15 Ocak 2018 Pazartesi

AVRUPA BİRLİĞİ.. 40 YILDIR KAPIDA BEKLETİLEN BİRLİĞE ALINMAYAN ÜLKE TÜRKİYE, BÖLÜM 6

AVRUPA BİRLİĞİ.. 40 YILDIR KAPIDA  BEKLETİLEN BİRLİĞE ALINMAYAN ÜLKE TÜRKİYE, BÖLÜM 6



Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne Aday Üye İlan Edilmesi Şarttır,



Taner Akçam | (Sayı : 128 - Aralık 1999)

KAÇINILMAZ BİR DEPREM NOTU

Aşağıdaki makaleyi, Yeşiller Partisi olarak, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne resmen aday üye ilân edilmesi için yürüteceğimiz bir kampanya için Mayıs ayında yazmıştım. Avrupa Birliği’nin, Almanya’nın dönem başkanlığında, Köln’de yapılan son toplantısında Türkiye’nin Aday Üyeliği için yapılan girişim sonuçsuz kalmıştı. Genel hava “olumsuz” idi. Deprem, birçok şey gibi, bu konuda da ciddi bir dönüşüme yolaçtı. Artık Helsinki’de, Aday Üyelik kararının çıkması, bir aksilik olmazsa, “kesin” gibi. “Türkiye aleyhine olan hava” bütünüyle dağılmış gözüküyor. Fakat bu durum kimseyi aldatmamalı. Çünkü, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde asıl tartışma bundan sonra başlayacak.

Helsinki’den çıkması muhtemel “olumlu” karar, Avrupa’nın, Türkiye’ye yönelik politikalarında ciddi bir dönüm noktası anlamına geliyor. Bu “dönüşü”, deprem sonuçlarına bağlamak elbette doğru değil. En genel hatlarıyla söylemek gerekirse, Avrupa, Türkiye’ye yönelik, esasları ABD tarafından çizilen politikayı, ayak sürüyerek de olsa, kabul etmişe benziyor.

Günlük politik gelişmelerin, diplomatik hesapların dışında cevap vermemiz gereken bir ana soru var: Büyük devletlerin politik hesapları dışında, Türkiye’nin AB üyeliği doğru mudur? Hangi nedenlerle böyle bir üyelikten yana tavır almak, hangi nedenlerle buna karşı çıkmak gerekir?

Ben, Avrupa’yı ve Avrupa Birliği üyeliğini, Türkiye’nin toplumsal demokratikleşmesinin, olmazsa olmaz şartlarından birisi olarak görenlerdenim. Türkiye’nin, Avrupa dışında bir arayışa girmesinin, demokratik olmayan seçenekleri tercih etmesi anlamına geleceğini savunuyorum. Bu yazıda, bugüne kadar Türkiye-AB ilişkilerinin genel bir dökümünü yapmanın ötesinde, demokratikleşme için Avrupa’nın niçin “olmazsa olmaz” olduğunu göstermeye çalışacağım.

GİRİŞ

Türkiye-Avrupa ilişkileri önemli bir dönüm noktasına girdi. Bugüne kadar, tarafların “birbirleri hakkında gerçek kanaatlerini söylememe” üzerine oturan ilişki tarzı değişti. Düşüncelerin ve beklentilerin daha açık ve net dile getirileceği bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye gerçekten Avrupa Birliğinin üyesi olmak; Avrupa gerçekten Türkiye’yi bir üyesi olarak görmek istiyor mu? Bu soruların cevabı önümüzdeki aylarda daha net olarak verilecek.

Şu anda, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler, ne kadar olumlu gözükürse gözüksün, aslında durumun oldukça kaygı verici olduğunu düşünüyorum. Çünkü, zihniyet dünyamızın köşe taşları esas olarak, tarafların birbirini “karşıt görmesi”; “öteki” olarak değerlendirmesi ekseninde kurulmuştur. Bunu, Avrupa’da tartışmalarda kullanılan “Türkiye” kelimesine yüklenen anlamdan ve Türkiye’de “Avrupa” kavramının kullanılış tarzından çıkarmak mümkündür. Gerek Türkiye’de “Avrupa”dan bahsedilişin biçimi ve içeriği; gerekse Avrupa’daki tartışmalarda kullanılan “Türkiye”, Avrupa ve Türkiye gerçekliklerini anlatmaktan çok uzak.

Türkiye’de, “Avrupa” homojen bir bütün olarak ele alınıyor ve “olumsuz karşı taraf” olarak kullanılıyor. Aynı şeyi Avrupa açısından da gözlemek mümkün. Tartışmalarda kullanılan “Avrupa” ve “Türkiye”, tarafların kendi “kollektif kimliklerini” tanımlayabilmeleri için ihtiyaç duydukları “olumsuz öteki”nin yerini doldurmak için kurulan “öteki”dir. Tarafların birbirlerini bu tarzda ele almalarının üzerine sıhhatlı bir gelecek kurabileceklerini zannetmiyorum.

Kafalarda yaratılan “öteki”nin ne gerçek Avrupa ile ne de gerçek Türkiye ile fazla bir ilgisinin olması önemli değildir. Çünkü, her iki taraf da, kendi ihtiyaçları olarak ürettikleri “öteki”ni, birbirleriyle ilişkilerini belirleyecek “gerçeklik” olarak görmekte ve algılamaktadırlar. Birbirleriyle bu tür bir ilişki kurma tarzı, tarafların aslında birbirleriyle ilişkilerini geliştirme ve derinleştirme niyetinde olmadıkları biçiminde de yorumlanabilir. Mevcut söylem, aradaki ilişkileri her an dondurmaya ve birbirlerini dışlamaya daha uygundur.

Çünkü ana kaygım ve endişem şudur ki; ne Türkiye yönetici eliti, Avrupa Birliği’nin üyesi olmak için özel bir çaba içindedir ne de Avrupa karar mercileri, Türkiye’nin giderek Avrupa dışına düşecek olması karşısında özel bir endişe içindedirler. Şu anda, “olumlu” gözüken politik hava, kendisine uygun bir dil, buna uygun bir zihniyet dünyası yaratmamıştır. Daha çok ABD’nin de bastırmasıyla ortaya çıkan bu tablo, kendisine uygun bir “atmosferi” henüz yaratmamıştır. Mevcut zihniyet dünyaları ise, söylediğim gibi, birleşmeye değil, “dışlamaya” daha uygundur.

Bu durum, Türkiye-Avrupa ilişkileri konusunda “birleşmeden” yana olan çevreler için ciddi bir “zorluk” ve sorun olarak görülmek durumundadır. Bu satırların yazarının da kendisini bir üyesi saydığı bu çevrelerdeki egemen kanı son derece açık ve basit bir tespite dayanmaktadır: Türkiye’de, başta demokrasi ve insan hakları olmak üzere (Kürt sorunu da bunun bir parçasıdır) var olan sorunların çözümü Avrupa ile bütünleşmekten geçmektedir. Türkiye’de demokratikleşme ancak ve ancak Avrupa bağlantısı ile mümkündür. Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli azınlıkların sorunları da gerçek anlamda Türkiye’nin Avrupa Birliğine dahil edilmesiyle aşılabilir.

Ayrıca, kıta Avrupa’sında istikrar ve barış, Avrupa Birliğinin Güneydoğu Avrupa’ya genişlemesiyle tesis edilebilir. Yugoslavya’da yaşanan sorunların, Kıbrıs, Yunanistan-Türkiye arasındaki sorunlar ve Kürt sorunu ekseninde daha da güneye doğru kayması ancak ve ancak bölgedeki ilişkilerin Avrupalılaştırılması ile engellenebilir. Türkiye’nin dışlanması üzerine oturtulacak politikalar, gerek Avrupa’da gerek bölgede yeni istikrarsızlık ve yeni sorunlar yaratmaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

Hem Avrupa ülkelerinde yaşayan başta Türk ve Kürt olmak üzere Türkiye kökenli azınlıkların varlığı nedeniyle; hem Güneydoğu Avrupa’da güvenlik ve barışı sağlamanın; hem de Türkiye açısından demokratik ilişkilerin egemen hale getirilmesinin en kolay ve en basit yolu Türkiye’nin Avrupa Birliğine dahil edilmesidir. Bölgede çatışmaların sivil çözüm yolları geliştirilmeden ve silahsızlandırma hayata geçirilmeden, yani bölgedeki ilişkiler Avrupalılaştırılmadan, yukarıda sayılan sorunların ciddi olarak çözümü mümkün değildir. Bu nedenle, Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonunu hem Avrupalı olarak Avrupa için, hem de Türkiyeli olarak Türkiye için savunmalıyız.

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNİ BELİRLEYECEK İKİ ÖNEMLİ FAKTÖR

Türkiye’nin AB’ye aday üyeliği meselesi Aralık ayında Helsinki’de karara bağlanacak. Türkiye-AB ilişkilerinin özel boyutunun yanısıra, karar iki önemli gelişmenin ışığında şekillenecek. Birincisi, Balkan Paktı çerçevesinde Avrupa Birliği, artık Güneydoğu Avrupa’ya genişlemesinin kaçınılmaz hale geldiğini görmektedir. Kosova ile birlikte Avrupa’nın, bölgede yıllarca askerî, politik ve idari olarak “hazır” bulunmak zorunda olduğu bir süreç başlamıştır. Yugoslavya’nın parçalanması süreci ile başlayan Kosova ile noktalanan gelişmeler, bir ölçüde Avrupa’nın izlediği “yanlış politikalar”ın veya daha doğru bir deyişle bölgeye yönelik politik bir perspektife sahip olmamasının da ürünüydü. Bugüne kadar, bölgede ortaya çıkan çatışmalara isteksiz ve sonradan ayak süreyerek müdahale eden ve herhangi bir bütünlüklü programa sahip olmayan Avrupa, kendisi açısından da sürekli istikrarsızlık anlamına gelecek bir kuyunun içine düştüğünü yavaş da olsa görmeye başlamıştır.

Bu “politikasızlığın” bir sonucu olarak, aksi yönde yapılan tüm politik niyet açıklamalarına rağmen, katliam ve etnik temizlikler engellenemedi ve sonuçta daha saf etnik temelli devletlerin kurulmasına hizmet eden politik bir çizgi ortaya çıktı. Etnik aidiyetin, siyasî örgütlenmede esas alınmasını teşvik eden böylesi bir çizginin bedeli ise, katliamlar, sürgünler ve savaşlardan başka bir şey olmadı. Kosova’nın, Yugoslavya devlet bütünlüğü içinde ne kadar kalabileceği ise gerçekten bir soru işaretidir.

Gelinen noktada, yapılan hataların tekrar etmemenin, “daha saf etnik” temelli yeni ulus-devletlerin ortaya çıkması sonucunu doğuracak yeni sınır kavgaları, katliam ve sürgünleri engellemenin yolunun, bölgedeki ilişkilerin Avrupalılaştırılmasından geçtiği artık kabul görmüşe benziyor. Balkan Paktı bu sürecin bir başlangıcıdır. Şimdilik Balkanlarda istikrarı sağlamak amacıyla sınırlı olarak başlatılan bu girişimin, kısa sürede bölge devletlerinin daha hızlı bir biçimde, belki de Doğu Avrupa ülkeleri ile paralel olarak Avrupa’ya dahil edimesi projesine dönüşeceğini görmek şaşırtıcı olmamalıdır. Türkiye, Avrupa Birliğinin Güneydoğu’ya doğru genişlemesindeki en kilit ülkedir. Bu nedenle bu sorun, önceki dönemlerden çok daha fazla Avrupa’yı uğraştıracaktır.

İkincisi, Türkiye’de yaşanan gelişmelerdir. Türkiye bir yol ayrımındadır. 21. yüzyıla girerken, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasını sağlayan iç ve dış koşulların, esas olarak değişmiş olduğunu söyleyebiliriz. Cumhuriyet’in üç önemli paradigma üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz: a) Büyük devletlerin Anadolu’yu kendi aralarında paylaşım planları, b) Osmanlı Devletinin Pan-Turanist, Pan-İslâmist hayalleri c) Sovyet devrimi. Osmanlı-Türk yönetici elitinin ana hedefi, etnik-din kardeşliği temelinde İmparatorluğu doğuya doğru genişletmekti. Türkiye’nin bugünkü sınırlarını tanımlamak için kullanılan Misak-i Milli kavramı ve Cumhuriyet Devleti fikri, Cihan Harbinde alınan ağır yenilgi ve pancı hayallerin çökmesi üzerine, Anadolu’nun paylaşım planlarına karşı ortaya çıkmıştı.

Fakat, Ermeni soykırımı ile yıkıcılığının tepe noktasına ulaşan, etnik ve dinsel homojenliği esas alan “büyük bir İmparatorluk ve büyük güç olma” fantezilerinin terkedilerek, tanımı devletin sınırları ve vatandaşlarıyla belirlenen politik ulus-devlet anlayışına geçiş olarak adlandırılabilecek bu dönüşüm, ilkesel bir tercihin ürünü olmaktan çok, pratik bir zorunluluk olarak ortaya çıktı. Bölgedeki sınırlar, büyük ölçüde genç Cumhuriyet ile Sovyetler’in anlaşması ile belirlendi. Sovyetler’in dağılması, kuruluş yıllarında bir kenara bırakılan “büyük güç olma fantezilerini” yeniden gündeme soktu.

Dünyada ve bölgede oluşmaya başlayan “yeni dengelere” bağlı olarak, Türkiye, kendisinin bölgede ve dünyada işgâl ettiği yeri yeniden tanımlamak zorunluluğu ile karşı karşıya. Ya, “Misak-ı Milli” ve “Cumhuriyet” fikirleriyle belirlenen devlet anlayışına gerçekten sahip çıkılacak ya da yeniden “büyük güç fantezileri” içine yuvarlanılacak. Yeni bölge ve dünya düzeninde Türkiye açısından bunun anlamı, “güç faktörü” olmasının önünde bir engel olarak gördüğü Avrupa’dan kopmak ve etnik-din kardesliği temelini daha fazla öne çıkartan dış politik arayışlara yönelmektir. Pratikte bu, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar bölgede etkin bir iktidar gücü olmanın yollarını aramak anlamına gelir. Azarbeycan, Çeçenistan, Özbekistan vb. gibi ülkelerde bugüne kadar uygulanan politikalara baktığımızda, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” sözleri sadece iş olsun diye söylenmemişe benziyor.

Türkiye’nin Avrupa tarafından şimdilik “dışlanmış“ olması, aksi yönde gösterilen duygusal tepkilere rağmen, Türkiye yönetici elitinin işini kolaylaştıran bir faktör oldu. Özellikle Lüksemburg kararları sonrası: “Türkiye’nin, Avrupa dışında başka stratejik bağlantılara, yeni arayışlara yönelmesi gerekir”, sözleri dillendirilmeye başlandı. Avrupa Birliğine üye olmak için ciddi olarak yapılması gerekenler üzerine düşünmek ve bu konuda çaba harcamak yerine, sanki bir “yükten kurtulmuş” olmanın tepkisi öne çıktı. Avrupa, Türkiye’de tarihî ve kültürel nedenlerden dolayı açık olarak söylenemeyen, dile getirilemeyen bazı özlemlerin ifade edilmesi için gerekli olan malzemeyi sunmuş gibidir. “Ne yapsak boşuna, nasıl olsa Avrupa bizi istemiyor” tezi, “büyük güç olma fantezilerinin” açık olarak ifade edilmesi için fırsat olarak kullanılıyor.

Dışlanmış olmanın “hayal kırıklığının” başını çeken, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın, bu konuda açık konuşan ilk lider olması, Avrupa hakkındaki gerçek kanaatlerin ne olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Yılmaz, Temmuz 1999 başında, AB’ye girmek hedefinin kapanması gerektiğinden açık olarak sözetti. Ona göre, artık Avrupa perspektifi terkedilmeli, bunun dışında başka stratejik arayışlara yönelinmeliydi. Bu tür arayışların neler olacağından daha önemli olan nokta, hesap nasıl yapılırsa yapılsın, bu hesabın merkezinde, Balkanlardan Orta Asya’ya uzanan bölgede söz sahibi bir güç olmak mantığının yattığıdır. Dışa yönelik güç olma arayışlarının ülke içine yönelik anlamı, “demokrasi ve insan hakları” değil, “büyük güç olmanın gereklerini yerine getirmenin” öne çıkartılması olacaktır. Otoriter seçenek, “Avrupa’ya karşı” içe kapanmak, militarist-milliyetçi bir yapı bu dış tercihin içe yönelik ifadeleridir. Avrupa’dan uzaklaşmak bunun için de önemlidir. Ülkedeki demokratik hak ve özgürlüklere “güç“ olmanın türevi olarak bakılacaktır.

ARA SONUÇ: HER ŞEYDEN ÖNCE SINIRLAR SORUNU YENİDEN TANIMLANMALIDIR

Yugoslavya somut örneğinde yaşanan gelişmeler, Avrupa’yı, kendisini yeniden tanımlamak sorunu ile karşı karşıya getirmiştir. Bugüne kadar, iktisadî bir birlik olmayı başarmış Avrupa, hem politik bir birlik hem de bu politik birlikteliğe çimento hizmetini görecek kültürel kimlik olarak sınırlarını açık olarak yeniden tanımlamanın eşiğine gelmiştir. Türkiye’nin Avrupa’nın içine alınıp alınmayacağı doğrudan doğruya bu sınırların tesbit edilmesiyle ilgilidir. Türkiye açısından da benzeri bir durum sözkonusudur. 200 yıldır, Batılılaşmayı, “Avrupa Konseyi”nin üyesi olmayı önüne koymuş Türkiye, bu hedefi, ne kadar gerçekten istemiş olup olmadığının cevabını vermenin eşiğine gelmiştir. Taraflar “sınırlarını” açık ve net olarak tanımlamak zorunluluğu ile karşı karşıyadırlar.

Fransız tarihçisi Braudel’in dediği gibi; “Sınırlar sorusu her şeyden önce gelir... tüm diğer şeyler buna bağlıdır. Herhangi bir şeye sınır çekmek demek, onun tanımlamak, anlamak ve onu yeniden inşa etmektir. Bunun da ötesinde, belli bir tarihî bakış açısını benimsemek demektir.”[1] Avrupa açısından bunun anlamı basittir: Sınırları İran’a kadar uzanan bir Avrupa düşünülüyor mu? Kollektif kimliğin tanımlanmasında kullanılan “Avrupa’nın ortak tarihî ve kültürü” söylemi, Müslüman bir ülke sayılan Türkiye’nin varlığı ile nasıl bağdaşacaktır? Açıkça görmek zorundayız ki, Türkiye’nin Avrupa’ya dahil edilme perspektifi, Avrupa’nın sınırlarını tarihsel, kültürel, sosyal anlamda sorun haline getirir. Avrupa’nın kendisi hakkında çok doğal olarak kabul ettiği bazı varsayımları, kanaatleri kuşkulu hale sokar.

Fakat bu aynı zamanda Avrupa’ya kendini sorgulaması ve geliştirmesinin imkânını da sunar. Çünkü Avrupa, tartışmasız kabul ettiği, doğal saydığı, kendisine has bazı özellikleri üzerine, Türkiye’nin üyeliği bağlamında yeniden düşünmek, kendisini eleştirel tarzda gözden geçirmek zorunda kalacaktır. Bu tartışmaların Avrupa’daki sivil-demokratik kültürü geliştirecek güçlü dinamikler taşıdığını görmek gerekiyor. Yani Türkiye’nin Avrupa entegrasyonu, Avrupa’nın kendi iç demokratikleşmesine; çok kültürlü, çok uluslu, çok dinli bir yapıya uygun demokratik toplumsal örgütlenmelerin sağlanabilmesine ve buna uygun bir politik kültürün yerleşmesine önemli katkılar yapacaktır.

Benzeri durum Türkiye açısından da geçerlidir. Türkiye, ya özgürlükleri garanti altında almış, Avrupa Birliği üyesi demokratik bir Cumhuriyet, ya da Balkanlar’dan Orta Asya’ya büyük güç olma hayalleri ve fantezileri içine yuvarlanmış, Avrupa’dan uzaklaşacak otoriter, askerî-bürokratik bir devlet olma tercihleri ile karşı karşıyadır.

BUGÜNE KADARKİ İLİŞKİLERİN BAZI KARAKTERİSTİKLERİ

Bugüne kadarki, Türkiye-AB ilişkileri esas olarak Soğuk Savaş döneminin ihtiyaçlarınca belirlendi. Bu, tarafların esas olarak “stratejik“ nedenlerle tercih ettiği bir ilişki tarzıydı. Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliği yönündeki tüm “aşk ilânlarına“ ve bu yönde atılmış gözüken adımlara rağmen, taraflar hiçbir biçimde bütünleşme ve entegrasyonu ciddi olarak düşünmediler. Ne Türkiye ciddi olarak AB üyeliğini önüne koydu, ne de AB bunu kendisi için bir hedef olarak gördü. Eğer Türkiye gerçekten AB üyeliğini düşünmüş olsaydı, şimdiye kadar “karnesindeki eksiklikleri” gidermek yolunda ciddi adımlar atardı. Eğer Avrupa böyle bir üyeliği ciddi olarak düşünmüş olsaydı, Türkiye’nin “eksikliklerini” onu kapı dışında tutmak için bir bahane olarak kullanmazdı.

Tüm bu dönem boyunca, birbirlerine duydukları stratejik ilgi nedeniyle, taraflar, birbirleri hakkındaki gerçek kanaatlerini hiçbir dönem açık olarak dile getirmediler. Söyledikleri şey, kastettikleri şey değildi.

Avrupa Açısından Durum;

Eğer Soğuk Savaş’ın ihtiyaçlarınca belirlenmiş Türkiye-Avrupa ilişkilerini tanımlamak gerekirse bunu; iki yönlü çifte standarta dayalı özel muamele olarak tanımlamak mümkündür. Çifte standarta dayalı özel muamelenin birinci yönü, NATO üyesi olan Türkiye’nin Batılı değer yargılarını ayaklar altına alan tutumlarına göz yummak biçiminde ortaya çıkmıştır. İnsan Hakları İhlalleri, askerî darbeler, farklı toplumsal kesimlere karşı açık şiddet uygulamalarına sadece göz yumulmakla kalınmamış, bu politikalar, Batı hükümetlerince esas olarak siyasî, iktisadî, askerî olarak da desteklenmiştir.

İkinci yön ise, Türkiye Avrupa’ya girmek istediğinde gündeme sokulmuştur. Türkiye’nin Müslüman bir ülke olması ve kendilerinin de destekledikleri İnsan Hakları ihlâlleri onun Avrupa’ya alınmamasının bir nedeni olarak ileri sürülmüştür. Yani bu “özel muamele” sayesinde hem insan hakları ihlâllerine göz yumuldu hem de bu ihlaller, Türkiye’nin Avrupa’ya dahil edilmemesinin gerekçesi olarak ileri sürüldü. NATO üyesi olmak (bu göz yummanın nedenidir) ve kültürel fark (bu da dışlanması nedenidir) eksenine oturutulmuş bu “özel muamele” çizgisi bugüne kadar Türkiye’ye yönelik politikaları esas olarak belirledi ve hükümetler duruma göre birinden diğerine atladılar. “İnsan Hakları İhlâlleri“ ve “Kültürel Fark“, Avrupa’daki hükümetlerin muhafazakâr veya sol olmasına bağlı olarak birbirinin yerini ikame eder tarzda kullanıldı. Lüksemburg kararlarında, “kültürel fark”ın altı özel olarak çizildi.

Bugünlerde, “Ordu’nun siyasetteki belirleyici rolü, demokratik hukuk devleti ve insan hakları konusunda görülen eksiklikler” gibi nedenler öne çıkartılıyor. Oysa, 40 yıllık ilişki boyunca, başta Türkiye’de yapılan üç askerî darbe olmak üzere, insan hakları ihlâlleri desteklenmekle kalınmadı, AB doğrultusunda önemli anlaşmaların bazıları bu askerî darbeler sonrası bizzat darbeci generallerle imzalandı. (Örneğin, Türkiye-Avrupa ilişkilerini düzenleme yolunda en önemli anlaşmalardan olan 1-2-3/180 Nolu Ortaklık Konseyi Kararları 17 Eylül 1980 günü, yani askerî darbeden 5 gün sonra alınmış ve imzalanmıştır.)

Sonuç, gelinen noktada, Türkiye için özel bir statünün yaratılmış olmasıdır. Türkiye’den, AB’ye aday üye olabilmesi için, hiçbir başka aday üyeden istenmeyen özel koşulları yerine getirmesi isteniyor. Diğer aday ülkelerin, tam üye olmak için yerine getirmesi gereken koşullar, Türkiye’nin aday olarak ilân edilmesi için istenir olmuştur. Avrupa açısından yapılması gereken öncelikle bu “özel muamele“ zihniyetinin terkedilmesidir.[2]

Türkiye Açısından Durum

Tüm bir ilişki dönemi boyunca, Türkiye, NATO’da oynadığı rol nedeniyle, deyim yerindeyse kendisini “Avrupa’nın şımarık çocuğu“ olarak gördü. Avrupa ile olan ilişkilerini esas olarak bu “şımarık“ tutum belirledi. Lüksemburg kararlarının Türkiye açısından büyük bir şok olarak yaşanmasının en önemli nedenlerinden birisi, Avrupalı babası tarafından, askerî darbeleri, insan hakları ihlâlleri sürekli desteklenen, bunlar bilerek kendisiyle tam üyelik yolunda anlaşmalar yapılan Türkiye‘nin, bu babadan, tam da bu nedenlerden dolayı, hiç beklemediği bir anda dayak yemesiydi. Onyıllardır yapılan ihlâllere onay veren Avrupa, Türkiye’yi kapı önüne koymak için, “aniden” o güne kadar destek verdiği, göz yumduğu ihlâlleri gündeme getirme ihtiyacı duymuştu.

Eğer Avrupa ailesinin üyesi olmaktan, sivil ve demokratik kural ve normlara göre davranmayı bir alışkanlık haline getirmeyi, kısacası belli bir “politik kültürü” anlıyorsak, Türkiye yönetici elitlerinin, hiçbir zaman böylesi bir zihniyetin ürünü olarak, Avrupa üyeliğini düşünmediklerini söyleyebiliriz. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği ideolojik-politik bir tercih olarak değil, Yunanistan ile rekabet nedeniyle gündeme geldi. 40 yıl boyunca Avrupa üyeliği için, insan hakları ve demokrasi konusunda köklü reformlar yapılmasının gerekli olduğu konusunda en ufak bir inanca sahip olunmadı. Darbe de yapsam, işkencede insanları da öldürsem, nasıl olsa bu Avrupa, şu veya bu nedenden dolayı benim arkamdadır, diye düşünüldü. Kendisine Avrupa tarafından ihlâller konusunda bir marj tanındığına ve bu marjla birlikte üye olabileceğine inandı.

Sorulması gereken soru aslında çok basit: Avrupa üyeliği konusunda bu denli hassas ve duyarlı olduğunu iddia eden Türkiye, niçin kendisini dışlamak için bahane olarak kullanılacağını bildiği İnsan Hakları ve demokratikleşme konusundaki eksiklerini gidermek için en küçük bir adım atmıyor? Bu sorunun cevabı basit: Çünkü Türkiye yönetici elitleri Avrupa’ya tam üyeliği, hiçbir zaman temel bazı demokratik normların yerleştirilmesi ve bu normlara göre davranma zorunluluğu, yani bir “politik kültürün” egemen kılınması olarak kavramadılar. Aksine, soruna “pratik yarar” açısından baktılar ve “demokratikleşme” gibi bir maliyeti ödemeden Avrupa’dan yararlanmanın yolunu aradılar. [3]

SORUYU SORUŞ TARZINI DEĞİŞTİRMEK

Türkiye ile ilişkide soru bugüne kadar, “acaba Türkiye üyelik için olgun mudur?“ biçiminde soruldu. Bu sorunun ve düşünme tarzının değiştirilmesi gerekiyor. Sorulması gereken soru şudur: Türkiye’de demokratik ilişkilerin egemen olması, insan hakları ihlâllerine son verilmesi isteniyor mu? Ve Avrupa bunun için elindeki imkânları kullanmaya hazır mıdır?

Soruyu bu biçimde sormanın, en önemli nedenlerinden bir tanesi de şudur: Türkiye, kendi içinde demokratikleşme dinamikleri zayıf olan bir ülkedir. Avrupa bağlantısı, demokratikleşmenin en önemli ön şartlarından birisidir. Eğer Türkiye‘nin Avrupa bağlantısı kopartılırsa, bu ülkenin kendi iç dinamikleri ile gerekli demokratik açılımları gerçekleştirebilmesi zordur. Hattâ belirttiğim gibi, Türkiye yönetici eliti, Avrupa ile bağların kopmasını, kısmen bir zorunluluk ve yük olarak gördükleri demokratikleşmeleri rafa kaldırmak için bir bahane olarak kullanmayı tercih edecektir. Bu nedenle, Türkiye ile ilişkilerde, “Türkiye önce insan hakları vb. gibi konularda bazı düzelmeler göstersin, sonra bakarız”, gibi bir bakıştan vazgeçilmelidir. Görülmesi gereken şudur ki; bu bakışın, “biz Türkiye’nin demokratikleşmesini istemiyoruz; bu sorun bizi ilgilendirmiyor”, demekten başka bir anlamı yoktur.

Eğer, Türkiye’nin özgürlüklerin garanti altına alındığı, demokratik bir ülke olması gerçekten isteniyorsa; hangi yıl ve hangi süreç gibi sorulardan bağımsız, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği ve entegrasyonu açık siyasî hedef olarak ilân edilmelidir. Problem, Türkiye’nin herkesin bildiği ve tam üyelik için mutlaka yerine getirmesi gereken eksikliklerinin varlığı değildir. Problem bu eksikliklere nasıl yaklaşılacağıdır. Bunlar, Türkiye’nin kapının önüne konulmasının gerekçeleri olarak mı kullanılacaktır, yoksa tam üyelik yolunda ortadan kaldırılması gereken engeller olarak ele alınacak ve aşılması için Türkiye’ye destek mi verilecektir? Türkiye’de Avrupasız bir demokratikleşmenin mümkün olamayacağı gerçeği, ilişkilerde kalkış noktası yapılmalıdır. Almanya ve Türkiye tarihleri arasındaki bir benzerliğe dikkat çekerek bu durum anlaşılır kılmakta fayda vardır.

ALMANYA VE TÜRKİYE ARASINDA BİR KIYASLAMA DENEMESİ

Türkiye ile Almanya‘nın, uluslaşma ve ulusal devlet kurma süreçleri ortak özellikler göstermektedir. Her iki ülkenin de ulusal devlet kurma süreci, sınırları belli bölgesel bir devlet olmakla bir imparatorluk olmak ikilemi arasına sıkışmış olmanın gerilimi tarafından belirlenmiştir. Bu nedenle, eğer II. Dünya savaşı sonrası Almanya’da gündeme gelen değişmeleri bir kenara bırakırsak, iki ülkede egemen olan politik kültür arasında büyük paralellikler vardır. Bununla, bu iki ülkedeki kollektif davranış normlarını, egemen ideolojilerin niteliklerini, zihniyet dünyalarını kastediyorum. Almanya’da bu davranış normlarının, ideoloji ve zihniyetin oluşması ve egemen olmasında Almanya’nın Avrupa’nın orta yerinde olması nasıl etkili olmuşsa, Türkiye içinde aynı şeyden sözetmek gerekir. Burada “orta yer”i coğrafi bir kategori olarak ele almadığımı ayrıca belirtmek gerekiyor. Çevresinin, kendi varlığı için tehlike teşkil ettiğine inandığı “ulus” veya “devletlerle” çevrilmiş olduğu yolundaki derin inanç bu “ortayerde” olma psikolojisini esas olarak belirlemektedir.

Sonuçta oluşan politik kültürün bazı özelliklerini şöylece sıralamak mümkün: ulusal devlete karşı tahrik edilmiş veya tahrik olmaya çok yatkın nevrotik bir tavır alış sözkonusudur. Bu tavır alış, içinde bulunduğu durumdan hoşnutsuzluk; başka maksimal ideal hedeflerin tesbit edilmesi ve buna erişmede yıkımlar ve çöküntülerin yaşanmasıyla birlikte, gerçekleşmemiş arzuların ürünü olan hayal kırıklıklarıyla şekillenmiştir. Almanya’nın ütopik ve maksimalist olarak belirlenmiş ulusal devlet ideali 1849’dan Versay’a kadar sürekli olarak büyük Almanya idealinin sarsılması ve hayal kırıklıkları ile birlikte yaşandı. Ve bu ideali gerçekleştirme doğrultusundaki her atak diğer ülke ve halklar için yıkım anlamına geldi. Osmanlı-Türk eliti açısından da süreç farklı yaşanmadı. Bir İmparatorluğun çöküşü ile bu çöküşün derinliği ile paralel oluşan büyük idealler, “Doğu’ya yönelme“ hedefleri her seferinde büyük hayal kırıklıkları ile sonuçlandı ve özellikle Anadolunun Hıristiyan ahalisi için soykırım ve sürgünler anlamına geldi.

Bu sürecin başka özelliklerini de saymak mümkündür: Askerî davranış kalıplarına ve ilişki biçimlerine karşı sivil hayatın normlarının içine geçecek derecede, kendisini “asker millet“ olarak bile tanımlamaktan çekinmeyecek pozitif bir bağlılık. İktidarın esas olarak Parlamento ve partilerde değil, askerî-bürokratik elitin kontrolü altında olduğu otoriter bir yönetim geleneği ve güçlü bir üste itaat kültürünün varlığı. Hızlı modernleşmenin bir ürünü olarak yaşanan “eşdüzeysiz” gelişmişliklerin yanyana bulunması ve devasa sosyal ve ekonomik gelişmeye rağmen buna ayak uyduramayan ve bunun gerisinde kalan bir politik yapının yarattığı güvensizlikler; bir taraftan modernizm ve teknik gelişmeye histeri boyutunda duyulan bağlılık ve bunun idealize edilmesi ama öte yandan buna karşı duyulan kuşku ve şüpheler; anti-parlamenter, anti-Batı ve anti-liberal tutumların güçlü bir gelenek olarak mevcudiyeti; iç birlik ve bütünlüğe duyulan büyük arzu, politik harmoni arayışı, sınıfsal farklılıklar ve toplumsal çoğulculuğa duyulan kuşkular, belli sınırlarla da tanımlanabilecek kollektif bir üst kimliğin yokluğunda toplumu birarada tutacağına inanılan “güçlü büyük adam” arayışları... Bunların Türkiye’de şu anda egemen olan Almanya’da ise geçmişte egemen olmuş ve bugüne de derin izler bırakmış ortak özellikler olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Türkiye açısından bazı ekler yapmak gerekir; üç kıtaya egemen büyük bir imparatorluktan, Anadolu topraklarına sıkışmış küçük bir Cumhuriyete geçiş henüz hazmedilememiş bir sorun olarak durmaktadır. Kendi geçmiş büyüklüğünün altında ezilme ve şu andaki durumunu aslında hiç de hak etmediği ve daha “yüksek“ yerlerde olması gerektiğine derin bir inanç ve bunun getirdiği aşağılık kompleksi ve bunun ürünü aşırı alınganlıklar; şu anda devletler arası ilişkilerde geçmişteki önem ve ağırlığının kalmadığını bir türlü kabul edememe ve hâlâ herkesin (özel olarak da Avrupa’nın) esas olarak kendisi ile uğraştığı yolunda paranoyaya varan saplantılar; bu nedenle de çevresinin kendisinin yokolmasını ve parçalanmasını istemekten başka plan ve hedefleri olmayan güçlerce çevrilmiş olduğuna yönelik derin bir inanç; İmparatorluğun bir yüzyılı aşkın ağır ağır çöküş ve parçalanışının getirdiği kendine güvensizlik ve sınır korkusu; her türlü ulusal-demokratik talebin arkasında parçalanmayı hedefleyen uluslararası bir komplonun yattığına yönelik inanç; kendisine karşı takınılan ve hiç de haketmediğine inandığı tutumları “onuruyla oynanması“ olarak algılamak ve bunları geçmiş gücünün yokluğunun bilinciyle “sineye çekme” zorlukları vb.

Şüphesiz bunlar benzeri süreçleri yaşamış birçok devlette gözlenen özelliklerdir. Konumuz açısından bu özelliklerin anlamı ve önemi, bunların toplumsal demokratikleşmenin önünde ciddi engeller oluşturdukları gerçeğidir. Demokratik geleneklerin yaratılması konusundaki bu yeteneksizliği en iyi anlayacak olan Almanya’dır. Nasıl ki, Almanya bugünkü demokratikleşmesini, İkinci Dünya Savaşı sonrası gerçekleşen “Batı bağlantısı” ve “Batı entegrasyonu”na borçluysa Türkiye için de benzeri bir durum sözkonusudur. Almanya’da milliyetçi sağ kesimler nasıl ki uygun gördükleri her ortamda, “Batı bağlantısı” ve “Batı entegrasyonu”nu eleştirip, Almanya’nın kendine has özelliklerinin altını çiziyorlar; “Sonderweg (özel yol)” tezlerini ileri sürüyorlarsa, Türkiye’de de benzeri eğilimleri (özellikle iktidar katında) gözlemek mümkündür. Sovyetler’in dağılması ve Lüksemburg sonrası dönemde, yukarıda aktardığımız gibi, Türkiye’nin kendisine has özellikleri olduğu, bölgesinde, Avrupa dışında, özelliklerine uygun “özel yol”lar ve müttefikler araması gerektiği tezleri, geleneksel Batı karşıtı tutumlar ile birlikte sesli olarak dile getiriliyor.

DEMOKRATİKLEŞMENİN EN ÖNEMLİ ŞARTI

Türkiye’de, iç dinamiklerin zayıflığı nedeniyle, demokratikleşme özlemini dile getiren çevreler, sivil inisyatifler, ciddi siyasal bir hareket yaratmayı, toplumsal bir güç olmayı başaramamışlardır. Bu nedenle, Türkiye’de, özgürlüklerin garanti altına alındığı, demokratik bir Cumhuriyeti özleyenler, Avrupa Birliği üyeliğini tarihî bir şans olarak görmektedirler. Eklenmesi gereken, dış faktörün, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesinde daima motor rolü oynadığı gerçeğidir.

Eğer başlangıç olarak 1839 Tanzimat Reformları alınacak olunursa, Osmanlı-Türk yöneticiler, bu dönemden sonra gündeme getirdikleri reformları, inandıkları için değil, Avrupa ile girilen ilişkiler sürecinin zorunlulukları olarak, “yukarıdan aşağıya” gündeme getirmek zorunda kalmışlardır. Her önemli büyük reform dalgasının arkasında bir “dış politik zorunluluğun” yattığını söylemek abartılı olmayacaktır.

Bu nedenle, Avrupa ile kurulacak güçlü bağlar, Türkiye’de demokrasi ve özgürlük isteyen kesimleri güçlendirecek bir unsurdur. Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırmakla sonuçlanacak her girişim ise, Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler sorununu birinci elde gündemlerine almayan unsurların güçlenmesinden, demokratikleşmeyi bilinmez bir geleceğe ertelemekten başka bir sonuç doğurmayacaktır. Avrupa’yla entegrasyon Türkiye’nin demokratikleşmesinin olmazsa olmaz şartıdır.

BİR ÖZ ELEŞTİRİ

Açıkça itiraf etmek gerekir ki, gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da yaşayan Türkiyeli demokrat çevrelerin geniş bir kesimi Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda açık ve net bir tutuma sahip olmamışlardır. Bunda çeşitli faktörler rol oynamıştır. Birincisi ve en önemlisi, Türkiye’nin demokrasi ve özgürlükler konusundaki eksikliklerinin bilincinde olunmasıdır. Bir diğer önemli neden de Türkiye’de ilerici çevrelerde geniş biçimde egemen olan “Üçüncü Dünyacılık”tır. Bu bakış Avrupa Birliği konusunda yıllarca “onlar ortak biz pazar” tezini savunmuş ve Avrupa Birliği üyeliğine soğuk bakılmıştır. Bugün, Türkiye’de sol çevrelerin, Avrupa Birliğine üyelik konusunda hiçbir fikrinin olmamasının ana nedeni de budur.

“Üçüncü Dünyacılık”, özellikle Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin boyutlarının büyüklüğü ile birleşince, Avrupa’dan yapılan eleştiriler karşısında belli bir “mahçubiyet” ve sessiz kalma tutumuna yolaçmıştır. Böylece, AB-Türkiye ilişkilerinde, “ev ödevini” yerine getirmeyen Türkiye’nin eleştirilmesi ve kınanması ana tutum olmuştur. Avrupa’da, demokrat ve ilerici olmanın “modasının” Türkiye’nin eksiklikleri nedeniyle “eleştirilmesi” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu “moda” tutum nedeniyle, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin hararetli bir savunucusu olmaktan “utanılmıştır”. Türkiye’nin AB üyeliği savunulursa, insan haklarını ihlâl eden Türkiye Hükümetleri ile aynı safa düşülecek olmaktan korkulmuştur.

Ama özellikle bu tutum nedeniyle, Avrupa üyeliğinin Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecindeki katkısı ve önemi üzerine deyim yerindeyse hiç düşünülmemiştir. Oysa, Türkiye’nin Avrupa üyeliği açık bir siyasî hedef olarak savunulur, Avrupa tarafından konulan engeller kaldırılır ve dolayısıyla sorun sadece Türkiye’nin belli bir takvime bağlı olarak yerine getirmesi zorunlu koşullar meselesine indirgenirse; Türkiye’deki yönetici elitin önemli bir kesiminin Avrupa üyeliğini istemediği görülecektir. Bu nedenle, Türkiye’yi Avrupa’dan, yani demokrasi ve insan haklarının egemen olmasından uzaklaştırmak isteyenlere karşı, demokrasi ve insan hakları için Avrupa’ya entegrasyon şiarının öne çıkarılması gerekmektedir.

Yapılması gereken son derece basittir. Hangi takvimde tamamlanacağından bağımsız, Türkiye 12. aday üye ilân edilmek zorundadır. Demokratik bir Türkiye için, Avrupa’da, Güneydoğu Avrupa’da barış ve istikrar için, bölgedeki sorunların esas olarak çözülebilmesi için, bölgede ve Türkiye’deki ilişkilerin Avrupalılaştırılması şarttır. Türkiye’nin Avrupa’yla tam entegrasyonunu savunan bir kampanya tüm bu nedenlerden dolayı kaçınılmazdır.

[1] Zitiert nach Hagen Schulze, Gibt es überhaupt eine deutsche Geschichte?, s. 20, Berlin 1989.

[2] Şu günlerde gözlenen, bu “özel muamele” çizgisinin terkedildiği; Türkiye’ye özel koşullar ileri sürülmeyeceği söylenmektedir. Fakat, Helsinki’de çıkacak karar olumlu olsa bile, bu konu henüz çözülmemiş görülüyor. Diğer aday üyelerden farklı olarak Türkiye için “özel yol haritası” düzenlenmesi gerektiğini savunanlar var.

[3] Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Brüksel’de, Türkiye’yi kabul etme yolunda yapılan bir toplantıda bile, “Tabiatıyla, Türkiye resmen aday olarak ilan edildiğinde, gerektiği gibi bir hazırlanma sürecine başlayacağımız açıktır”, diyordu. (Hadi Uluengin, Hürriyet, 15 Eylül 1999) Demokratikleşme silahı, “sen beni alırsan ben de demokratikleşmeye başlarım”, biçiminde Avrupa’ya karşı kullanılmaktadır.


http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5095/turkiye-nin-avrupa-birligi-ne-aday-uye-ilan-edilmesi-sarttir#.WlxcL65l8dU

7 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

...