15 Ocak 2018 Pazartesi

AVRUPA BİRLİĞİ.. 40 YILDIR KAPIDA BEKLETİLEN BİRLİĞE ALINMAYAN ÜLKE TÜRKİYE, BÖLÜM 3

AVRUPA BİRLİĞİ.. 40 YILDIR KAPIDA  BEKLETİLEN BİRLİĞE ALINMAYAN ÜLKE TÜRKİYE, BÖLÜM 3


GÜMRÜK BİRLİĞİ’NE GİDEN YOL

Avrupa Parlamentosu (AP) 23 Kasım 1995 tarihinde 1/95 sayılı AT-Türkiye Ortaklık Konseyi Kararı’nı onaylayarak Gümrük Birliği (GB) önündeki son engelleri de kaldırmış oldu. Bu sonuç özellikle Türkiye hükümeti tarafından büyük bir başarı olarak karşılandı. Çünkü uzunca bir süre Türk tarafında demokrasisindeki eksiklikler ve öteden beri tartışma konusu olan insan hakları sorunundan ötürü AP’nin Gümrük Birliği için onayını esirgeyebileceği izlenimi uyanmıştı.

1964 tarihli Ortaklık Antlaşması’nın (Ort. An.) yürürlüğe girmesinden bu yana Gümrük Birliği’nin kademeli olarak kurulması her iki antlaşma tarafının da temel bir istemiydi. 1 Ocak 1970 tarihli Katma Protokol’ün (KP) imzalanması sadece bu birlik düşüncesinin somutlaştırılması anlamına gelmiyor, aynı zamanda GB’nin tamamlanması sürecinin bu tarihte başlatılmış olması açısından da önem taşıyordu. AET’nin (7 Şubat 1992’den beri de AB’nin) o zamanki üye devletleri Türkiye’den ithal ettikleri sanayi ürünlerinin gümrüklerini tek taraflı olarak kaldırmayı taahhüt etmişlerdi. Bunun karşılığında Türkiye de AET ülkelerinden ithal ettiği sanayi mallarının gümrüklerini kademeli olarak indirme yükümlülüğünü kabul ediyordu. Ayrıca, 1973’ten başlayarak 1995 sonuna kadar gümrüklerin Ortak Gümrük Tarifesi’ne (OGT) gitgide uyumu sağlanarak kararlaştırılan Gümrük Birliği tamamlanmış olacaktı.

Ancak yirmi yılı aşan bir süreden sonra GB’nin kesin olarak tamamlanması öncesinde AB’ye üye devletlerde çelişkili bir siyasî tartışma başlatıldı. Konu, Türkiye’deki demokrasi eksiklikleri, etnik çatışmalar ve Kıbrıs sorunuydu. Yunanistan’ın özgün siyasî yaklaşımından ötürü bu ülkenin tüm güçleri ve AB üyesi devletlerin “ortanın solunda” yeralan güçleri Gümrük Birliği’nin tamamlanmasını çeşitli nedenlerle engellemeye çalışıyorlardı. Ne var ki, ekonomik açıdan eşit gelişmemiş bölgelerin bütünleşmesinin (integrasyon) doğurabileceği sonuçlara bu tartışmada yer verilmiyordu. Ortaklık Konseyi’nin bir süre önce alınan kararının içeriği de tartışmalarda konu edilmiyordu.

GÜMRÜK BİRLİĞİ’NİN GERÇEKLEŞMESİ - ZORLU BİR YOL

GB’nin tamamlanması sürecinin son dönemi AB-Türkiye Ortaklık Konseyi’nin 34. toplantısıyla şekillendirilmişti. Sözkonusu, toplantı 8-9 Kasım 1993 tarihinde Brüksel’de yapılmıştır. AB heyetine Bakanlar Konseyi’nin o zamanki Başkanı M. Claes, Türk heyetine ise zamanın Dışişleri Bakanı H. Çetin başkanlık etmiştir. Arka planında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve buna bağlı olarak Türkiye’nin Yakın Doğu’da yeniden tanımlanan rolünün sözkonusu olduğu toplantıda öncelikle GB’nin 1995 sonuna kadar tamamlanması ve Türkiye’nin ithalat gelirlerinden (gümrük ve fonlar) vazgeçmesi konuları ele alınmıştır. İşlenmemiş tarım ürünleri ve demir-çelik mamülleri o zaman öngörülen Gümrük Birliği’nin kapsamı dışında tutuluyordu.

GB’nin tam olarak gerçekleşmesi Türkiye için AB’nin üçüncü ülkelere uyguladığı gümrükleri kabul etmesi anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, Türkiye AB üyesi olmayan ülkelere karşı da ithalat gelirlerinde % 40-50 oranında daha indirime gitmek zorundaydı. Bunun yanısıra Türkiye örneğin fon gibi ek gelirlerinden de vazgeçmek durumundaydı. Devlet Planlama Teşkilâtı’nın (DPT) o zamanki tahminine göre bu uygulama Türkiye için yaklaşık 2,9 milyar ABD Doları tutarında bir gelir kaybı doğuruyordu. DPT Başkanı Özfırat, GB’nin gerçekleşmesiyle GSMH’nın % 0,2 ve ihracatın % 2,5 artacağını ve çok yüksek seyreden enflasyonun % 8 azalacağını hesaplıyordu. Negatif kalemler olarak ise AB üyesi devletlere karşı ticaret açığının % 4 kadar daha artacağı, bunun 2,5 milyar dolara tekabül edeceği tahmin ediliyor ve Türkiye sanayinin rekabet baskısına maruz kalacağı ve bundan özellikle otomobil ile elektronik ve elektronik mallar üreten sanayinin etkileneceği düşünülüyordu.

Bu hesaplamalar daha sonra ortaya çıktığı gibi o kadar isabetli olmamasına rağmen, Türk Dışişleri Bakanı... bunu AB üyeliği yolunda bir aşama olarak nitelendirdi. Türkiye’deki hükümet çevrelerinde ve kimi basın organlarında da GB, AB üyeliğinin başlangıcı olarak görülmekteydi ve Gümrük Birliği’nin, Türkiye’nin AB üyeliğinin gerçekleşmesi arzusunu -en azından orta vadede- yerine getirmek üzere “tamamlayıcı adımlarla” genişletileceği beklentisi vardı.

...

Gümrük Birliği’nin son dönemi gerek Avrupa gerekse Türkiye tarafının bir dizi engel ve güçlükle karşılaştığı bir dönemdi.

Geçen on yıllık dönemin ayırt edici özelliği Avrupa’nın Türkiye politikasındaki değişiklikti ve bu dönemde karşılıklı ilişkiler en alt düzeyine gerilemişti. Avrupa tarafının Türkiye ile ilişkilerini yeniden canlandırmaya istekli olduğu, ancak Türkiye’nin Nisan 1987’deki üyelik başvurusu yaklaşık iki yıl sonra “sümen altından çıkarıldığında” anlaşıldı. Ve nihayet 1991 Ekim’inin sonunda zamanın Fransa Başbakanı Raymond Barre’nin üç yıl önce revaçta olan önerisine geri dönülerek Gümrük Birliği’nin KP hükümlerine göre tamamlanması düşünüldü. Türkiye’nin bu öneriye sıcak baktığını açıklaması üzerine, Avrupa tarafı fırsatı ganimet bilerek ilişkileri açıkça kendi çıkarına uygun bir şekilde düzenlemeye girişti. Bundan ötürü daha sonra yapılan görüşmelerde sadece GB’nin son dönemi ele alındı ve sosyal, hukuksal ve serbest dolaşıma ilişkin konuların kategorik olarak görüşmeler dışında tutulmasında ısrar edildi.

İlişkileri bu doğrultuda koordine etmek amacıyla 1993 yılında “Yönlendirme Komitesi” adı altında bir çalışma grubu kuruldu. Komite, Türkiye’nin AB’ye yakınlaşmasına olumlu bakan bürokratlardan oluşmaktaydı. Olası geciktirme ve engelleme girişimlerinden kaygı duyulduğu için Yunan tarafının bu komiteye katılmasına izin verilmedi. Türk hükümetince Yunanistan’ın bu dışlanması büyük bir zafer olarak değerlendirildi. Öyle ki, bu ülkenin görüşülerek kabul edilmiş ve yazıya dökülmüş bir antlaşma taslağına karşı fazla direnemeyeceği gibi safça bir düşünceden hareket edilmekteydi.

Resmî antlaşma metninde öngörülmeyen Yönlendirme Komitesi sadece 1993 yılında yedi kez toplandı. Buna paralel olarak teknik komisyonlar da birçok toplantı yaptı. Komite ve komisyonların yoğun çalışmalarıyla teşvik edilen ve Fransa, İngiltere ve Almanya’nın desteğiyle cesaretlenen yeni Başbakan Tansu Çiller, sosyal demokrat Yardımcısı Murat Karayalçın’la birlikte Gümrük Birliği’ne girmenin Türk hükümetinin temel hedeflerinden biri olduğunu 1994’te birçok kez ifade etti. Bu beyan ve iddiayı sıklıkla dile getirmesi, kendisini geri dönülmez biçimde bağlamasına neden oldu. Bu tarz bir politika sonucunda olası seçenekler için fazla hareket alanı kalmadı ve Türkiye hükümeti artık her ne pahasına olursa olsun “zafere” ulaşmak zorunda kaldı.

Ancak Çiller iç politika hesaplarıyla yaptığı açıklamalarının amacına ulaşacağından son derece eminken ve sükûnet içinde zaferin yani GB’nin otomatik olarak gerçekleşeceğini umarken, Avrupa tarafı -Çiller’in beklentisinin aksine- Yunanistan’ı sürekli vetosundan vazgeçirmeye istekli görünmüyordu. İş bununla da kalmadı, Yunanistan 1994 yılı başında AB dönem başkanlığını devraldığında, görevinin verdiği yetkiyle Yönlendirme Komitesi’ni tanımadığını belirtti ve AB-Türkiye yakınlaşmasını şu ya da bu şekilde engellemeye veya en azından Türkiye politikasına bağlı çıkarlarını korumaya çalıştı.

[Burada şu saptamayı yapmak gerekir ki, sadece Gümrük Birliği’nin tamamlanmasına yönelik strateji ile AB-Türkiye ilişkilerin yapısı değişti.] Başlangıçta, ortaklar arasında özünde eş değerde bir “alma ve verme” öngörülmüşken, ilişkilerin Gümrük Birliği etrafında kurulması iki antlaşma tarafı arasındaki dengeyi -Türkiye aleyhine olmak üzere- bozmuştur. Başka bir ifadeyle, AB’nin stratejisi tamamen tutmuş, AB Türkiye’yi eşit bir ortak olarak tanımadan kendisine bağlamayı başarmış ve böylece Türkiye pazarına girme amacına ulaşmıştır.

GÜMRÜK BİRLİĞİ VE İÇERİĞİ

AB-Türkiye Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında Antlaşma tarafları kapsamlı bir belgeyi kamuoyuna sundular. 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı olarak anılan bu belge altı bölüm ve on ekten oluşmakta ve 66 madde içeren dört alt bölüme ayrılmaktaydı. Belge GB’ye ilişkin genel kuralları ve GB’nin Gümrük Alanı (md. 3/3) ve mallarının menşeini (md. 3/1 ve 3/4) ilgili tanımlamaları içermekteydi.

Günlük Alman gazetesi Die Welt yeni kararı bir ortaklıkta normal olarak varılabilecek hedeften “çok daha iddialı bir proje” ve “hattâ tam üyelik görüşmeleri dışında Topluluğun şimdiye kadar yaptığı en ileri düzeyde anlaşma” olarak değerlendirmekteydi. Ancak sözkonusu karar o tarihte henüz kesinleşmemişti, şekilci bir hukuk açısından bakıldığında sadece AB-Türkiye ortaklık Konseyi’nin Gümrük Birliği’nin son dönemine girilmesi hakkındaki ortak görüşünün bir taslağı, kısaca bir “karar taslağı” niteliğindeydi. Bu taslak ancak 13 Aralık 1995 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nun onayından sonra “Ortaklık Konseyi Kararı’na” dönüştü.

Kaleme alınmasından önce Türkiye’de karar taslağı üzerinde yoğun tartışmalar yaşandı. Karardan yana olanlar bunun “ülke çıkarlarının korunması ve güçlendirilmesine” katkısı olacağı görüşündeydiler. Bu nedenle AB’nin, Gümrük Birliği’ne girilmesi için Türkiye’nin daha çok ödün vermesi gerektiği yolundaki talebinde haklı olduğunu savunuyorlardı. Buna karşılık muhalif sesler GB’nin “kapitülasyon ve vatana ihanetle” eşdeğerde olduğu ve bu yüzden engellenmesi gerektiği eleştirisi getiriyorlardı. Basın Konseyi başkanı ve tanınmış gazeteci Oktay Ekşi bu karar metnini değerlendirirken bunu “kapitülasyonlardan daha kötü” bir anlaşma olarak nitelendirmekteydi

...

TAM ÜYELİK OPSİYONU

Daha önce belirtildiği gibi, 1994 yılı Aralığı’nda Essen’de Doğu ve Orta Avrupa devletlerini AB tam üyeliğe götürecek bir strateji izlenmesinin kararlaştırıldığı bir AB zirvesi gerçekleşti. Zirvede Doğu ve Orta Avrupa devletleri için tam üyelik perspektifi sunan bu karar kapsamına Türkiye dahil edilmedi. Topluluk yetmişli yılların sonunda Türkiye’ye Yunanistan’la birlikte AT üyesi olmayı teklif etmiş olduğunu unutmuş görünüyordu.

Ancak bu teklif o vakitler sosyal demokrat Başbakan Ecevit tarafından geri çevrilmişti. Ecevit bunu eşit statüde bir ortaklığa davet olarak değerlendirmemiş, tersine AT’nin Türkiye’yi bir pazar olarak gördüğü kanaatine varmıştı. Bu değerlendirmenin gerisinde 1977-1979 yıllarındaki Ecevit hükümeti tarafından talep edilen mali yardımın AT tarafından kategorik olarak reddedilmiş olması yatmaktaydı.

AT tarafından getirilen Topluluğa girme önerisini değerlendirmek yerine, Ecevit hükümeti ülkenin ekonomik krizden ötürü KP’den doğan yükümlülüklerini daha fazla yerine getiremeyeceğini bildirmiş ve ilişkilerin beş yıllığına dondurulmasını Topluluktan talep etmişti.

Daha sonra 1979 yılında Demirel hükümeti döneminde ilişkiler yeniden canlılık kazandı ve kısa süre sonra tekrar AT üyeliği için başvurulup başvurulmaması gerektiği sorusu tartışılmaya başlandı. 1980 yılında ordu bir kez daha iktidarı ele geçirmemiş olsaydı, bu tartışmalar yeniden bir AT üyeliği başvurusuyla sonuçlanmış olacaktı. Bu başvuru ancak 7 yıl sonra, 14 Nisan 1987 tarihinde -Alman dış politikasının beklentilerinin aksine- yapılabildi. Bu başvuru -Türkiye’nin coğrafi konumu (Türkiye bir Avrupa ülkesi midir, değil midir?) tartışmalı olmasına rağmen- Roma Antlaşması’nın 237. maddesine göre yapılmıştı.

...

Türkiye üyelik dilekçesini 1987’de AT’ye iletildiğinde, AT’nin gündeminde ne bir ekonomik ve parasal birlik ne de bir EFTA genişleme turu vardı. Zamanın Doğu Bloku’nun Karşılıklı Ekonomik İlişkileri Geliştirme Konseyi (RGW)’nin çöküşü ve SSCB’nin dağılışı sonucu Orta Avrupa’nın AB’ye entegrasyonuna ilişkin sorunlar AB için bu sırada öncelikli öneme sahipti ve Türkiye’nin başvuru sorunu o nedenle geri plana düştü.

...

GB’nin son dönemine girilebilmesi için, bu konuya ilişkin 6 Mart 1995 tarihinde alınan karar taslağı uyarınca, “Kararın Ortaklık Konseyi’nce kesin kabulü için gereken onayı almak üzere, Avrupa Parlamentosu’nun görüşünün alınmasına” ihtiyaç vardı. Bu şekilde Avrupa Parlamentosu’nun öncelik hakkına uyulmuş olmaktaydı.

Artık iş AB Parlamentosu’nun oylama sonucuna bağlıydı. Oradan nasıl bir sonuç alınabileceği tam kestirilememişti. Çünkü süregelen işkence uygulamaları ve tutuklulara kötü muameleden ötürü Türkiye’nin insan hakları bilançosu her zeman olduğu gibi açık veriyor ve resmî insan hakları politikası önemli eksiklikler içeriyordu. Ayrıca, AB’nin görüşüne göre Kürt sorununda ve Kıbrıs meselesinde “siyasî bir çözüm” ortaya konulamamıştı. Avrupa Parlamentosu’ndaki oylama öncesinde Türkiye’de hızlı bir şekilde yapılan anayasa ve ceza yasası reformları da aynı şekilde tatminkâr bulunmuyordu.

Gümrük Birliği’nden büyük ekonomik çıkarları olan Avrupa’dan ihracat firmalarının artan baskısı karşısında Avrupa Parlamentosu, onayına sunulan 1/95 sayılı karara karşı çekinceleri olmasına rağmen ikircilikli tutumundan vazgeçmek durumunda kaldı... [Çünkü] Avrupa kaynaklı direkt yatırımların ve Türk firmalarıyla Joint-Venture’ların artacağı ve dolayısıyla “Orta Asya’ya daha kolay girme” imkânına sahip olunacağı beklentisi vardı.

Bu çabalar Türk tarafında da özellikle siyasî argümanlarla destek buldu. Zamanın Başbakanı Çiller, daha çok Gümrük Birliği’nin gerçekleşmesinde Batı’nın desteğini almak amacıyla teokratik eğilimli Refah Partisi (RP) karşı mücadeleye girişti. GB’ye gösterilen sürekli tepkiler, Gümrük Birliği’nin tamamlanması hissedilir biçimde yaklaştığında dinmeye başladı.

Bir tek Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi ciddiye alınacak, ancak polemik içeren eleştiriler getirmekteydi. Daha sonra Başbakan olan Erbakan, o vakitler GB’yi “gavurun uşaklığı” olarak değerlendirmekteydi. Erbakan’a göre “gavurlar onlar için (Çiller ve partisi DYP kastediliyordu) daha yüksek bir mevkiye” sahiptiler. “Onlar (gavurlar) yüzlerini ve arkalarını doğru yıkamayı bilmezlerdi.” Erbakan, GB’ye girmekten yana olan herkesi “din düşmanı” güçler olarak nitelendiriyordu. Zamanın bayan Başbakanı Çiller ise meseleyi tamamen farklı bir açıdan ele alıyordu. Çiller, Bonn ziyaretinin öncesinde 5 Aralık 1995 tarihinde Hürriyet gazetesine verdiği özel bir demeçte GB’ye ilişkin oldukça dikkate değer düşünceler ifade etmekteydi:

“Zamanında müdahale etmeseydik, AB’ye girme meselesi bugün gündemde olmazdı. Aralıkta mesele kendi haline bırakılmıştı. Mübalağa etmiyorum, neden söz ettiğimi biliyorum. Bu karar ABD’de alındı. Amerika, Rusya ile anlaşmıştı. Türk Cumhuriyetleri özel nüfuz sahası olarak Rusya’ya bırakılacaktı. Türkiye’ye Yakın Doğu’da askerî bir rol atfediliyordu. Bu global çerçeve içinde Amerika, Türkiye’nin Avrupa’yla yakınlaşmasını istemiyordu. Çünkü Amerika Türkiye’yi Avrupa’daki rakibi olarak görmektedir. Amerika Türkiye’nin Avrupa’yla değil, onunla (Amerika kastediliyor) iyi ilişkiler kurmasını istiyordu. Tercih buydu. Gümrük Birliği’nin geçen yılın (1994 kastediliyor) Aralığı’nda reddedilmesi tesadüf değildir. Olayın gerçek nedeni buydu. Bu inanılmaz bir olaydır. Gümrük Birliği etrafında kopan bütün fırtına bundan kaynaklanmaktadır. Türkiye’ye başka bir rol biçilmişti. Türkiye Yakın Doğu’da güvenlik bölgesi olacaktı. Amerikalıların Yakın Doğu’da askerî sıçrama tahtası olması düşünülüyordu. Kısacası; iş bitirilmişti. Kendi şahsi ilişkilerimle olayların akışını ben değiştirdim. Böylece doğru bir başlangıç mümkün oldu. Türkiye’yi bir seviyeye getirmek için fevkalade çabalar gösterdik. Tarihin akışını ve dünyanın önceden programlanmış düzenini değiştirdiğimiz düşüncesindeyim. Türkiye bu değişimi sağlamıştır. Tarihi bir olayı tersine çevirdik. Bunu biliyorum. Bu gerçek tarih karşısında takdir edilecektir ve tarih tarafından yazılacaktır. İnsanlar bunun hakkında yazacaklardır. Yönetenler bunu hatırlarına yazacaklardır. Bunu Gonzales söylüyor.”

Röportaj sırasında Çiller şu sırrı da ortaya koyuyordu: “Ben Jeanne d’Arc gibiyim ve tarihe geçeceğim.” Röportaj Alman basınında alaycı bir dille yankı buldu. Tageszeitung’da özellikle iğneli bir yorum bulunuyordu. “Periler Çiller’in aklını başından alıp, yerine ilham vermişler.” ...

Çiller’in görüşlerinin ilginçliği karşısında Türk gazetecileri de alaycı yorumlar yapmaktan kendilerini alamadılar. Örneğin Milliyet gazetesinden Talu şunları yazıyordu: “İnanılmaz. ABD Gümrük Birliği’ne karşı ve Türkiye’yi sadece sıçrama tahtası olarak kullanmak istiyor. Fakat birden Jeanne d’Arc ortaya çıkıyor ve bir anda güçlü Amerika’nın ve tarihin planlarını değiştiriveriyor. [...] Peki bunu nasıl başarıyor? İnanılmaz bir karşı koyuşla mı? Hayır, hayır, sadece ‘şahsi ilişkilerle’. Ne demek oluyor bu? Nasıl bir şahsi ilişki? Bir kravat mı hediye etti acaba? Yoksa başka bir şey mi hediye etti? Sevgili Türkiye, kendine gel! Aklını kaçırmak üzeresin!”

Uzun süredir beklenen oylama Avrupa Parlamentosu’nda 13 Aralık 1995’te yapıldı. Yukarıda değinilen ekonomik çıkarlar ve özel siyasî gelişmeler nedeniyle Gümrük Birliği büyük çoğunlukla kabul edildi. Oylamaya katılan 528 parlamenterden 343’ü GB lehine, 149’ü aleyhte, 36 üye ise çekimser oy kullandı. Geri kalan 98 üye ise oylamaya katılmadı. Dikkati çeken nokta, tüm Yunanlı üyelerin 1/95 sayılı karara karşı olmalarıydı.

Türkiye’deki genel seçimlerin hemen öncesinde alınan bu karar “Türkiye’nin Avrupa’ya siyasî entegrasyonunu sağlayan temel bir karar” olarak övüldü. Gümrük Birliği’nin önemi ekonomi politikalarına ilişkin ve ideolojik nedenlerle aşırı abartıldı.

Büyük sanayicilerin mesleki örgütü TÜSİAD Gümrük Birliği’ni daha gerçekçi bir biçimde değerlendiriyor ve Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanmasını “haklı bir talebin kabul edilmesinden başka bir şey olmadığı” biçiminde görüyordu. Dernek bu bağlamda şu görüşleri de dile getiriyordu: “Ancak bu hakkın elde edilmesi zorlu bir mücadeleyi gerektirmiştir. 13 Aralık bu nedenle Türkiye’ye yeni bir dönemin kapılarının açıldığı gün olarak tarihe geçecektir.”

...

TAMAMLANAN GÜMRÜK BİRLİĞİ’NDEN ÇIKARTILACAK DERSLER

Gümrük Birliği gerçekleşirken Ortaklık Antlaşması’nda hukuksal ve ekonomik unsurlarla birlikte yeralan sosyal boyut tamamen ihmal edilmiştir. Aynı şekilde, 1/95 sayılı kararda Topluluğu Kuran Antlaşma ile Avrupa hukukunu yorumlama yetkisi tanınan Adalet Divanı’nın işlevini ortaklık ilişkilerine açıkça yansıtmaktan da kaçınılmıştır. Özellikle bu nedenle yeni Ortaklık Konseyi kararının hükümleri tartışmalı kalmaktadır.

Öte yandan şu noktaya da işaret etmek gerekir ki, Türkiye’ye otuz beş yıldan fazla süren tam üyelik opsiyonuna rağmen, örneğin Topluluk organlarında karar süreçlerine katılma olanağı gibi AB’de olağan olan haklar hâlâ tanınmamıştır. Bunun yanısıra, Türkiye’nin Yunanistan’ın sürekli vetosu yüzünden Toplulukla “gerçek” bir siyasî diyalog kurma şansı olmamıştır. Oysa böyle bir diyalog Avrupa’ya ilişkin ve uluslararası sorunlarda oylamalara katılmasını mümkün kılması yanında, Türkiye için birtakım siyasî ve ekonomik reformların da önünü açabilecektir.

Fakat Gümrük Birliği diyalog olanaklarının kısıtlanmış olmasına rağmen gerçekleşmiştir. Türkiye ve AB arasındaki karşılıklı ilişkilerin tümü için sıkıntı yaratan Yunanistan vetosundan bu çalışmada birçok kez söz edilmişti; diğer AB üyesi devletler bu vetoyu aşmak için kararın kabulü yönünde büyük çaba göstermişlerdir. Kuşkusuz bunu 64 milyon nüfusa sahip gerçekten cazip, gümrüksüz bir pazara girmekteki çıkarları nedeniyle yapmışlardır. Yunanistan hükümetinin ikna edilmesinde Toplulukça bu ülkeye yapılan mali yardımların kısılması tehdidi baskı aracı olarak kullanılmıştır. Fakat Yunan tarafı her şeye rağmen serinkanlı hareket etmiş ve başarılı bir diplomasi yürütmüştür. Yunan hükümeti Kıbrıs Adası’nı AB üyesi adayı olarak kabul ettirebilmiştir. Üstelik de bunu Kıbrıs’a ilişkin uluslararası antlaşmalar bu sorunlarda Türkiye’ye de söz hakkı tanımış olmasına rağmen başarmıştır.

Gümrük Birliği gerçekleştirilmiş olsa da, bununla bağlantılı olarak söz verilen malî yardımlar Yunanistan’ın vetosu yüzünden şimdiye kadar yapılmamıştır. Bu vetoları önlemek neredeyse Türk siyasetinin 20 yıldır ilk sırada yeralan başarısız bir hedefi haline gelmiştir.

Ortaklık ilişkilerinin bugünkü şekillenişindeki bir başka eksiklik 1/95 sayılı karar hükümlerinin çok az yenilik ve farklılık getirmesidir. Kararın hükümleri daha çok 1970 tarihli KP’nin -yer yer ondan da kötü- bir kopyası niteliğindedir.

1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nın hükümleri 1964 Ortaklık Antlaşması’nın, 1970 KP’nin ve ek protokollerin hükümlerini -bu hükümler saklı kalmak kaydıyla- genişleten bir işleve sahiptir. Buna 1/95 sayılı kararın 1. maddesinde de işaret edilmektedir. Ancak burada sorun yaratan nokta, sözkonusu hükümlerin karşılıklı yükümlülükleri benzer, fakat her yerde aynı ifadelerle tanımlamamasıdır. 1/95 sayılı kararın hiçbir yerinde mevcut antlaşma metinlerinden hangisinin uygulamada esas alınacağına işaret edilmediğinden, bu durum ileride kimi yorum sorunlarına ve büyük olasılıkla hukuki uyuşmazlıklara yolaçacaktır.

Bu tür özensizlikler ve -bütün olarak bakıldığında- yeni kararın kimi hükümlerinin esnek ve karışıklık yaratacak anlatım biçiminin, taraflardan her ikisinin de çıkarına uygun olması mümkün değildir. Daha da düşündürücü olanı böyle bir Ortak Kararın Türkiye gibi uluslararası ilişkilerde tecrübeli bir ülkenin arzu edilmeyen siyasî niyetlere alet olabileceğini iyi bilmesi gerekirdi. Avrupa’nın çeşitli kuruluşlarına üye olan bir devletin temsilcileri olarak sorunların çözümü konusunda bilgi sahibi olması gereken Türk tarafının temsilcilerinin böyle bir antlaşma (=karar) metnini içlerine nasıl sindirmiş olmaları sorgulanmalıdır.

Bu açıklanamaz tutum AB uzmanı, İstanbul Üniversite’den Prof. Kazgan’ı şu yoruma sevketmiştir: “Türkiye’nin Gümrük Birliği’nin gerçekleştirmek için birtakım çabalar içine girmesi bir şekilde anlaşılabilir; fakat Türkiye’nin 6 Mart 1995 tarihli bir kararı imzalamış olması akıldışıdır: Avrupa tarafı bize karşı çıkarlarını koruyor, ancak biz bunun için bir zorunluluk görmüyoruz. Bu adımın sadece iki açıklaması vardır. Ya imzalayanlar o sırada tam olarak neyi imzaladıklarını anlamamışlardır, ya da AB-Türkiye ilişkilerini ne pahasına olursa olsun kurtarma paniğiyle kaygıya kapılmışlardır. Ben Türk tarafının karardan doğan yükümlülüklerini yerine getirebilecek durumda olacağını sanmıyorum.”

SONUÇ

Türkiye ve AB arasındaki ortaklık ne yazık ki, tarafların karşılıklı ilişkilerinden doğan sorunlara çözüm imkânları sunacak ve bilgi akışını sağlayacak kanalları açacak olağanlaşmış otomatik bir sistem oluşturamamıştır.

AB’nin Türkiye ile ilişkilerini belirleyen motifin bu kurumun ülkemiz üzerinde yaptırım gücüne sahip olma isteği olduğunu görüyoruz. Ortaklık Antlaşması’nın öngördüğü tam üyeliğe hazırlık süreci Türkiye ile Avrupa arasında gerçekten eşitlik bazında bir işbirliği sağlayabilirdi, ancak AB’nin, ilişkilerde büyük sorunlara yolalmadan tek taraflı çıkarlarını bu ortaklığın ilkelerini yerine getirmeden de sağlayabileceğini saptaması bu süreci sekteye uğratmıştır. Eğer gerçekten yapılan antlaşma baştan itibaren ciddiye alınsaydı ve antlaşmanın amacı olan yakınlaşma için gerçekçi bir yol bulunabilirdi. Bu süreçte belirleyici olan partner AB olmuştur.

İşbirliği tarafların kooperatif çalışması demektir. Türkiye-Avrupa ilişkilerinde ise, ’70’li yıllarının sonundan itibaren Avrupa’nın kooperatif davranmaktan kaçındığını görüyoruz. Daha önce ’60’lı yıllarda ve ’70’li yılların başlangıcında jeopolitik öneminden dolayı Türkiye’ye duyulan ilginin daha büyük olduğunu ve “kapsamlı Türkiye politikaları” üretilmek istendiğini görüyoruz. Bu Türkiye politikasının amacı da bu ülkeyi adım adım topluluğa yaklaştırmak ve böylelikle tam üyeliğe getirmekti. Aşağıda belirteceğim önlemler sadece Türkiye Avrupa pazarına girişi sağlamak için değil, aynı zamanda tam üyeliğe dönüktü.

• Sanayi ürünlerinin AT/AB pazarına girişlerinde kolaylık sağlanması ve gümrüklerin kaldırılması,

• En geç 31 Aralık 1995’e kadar tarafların gümrük birliğini gerçekleştirmiş olmak,

• En geç 1 Aralık 1986’ya dek tarafların işgücünün serbest dolaşımını adım adım sağlamak,

• Türkiye’nin ekonomisini desteklemek amacıyla malî yardım sağlamak, uygun şartlarda kredi vermek, kültürel alanda ve teknoloji transferinde ortak çalışmak.

• Tarafların iktisadî, taşımacılık, ticaret ve rekabet politikalarını koordine etmek ve bunun yanısıra malî politikaları, vergi düzenlemelerini ve hukuki normları uyumlu hale getirmek.

Günümüzden geriye doğru bakınca AB’nin son yirmi yıldır alınan bütün bu kararlara rağmen ortak bir çalışma içinde aktif olarak yeralacağı yerde, daha ziyade Türkiye’yi takip altına alıp ihtarlar vermekle yetindiğini görüyoruz. Bu tutumun eninde sonunda karşı reaksiyonlara yolaçacağını görmek zor değildir. Özellikle Türkiye’nin Amerika’nın etki alanı içinde bir ülke olarak kanıksandığını görüyoruz. Bu durumda Türkiye’ye kendi pozisyonunu Amerika’nın “uluslararası hegemonik sistemi” içinde belirlemekten başka bir alternatif bırakılmadığı görülmektedir.

(*) Aşagıdaki yazı Harun Gümrükçü’nün, Globalleşme sürecinde Türkiye ve ve Avrupa arasında birleştirici öge olarak Gümrük Birliği, adlı çalışmasından (kısaltılarak) alınmıştır. Teknik nedenlerle dipnotları çıkarmak zorunda kaldık. Metni kullanımımıza sunan sayın Gümrükçü’ye teşekkür ederiz. Köşeli parantezler geçişleri sağlamak amacıyla tarafımızdan konulmuştur. Ortaklık süreci hakkında ayrıntılı teknik bilgiler içeren yazının tümü için, Institut für Türkisch-Europaeische Studien (İTES), Alsterterasse 2, 20354 Hamburg adresine başvurulabilir.

Türkiye, 1959 yılında genç AET ile yakın iş birliği içinde olmak isteyen ilk ülkelerden biridir.

Bu iş birliği, Ankara Anlaşması olarak bilinen bir "ortaklık anlaşması" çerçevesinde 12 Eylül 1963 yılında gerçekleşmiştir. Bu planda öne çıkan Türkiye'nin AET ülkeleri ile kısıtlama olmadan mal ve tarımsal ürün ticareti yapabilmesine imkan veren bir "Gümrük Birliği'nin" oluşturulmasıydı.

Ankara Anlaşması’nın temel amacı "Hızlandırılmış ekonomik gelişme, ticaretin düzenli genişlemesi, Türkiye ekonomisi ile topluluk ekonomisi arasındaki farklılıkların giderilmesi sayesinde, Türkiye ve AET ülkelerindeki yaşam standartlarının iyileştirilmesini sürekli kılmak"tır.

AB - Türkiye İlişkilerinde Kilometre Taşları

1987 Türkiye 14 Nisan'da tam üyelik başvurusunda bulundu.

1993 AB ve Türkiye "Gümrük Birliği" müzakereleri başladı.

1996 Türkiye ve AB arasındaki "Gümrük Birliği" 1 Ocak'ta yürürlüğe girdi.

1999 Avrupa Konseyi, Komisyon’un ikinci Türkiye Raporu’ndaki tavsiyelere uyarak Aralık ayında Helsinki Zirvesinde Türkiye'ye AB üyeliği için aday ülke statüsünü verdi.

2001 Avrupa Konseyi 8 Mart tarihinde Türkiye'nin AB katılım süreci için yol haritası sağlayan "AB - Türkiye Katılım Ortaklığı"nı kabul etti. 19 Mart'ta Türk Hükümeti, Katılım Ortaklığı’nı yansıtan, Müktesebatın Üstlenilmesi için Ulusal Programı (NPAA) kabul etti.

2001 Eylül ayındaki Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Konseyi, "Katılım Öncesi Malî Yardım Aracı, İPA" sistemiyle malî desteği arttırma kararı aldı.

2004 Avrupa Konseyi 17 Aralık'ta Türkiye ile üyelik görüşmelerini başlatmaya karar verdi.

2005 Türkiye'nin AB'ye katılım müzakereleri 3 Ekim'de başladı.

2005 Ekim ayında, müktesebat uyumunun analitik incelemesi olan "Tarama Süreci" 35 başlıkta başladı.

2005 Aralık ayında, Konsey Türkiye için yeni katılım ortaklığı belgesini kabul etti.

15 Haziran 2005 Çarşamba, 

Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihleri arasında yapılan Helsinki (Ek 6.) zirvesinden beri Avrupa Birliği adayı konumundadır. Avrupa Birliği'ne üyeliğin gerekli koşullarının sağlanması için önümüzde uzun bir süreç vardır. Özellikle AB'ne adaylık için istenen ilk koşul 'Kopenhag Kriterleri' (Ek 4.)ne uyumdur. Bu süreçte ilk aşama, AB'ne katılım için esas olacak 'Katılım Ortaklığı Belgesi'nin hazırlanmasıdır. AB'nin hazırlayacağı ön metnin ardından TBMM'nin buna itirazları ve karşılıklı pazarlık çerçevesinde son halini alacak olan belge, Türkiye'nin neyi hangi ölçüde yapacağının bir göstergesi olacaktır. Mevcut yazımızda, yapılmış olan zirveler sonucunda, Türkiye'nin uyması gereken kriterleri ve antlaşmalar çerçevesinde nereye gelindiğini bulacaksınız.

Avrupa Birliği barışı korumak ve ekonomik ve sosyal ilerlemeyi pekiştirmek amacı ile bir araya gelmiş 15 Üye Devlet'den oluşur. Birliğin içinde ortak kurumları bulunan üç topluluk yer alır. Bunların içinde ilk kurulanı (1951 tarihli Paris Antlaşması'yla) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) olmuştu. Daha sonra (1957 tarihli Roma Antlaşması'yla) Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kurulmuştur. Topluluklar bu sürecin sonunda Üye Devletler arasındaki bütün iç sınırları kaldırarak tek bir pazar kurmuşlardır. 1992'de Maastrich'te imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması ile ekonomik ve parasal birlik doğrultusunda ilerleyen ve belirli alanlarda hükümetler arası işbirliğini içeren bir Avrupa Birliği kurulmuştur.

Üye devletler: Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Lüksemburg, Portekiz, Yunanistan' dır.


http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5099/turkiye-avrupa-birligi-iliskilerinin-dunden-bugune-evrimi#.WlxlnK5l8dU

4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

...