömürge yönetimi kurmuşlardı. Şimdi sıra sömürüyü daha da arttırmaya ve Osmanlıyı paylaşmaya gelmişti. Almanya diğer emperyalist devletlerin ardından girmişti paylaşma yarışına. Tepside Osmanlı’nın olduğu masaya diğerlerine oranlar biraz geç oturmuştu ve politikaları da biraz farklıydı. Kurbanına diğer avcılardan farklı yaklaşıyor ilgi ve şefkat göstererek, onu parçalamak yerine tümden yutmak istiyordu. 
Almanya bu doğrultudaki politikasına 1880 yılında start verdi. 1880 yılında imzalanan bir anlaşmadan sonra, çok sayıda Alman uzman, mülki idarede, tıpta, eğitimde, örgütte reform yapmak amacıyla İstanbul’a geldi. Bunun ardından 1882 yılında Osmanlı ordusunun yönetiminde görevlendirilecek bir Alman heyeti geldi. Alman emperyalistlerinin amacı, Osmanlı’yı, askeri yapısını, modernleştirme, askeri yardım görüntüsü altında kendine 
bağlamaktı. 

1883’de heyetiyle beraber Osmanlı’ya gelen ve 1895 yılına kadar Osmanlı Genel Kurmayının 2. başkanı görevini yürütmüş olan General Von Der Goltz (Osmanlı’daki lakabı Golç Paşa’dır) Almanya’nın sözde askeri yardım ve reform çabalarının asıl amacını bir Alman Askeri yetkilisine yazdığı mektupta şöyle dile getirmektedir: “... Öte yandan bu askerler (300 bin kişilik Redif Kuvvetleri) üzerinde doğrudan nüfuzumuzu kullanarak Osmanlı ordusunun idaresini, evvelkinden ziyade ve artık elimizden bir daha geri alınamayacak biçimde, ele geçirebileceğiz.. (91) 

Osmanlı askeri yapısını ele geçirmenin altında yatan nedeni ise bir başka Alman yetkilisi, Almanya’nın İstanbul’daki büyükelçisi Von Wangenheim şöyle itiraf ediyordu: ‘Türkiye’de orduyu kontrol eden güç biz oldukça, Almanya’ya muhalif hiçbir hükümet iktidarda kalamaz. (92). 
Almanya’nın, Osmanlı’daki girişimleri bir yandan da büyük oranda askeri amaçları da olan demiryolu (yüzde 86 gibi büyük bir oranda) gibi altyapı projeleriydi. 1888’de bu ülke Haydarpaşa-İzmit demiryolu işletmesi ve İzmit-Ankara demiryolu inşası için çeşitli imtiyazlar aldı. Bunu 25 Ağustos tarihinde imzalanan Osmanlı-Alman Ticaret Anlaşması, stratejik bir önemi olan Bağdat demiryolu için görüşmelerin başlaması, 1900’de sekiz yıl 
sürecek olan Hicaz demiryolu inşaatının başlaması, 18 Mart 1902’de demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesi, 3 Mart 1903’de çıkarılan bir kararla da görülmemiş ek imtiyazlar verilerek demiryolu inşaatının Türk-Alman ortaklı Bağdat Demiryolu Şirketi’ne verilmesi izledi. Emperyalist Almanya’nın, Doğu’ya mal pazarlamasını ve hammadde taşımacılığını 
kolaylaştıracak olan ciddi bir öneme sahip Bağdat demiryolu’nun yapımının, büyük imtiyazlarla Almanlara verilmesi, İngiltere’nin muhalefetine yol açtı. Sonunda demiryolu inşaatının Alman kontrolü altında uluslararası bir Osmanlı teşebbüsü olduğu yalanıyla, 

Deutsche Bank’ın öncülüğünü kabullenen Fransız ve Avusturyalı girişimciler de projeye dahil edilerek inşaata başlandı. 

Almanya’nın Osmanlı’ya himayeci yaklaşımı ticaretteki payının artmasını da sağladı. 1880-1909 yılları arasında Almanya ve Avusturya’nın, Osmanlı dış ticaretindeki payı yüzde 18’den yüzde 42’ye yükseldi. Ayrıca Almanların Deutsche Bankı (Alman Bankası), Deutsch-Orient Bank (Alman-Doğu Bankası) adıyla İstanbul’da açıldı. 

Almanya emperyalizminin niyeti açıktı. Osmanlı’yı kendi sömürgesi haline getirmek ve başta Bağdat Demiryolu olmak üzere ördüğü ağlarla sömürüsü nü Doğu’ya doğru yaymak; buralarda İngiliz, Fransız emperyalizmiyle girdiği paylaşım yarışından üstün çıkmak. Bunu en azından Osmanlı üzerinde adım adım başarmaktaydı da. Bir yandan Osmanlı’yı giderek 
kendisine bağlarken diğer yandan İngiliz-Fransız vd. emperyalistlerin paylarına da el atıyordu. Örneğin Alman tekstilciliği Yakındoğu’da İngiltere’nin pazarını elinden almıştı. 

Osmanlı ise emperyalistler arası çelişkileri ve çekişmeleri göz önünde bulundurarak politikalarını belirlemeye çalışmış fakat Alman emperyalizminin eline düşmekten kurtulamamıştı. 2. Abdülhamid’in tahtta olduğu Osmanlı için Alman emperyalizminin görünüşte himayeci yaklaşımı saldırgan bir tutum izleyen diğer emperyalistlere oranla daha yapıcıydı. Artık dağılmaya yüz tutmuş imparatorluk denize düşen yılana sarılır misali ordusunu modernleştirmeyi, altyapı çalışmalarını üstlenmeyi öneren Alman emperyalizmine sarılmıştı. Ve o yılan Osmanlı’yı her gün biraz daha sarmalamış kanını emmeye zenginliklerini talan etmeye başlamıştı. Alman emperyalistleri bir yandan, Alman Kralı 2.Wilheim’in 13 kasım 1898 de Şam’da söylediği gibi ‘Gerek Majeste Sultan, gerekse Halifesi olduğu dünyanın her tarafındaki 300 milyon Müslüman bilsinler ki, Alman İmparatoru onların en iyi dostudur.’ diyerek hamilik rolünün gereğini yerine getirirken, diğer taraftan kapalı kapılar ardında Osmanlı’yı paylaşmak için diğer emperyalist devletlerle anlaşmalar yapmaktan geri kalmıyorlardı. 

1910’da Almanya, Rusya iIe Potsdam Anlaşmasını imzalar ve Rusya’nın İran’daki nüfuzunu, Almanya’nın Osmanlı üzerindeki nüfuzlarının tanınması karşılığında kabul eder. Rus tehditi bu şekilde artar. 15 Şubat 1916 tarihinde ise Fransa ile Osmanlı’nın nüfuz bölgelerine ayrılmasını kabul ettikleri bir anlaşma imzalarlar. Bu anlaşmaya göre Kuzey Anadolu ve 
Suriye Fransız nüfuz bölgesi olarak kabul edilir ve bölgenin demiryollarının Bağdat demiryollarına bağlanması kararlaştırılırken Bağdat demiryollarının geçtiği bölgeler ise Alman nüfuz bölgesi olarak kabul edilir. 15 Haziran 1914 tarihinde ise Londra’da İngiltere ile Bağdat Demiryolu Kumpanyası’nın yönetim kurulu üyeliğine iki İngiliz’in alınması ve demiryolunun Basra’da bitmesi üzerine bir anlaşmaya varırlar. İmtiyazlarla başlayıp, borçlanma  larla devam eden ve iflasa oradan da Düyun-u Umumiye’ye kadar ulaşan seyirle emperyalizmin bir yarı sömürgesi haline gelen ve Balkanlar başta olmak üzere toprak yitirmeye başlayan Osmanlı artık üzerinde emperyalistlerin pay kapma yarışı yaptığı bir ülke haline gelmiştir. Daha 1913’te ABD Başkanı Wilson, kendisine İstanbul’a bir elçi gönderilmesini öneren ABD Dışişleri Bakanı’na şaşırıp, ‘Ne için? İmparatorluk nasıl olsa yok olup gidecek’ diye cevap vermiş, Dışişleri bakanı da şu cevabı vermişti. ‘Nasıl yok olup gittiğini görmek için’. (93) Parçalanmasına, emperyalistler tarafından paylaşılmasına kesin gözüyle bakılan Osmanlı, emperyalistlerin çelişkilerinin giderek savaşı dayattığı koşullarda Sultanın damadı Enver paşa’nın baskısıyla Almanların yanında 1. Paylaşım Savaşı’nda yer 
almıştır. O yıllarda ülkenin adı zaten ‘Enverland’ olmuştur. 1. Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmasının ardından ise topraklarının tamamen paylaşılmasını gündeme getiren Sevr’le karşı karşıya kalmıştır. 

Bu devrede 2.Abdülhamid Han'ın ısrarla yapılmasını istediği ve yaptırdığı demiryollarının devleti ayakta tutma girişimi olarak görmek gerekir. Şimendifer politikasının gayesi birinci derecede askeri ve siyasi, ikinci derecede de iktisadi ve ticariydi. Vatanın müdafası için herşeyden önce demiryolu inşaası zaruret teşkil ediyordu. Bu zaruret 1877 Türk-Rus har-
binde büyük çapta ortaya çıkmıştı. Balkan isyanlarıyla bu harpten alınan dersler, ondan sonra Rumelide hemen iki hattın yapılmasını gerektirmiş ve ilk olarak Selanik-İstanbul hattıyla, Manastır-Selanik demiryolu vücuda getirilmişti. Demiryolları o kadar önemliydi ki Abdülhamid düşmanları bile; "eğer bu hatlar Abdülaziz devrinde yapılmış ve 300 milyon altın borcun onda biri bu işe harcedilmiş olsaydı, 1875 Balkan ayaklanmalarını hemen bastırmak ve belki de Türk-Rus harbini önlemek mümkün olurdu." şeklinde düşünüyordu.. Nitekim bu hatların 1897 Türk-Yunan Harbinde muazzam faydaları görüldü. II. Abdülhamid Han zamanında Türk topraklarına döşenen demiryolları, evvela Rumeli'de 1993, sonra Anadolu'da 2507 kilometreye yükselmişti. Halbuki Berlin muahedesinden evvel demir-
yollarının uzunluğu toplam 1145 kilometreden ibaretti. Abdülhamid Han'ın demiryolu siyaseti, dış politikası ile içice idi. Batılı teşebbüs ve sermaye ve teknik merkezlerinin Türk demiryollarını doğrudan doğruya üzerlerine alamayacaklarını başka tavizler talep edeceklerini anlayarak demiryollarının inşası için işi siyasi bir faydaya bağlayarak hem devlet emniyetini garinti altına almayı, hem de memleketi büyük bir askeri ve iktisadi kıymete kavuşturmayı düşünerek harekete geçti. 

3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR


***