2 Ocak 2018 Salı

Yeni Dünya Düzeni Ve Demokrasi Geliştirme, BÖLÜM 1

Yeni Dünya Düzeni Ve Demokrasi Geliştirme


Sait Yılmaz,
sait.yilmaz@yeditepe.edu.tr
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi
05 Mayıs 2014 Pazartesi


            Ortaçağ’ın başlarında Batı medeniyeti ticaret ya da sanayinin olmadığı kendi kendine yeterli malikâneler üzerine kurulmuş, tamamen tarıma dayalı bir ekonomik sisteme sahipti. William Paterson ve arkadaşları tarafından Bank Of England’ın kurulduğu 1694 yılı, dünya tarihi için de önemli bir tarihtir. Ağırlığı nedeni ile taşımak zor olduğu için altın yerine onu temsil eden kâğıdı kullandılar ve bugün de bu tür kâğıtlar “altın tahvili” olarak kullanılmaktadır. Bu kâğıtların değeri rezervdeki altını geçmeye başlayınca artan bu değeri temsil eden kâğıtlara “bank notes (eski Türkçe ile bankınot)” yani bugünkü “kâğıt para” denildi[1]. 1770’lerde özel teşebbüsün yani tek kişi ya da ortaklık şeklinde özel kişilerin sahip olduğu şirketlerin ortaya çıktığı “sanayi kapitalizmi” başlamıştı. Uluslararası arenada manipülasyonlar ve finansal yenilikler yapmak için gerekli olan yetenekli bankerler ticari ve sanayi kapitalizmi ile birlikte Londra’da yetişti. Bu kişilerin kökleri daha da geçmişten gelen hanedanlık ailelerine dayanmakta idi ve bunların da başında Frankfurtlu Meyer Amsehel Rothschild (1743-1812) gelmekte idi. Daha Amerikan devleti kurulurken küresel sermayeyi temsil eden İngiliz sisteminin kolonilerin kendi paralarını basma haklarını iptal etme nedeni, bankacıların koloniciler ile ticaret yaparken vergi alma isteği idi. Amerikalılar faiz ödemeye zorlanarak, borç batağına sürüklenecekti. Amerika kurulduğu günlerde kolonilerde eşitlik üzerine kurulu sosyalist düşünce hâkimdi ama sistem kısa süre sonra zengin iş adamlarının kendi çıkarlarını her zaman üstün tutmasını sağlayacak bir plutokrasi rejimine dönüştü. 1873’deki büyük ekonomik krizden sonra güçlü Amerikan sanayi ve bankacılık aileleri Amerikan endüstrisi ve zenginliğini kontrol eden J.P.Morgan ve John D. Rockefeller’in etrafında toplandı. Bu ikisi finansal paniği manipüle eden sahtecilik, rüşvet ve şiddet olaylarını da tezgâhlamıştı. Böylece Amerikan plutokrasisi ya da başka bir deyimle Amerikan oligarşisi kuruldu[2].

            John Ruskin, 1871 yılında Oxford Üniversitesi’nde imtiyazlı yönetici sınıfın üyesi olarak yaptığı konuşmada büyük bir eğitim, güzellik, hukukun üstünlüğü, özgürlük, edep ve öz disiplin geleneğine sahip olan İngiliz geleneğinin alt tabakalara ve tüm dünyada İngiliz olmayan kitlelere yayılması gerektiğini, aksi takdirde bu geleneğin yok olacağını söylemişti. Ruskin’in bu açılış konferansı notu çoğaltıldı ve başta ChecilRhodes, Arnold Toynbee, Alfred Milner olmak üzere pek çok yönetici ve aydın tarafından sonraki on yıllarda hem İngiliz hegemonyasını geliştirmek için temel konsept olarak kullanıldı. Şarkiyat çalışmaları bu konsepte alt yapı teşkil etti. İngiltere’nin hegemonya konsepti geri planda küresel sermayenin tek bir dünya devleti kurma hedefine de temel teşkil ediyordu. 5 Şubat 1891’de CecilRhodes ve William Thomas Stead“yeni dünya düzeni” hedefi için gizli bir cemiyet oluşturdular. Rhodes’in lider olduğu bu cemiyetin icra komitesinde Stead, Brett (LordEsher) ve Alfred Milner bulunuyordu. Cemiyete yardım eden iç halkada Arthur (Lord) Balfour, (Sir) Harry Johnston, Lord Rothschild, Albert (Lord) Grey ve diğerleri vardı[3]. Dış halkayı ise daha iyi tanınan Yardımcılar Birliği (Association of Helpers) oluşturuyodu ki, bu yapı daha sonra Milner tarafından Yuvarlak Masa (RoundTable) olarak organize edildi. Bugün bu cemiyetlerin uzantıları ABD’deki CFR, Trilateral Komisyon, Bildelberg Grubu, İngiliz Milletler Topluluğu’nda Milner’sKindergarden, Chatham House gibi kuruluşlarda devam ediyor. Uluslararası bankerJames Warburg, 7 Şubat 1950’de Amerikan Senatosu’nda yaptığı konuşmada şöyle diyordu; “Sevelim ya da sevmeyelim Dünya Hükümeti’ni kuracağız. Mesele bunu fetihle mi yoksa rıza ile mi yapacağımız[4]”. Avrupa ve ABD’deki uluslararası bankerlerin yeni dünya düzeni kurma planına göre tek bir dünya hükümeti ile dünyayı yönetilecekti. Bugün bu planın içinde, dünya nüfusunun bir milyardan aşağıya çekilmesi ve dünya kaynaklarının küresel oligarkların kullanımına bırakılması var.

Modern demokrasinin 250 yıllık bir geçmişi var. Bundan öncesinde; toplumlar, zenginlik ve kaynaklar üzerinde mutlak otorite kurmuş güçlü kişiler vardı. Amerikan anayasasını yazan Thomas Jefferson, John Adams gibi isimler demokrasiyi %51’în %49’a tahakkümü olarak görmüşlerdi. ABD tarafından demokrasi kartı ancak Birinci Dünya Savaşı sonuna doğru Woodrow Wilson’un meşhur prensipler dizisi ile ortaya sürüldü. Ancak, o dönemde Ortadoğu’yu paylaşma derdinde olan Avrupalı güçler tarafından dikkate alınmadı. 1898’den beri Princeton Üniversitesi başkanı olan Woodrow Wilson’u 1912’de başkan yapan J.P. Morgan and John D. Rockefeller’in parası idi. Wilson’un ulusal bankacılık kanununu çıkaracağını düşünen Morgan, büyük bir medya kampanyası başlatmıştı. Federal Rezerv Kanunu (theGlass-Owen Bill) istedikleri gibi 23 Aralık 1913’de Kongre’den geçer geçmez Wilson tarafından imzalandı. Böylece özel bankaların önü tamamen açıldı ve devlet garantisine de alındı.Küresel sermaye, Komünizmi tek dünya devletine giden en kestirme yol olarak gördü ve destekledi.Bolşevik devrimi, ABD Başkanı Woodrow Wilson’u kukla gibi kullanan Rockefeller’in sağladığı para ile LordAlfredMilner ve KuhnLoeb tarafından finanse edildi[5]. Bolşevik Devirimi’nin arkasındaki dünyanın en güçlü ve en zengin insanları; uluslararası komünizmden korkmuyorlardı çünkü onu kontrol edebileceklerini düşünüyorlardı.Küresel finans sistemini kontrol eden güçlü bankacılık aileleri temel olarak iki yöntemle güç ve etki kurdular[6]; (1) Ülkeleri borçlandırmak ve borçları az bulunan bir meta (genellikle altın) üzerinden ödetmek. (2) Tüm mali vasıtaları kontrol altına almak, özel bankacılığın çıkarları için kullanmak. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte küresel sermayenin merkezi Londra’dan Wall Street’e taşınırken, “demokrasi geliştirme” ABD hegemonya politikalarının ana unsurlarından biri oldu. ABD hegemonyası temel olarak iki yöntemle kendine vekil devletler oluşturur; (yumuşak güce dayalı demokrasi geliştirme ve kalkınma projeleri ile) rejim restorasyonu ve (sert güç kullanımı sonrası yeniden devlet kurma şeklindeki) ülke inşası (nationbuilding)[7]. Bu makalede, yeni dünya düzenine giden yolda ABD’nin sivil müdahale yöntemi olarak demokrasi geliştirmenin geldiği aşamayı ve geleceğini sorgulayacağız.

            Küresel Sermaye ve Demokrasi Geliştirme Kurgusu

İkisi de Yahudi kökenli olan İsviçre-Basel’deki Rothschild ailesi ile ABD’deki Rockefeller ailesi küresel sermayenin iki ana koludur. Bu sistem İsviçre Basel’de Rothschild’in başında olduğu BIS (Uluslararası Ödemeler Bankası) tarafından yönetilir. Küresel sermayenin para planlama merkezi (City) Londra’dadır. Aksiyon merkezleri ise Wall Street, Belçika-Brüksel ve Singapur’dadır. Rockefeller’in ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR), kurulduğu 1921 yılından beri dış politikada salt açık-diplomatik olayları yönlendirmekle kalmamış, örtülü operasyonların ana hatlarını da çizen bir güç niteliğine sahiptir. Federal devlet kadrolarının seçiminden, dışişleri görevlilerinin atanmalarına kadarCFR’nin etkisi kaçınılmazdır. ABD tahvilleri ve borcundan beslenen New York’un finans kesimi 2008 krizi ile astronomik karlara ulaştı. IMF, küresel sermayenin finansal polisidir ve Amerikan-İngiliz ekseninin dayatmalarını yapar. Borç tuzağına düşürülen ülkelerin tekrar borç alabilecekleri New York ve Londra bankalarından başka adres yoktur[8]. Bu bankaların verdiği krediler olan Amerikan yardımı, borçlu ülkelere hiç uğramadan özel bankaların cebine giden ve IMF yolu ile doğal kaynaklarına el konulan acımasız bir oyunun aracıdır. Oyunun temel kuralı küreselspekülatörlerin milli paralara saldırması sonucu devalüe edilen paranın değerini yitirmesi ile para basma gücünün bu bankalar karşısında kaybolmasıdır[9]. Merkez bankalarının gücü bu spekülatörler karşısında oldukça sınırlıdır. Para politikalarını elinde tutan kredi kuruluşları, devlet bütçesini dondurabilir, ödeme planını düzenleyebilir, milyonlarca çalışanın ücretlerine karar verebilir, üretim ve sosyal programlarını çökertebilir. Bu oyun, demokrasi ve kalkınma görüntüsü altında ülkelerin iç dinamiklerin ve kaynaklarının ele geçirilmesi, borç batağına düşürülerek ülke egemenliklerini yok edilmesi ve küresel sermayenin önündeki en büyük engel olan “millileştirme”ye karar verecek, ulus-devlet yapılarının yok edilmesidir. Demokrasi projeleri, siyasi kapsamda hedef alınan ülkelerde insan hakları görüntüsü altında etnik ya da dini gruplar ve azınlıkların bölünmesinin teşvik edilmesi, ulus-devletin “ulus” olma özelliğinin yitirilmesi, devletin “milli” kararlar verebilme yetisinin yok edilmesi amacını taşımaktadır. Bu amaçla, devletin içeriden ve dışarıdan egemenliğinin sınırlandırıldığı “ağ stratejisi” uygulanmaktadır.

            ABD, demokrasi geliştirmede birkaç kanala sahiptir. Ulusal Demokrasi Vakfı (NED[10]), demokrasi geliştirme işindeki en büyük NGO’dur ve dört alt unsuru bulunmaktadır; NDI[11], IRI[12], Bağımsız Özel Teşebbüs Merkezi (CIPE[13]) ve Dayanışma Merkezi (ACILS[14]). NED yaklaşık 70-80 miyon dolar olan yıllık bütçesinin %55’ini bu dört unsur vasıtası ile dağıtmakta, geri kalanını küresel işler üstlenmiş diğer demokrasi geliştirme teşkillerine aktarmaktadır. NED bütçesine ihtiyaca göre pek çok ilave yapılmaktadır. NED ve (sırası ile Demokrat ve Cumhuriyetçi Partideki) uzantıları olan NDI ve IRI, dünya genelinde 70’den fazla ülkede rejim restorasyonu için çalışmaktadır. NDI ve IRI; NED, USAID, Dışişleri Bakanlığı, BM Kalkınma Fonu (UNDP), yabancı hükümetlerin yardım ajansları ve özel sektörden destek almaktadır. CIPE, demokrasi geliştirmede pazara dayalı reformları desteklemekte, iş dünyası, ticaret odaları ile işbirliği yapmaktadır. ACILS ise daha çok sendikalar ve işçilere odaklanmaktadır. Son 30 yıldır USAID, NED’in öncü rolü rağmen,demokrasi geliştirmeye dünyadaki herhangi bir örgütten daha fazla kaynak, enerji ve dikkat sarf etti[15]. USAID, 1990-2008 arası dönemde 120 ülkede 8.47 milyar dolar dağıttı. Bunların dışında Seçim Sistemleri Uluslararası Vakfı (IFES[16]), ülkelerin özgürlük karnesini tutan Özgürlük Evi (Freedom House), Avrasya Vakfı (EF[17]), Carter Merkezi ve başta Açık Toplum Enstitüsü (OSI[18]) olmak üzere Soros Vakıfları ağı da demokrasi işinin önde gelen aktörleridir.Ortadoğu’da USAID, Dışişleri Bakanlığı Demokrasi, İnsan Hakları ve Çalışma Bürosu (DOS-DRL), Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi (MEPI) ve Milenyum Zorlukları İşbirliği belirli demokrasi işleri için ülke projelerine fon sağlamaktadır[19].

CFR, 1980’li yıllarda demokrasi geliştirme projelerine uygun olarak, yabancı ülkelerdeki politikacılarla ve sivil kuruluş temsilcileriyle doğrudan ilişkiler geliştirmiştir. CFR’nin hemen hemen tüm üst düzey yöneticileri ya NED, ya da NED’e bağlı örgütlerin yönetimlerinde yer almaktadırlar. Rockefeller Vakfı, Carnegie Şirketi (New York) ve Carnegie Endowmentfor International Peace dış politika, propaganda ve hükümetlere sızma konularında büyük fonlar kullanmaktadır[20]. Ford, Rockefeller ve Carnegie gibi vakıflar CIA’nın örtülü faaliyetleri için örtü sağlamakta, özel fonlardan gelen cömert paralarla CIA, sınırsız bir şekilde gençlere, sendikalara, üniversitelere, yayın organlarına ve diğer özel kurumlara ilişkin örtülü programlar uygulamaktadır[21]. Rockefeller kurumları sosyal kontrol ve sosyal mühendisliği (soy arıtımı) en önemli vasıtalardan biri olarak görmektedir. George Soros, sadece dünyanın önde gelen spekülatörü değil aynı zamanda Anglo-Amerikan mali yapısının ayak işleri memurudur. Ülkelerin yağmalanması için egemenliklerine el konulması işlerine yoğunlaşmıştır. Komünizm çökmeden çok önce Açık Toplum Vakfı ile mevzilenen Soros, Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik ve siyasi dönüşümünün aktörü oldu[22]. Soros, Mossad ve JacobLordRothschild ailesinin de içinde olduğu bir zincirin halkasıdır. Dünya genelinde pek çok kuruluş, araştırma merkezi, üniversite, çokuluslu şirket, istihbarat servisi, vakıf, siyasi parti uzantısı bu oyunun birer parçasıdırlar. Demokrasi geliştirme işi ABD’nin bir müdahale biçimi olarak; ekonomik, siyasi ve moral kaynakların açık ya da örtülü şekilde diğer ülkelerdeki rejimleri demokratikleştirmek için kullanılmasıdır[23]. ABD, 20. yüzyılın son çeyreğinde demokrasi geliştirmede bir başkandan diğerine değişen farklı stratejiler uyguladı. Jimmy Carter, Amerikan moral değerlerini kullarmak isterken, Ronald Reagan Sovyetler ile fikir savaşını kazanmak, Bill Clinton ise Soğuk Savaş sonrası ABD küresel angajman politikasını desteklemek için demokrasi, kalkınma ve insan haklarını geliştirme işine başvurdular.Demokrasi geliştirme işi seçimleri demokratların kazanmasını, bu ani değişiklik ise hazırda kukla adamları gerektirir.

            Demokrasi Geliştirmede Alınan Dersler

            1960’lardan beri uygulanan demokrasi projelerinin yarısı başarısız oldu. Latin Amerika’da Venezuela, Bolivya ve Ekvator’da ABD karşıtı rejimler ayakta kalmaya devam etti. ABD savunma bütçesi ile sert gücüne her yıl 600 milyar dolar ayırırken, yumuşak gücün kullanıldığı demokrasi ve kalkınma projelerine 38 milyar dolar harcama yapmaktadır[24]. İtalya, Batı Almanya, Portekiz ve İspanya’nın demokratikleştirilerek Avrupa bütünleşmesi ve NATO içine alınması bu yöntemin en başarılı ve en önemli adımı idi. Japonya ise en başarılı ülke inşası (nationbuilding) örneği oldu. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği, ideolojik çekişme içinde Güneydoğu Asya’dan Latin Amerika’ya pek çok coğrafyada demokrasi ve sosyalizmi yerleştirmek için karşı karşıya geldiler. ABD; Güney Kore, Tayvan ve Filipinler’de istediği rejimleri kurdu. Sosyalistler devrim için halk ve kurtuluş savaşlarına başvururken, ABD ise ayaklanmalara karşı harekât, kontr-gerilla gibi yöntemler kullandı. 1970’lere kadar CIA destekli örtülü operasyonlar ABD imajına büyük zarar verince onun örtülü işlerini açıktan yapmak için 1980’lerde Reagan ile birlikte ABD Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) kuruldu. Bu kurgu yavaş yavaşevrimleşerek ABD’ye yumuşak güç çatısı oluşturdu. Freedom House tarafından ülkeler yedi kategoriye ayrılarak demokrasi karneleri tutulmaya başlandı. Demokrasi geliştirme, hedef ülkenin içine siyasi sızma imkânı sağlıyordu ama asıl amaç ekonomikti. Ülkeler gelişmiş, az gelişmiş ve gelişmemiş diye üçe bölünerek kalkınma (gelişme) işleri USAID’in sahası içinde müdahale kurgusunu tamamladı.

            1990 sonrası Clinton yönetimin en önemli önceliği, demokrasi projeleri ile Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Batı kampına katılması idi[25]. Ancak, demokrasi geliştirme işleri her zaman başarılı olmadı.11 Eylül 2001 sonrası George W. Bush, Ortadoğu’da demokrasi geliştirmeyi stratejik önceliği olarak ilan etmişti. Afganistan ve Irak’ta demokrasi ancak silahlı ülke inşası sonrası gelebilirdi. Irak’ta seçimler ABD’nin istediklerini iktidara getirmedi. Afganistan’da savaş zaten kaybedildi ama Taliban, ABD’ye çıkış anlaşması için bile vize vermemektedir. Renkli devrimler esnasında ise Batı farklı bir role büründü; demokrasiyi desteklemek için değil rejimi değiştirmek için yardım etti. 2000 yılında Sırbistan’da Slobodan Miloseviç’in kovulmasında bir öğrenci grubu olan Otpor (Direniş), Amerikan hükümeti ve hükümet dışı kaynakları tarafından yüzbinlerce dolar ile desteklendi. Gürcistan’daki Gül Devrimi ve Ukrayna’daki Turuncu Devrim esnasında medya kullanılarak seçimlerde hile yapıldığı argumanı kullanıldı. Otpor’un Ukrayna’daki karşılığı olan Pora (Yüce Zaman) da Batılı hükümetlerden para amıştı. George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün (OSI) fonları da açıkça bu hareketlere verildi. OSI bununla da kalmadı, binlerce gence direniş için eğitim verdi.2009’a gelindiğinde ABD, Ortadoğu için yeni bir strateji arayışı içinde idi. Ortadoğu’da, kalpleri ve düşünceleri kazanmak üzerine kurgulu akıllı güç uygulamaları ile sosyal medya üzerinden tezgâhlanan Arap Hareketleri de Amerikan sevgisi ve demokrasisini getirmedi. İngilizlerin 1932’de yaptığı gibi Amerikalılar da Arap hareketleri ile diktatörün birini gönderip, öbürünü getirdiler. ABD, Mısır’da Müslüman Kardeşler yerine askerlere razı oldu. Libya her an bölünebilir, Tunus’ta ise eskiye göre değişen pek bir şey yok. Suriye, tam bir başarısızlık oldu ve ülke tıpkı Libya gibi uluslararası terör ve istikrarsızlığın batağı haline geldi. Bu arada ABD’nin 2009 yazında yılında İran’da desteklediği, 75 milyon dolarlık bir demokrasi geliştirme programı olan Yeşil Hareket’in de tam bir başarısızlık olduğunu unutmayalım. Son başarısızlık ise Ukrayna’da yapılmaya çalışılan rejim değişikliği operasyonu ile ABD tipi demokrasi geliştirme yönteminin tamamen dibe vurmasıdır.

            Amerikan dış politikasının sivil müdahale yöntemi olarak demokrasi geliştirme işleri son 30 yılda onun tek taraflı, yayılmacı, ulusal egemenliği hiçe sayan ve çifte standartlı yüzünü ifşa etti ve anti-amerikancı eğilimleri besledi[26]. Bugün ise bir yandan daha fazla realizm diğer yandan yeni ve proaktif fikirlere ihtiyaç duymaktadır. Obama, Ortadoğu’da demokrasi geliştirme işinde Bush’un yaptığı hataları tekrarladı ve o da başarısız oldu. Demokrasi ve kalkınma işleri seçilen ülke ile işbirliği halinde uluslararası normlar dâhilinde reformlar gerektirirken, uygulanan yöntem ABD’nin çıkarlarını gözeten haçlı seferleri olmaktan öteye gidemedi[27]. Arap Hareketleri esnasında AB, ayaklanmacılara para dağıtmakta o kadar yavaş kaldı ki kendi NED’i olan EED’yi[28] kurdu. ABD 1970’lerden beri 60’dan fazla ülkede demokrasi geliştirme oyunu oynadı ve rejim değiştirme işinin sonunun belli olmadığını gördü. Çıkardığı dersleri şu şekilde sıralayabiliriz[29];

            - Muhalefeti birleştirmek; ayakta kalmak isteyen rejim genellikle muhalif grupları bölünmüş tutmak ister ve bazılarını yanına çeker. 1986’da Filipinler, 1990’da Nikaragua, 2004’de Ukrayna’da muhalefet ortak bir lider etrafında birleştiği için başarılı olundu ancak, bir kez iktidar değişince de büyük ideolojik farklılıklar derin bölünmelere yol açtı. Bazen de ABD, Mısır’daki Muhammed El Baradey gibi yanlış liderler dikte etti.

            - Eski düzeni tamamen yok etmek; Bir ülkede iktidarın değişmesi rejimin eski kalıntılarının gittiği anlamına gelmiyor. Örneğin Tunus’ta Ben Ali gitmesine rağmen arkasında güçlü bir siyasi ve güvenlik mekanizma bıraktı. ABD için ideal rejim değişikliği Romanya’da Çavuşesku ya da Libya’da Kaddafi gibi hemen öldürülerek eski rejimin köklerinin silinmesidir. Öte yandan, Romanya, Ukrayna ve Gürcistan’da eski düzenin üzerine gelenler rejimin çabucak yozlaşması ile güçlerini kaybettiler.

            - Eski düzen ile anlaşmaya varmak; Eski düzenin unsurları tamamen yok edilemeyeceğine göre onları yeni sisteme entegre ya da nötralize etmek gereklidir. Irak’ta eski rejimin unsurlarının ellerinden özgürlükleri, varlıkları ve işleri alındığı için iç savaşın parçası oldular. 1974’de Yunanistan’da, 1982’de Falkland Savaşı’ndan sonra Arjantin’de olduğu gibi eski sistemin unsurlarına yeni düzende haklarının korunacağı, yargılanmayacakları gibi vaatler sunuldu. 
Geçiş süreci 1980’lerde Brezilya, 1990’larda Şili’de yapıldığı gibi zamana yayıldı.

            - Kuralları yeniden yazmak; ABD’nin kurduğu (demokratik) düzen yeni bir Anayasa gerektirir. Bazı temel hususların yasama, hükümet kararları veya referandumla gelmesi gerekebilir. İspanya’da siyasi reform kanunu 1975 yılında Franko’nun öldüğü yıl parlamentodan çıkmıştı. Türkiye 1982’de yeni başkanını yeni anayasa ile birlikte kabul etti. Polonya, 1982’de yeni başkanını anayasa değişiklikleri ile kabul ederken, yeni anayasa 1997’de geldi. Bosna 1996 ve Irak 2005’de olduğu gibi pek çok kez yeni anayasa Amerikalılar tarafından ya da denetiminde yazıldı. Bugün Arap hareketlerinin hala kaynamasının nedeni pek çok tarafı memnun edecek anayasa çalışmalarının sıkıntısıdır. Türkiye de böyle bir dönemeçtedir.

            - Aşırı uçları izole etmek; Herkes yeni ABD düzeninin parçası olamaz. Bunlar arasında eski iktidarın aile üyeleri başta gelir. Ancak, Filipinler’de Marcos, Endonezya’da Suharto ya da Tunus’ta Ben Ali gibi liderlerin aile üyeleri barış stratejisinin parçası olarak kullanıldı. Bunlar aslında rejim değişikliği için zaten içten çalışan rüşvetçi insanlardı. Kurulan geçiş hükümetlerinde mümkün olduğu kadar her grubun temsili sağlanmaya çalışıldı. Tek kural savaşa katılmamış ya da şiddete başvurmamış olmaktı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman anayasası yazılırken de bu şart öne sürülmüştü.

            Ukrayna, Venezuela ve Türkiye’de Demokrasi Geliştirme

            Arap Baharı’ndan sonra, halen üç ülkede eş zamanlı olarak demokrasi geliştirme operasyonları sürüyor; Ukrayna, Venezula ve Türkiye.ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA, NED ve uzantısı NDI, Carnegie Endowmentfor International Peace gibi NGO’lar Ukrayna’da ön cephededir. Arka cephede ise Chatham House, Black Sea Trust for Regional Cooperation (BST), German Marshall Fund, NATO Bilgi ve Dokümantasyon Merkezi, ABD ve Polonya’nın Ukrayna Büyükelçiliği ile Ukrayna, Beyaz Rusya ve Moldova’ya hedef alan Horizon Capital Advisers LLC bulunmaktadır[30]. George Soros, Ukrayna’daki bozguncu faaliyetleri için Uluslararası Rönesans Vakfı’nı kullanmaktadır[31]. Bu yapı 2013 yılında biraraya gelerek Bütün Ukrayna Birliği Yurdu (All-Ukrainian Union Fatherland) adı altında birleşik muhalefet cephesini oluşturdular. 2012 içinde NED’in Ukrayna’da harcadığı para 3.38 milyar dolardı[32]. Ayaklanmanın görünen nedeni, Başkan Viktor Yanukoviç’in AB yerine Rusya ile ilişkileri geliştirmek istemesiydi.Gerçek neden küresel sermayenin istediği IMF tarafından verilecek krediye karşılık Yanukoviç’in vergileri artırmayı ve parayı devalue etmeyi reddetmesidir.Ukrayna oligarkları, eylemleriyle birlikte kahraman ve milliyetçi oldular. Bunlardan en zengini olan Rinat Ahmetov, 300 bin kişi topladı. Diğer iki oligark olan Ukrayna Yahudilerinin lideri Igor Kolomoisky ve SerhiyTaruta, Rus işgaline karşı iki bölgenin valiliğini kabul etti. En zengin ikinci oligark olan Victor Pinçuk ise Londra ve ABD’de ki iş dünyası ile sıkı bağları yanında Brookings Institution ve George Soros ile özel bağları vardır[33].Pinçuk Vakfı, Soros’un Açık Ukrayna Vakfı’na entegredir. Yanukoviç’in bir darbe ile devrilmesinden sonra yeniden oluşturulan Ukrayna Parlamentosu başbakanlığa Arseniy Yatsenyuk’u seçti[34]. Küresel sermayenin adamı ve milyoner bir bankacı olan Yatsenyuk, gerçekte ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Avrupa ve Avrasya İşleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın seçimi idi[35].

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,


***