24 Ocak 2018 Çarşamba

PANZER VE KÜRT İSYANI, KILIÇ’IN KÜRT VE SURİYE POLİTİKASI BÖLÜM 1

PANZER VE KÜRT İSYANI, KILIÇ’IN KÜRT VE SURİYE POLİTİKASI BÖLÜM 1

FARUK ARSLAN,

 Buraya kadar olan bölümde Almanların Türkiye’nin kadim sorunlarına yoğun ilgisinden bahsedildi. Bunların arasında en önemlileri Alevi ve Kürt sorunuydu. Peki Almanların Kürtlere olan ilgisi nereden geliyordu ve neden PKK sorununu bu denli kaşıyorlardı? Sıra bu konunun geçmişine göz atmaya geldi. Burada, 1990’lı yılların başına geriye dönelim ve Almanların Kürtlere olan ilgisinin kilometre taşlarına göz atalım. 1991 yılıydı, Almanya ve 
Batı medyasında PKK'yla çok sıkı bir şekilde tartışılıyor ve şu konular gündeme geliyordu: 
PKK ayrılıkçı bir silahlı güç olarak siyasi mücadelesini silahla veriyor ve ülkede gördükleri baskı rejimine tepki olarak Kürt bölgesini Türkiye sınırlarından ayırmak ve bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak istiyordu. Türkiye medyası ise buna karşılık, genelde Kürtleri hiç bir bakımdan önemsemiyor ve PKK'yı da gözü dönmüş üç beş kişilik bir terör gurubu ve bir papulcu takımı gibi horlayıcı bir dille lanse ediyordu ve henüz ülkede öldürülen insanların sayısı 40 binlere ulaşmamıştı. 

Türkiye kendi tezini demokratik batı ülkelerine kabul ettirmek için olağanüstü çaba harcıyordu. Bu çerçeveden Türkiye genelkurmayı Almanya genelkurmay başkanını Türkiye'ye davet etmişti. Resmi ziyaret çerçeve sinde Alman General Diyarbakır da dahil birkaç yere götürülerek bazı gerçekleri bizzat yerinde görmesi ve ona göre bir değer yargısında bulunması istenmişti. Almanya genelkurmay başkanı Türkiye'de iken DPA 
ajasına demeç vererek „Türkiye'nin teröre karşı haklı bir mücadele verdiğini ileri sürünce her şey bir anda karıştı. Almanya savunma bakanlığı, emrindeki genelkurmay başkanını resmi ziyareti henüz tamamlayamadan geri çağırdı ve görevine derhal son verdi. Gerekçe: Yetkisi olmadığı halde siyasi konularda kişisel görüşünü açıklamasıydı. Çünkü Almanya'da herkese 
her konuda oldukça geniş bir kapsamlı görüş açıklama özgürlüğü olduğu halde askerlere yasaktı. Türkiye’deki bazı aydınlar PKK siyasallaşmak istiyor iddiasında bulunurken, Almanya devleti ve hükümeti konuyu zaten siyasi olarak algıladığı için kendi genelkurmaybaşkanı görev ve sorumluluklarının dışına çıkmakla itham etmiş ve görevine son vermişti. 

O halde şu soru sorulabilir: Almanya neden PKK sorununu terör sorunu olarak değil siyasal bir sorun olarak algılanmasını istiyor ve buna aykırı hareket eden genelkurmay başkanıyla dahi ters düşebiliyordu. Aslında bu soruya cevap verebilmek için PKK’nın kuruluş yıllarına gitmek gerekiyor. Daha 40 yıl öncesine kadar ortalarda yokken PKK Almanya’nın da 
içerisinde olduğu üçlü bir ittifakla kurulmuştu. PKK´yı kuran, Sovyet KGB’sinden devralarak 1990 sonrası destekleyen İsrail + ABD + Almanya üçlüsüydü. Eşzamanlı olarak Ergenekon´u besleyerek, ‘mason darbeci paşalara’ güneydoğuyu bombalatmış, faili meçhuller cinayetler işlettirip, uyuşturucu kaçakcılığında rol aldırıp, PKK´nın zemin bulmasını ve büyümesini sağlamışlardı. BND ve PKK bağlantısı oldukca belirgindi. Alman 
derin devletinden bahsederken, BND’nin Alman şirketleri ve Türkiye’deki enerji ihalelerine göz atmak gerekiyordu. Sadece Almanya’dan Ankara’ya uçan Almanların nereden geldiklerine bakılsa yeterliydi. Almanlar, Ergenekon’la yaptıkları işbirlikleri sayesinde Ankara’dan rahatlıkla ihale alabilmeye başladılar. İşin asıl ilginç tarafı Bu derin Almanların neler yaptığını gözetenin, soruşturanın olmamasıydı. HalbukiTürkiye’de yabancı ajanların gayri resmi faaliyette olması anayasamıza aykırıydı. Bu ajanların toplanması, deşifre ve sınırdışı edilmesi gerekiyordu. Diğer yandan Türkiyenin Almanların BND’si kadar başarılı bir örgütü yoktu. 1990’larda Almanya’ya PKK’lı ailelerin göç etmesinin sadece ekonomik nedenlerden dolayı olduğunu bile bile onları ilticacı statüsünde Almanya’ya kabul ettiler. 
Göçü siyasi bir olgu gibi göstermeye çalıştılar. Hatta onlara maaş bağladılar. Kağıt üstünde hakimlere gerekenleri söyleyen ve Türkiye’yi şikayet eden Kürtler, Türkiye’den rüşvetle aldıkları sahte mahkeme belgeleri ve evraklar la yıllarca Almanları kandırdılar. Almanya’ya o dönemde 11 binden fazla direk PKK’lı olduğunu söyleyerek iltica eden Türk vatandaşı bulunuyordu. Bunlar Kürdistan’dan geldiklerini ifade ediyor ve Almanlar da olmayan bir 
devleti kabul ediyordu. 

2000’li yıllarda Türkiye’nin Kürtlerle ilgili bir etnik sorun olmadığını bildirmesi yüzünden Kürt sığınmacılar, Almanya’dan sürülme korkusuyla yaşıyorlardı. Geçmişte oturum ve vatandaşlık almış, aşırı militanlaştırılmış, siyasileştirilmiş Kürtlerin Türkiye’ye geri dönmesinde Türkiye’nin bir faydası olmadığı için Ankara sessiz kalıyordu. Ancak 2002 yılından beri Türkiye’den iltica taleplerinin yüzde 92’si ret edildi. Gittikce bu nüfus Almanya’nın başına bela olmaya başlamıştı. Hatta Alman polisi Türk polisinden yardım 
istemek zorunda kaldı. Berlin’de 2010 yılından beri Türk polisi Alman polisi ile birlikte çalışıyordu. Alman makamları, Kürtlerin Alman sosyal devlet sistemine pahalıya patladığını anladığında artık çok geç kalmıştı. Kürt politikalarında değişiklikler yapmak kaçınılmaz hale geldi. Alman medyasına halen PKK’lıların yönlendirdiği asker düşmanlığını yansıtan azgın nefret ve düşmanlık dili hakimdi. ABD’nin ardından Almanya’da 1993’de PKK’ yı terör örgütü ilan etti. Almanya Adalet Bakanlığı ve İç İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcıları ile Ekim 2000’de bu konuları görüşmüştüm. Yetkili isimlere, eline kan bulaşmış, PKK’lı 11 bin katil militanı neden göz göre göre sığınmacı olarak kabul ettiklerini sormuştum. 

Verdikleri cevap ilginçti: Yıllarca Türkiye’de idam cezası vardı, ayrıca bu PKK’lıları Türkiye’ye iade etsek hapishanelerde onları bekleyen işkence vardı. İşin gerçeği ise, Almanlar PKK’lılardan  korkuyor du. Hiç bir Alman mahkemesi PKK’nın aktif militanlarını doğru şekilde yargılayamıyor du. Sebebi, PKK’lıların Almanya’da dava hakimlerini tehdit etmesi ve  korkutmasıydı. 

Diğer yandan Almanlar ülke içinde yükselen Dazlak ve Neonazi eylemleri ve şiddetini durdurmaktan dahi acizdi, Türkiye ise kendi içinde PKK’ lılarla mücadelede başarısız kaldığından Almanya’daki PKK’lılara sıra gelemiyordu. Diğer yandan Almanya her ne kadar PKK lılardan rahatsız olsa da Türkiye’ye karşı oluşmuş bu diaspora işine geliyordu. 

2011 Ekiminde Erdoğan’ın, Alman Vakıfları ve Alman Kalkınma Bankası’nın kredi ve hibelerinin yanlış yerlere gittiğini, ülkenin bölünmesi için kullanıldığını yüksek sesle ortaya atması bir anda üllkeyi ayağa kaldırdı. 
Bu iddia sahibi ülkenin başbakanıydı ve çok ciddi bir iddia ortaya atmıştı. Neredeyse iki ülke arasında savaş çıkaracak kadar, büyük bir olaydı bu. 

Peki hükümet bu iddiayı neden ortaya atmıştı? Sebep aslında çok basitti, Almanya’da yaşayan Kürtler Ağustos 2011’de bir takım militanca faaliyetlarde bulunan dernek ve kurumlara ulusal statü elde etmek üzere imza kampanyası başlatmışlardı. Toplanan yeterli sayıda imza Alman Parlamentosu’na sunulmuş ve yasal süreç işlemeye başlamıştı. İşte 
birçok faktör öne çıksa bile belirleyici factor PKK’lı Kürtlerin Avrupa ayağının statüsü elde etme çabasıydı. Almanlar Kürtler yerine Türkiye’yi seçecekti elbette… 

MİT GÖRÜŞMESİNİ ALMANLAR MI SIZDIRDI? 

Almanya’nın PKK’nın siyasallaşması konusunu tamamen kendi çıkarları konusunda yönetmeye başladığı çok geçmeden belli oldu. PKK’nın siyasallaşmasının kendi çıkarları aleyhine veya kendi istemedikleri bir zamanda olmasını istemiyorlardı. Bu sebeple 2011’de patlayan MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile PKK’nın Avruapa sorumluları arasında yapılan 
gizli görüşmelerin haberini kayıtlarıyla basına sızdıranın Alman Gladyosu Kılıç veya BND olduğu neredeyse kesindi. Almanlar ise görüşmeleri medyaya sızdıranın İngiliz istihbaratı MI6 olduğunu yaydı. Ortak amaçları belliydi: PKK ile Türkiye’nin barış yapmasını engellemek. Türk milliyetçiliğini körükleyerek Türk ve Kürtleri birbirinden ayırmak. 

Dolayısıyla Alman vakıfları dosyası ve MİT’in Oslo fiyaskosu konusunda Başbakana doğru bilgiler geldiği kesindi. Hakkâri ve Diyarbakır’dan 12 Haziran 2011 seçimi öncesi gelen bir başka bilgi gelişmeleri teyid ediyordu: Global Ergenekon’un Suriye’de başlattığı Baas rejimini devirme hamlesiyle eşgüdümlü olarak gelişecek olan Hakkari’de oynanan büyük bir oyun söz konusuydu. Çünkü kriz düğmesine aynı merkezden basıldı. Ergenekon’un baronu ve ejderi, global Ergenekon’dan aldıkları cesaretle ‘Kürt kozunu’ sahneye koydu. Kandil ve İmralı’nın emirlerini CIA ve Mossad’dan aldığı talimatlarla yerine getiren Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve BDP, “ Sürgünde Kürdistan Parlamentosu ” adı altında özerklik kurmaya hazırlanıyor du. 

Mesele Kürt sorununu çözmek değil, çözdürmemekti... 

Peki bu noktaya nasıl ve neden gelindi? 10. Ergenekon dalgasında mason localarına ulaşılması, global Ergenekon’u rahatsız etmişti. İstanbul baronları ve medya ayaklarına dokunulmaması için hükümetle pazarlığa giriştiler. Başarılı da oldular, Ergenekon soruşturması sadece ordudaki suçlulara yönelirken, işin finans kısmı bilerek görmezden gelindi. Medyanın propaganda ayağında tutuklananlar ise deyim yerindeyse devede kulaktı. 
Seçimde zoraki seçtirilen Silivri ve PKK adaylarının oluşturacağı kaos da planlıydı. Amaç seçim sonuçlarına gölge düşürmekti ve “Baron” ve “Ejder” ikilisinin global Ergenekon’dan aldığı onayla tasarlanmıştı. İşin aslında, seçtirilen bu kişiler kendilerine dokunulmaması ve ihalelerden daha fazla pay kapmak amacıyla hükümete şantaj için kullanıyorlardı. 

HAKKARİ’DE NELER OLUYOR? 

Hakkari’de oynanan oyun ise çok daha önemli. Şimdi de bu oyunun şifrelerini çözelim. Hakkâri için 2006’da alınan global Ergenekon kararı, 12 Eylül 2010 referandumu ve 12 Haziran 2011 seçiminde başarı ile uygulandı. Hakkari’de yaşayan her vatandaşımızın evinden baskıyla, zorbalıkla, şantajla dağa, PKK’ya en az bir adam kaçırma projesi, bölgedeki 
Ergenekoncu komutanların göz yumması ile gerçekleştirildi. 2008 yılına kadar PKK’ya Hakkâri’den katılan insan sayısı yılda elli iken, son üç yılda bu rakam yılda beş yüze çıkartıldı. Elimdeki sağlam bir istihbarat raporuna dayanarak bunları söylüyorum. Karakol baskınları ile hükümet küçük düşürüldü. Halk korkutuldu. Silah zoruyla yapılan seçimde BDP, Hakkâri’de tamamı, 36 bağımsız adayını seçtirdi. Böylece planın ilk aşaması olan 
“kurtarılmış” Hakkâri hayata geçirildi. Planlara göre bundan sonraki süreçte Şırnak ve Cizre başta olmak üzere başka iller Türkiye’den kopartılacak ve dört yıl içinde bölge halkının tüm oyu sadece PKK’nın gösterdiği aday veya partiye kaydırılacak. Burada bir bilgi daha vermek gerekiyor: Diyarbakır’da seçim öncesi ele geçirilen ve çözülmesi sağlanan Mossad ajanından elde edilen bilgiler ve belgeler kamuoyuna açıklanacak mı acaba? En kilit sorular ise şunlar: Hakkari’den ve diğer Doğu illerimizden zorla seçtirilen BDP’li milletvekillerinden kimler hangi yabancı istihbarata ve devlete 
çalışıyorlar? Nereden mali destek alıyorlar? Bu durum, milletvekilliğinin düşmesine sebep değil midir? Türkiye’de bu işleri koordine eden yabancı diplomatlar kimlerdir? Neden sınırdışı edilmiyorlar? En önemlisi Kürt sorunu, bu karmakarışık, çapraz, ilişkilerin olduğu bir ortamda nasıl çözümlenecek? Mossad ajanından elde edilen istihbarat, bu sorulara ve fazlasına açıklama getiriyor. Irak, İran ve Suriye’deki Kürtleri kapsayan plan çerçevesinde 
global Ergenekon, “Büyük Kürdistan” için devrede. Suriye’deki Baas rejimi iktidarı, Türkiye’deki Ergenekoncu ekiple aynı düşünce yapısına (Nusayri Alevileri dine oldukça uzak bir Şiilik koludur) sahip olduğu halde neden tasfiye ediliyorlar? Çünkü İran’ın Suriye ve Lübnan’daki Şii bağlantılarını sağlayan Şam rejimi artık işlevini yitirdi, miadı doldu. 

Türkiye’de de Baas benzeri cunta kurmaya çalışan Mason Bektaşi çetenin savunduğu azınlıkların çoğunluğu yönetme stratejisi çöktü. 
Global Ergenekon, Oyun ve Oyuncu değiştirdi. Yüzde 80’i Sünni Suriye halkının, AK Parti’yi ve liderini sevmesi bunda en büyük etken.

Yukarıda belirtildiği gibi Ergenekon’un en tepedeki isimleri kendilerine ulaşılmasını engellemek için bu tür planları organize etmekteydiler. Ergenekon’da kod adı “Ejder” olan şahıs, 9 Haziran 2011 günü AK Parti Genel Merkezi’ne giderek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü ve helâlleşti. CHP’nin birinci parti olarak çıkacağı kehanetinde bulunan 
bu işadamı İnan Kıraç, aslında baronun sağkoludur, özel ulağıdır. Vehbi Koç’un milyon dolarlarını Milliyet gazetesini satın alması için 1979’da Aydın Doğan’a getiren isimdir aynı zamanda. Gazeteci ve yazar Avni Özgürel, Radikal’daki köşe yazısında o şu şekilde geçiyordu: ‘’ Yurtbank patronu Ali Balkaner’in mahkeme ifadesinde “ Bizler 18 büyük aileyiz. 

Hepimizin bağlı olduğu bir başkanımız var. 18 büyük aile bir havuz oluşturduk. Tüm ekonomi bunların elinde toplanıyor. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nı manipüle eden kişi, bizim bağlı olduğumuz başkanımızdır. Tokyo Borsası’nda 800 milyon dolar kaybetti, bana mısın demedi’ diye tarif ettiği kişi’’ AK Parti’den ilk yerli otomobil projesini Karsan adına kapacak kadar maharetli bir işadamıydı 

O halde PKK kime güveniyordu? Elbette, 1998’den beri PKK’yı taşeron örgüt olarak kullanan ve denetimine alan Mossad’a ve Alman BND’ye ve Kılıç’a bel bağlıyorlardı. 

Dolayısıyla Ergenekoncu askerler, Mossad ve Kılıç ile PKK işbirliği olmasaydı, çoktan terörün kökleri kurutulmuştu. 

PKK, 1980 ile 1987 arasında Diyarbakır Cezaevinde yapılan işkencelerle zorla doğurtulmuştu. Kasıt vardı. Daha sonraki süreçte devlete kin dolu PKK’nın istihbarat örgütlerince kullanılması artık daha kolaydı ve öyle de oldu. İstihbarat örgütlerine bir sure sonra devletin karanlık yüzü de katıldı. Bu yeni katılımdan doğan uyuşturucu, insan kaçakçılığı, silah ticareti bitirilmeden PKK veya Kürt sorununun bitirilmesi mümkün değildi. 

Ergenekoncu askerlerin orduya sızmaları PKK’nın zemin bulmasını sağlıyor işleri daha da karmaşıklaştırıyordu. Ta ki 2011 yılına kadar. Bu sene daha once yapılamayan ya da yüzeysel olarak yapılan şeyler yapılmaya başlandı. İşler artık PKK aleyhine değişmişti. Ekim , Kasım ve Aralık 2011’de PKK’nın uyuşturucu depolarına yapılan baskınlarla gelir yolları tıkandı. Fransa’da açılan davada Avrupa’dan yılda bir milyar dolar haraç toplayan PKK üyeleri tutuklandı ve PKK’nın peşin para transferini sağladığı kurye sistemi 
çökertildi 

Hakkari’deki Kavaklı Ana terörist yetiştirme kampı dağıtıldı. KCK operasyonları ile şehir yapılanması çökertildi. Halen Van’ın Başkale sınır kapısından, Hakkari, Yüksekova uyuşturucu yollarından katırlarla, eşeklerle uyuşturucu taşınıp Van’a getiriliyordu. İşlenmiş halde Van’a İran ve Irak’tan gelen uyuşturucular, buradan İstanbul’a ve Avrupa’ya pazarlanıyordu. İşin ilginç tarafı dindar olmasına rağmen Van halkının yüzde 80’inin araçlarının uyuşturucu taşımaktan sabıkalıydı. Peki bu uyuşturucusu maddeler kime aitti? 

Bu güne kadar yapılan operasyonlardan elde edilen bilgiler bu konuda Ergenekon yapılanmasını, PKK’yı, MOS-SAD, CIA ve BND’yi işaret ediyordu. Buradan çıkan bir başka anlam politik gözüken güç elde etme savaşının arkasında aslında hep ekonomik bir savaşın olmasıydı. 

Fakat yukarıda değinildiği gibi son zamanlarda yaşananlar, özellikle ordunun Ergenekoncu subaylardan temizlenmesi her şeyin bir anda değişmesine sebep olmuştu. Fakat PKK sorunu bir çok farklı actor sayesinde devam ediyordu ve bu planın karşısında duran iki ülke ve iki istihbarat karşımıza çıkıyordu: Almanya’nın BND’si ve İsrail’in MOSSAD’ı… 
Özellikle Alman vakıflarının Kürtlerin siyasileştirilmesinde rolü büyüktü. 

SURİYE OYUNU 

CHP’nin ülkemizde muhalefet partisi olmayı beceremediği ve zayıf kaldığı dönemde, Suriye’de yaşanan Arap baharı değil bir NATO baharıydı. Özgür Suriye Ordusu’nun liderleri Suriyeli değildi. Bu kişi Iraklıydı ve MI6, CIA ve MOSSAD tarafından Irak’ta yetiştirilmişti. 

Libya’da Kaddafi’yi yok eden sivil gerilla modeli Suriye’de uygulanıyordu. Suudi Arabistan ve Katar, Esed’i devirme projesinin bütçesini veriyor, Türkiye Suriyeli muhaliflere 2011 ve 2012 arasındaki periyodda hem siyasi hem askeri lojistik veriyor eğitim açısından da ev sahipliği yapıyordu. 2012 başından beri ise eğitim merkezi Özel Harp subayları tarafından Lübnan’da Beka Vadisi’ne kaydırıldı. Şam yönetimi buna yanıt olarak PKK ile organik ilişki içinde olan PYD’ye tam destek verdi, Kandil kamplarının Afrin’e getirilmesine, en sonda bölgenin Kürtler tarafından yönetilmesine gözyumdu. Türk ordusunun Suriye’ye girmesi için tüm dünya güçleri ve Şam elinden geleni yapıyordu. Peki bu plan kimindi ve sonuçta meyvesini kim toplayacaktı? Biz buna bakalım. 

Bilindiği üzere Suriye’de dış destekli iç savaş ve terörü tırmandıran Amerika ve NATO ülkeleri, muhaliflere geçici hükümet kurma çağrısı yapmıştı. Geçici Hükümet için, Arap Birliği ve Katar’dan destek istendi. Fakat olaylar batının istediği gibi gelişmemişti. Suriye’deki rejim kolay pes etmemeye kararlıydı. Esad’ın beklenilmeyen direnişi, batıyı yeni çözümlere sürükledi. BM ve Cenevre kararlarını tanımayan Batı, terör sopası ile geçici hükümet 
çözümünü aynı anda piyasaya sürerek çözüm aramaktaydı. Böylelikle kamuoyundan ustalıkla kaçırılan Evanjelist, eski ABD Başkan Adayı olan ‘John Mccain’in planı, yani Neoconların projesi gerçek oluyor, saklanan global proje ortaya çıkıyordu. BM Güvenlik Konsey’inde Şam rejimine müdahale ettirmeyen Rusya ve Çin’in Beşşar Esed’in kovulmasına ve 
Nusayrilerin kaderlerine terkedilmesine karşı çıkması danışıklı bir dövüştü. Dünya kamuoyu hazırlanıyordu., hem Türkiye hem de ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsünün ısrarla talep ettiği, Rusya ve Çin’i de tatmin edecek i ‘win win’ formulü tekrar devredeydi… 

Almanya ise 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde ilk defa NATO bloku dışında kalarak Rusya ve Çin cephesine geçti ve Esedsiz rejimi değil zayıflatılmış Nusayristan’ın devlet Başkanı Beşşar Esedli yeni dönemi destekledi. Almanya ve Rusya, rejime karşı savaşan sivil gerilla güçlerini Selefi radikallerin, El Kaide’nin desteklediği iddiasını ortaya atarak terörist ilan etti. Almanya artık açık bir şekilde Esed rejimini ayakta tutmaya çalışıyordu. Sıcak denize indiği tek üssü olan Tortum limanını kaptırmaya niyeti olmayan Rusya ise Nusayristan’ı kopara kopara alacaktı. Üçe bölünmüş Suriye planında Esed’in ülkeyi terketmesine gerek kalmıyacaktı. Türkiye bu gelişme ittifaklar sonucunda, NATO‘dan Suriye’de tampon bölge yapmasını bile istedi. Özgür Suriye Ordusu’na Türkiye ve diğer uluslararası güçlerden daha fazla destek geleceğini düşünürsek Suriye içerisinde daha da güçlenecek ve daha iyi operasyonlar yapacaktı. Bu operasyonun hedefi Suriye Özgür Ordusu’na destek vererek, tampon bölge oluşturmaktı. Dünya, - Amerika ve İsrail’in de bloke etmesi sonucu Özgür Suriye 
Ordusu’na gerektiği kadar yardım etmedi. Halbuki muhalifler ağır silahları edinebilseydi savaşın seyri hemen değişirdi. Çünkü Suriye ordusu çözülmeye hazırdı, sadece karşı tarafın güçlenmesini bekliyordu. Karşı taraf güçlendikçe Suriye ordusu darmadağın olacaktı. Rejim de darmadağın olacaktı. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR


***