2 Ocak 2018 Salı

Avrupa Güvenliği

Avrupa Güvenliği,

Yazar: Doç. Dr. Haydar Çakmak
Yayınevi: Akçağ

Avrupa güvenliği ABD’ye rağmen mi?

Ülkemizin değişmez gündemlerinden biri olan AB, sâdece ekonomik bir güç olarak uluslararası arenada varlığını devam ettiremeyeceği gerçeğinden hareketle, kendi güvenlik konseptini oluşturmak için hummalı bir çalışma gerçekleştiriyor. Kopenhag siyasî kriterlerinin dahi tartışmayan, taraf olduğu cepheden ötekini yaylım ateşine tutan, “sanal cennet” tasvirleri ile AB havariliğine soyunan aydınların ülkesinde, AB’nin küresel ölçekli güç mücadelesine yaptığı hazırlık olarak değerlendirilebilecek Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nı Doç. Dr. Haydar Çakmak “Avrupa Güvenliği” isimli kitabı ile masaya yatırmış. 

Türkiye’de sâdece Avrupa güvenliğini işleyen, güvenlik ve savunma konularına teorik ve tarihî arka planı ile yaklaşan ve günümüz gerçeklerini de içine alan kapsamlı bir çalışmanın eksikliğinin dile getiren Çakmak, kitabı ile bu boşluğu doldurmayı hedeflemiş.

Üç bölümden oluşan kitapta 1919 yılından günümüze kadar Avrupa’daki güvenlik algılamalarının kilometre taşlarını bulmak mümkün. Kitabın son bölümünde 1990 sonrasında yaşanan gelişmeler ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın (AGSP) oluşumunu gelinen noktanın değerlendirilmesine ayrılmış. Avrupa güvenliğinin ABD, NATO, Rusya ile olan ilişkileri değerlendirilmiş.

“Romalılar, bir olayı daha iyi anlama veya muhatabıyla pazarlık yapmak için ‘Cui Prodest’, yani ‘kim kazanıyor?’ diye soruyorlardı. Avrupalılar’ın düşünce ve yaşam felsefesinde bu anlayışın önemli bir yeri vardır. Tarih boyunca bu anlayış Avrupalılar’ın sâdece günlük hayatlarında değil, diğer uluslarla ilişkilerinde de önemli bir yer tutmuştur. Batılı ülkelerin hırsı ve kazanma isteği onları deniz aşırı bölgelerde ve kıtalarda sömürge ülkeleri bulmaya itmiştir. Kazandıkça daha fazla kazanma, büyüdükçe daha fazla büyüme hırsları olmuştur. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz ve Belçika gibi ülkeler başka olmak üzere diğer bir çok Avrupalı ülke, Afrika, Asya, Avustralya, Amerika gibi kıtalarda sömürgelere sahipti. 18. yüzyılda uluslararası ticaret önemli gelişmeler kaydetti. 19. yüzyılda ticaretin yanı sıra, sınırlı da olsa, sanayinin başlamasıyla hammadde ticareti önem kazandı. Özellikle kömür, demir madenleri, pamuk gibi ürünler sanayinin önemli girdileri oldu ve bu maddelerin bulunduğu topraklar önem kazandı. Buharlı gemilerin icadı, demiryollarının yapılması, dominonun keşfi gibi yenilikler ise, hem uluslararası ticareti hem de uluslararası ilişkileri önemli derece etkilemiştir. Üretime makinenin girmesiyle üretim fazlası olmuştur. Ülkeler ihtiyaç fazlası üretimlerine hammadde ve pazar bulmak için yeni sömürgeler bulma yoluna gitmişlerdir. İhtiyaç duydukları hammaddeler ve üretimlerini pazarlayacakları sömürge ülkelerine giden su ve karayollarını güven altına almak için ortaya çıkan ihtiyaç, sahip olunan askerî gücü” artırmak çözülmeye çalışılmıştır.

19. ve 20. yüzyılın çalkantılarla dolu yıllarında yaşanan olayların kısa bir özeti niteliğindeki bu düşünceler, bugün gelişmiş ülkelerde oluşan güvenlik endişesinin de kısa bir özeti niteliğindedir. Özellikle 1990’lı yıllardan sonra yâni soğuk savaşın bitip, iki kutuplu dünya tasarımının sona erdiğinin ilânıyla birlikte kendisine yol bulan küreselleşme yeni bir dünya tasarımı ve güvenlik anlayışını da zorunlu kılmıştır. Artık hiçbir ülke kendi güvenliğini dünyanın diğer bölgelerindeki güvenlik endişelerinden soyutlamak ve izolasyonist bir politika belirlemek lüksüne sahip değildir. Hele küresel bir boyut kazanan terörün giderek uluslar arası arenada kendine edindiği tartışılmaz yer AB’nin olduğu kadar bütün ülkelerin yeni güvenlik anlayışları geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. 

Avrupa “21. yüzyıla, Avrupa’nın bütünleşmesi, Doğu Bloku’nun Avrupalı üyeleriyle kaynaşması ve ABD ile çıkar çatışmasına doğru giden bir görüntü ile girmektedir. Avrupa; İslâm dünyası ile sıkıntılı, Çin ile mesafeli Rusya ile barışma dönemindedir. Terörizm, etnik sorunlar ve sınır kavgaları, çevre kirliliği, antidemokratik rejimler, yoksulluk, gelir dengesizliği ve kitle imha silahları Avrupa güvenliğini en azından 21. yüzyılın ilk yarısında bekleyen tehditler olarak görülmektedir.”

Bu tehditler Avrupa’yı yeni güvenlik konseptinin temelini oluştururken karşılaştığı sorunlarda yok değildir. 

“Gün geçtikçe Avrupa sözcüğü bir kıta adından çok bir ülke veya bir bütünlük olarak algılanmaya başlamıştır. Asya'nın güvenliği veya Afrika'nın güvenliği cümlelerini hem işitmeyiz hem de işitsek bile garip gelmektedir… Avrupalılar çok istemelerine rağmen güvenliklerini kendilerinin sağlamalarına izin verilmemektedir. Avrupa güvenliğinde başka garipliklerde vardır. Avrupa'da bugün düşman yoktur aslında hiçbir zamanda yabancı düşman olmamıştır. Türk İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Rusya'yı da Avrupalı sayarsak Avrupa kendi düşmanını hep kendi içinden çıkartmıştır. Bugün Avrupa güvenliğine dışarıdan bir tehdit yoktur sâdece Avrupa'nın iç sorunlarından kaynaklanan etnik ve sınır sorunları vardır. Dış müdâhale olmadığı müddetçe, Avrupa'nın silâhlı güçleri bu iç sorunları çözecek durumdadır. Ancak, ABD Avrupa güvenliğinde oynadığı tarihsel rolünün bitmediği düşüncesindedir.

NATO'nun görevinin bitmemiştir çünkü tehlike hâlâ vardır. Tehlikenin boyut değiştirerek Avrupa güvenliğini tehdit ettiğine inanılmaktadır. Örnek olarak da, Balkanlar’daki kanlı olaylar, uluslararası terörizm, dinî fanatizm, her türlü kaçakçılık, komşu bölgelerdeki olaylar Ortadoğu'da İsrail-Filistin ve Irak, İran, Suriye gibi istikrarsız ve tehlikeli ülkeler, Asya'da Kuzey Kore ve Afganistan gibi diğer uluslararası riskli olaylar, az veya çok Avrupa'da barış ve istikrara olumsuz etki yapmaktadır. Dolayısıyla, NATO ve ABD'nin kaçınılmaz olarak Avrupa'nın yanında olması gerekmektedir. 


Eğer, Almanya ve Fransa ABD'nin Avrupa'daki rolünü bitirmek konusunda ısrar ederse, ABD Almanya ve Fransa'nın olmadığı bir NATO veya bir başka güvenlik örgütü düşünebilir. İngiltere, Doğu ve Batı Avrupalı bir çok ülkeyle bunu gerçekleştirebilir. AB, Türkiye'yi içine almazsa Türkiye de Avrupalı bazı ülkelerle ABD ve İngiltere önderliğinde kurulacak güvenlik veya politik-ekonomik bir örgütlenmede yerini alabilir. Eğer, Almanya ve Fransa bu ihtimale rağmen ABD ve NATO'yu dışlamaya devam ederlerse bu ihtimali de göz ardı etmemek gerekir. 

Türkiye ile AB arasında uzun zamandan beri sürüncemede kalan bir mesele AGSP ile Türkiye arasında NATO'nun imkânlarının kullanılmasıdır. Türkiye'nin Avrupa güvenliğinde rol alması için ileri sürdüğü koşullar AB güvenlik ve dış ilişkiler yüksek temsilcisi Javier Solana'nın gayreti ile Nisan 2003 AB Brüksel Zirvesi'nde çözülmüştür. Brüksel Belgesi adını alan metin Ankara Mutabakatı ile paralellik arz etmektedir. Türkiye'nin itiraz ettiği belgenin ikinci maddesinde yer alan "ikili anlaşmazlıkların Lahey'e götürülmesi" ibaresi değiştirilerek "BM şartını ihlal edecek eylemlerde bulunamaz" ifâdesine yer verilmiştir. Bu değişiklik de Türkiye'yi tatmin etmiştir. Irak olayı nedeniyle Avrupa-ABD ilişkilerinin bozulması Türkiye'nin işine gelmiş ve Avrupalılar Yunanistan'ı ikna ederek Türkiye'nin ABD'ye destek vermesini önlemeye çalışmışlardır. Zira, Irak konusunda ABD'nin mümkün olduğunca yalnız kalması özellikle de Avrupalılar tarafından yalnız bırakılması Almanya ve Fransa gibi ülkelerin arzuladığı sonuçtu.
Bugün Avrupalılar’ın ABD'ye kabaca NATO'yu ve Avrupa'yı terk et demesi normal midir yoksa vefasızlık mıdır? Yahut da bir başkaldırı mıdır? ABD ile Avrupa'nın yakın geçmişine bakıldığı takdirde belki bir yanıt bulunabilir. ABD’nin gerek Birinci Dünya Savaşı'nda gerekse İkinci Dünya Savaşı'nda hür dünyanın Avrupası’na desteklediği herkesin kabul ettiği bir durumdur. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD Batı Avrupa'nın hem güvenliğini savunmuştur hem de ekonomik kalkınma için çok önemli ekonomik ve teknolojik destek vermiştir. ABD Avrupalılar’ın İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımlarını tamir ettikten ve ekonomik kalkınmalarını sağladıktan sonra 1960'lı yıllardan itibaren güvenlik bütçelerini, askerî harcamalarını arttırarak kendi güvenliklerine daha fazla katkı sağlamalarını ısrarlı bir şekilde istemesine rağmen pek başarılı olamamıştır: Ve kendisi Batı dünyasının güvenliği için büyük bütçeler ayırmıştır. Bugün Doğu Bloku'nun yıkılmasından sonra güvenlik için artık çok para harcamaya gerek kalmamıştır ve artık önemli bir düşmanda kalmadığına göre ABD artık Atlantik'in kuzeyine geri dönebilir düşüncesi vardır. Ama, bu kez de ABD, büyük yatırımlar yaptığı Avrupa'yı ve kendisine başka coğrafya ve başka dünyaları açan ve yakınlaştıran bu toprakları hemen terk etmek istememektedir. Zira, ABD'nin yeni küresel vizyonunda Avrupa'nın en önemli bir yeri olduğu muhakkaktır. Zaten, ABD özgürlüğüne kavuşan eski Doğu Bloku mensubu Avrupalı ülkelerle daha yakın işbirliğine gitmektedir. Başta Polonya ve Bulgaristan olmak üzere, birçok doğu Avrupa ülkeleri ABD'nin Irak ve Afganistan politikalarını destekledikleri gibi asker de göndermişlerdir. Bu davranış, ABD karşıtı Avrupalı ülkeleri rahatsız etmiş ve hatta Fransa Cumhurbaşkanı Jacque Chıraque bir çoğu AB adayı olan bu Doğu Avrupalı ülkeleri hafif tehdit içeren bir üslupla sadakatsizlikle suçlamıştır. ABD ise, buna karşılık olarak yaşlı Avrupalı ve genç Avrupalı ayırımını yapmıştır. ABD ile Avrupa arasındaki sorun AB'ye de yansımış İngiltere ile Fransa ilişkileri ciddî bir şekilde gerginleştirmiştir.” 

http://www.2023.gen.tr/Arsiv/aralik03/gozucu.htm


***