2 Ocak 2018 Salı

Pers Diplomasisi 5+1'e Karşı

Pers Diplomasisi 5+1'e Karşı



İstihbarat Araştırmaları Merkezi
06 Nisan 2015 Pazartesi

Pers Diplomasisi 5+1’e Karşı
      İran’ın nükleer programı konusunda İran ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) ve Almanya’dan oluşan “5+1” ülkeleri arasında, İsviçre’nin Lozan kentinde süren sekiz günlük pazarlık neticesinde 2 Nisan 2015’de uzlaşıya varıldığı açıklandı. Böylece 5+1’in kurulduğu 2006 yılı Haziran ayından bu yana sürdürülen müzakerelerde ilk kez böylesine ümitlenilen somut bir mutabakat/anlaşma sağlanmış oldu.
İran Ulusal Direniş Konseyi’nin,Arak’taki ağır su üretim tesisi ile 'Natanz’daki nükleer yakıt üretim tesisinin inşası hakkındaki detayları 2002 yılında açıklaması ve hemen ardından Batılı ülkelerin İran’ın nükleer silah geliştirdiği ya da geliştireceği konusunda endişelerini dile getirmesi ile başlayan zorlu maratonu kısaca hatırlatmakta fayda var.

2002 yılında İran tarafından yapılan deklare aslında biraz damecburiyetten kaynaklanıyordu. Nükleer çalışmalar konusunda Batılı istihbarat servislerinin elde etmeye başladığı bazı emareler İran’ı açıklama yapmak zorunda bırakmıştı. İran cephesinde çeşitli seviyelerden yapılan müteakip açıklamalarda nükleer çalışmaların düşük zenginleştirilmiş uranyum yakıtı üretme amacına yöneldiği ve barışçıl olduğu defalarca vurgulandı.Ancak Birleşmiş Milletler nükleer gözlemcisinin ve Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın (UAEA) Natanz’ıziyaret ettiği 2003 yılı İran’a yönelikşüphelere zemin hazırlayan bir yıl oldu. İran bu dönemde UAEA’nın ziyaretine müsaade etse de denetçilerinin numune almalarına izin vermedi. UAEA’nınziyaret sonucunda yayınladığı sonuç raporunda ise yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum izine rastlandığı vurgulandı.
Raporun ardından ABD’nin tavrında açıklıkla görülen sertliğe rağmen İngiltere, Almanya ve Fransa tarafından başlatılan diplomatik girişim sonuç vermişti. İran Almanya, Fransa ve İngiltere arasında Tahran Deklarasyonu olarak bilinen bir anlaşma tesis edildi. Anlaşmaya göre İranlı yetkililer UAEA’yla tam anlamıyla bir işbirliği içinde olacaklarını belirtmiş ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerini askıya alacaklarını vurgulamışlardı. Ancak anlaşma İran Parlamentosu’nda onaylanmadı ve uygulanmadı.[1]

MahmudAHMEDİNEJAD’ın 2005’de Cumhurbaşkanı seçilmesi yeni bir restleşme dönemini başlattı. Ahmedinejad, Batı ülkelerinin tüm tehditlerine rağmen Arak ağır su reaktörünün temelini attı. Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada İran’ın nükleer programını geliştirmeye hakkı olduğunu söyledi.
Bu meydan okuma kısa sürede karşılık görecekti. 2006 yılında BM Güvenlik Konseyi uranyum zenginleştirme ve balistik füze malzemelerinin ihracı ve ithaline yönelik İran’a ambargo uygulama kararı aldı. Resti restle yanıtlayan İranlı yetkililer, uranyum zenginleştirmeye yeniden başlayacaklarını duyuruyorlardı. 2006 yılının Nisan ayında ise Ahmedinejad, İran’ın nükleer teknolojiye sahip ülkelerden olduğunu ancak söz konusu teknolojinin silah üretmekte kullanılmadığını açıkladı.

İşte 2006 yılı Haziran ayında İran ile 5+1 Ülkeleri arasında başlayan sürece kadar olup bitenler özetle böyle. Sonrasındaki dokuz yılda ise ağır aksak ilerleyen bir müzakere takviminin yanı sıra İran’ın yaşadığı sarsıcı ambargo baskısına rağmen nükleer çalışmalarını genellikle aksatmadan yürüttüğü bir süreç yaşandı.




2013 yılı Haziran ayında Ahmedinejad’a göre ılımlı olarak tanınan Hasan RUHANİ’nin İran Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi nükleer müzakerelerin yeniden hızlanmasına neden oldu. Aslında her zaman bir şekilde sürdüğü iddia edilen ABD-İran gizli görüşmeleri bu süreçte daha fazla seslendirilmeye başlandı. Yaklaşan ABD seçimleri ABD’nin fazlaca inisiyatif almasına neden olurken bazı görüşmeler P5+1’deki partnerlerden de gizli tutuldu. 2013 yılı yoğun olarak Obama Ruhani telefon görüşmelerine sahne olmuştu. Bu görüşmeler ABD ve İran arasında 1979’dan bu yana meydana gelen ilk doğrudan temastı. Telefon görüşmesinin yanı sıra, ABD Dışişleri Bakanı ile İranlı mevkidaşı arasında gerçekleştirilen görüşmeler ise iki ülke arasında işbirliği döneminin başlangıcı olarak niteleniyordu. Bu süreç meyvelerini verecek ve 2013 yılı Kasım ayında İran ve P5+1 ülkeleri arasında bir geçici anlaşma imzalanacaktı. Anlaşma kapsamında İran’ın nükleer faaliyetleri kısıtlanıyor, yaptırımlar ise kısmen kaldırılıyordu.
2014 yılı Temmuz ayında ise geçici anlaşmanın süresi dört ay uzatılmıştı. Ancak süre sonunda nihai anlaşma sağlanamaması nedeniyle bu kez yedi aylık uzatma yapıldı ve bugünlere gelindi.Hedef 2015’in Mart ayında çerçeve anlaşması imzalanmasıydı.
İsviçre’nin Lozan kentinde toplanantaraflar arasında imza için Mart ayı sonu hedeflenmesine rağmen ancak 2 Nisan 2015’de uzlaşma sağlandığı açıklandı. Üzerinde uzlaşma sağlanan anlaşma maddelerine özetle bir bakalım.
-             İran, 19 bin santrifüjünün sayısını üçte iki oranında azaltarak 6104’e indirecek. 6104 santrifüjün 5060’ı uranyum zenginleştirme için kullanılabilecek.

- İran yalnızca başkent Tahran’ın yaklaşık 240 km güneyinde bulunan Natanz santralinde uranyum zenginleştirebilecek.
- Kum şehrinde bulunan Fordo Santrali, gelecek 15 yıl boyunca uranyum zenginleştirmede kullanılamayacak, ancak araştırma amacıyla ve nükleer fizik laboratuvarı olarak kullanılabilecek.
-             15 yıl boyunca yeni zenginleştirme tesisi kurulmayacak.
-             Arak’ta bulunan ve plütonyum üreten ağır su reaktörü, nükleer silah yapımına uygun olmayacak şekilde yeniden tasarlanacak.İran reaktöre yakıt ve ağır su transferi yapmayacak.
-             İran plutonyum saflaştırmak amacıyla yeniden işleme tesisleri kuramayacak.
- İran, yüzde 5’in üzerindeki tüm uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durduracak ve bu işleme imkân sağlayan teknik bağlantıları sökecek.İran, gelecek 15 yıl boyunca uranyum stoklarını yüzde 3.67’den fazla zenginleştirmeyecek ve 10 bin kilogram zenginleştirilmiş uranyumu azaltıp 300 kilogram uranyum bulunduracak. Zenginleştirilmiş uranyum stoğunun büyük çoğunluğu seyreltilecek veya deniz aşırı gönderilecek.Daha fazla zenginleştirilmesi (nükleer bomba için yüzde 90 zenginleştirilmiş olması gerekiyor) olanağını ortadan kaldıracak bir forma dönüştürecek.
-  İran, altı aylık dönemde uranyum stoğunu artırmayacak. Anlaşma tarihindeki mevcut stoğa eklenenler ise oksite dönüştürülecek.
-             Anlaşma 10 yıl boyunca izlenecek ve İran Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişlerini düzenli olarak kabul edecek.Natanz ve Fordo tesisleri için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine günlük erişim hakkı sağlayacak.
-             İran’ın taahhütlerini yerine getirmesi halinde yaptırımlar anında kalkacak. İran’ın anlaşmayı ihlal etmesi durumunda ise yaptırımlar anında yeniden uygulanacak.



Yukarıda ifade edilen ve öncelikle Barak Obama tarafından kamuoyuna duyurulan uzlaşma ABD’li yetkililerce bir anlaşma, İran’lı yetkililer tarafından ise mutabakat olarak nitelendirilmiştir.Gelinen aşamanın ABD tarafından anlaşma olarak nitelendirilmesinin en önemli sebebinin yaklaşan ABD başkanlık seçimleri olduğu söylenebilir. Başarının rüzgârından faydalanma isteği ile inisiyatifielde tutma güdüsü de göz ardı edilmemelidir. Nitekim Obama, uzlaşıyı "tarihi" olarak nitelendirmiş ve “Bu eşsiz anlaşma, Orta Doğu'da yeni bir savaştan iyidir" ifadesini kullanmıştır.İran açısından bakıldığında ise itidalli ve sabırlı bir yaklaşımın hâkim olduğunu ve ambargoların sonlandırılmasına ağırlık verildiğini görüyoruz. İran açısından henüz sadece bir mutabakat sağlandığının ifade edilmesi ile bir yandan iç kamuoyuna iplerin kendi ellerinde olduğu mesajının verilmesinin, öte yandan diplomasinin inceliklerini, esnekliklerini kullanarak en çok faydayı sağlamanın amaçlandığınısöyleyebiliriz.
İran’ın 5+1 ülkeleri ile görüşmelere başladığı 2006 yılından bu yana siyasi platformlarda gerçekleştirdiği oyalama muharebeleri sayesinde sağladığı diplomatik başarı hiç de küçümsenmemelidir. Arka planda en az 4 bin yıllık kadim Pers uygarlığının kazanımlarıolan İran’ın Mezopotamya, Mısır ve Anadolu uygarlıklarından transfer ettiği nitelikleri de harmanlayarak oluşturduğu usta siyaset geleneği nükleer müzakereler sürecinde de dikkat çekmiştir. Jeopolitik konumunun sağladığı avantajı (Dağ bloklarının sağladığı doğal koruma kalkanı, Basra körfezi ve Hint Okyanusu’na açılan deniz ticaret koridorunu kontrol etmesi, Asya-Pasifik ve Kafkasya bölgesine bitişik konumu, sahip olduğu enerji kaynakları vb.)İran’ı ABD açısından vazgeçilmez kılmaktadır. ABD’nin önümüzdeki dönem yürüteceği güvenlik temelli politikalarda İran’ın oynayacağı rol fazlasıyla önemli olacaktır. Bu nedenle ilişkilerin en kopuk olduğu zamanlarda bile diğer görüşme ortaklarından bağımsız olarak İran ve ABD arasında gizli temaslar olduğu söylenegelmiş ve bu söylemler yalanlanmamıştır. Yeniden Şah’lı günlere dönmek abartılı bir fantezi olsa da özellikle Ruhani sonrasında iki ülke arasında kurulacak ilişkinin geride kalan 35 yıldan çok farklı olacağı görülmektedir. Gelişme trendine girmesi umulan ABD-İran ve Batı-İran ilişkilerinin Türkiye’ye ve bölgeye etkileri nasıl olacaktır? İran’la birlikte mi karşı karşıya olmak mı?Biz mi değerliyiz İran mı? Bu sorular gündemi meşgul etmeyi sürdürmektedir.
Dünya petrol fiyatları, doğalgaz dengeleri ve buna bağlı olan diğer tüm sektörler üzerinde doğrudan ya da dolaylı etkisi olabilecek İran’ın, riski sınırlandırılmış bir bölgesel güç adayı ülke konumunda tutulması elbette önemlidir. Ancak İran sınırlandırılmış roller içinde kalabilecek midir? Bunu öngörebilmek için İran devlet geleneğinin felsefesine bakmamız gerekir. Her köklü devletin teokratik ya da kültürel misyon ve hedeflere dayanan tarihsel bir felsefesi vardır. Pers ekolünün getirilerine ilave olarak İran İslâm Cumhuriyeti’nde öne çıkan Şii temelli teolojik felsefe 12. İmamın Dünya’ya (Kum kentine) inmesi sonrasında kurulacak Dünya İslâm Devleti beklentisi üzerine inşa edilmiştir. Felsefede örtülü yayılmacılık isteği göze çarpmaktadır.
Bugün İran’da mevcut rejimin beka’sı ve bu dinsel idealin gerçekleşmesi için operatifve dinamik bir devlet yapısı işlemektedir.Ülke içinde ve dışında kararlı, amaca odaklı politikalar yürütülmektedir. Kısaca İran devlet işleyişinde ehemle mühim konular ayırt edilmiştir. Önümüzdeki dönemde ambargo şartlarının yumuşaması ve buna bağlı olarak ekonomik istikrar/özgüvenin tesisinin sağlanması neticesinde(Bu dönem 10 yıllık bir süreyi kapsayabilir. Aynı zamanda 2 Nisan Mutabakatı da 10 yıl süresince İran’ın nükleer çalışmalarının kontrolünü hedeflemektedir.) İran’ın bölgede oynayacağı rol bugüne göre fazlasıyla etkili olacaktır. İran’ınbunu sağlaması durumunda hangi küresel kutba yakın olunacağı önem arzedecektir. Ancak İran’ın kıvrak politikacılarının ağırlıklı olarak Çin ve RF ile sürmesi öngörülen güçlü ilişkilere rağmen başta Almanya olmak üzere Avrupa ve ABD ile de dengeli ilişkiler kuracaklarını söylemek mümkündür. İran istikrara kavuşacak ekonomisiyle iç tehdit unsurlarını da daha rahat pasifize edebilecektir.
Öngörülen bu koşulların gerçekleşmesi durumunda yayılmacı İran politikasının kimi ve nereyi hedefleyeceği düşünülmelidir. Bu muhtemelen öncelikle Irak olacaktır. Çünkü İran öteden bu yana Irak topraklarının bir kısmını kendi adına verimli düzlükler olarak adlandırmıştır.Dağ bloklarının sağladığı koruma kalkanlı coğrafi konumuna rağmen İran verimli düzlüklerden mahrumdur. Nüfusun büyük bir kısmı dağ eteklerinde kurulmuş şehirlerde yaşamaktadır. Irak’ın kuzey ve doğu bölgelerinde meydana gelebilecek karışıklıklar ve İran Rejimi’ne iltisaklı yapılanmalar İran için orta ve uzun dönemde tarihi Mezopotamya hülyalarına fırsat verebilecektir.
Burada önemli bir diğer husus da İsrail’in mutabakata ve İran’a yaklaşımıdır. Anlaşmadan sonra İsrail adına İstihbarat Bakanı Yuval STEİNİTZ tarafından yapılan açıklamada, tüm tehlikelere diplomasi ve istihbarat yoluyla karşı koymaya çalışacaklarını belirtilerek, "Başka seçeneğimiz kalmaması durumunda ise askeri seçenek de masada" ifadeleri kullanılmıştır. Bir istihbarat bakanının böyle bir açıklama yapması son derece doğaldır. Ancak İsrail’in ABD’nin desteği olmadan İran’a askeri müdahalede bulunma olasılığı son derece düşüktür. Yine de bu tür askeri seçenek söylemleri uzunca bir süredir İsrail’in devlet yapısı açısından motivasyon unsuru olarak kullanılmaktadır. İsrail İstihbarat Servisi MOSSAD’ın eski başkanı Meir DAGAN’ın2011 yılında yaptığı “Saldırı tek başına basit ve yanıltıcı bir kelime. Ama saldırıdan beş dakika sonra ne olacak kimse bunu sormuyor. Saldırıdan beş dakika sonra bölgesel bir savaşı kucağımızda bulacağız” şeklindeki ve emekli olduktan sonra 2012 yılında yaptığı “İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad dâhil İranlı liderler büyük ustalıkla konuyu işliyor ve buna göre adım atıyorlar. Durumun vahim oluşunu bilen İran’ın bu aşamada nükleer silah üreteceğini de düşünmüyorum.” şeklindeki sözleri ve “Devlet şiddeti uygulamak hoş görülemeyen sonuçlar doğuruyor. Askeri müdahaleyle İran’ın nükleer projesinin tamamen durdurulabileceği yönündeki düşünce gerçeği yansıtmıyor. Böyle bir askeri kapasite yok. Gecikme yaratılabilir ancak bu da sınırlı bir süre olacaktır”açıklamaları hafızalarımızdadır. Önemli bir başka İsrail İstihbarat önderi Rafi Eitan[2] ise İran’ı nükleer bir güç haline gelmekten vazgeçirmenin mümkün olup olmadığı sorusuna şu yanıtı vermiştir. “Hayır, en sonunda bombalarını yapacaklar. Bununla mücadele etmenin yolu rejimi değiştirmek ki bu konuda da gerçekten çok başarısız olduk. Defalarca bize başvurup yardımımızı isteyen muhalif grupları desteklememiz lazım. Aksine bizler kendilerini hep eli boş gönderiyoruz.”[3]demiştir. Burada Netenyahu’lu İsrail Yönetimine açık ve güçlü eleştiriler göze çarpmaktadır. ABD Başkanı Obama’nın da uzlaşma sonrasında yaptığı açıklamada İsrail Başbakanı Binyamin NETANYAHU ile bu konuda görüş ayrılıkları bulunduğunun "sır olmadığını" söylemesi ve"Eğer Netanyahu İran'ın nükleer silah elde edememesi yönünde en etkili yolu bulmaya çalışıyorsa, bu, (İran ile varılan anlaşma) en iyi seçenek" ifadesini kullanması önemlidir.Son olarak İsrail Başbakanı Benyamin NETANYAHU’nun “İran ile varılacak nihai anlaşmanın, İsrail’in var olma hakkının açıkça tanınmasını içermesi” önerisine ABD’nin karşı çıkması da durumu özetlemektedir. 
RF cephesinde ise gözle görülür bir memnuniyet gözlenmektedir. Rusya Sanayi ve Ticaret Bakanı Denis MANTUROV, “İran ile ticaretin her boyutunda ilişkileri geliştirmeyeve ülkesinin İran'la ortak projelere de katılmaya hazır olduklarını” söylemiştir.PressTv'nin haberine göre, İran ve 5+1 grubu arasında varılan 'Ortak Bildiri'yle ilgili açıklama yapan Rus bakan, İran'a yönelik yaptırımların kaldırılmasının ardından Rusya'nın İran'a, otomobil, uçak ve gemi satacağınıda dile getirmiştir.[4]

Lozan’da sağlanan 2 Nisan Mutabakatı ile gelinen noktada göze çarpan diğer bir husus mutabakatın İran halkı tarafından algılanışıdır. Anlaşmanın açıklanması sonrası özellikle Tahran’da insanların sokaklara çıkarak kutlama yapmaları önemlidir. Bu çoşkulu dışavurumlarda, ambargolar nedeniyle yaşanan kısıtlı ve pahalı yaşamın sona ereceği beklentisinin yanı sıra ambargolara karşı devlet ve milletle birlikte gösterilen iradenin galip geldiğine yönelik inanışın etkisi de bulunmaktadır.Mutabakat muhafazakâr çevrelerde eleştirilere neden olsa da kamuoyundaki genel algı sürecin kazanıldığı yönünde görülmektedir.İran Cumhurbaşkanı Ruhani de Tahran'da yaptığı açıklamada "İşbirliği anlaşmasıyla yeni bir dönem başlıyor kazan-kazan durumu sağlayan, karşılıklı saygıya dayanan bir yaklaşımı benimsiyoruz. Karşı taraf verdiği sözleri tutarsa İran da tutar. Verilen sözler tutulmazsa diğer seçenekler de masada olur." ifadesini kullanmıştır. Ruhani ayrıca "Yaptırımların amacı İran'ı masaya getirmek değil, İran'ın teslim olmasını sağlamaktı. Yaptırımların İran'ı masaya getirdiği söylemleri temelsizdir. Dünya ülkeleri bu anlaşmayla uranyumun İran'da zenginleştirilebileceğini kabul etti.” sözleriyle de iç kamuoyundaki kısmi tedirginliği aşmayı amaçlamıştır. Son olarak İran Dışişleri Bakanı Cevad ZARİF tarafından yapılan açıklamada: "Tüm dünyaya sözümüzü tuttuğumuzu ispatlayacağız ve herkese onların bizim için aradıkları bahaneleri göstereceğiz. Ancak milli çıkarlarımıza bir zarar geldiği anda o zaman ne yapacağımıza da biz karar veririz. Eğer iki ay içinde anlaşma şartları zarar görürse tekrar eski nükleer düzeyimize döneriz." ifadeleri kullanılmış ve kararlılık vurgulanmıştır.
Artık İran ile Dünya arasında yeni bir dönemin pencereleri açılmaktadır. Bu durum Batı bloku ile olduğu kadar İran’ı ambargo döneminde bir şekilde desteklemeye devam eden diğer ülkeler için de geçerlidir. Yeni dönemde en iyi konumlanması gereken ülkelerden biri de Türkiye’dir. İran’la ilişkilerimiz çok uzun dönemli bir barışa şahitlik etmektedir. IV. Murat’ın  Bağdat'ın İranlılardan tekrar alınması ile sonuçlanan Bağdat Seferi’nin ardından Safevî Devleti ile imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan (Türkiye-İransınırını belirleyen barış antlaşması) bu yana iki devlet arasında ciddi hiçbir sıkıntı yaşanmamıştır. Uzun soluklu bu barış döneminde bölgenin iki büyüğü olarak dengeler her dönem itinayla muhafaza edilmiştir. İran’ın klasik etki yayma politikası özellikle İslâm Devrimi’nden sora yürüttüğü rejim ihraç gayretleriyle belirginleşse de bu gayretler Türkiye’ye de mevzii başarılardan öteye gidememiştir. Türkiye açısından bakıldığında ise son çeyrek yüzyılda İran’la ilişkiler hep bir handikap oluşturmuştur. NATO ve AB bakış açılarının yanı sıra İsrail’in tehdit algılamasının yarattığıklasik Batı yaklaşımları Türkiye-İran ilişkilerinde kontrollü bir güvensizlik yaratmıştır. Belli bir süre Türkiye için İran tehdit/risk algılamasında öncelikli konumda bile olmuştur. Burada başat unsurunBatı zorlamalarının yarattığı bakış açısı olduğu kadar İran’ın etki yayma politikasına karşıgeliştirilen doğal bir tepki olduğunu da söyleyebiliriz.

İran Devrimi’nin yarattığı ilk olumsuz etkilerin atlatılması neticesinde 1990’lı yılların sonundan itibaren Türkiye’de İran ile doğal ve güçlü ilişkiler kurulmasına yönelik bir irade belirmeye başlamıştır. İki sınırdaş ülke arasında olması gereken güçlü ilişkilerin(ABD-Kanada, Almanya-Fransa, RF-ÇHC vb.)Türkiye ile İran arasında da kurulması son derece önemli ve gereklidir. Devletler arasında karşılıklı çıkar ve kazan-kazan temelli ilişkiler sağlıklı ve uzun solukludur. Hiçbir ülke yüzlerce, binlerce km uzaktaki başka ülkelerin çıkarlarının korunması adına kendi çıkarlarını gözardı etmez ve edemez. Biz Türkiye olarak Fransa’yıAlmanya’dan, Kanada’yı ABD’den izole edecek bir talepte bulunabilir miyiz? Bulunsak da ciddiye alınır mıyız? Bu talebi RF ve ÇHC yapsa da bir şey değişmez. Bunun tersi de geçerli olmalıdır. Komşularımızla ilişkilerimizin durumuna ve seviyesine de biz karar vermeliyiz.Bu ilişkilerde dolaylı yönlendirmelere karşı da dikkatli olmak gerekmektedir. Aksi halde bugün yaşadığımız komşularla yüksek sıkıntılı süreçleri yaşamak elzem olacaktır.
Gelelim Türkiye-İran ilişkilerinin müteakip dönemde nasıl etkileneceğine. 2014 yılı verilerine göreTürkiye’nin İran'a4 milyar dolar ihracatı9.8milyar dolar ise ithalatı bulunuyor.2013 yılına göre İran’a ihracatımız %57.4 artmış. Bir önceki yıla göre ihracat artışında İran Suriye’den (%60.8) sonra ikinci sırada.[5] Türkiyeİran içinyıllık 10 milyar metreküplük doğalgaz talebi ile Rusya’dan sonra ikinci doğalgaz tedarikçisi durumunda bulunuyor. Batı’nın yaptırımlarına rağmen petrolde ise Türkiye’nin talebinin yüzde 30′una yakın bir bölümünü İran karşılıyor.[6]

2 Nisan 2015’de üzerinde anlaşma sağlanamayan ve zamana bırakılan hususlar[7] ayrı olmak üzere ABD ve Batı ülkeleri İran’ın koşullara sadık kalması halinde önümüzdeki altı ay boyunca yeni yaptırım uygulamayacaklarını ifade ettiler.İran'ın taahhütlerini yerine getirdiğine dair UAEK'dan onay gelmesi durumunda iseAB, İran'ın nükleer programı sebebiyle uygulanan tüm ekonomik ve mali yaptırımları kaldıracağını açıkladı.Bu gelişmeler ışığında yaptırımların kapsamının sınırlandırılması ve azaltılması olasılığının güçlenmesi Türkiye’nin İran’la altın ve değerli madenler başta olmak üzere ticaretine kolaylıklar getirebilecektir. Ambargo döneminde özellikle imalat sektöründe sıkıntı yaşayan İran’a ihracatta öne çıkacak başlıca ürünler tıbbi malzemeler, demir-çelik, makine parçaları, mineral yakıtlar/yağlar, plastik, hububat, vb. olabilecektir. Öte yandan başta hava ulaştırma araçlarının onarım ve bakımları (İran için son derece sıkıntılı bir alandır.)olmak üzere birçok alanda yeni fırsatlar yaratılabilecektir. Nitekim Maliye Bakanı Mehmet Şimşek İran'a yönelik ekonomik yaptırımların kalkmasını sağlayabilecek bu anlaşmanın Türkiye'nin İran'la ihracatını artırmasına yardımcı olacağını ve küresel petrol fiyatlarını düşürebileceğini belirtmiştir. Petrol fiyatlarının düşmesi pek tabi Türkiye’ye olumlu etkiler sağlayacaktır. Ancak bu bir olasılıktır. Özellikle Orta Doğu ve Arap yarımadasında yaşanan ve yaşanacak karışıklıklar buna imkân vermeyebilir.
Diğer taraftan İran ambargo döneminde tersine mühendislikle suçlansa da savunma sanayiinde önemli çalışmalar yapmıştır. Kara, deniz ve hava muharebe araç ve sistemlerinde milli kazanımlar sağlamıştır. Gelişen İran savunma sanayii ile türlü iç sıkıntılara rağmen milli savunma sanayiini geliştirme çalışmalarını sürdüren Türkiye arasında yakın gelecekte müşterek çalışma alanları yaratabilir. Ortak projelerin yürütülmesi ülkeler arasında güven ortamının sürdürülebilir kılınmasını sağladığı kadardevletlerin birbirini kontrol etmesine de imkân verir. BM kararları engel olmadığı ya da sınırlamadığı sürece İran’la yürütülebilecek ortak projeler İran’ın kapasitesini de daha iyi anlamamızı da sağlayacaktır.
Siyasi açıdan bakıldığında ise sorunlarını hal yoluna koymaya başlayan İran’ın etki alanını artırması Türkiye açısından risk olarak görülse de fırsatları da beraberinde getirebilecektir. Daha önce vurgulandığı üzere jeopolitik konumu nedeniyle küresel güç odakları ve özellikle ABD açısından özel bir öneme sahip olan İran’ın yeniden ABD ve Batı eksenine çekilmeye çalışılabileceği beklenebilir. Ancak İran’ın ihracatında ve ithalatında birinci sırada ÇHC’nin bulunması, ithalatında RF’nin dördüncü sırada yer alıyor olması, son dönemde bölgesel siyasi ve askeri sorunlarda İran’ın RF ve ÇHC ile aynı safta yer alması, Şangay İşbirliği Örgütü’ne şimdilik gözlemci statüsünde de olsa dâhil olması ve yakın gelecekte tam üye olma olasılığının güçlenmesi[8]İran’ın gelecek şekillenmesinde çok değerli kriterlerdir.Bu kriterler çerçevesinde Türkiye mutlak suretle dış yönlendirmelerden uzak, milli hassasiyetlerine ve çıkarlarına uygun tutarlı bir politika izlemelidir. İran’la sağlanacak kapsamlı işbirliği olanakları her iki ülkenin küresel etkilerden en az zarar göreceği ve hatta yeni fırsatların ortaya çıkacağı doğal süreçleri de yaratacaktır. İki kadim uygarlığın (Türk ve Pers uygarlıkları) 21. Yüzyıl’da sağlayacakları iş birliği ve paylaşımlar bölgeye olduğu kadar Dünya uygarlığına da katkı sağlayacaktır.

   DİPNOTLAR                                                            

[1] İran, Ahmedinejad’ın seçilmesinden iki yıl sonra, 2007’de de anlaşmayı askıya aldığını açıkladı.
[2] Mossad’ın en fazla tanınan ajanlarındandır. Uzun süre MOSSAD'ın operasyonlardan sorumlu müdür yardımcılığını yaptı. Ünlü Nazi Subayı Adolf EİCHMANN'ın 1960 yılında Arjantin’de yakalanması operasyonunu gerçekleştirdi.
[3] Hürriyet (http://www.hurriyet.com.tr/) 31.01.2012
[4] İran TurkishRadio (http://turkish.irib.ir/) 05.04.2015
[5] Hürriyet (http://www.hurriyet.com.tr/)  03.01.2015
[6] http://www.enerjigazetesi.com/04 Nisan 2015
[7] - Yaptırımların kaldırılma tarihi (İran yaptırımların en kısa zamanda kaldırılmasını istiyor. ABD ise İran’ın anlaşmaya uyduğunu kanıtlaması halinde yaptırımların kaldırılacağını vurguluyor.),
     - Denetlemeye tabi tutulacaktesislerin kapsamı (ABD, İran’daki askeri üsler de dâhil olmak üzere tüm nükleer tesisleri denetime tabi tutmak istiyor.),
     - İran’ın nükleer yakıt stoğunun nasıl yok edileceği.
[8] Rusya Dışişleri Bakanı Sergey LAVROV, Türkiye'nin "Diyalog Ortağı Ülke" statüsünde bulunduğu Şanhay İşbirliği Örgütü'nün (ŞİÖ) bu yıl genişlemeye başlayabileceğini belirtirken halen "Gözlemci Ülke" statüsünde bulunan Pakistan, Hindistan ve İran'ın girme imkânına kavuşacağını açıkladı. (10 Eylül 2014)

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/istihbarat-arastirmalari-merkezi/2015/04/06/8172/pers-diplomasisi-51e-karsi


***