15 Ocak 2018 Pazartesi

AVRUPA BİRLİĞİ.. 40 YILDIR KAPIDA BEKLETİLEN BİRLİĞE ALINMAYAN ÜLKE TÜRKİYE, BÖLÜM 9

AVRUPA BİRLİĞİ.. 40 YILDIR KAPIDA  BEKLETİLEN BİRLİĞE ALINMAYAN ÜLKE TÜRKİYE, BÖLÜM 9


60 Yıllık Avrupa Birliği Barışının Sırrı,


Ela Bilgen
01 Nisan 2017


Birlik karşıtı popülist hareketler, göç sorunu, terör tehdidi ve Brexit’in yol açtığı krizlerle gündemden düşmeyen Avrupa Birliği son günlerde bir kutlamayla nefes almaya çalışıyor. 25 Mart 1957’de imzalanan Roma Antlaşması’yla Birliğin çekirdeğini oluşturan Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulalı tam 60 yıl oldu. Bu 60. yaş, krizlerin aşılması ve bütünleşmenin pekiştirilmesi için bir fırsat olarak görülüyor. Bu fırsatı değerlendirmek için 25 Mart’ta AB kurumlarının temsilcileri ve üye devletlerin liderleri Roma Antlaşması’nın imzalandığı görkemli Palazzo dei Conservatori’de bir araya gelerek ortak bir deklarasyona imza attı. Birlikten çıkış işlemlerini resmen başlatan İngiltere Başbakanı Theresa May’in zirveye katılmamış olması dikkat çekse de AB, 27 üyeyle sapasağlam durduğu mesajını verdi.

Roma Deklarasyonu’yla ilk olarak Avrupa’nın “60 yıl önce, iki dünya savaşının neden olduğu yıkımın üstesinden gelmek için birbirine bağlanma kararı aldığı” ifade edildi. Barış, özgürlük, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerin benimsendiği ve sosyal koruma ve refahın sağlanması için güçlü bir ekonomik yapı oluşturulduğu hatırlatıldı. Avrupa’nın bugün Birlik içinde ve küresel ölçekte eşi benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya olduğu ve bölgesel çatışmalar, terörizm, artan göç baskısı, korumacılık ve sosyal ve ekonomik eşitsizlikle mücadele ettiği belirtildi. Bu nedenle de daha sıkı bir birlik oluşturmanın önemi vurgulandı. Deklarasyon’un dikkat çeken cümlesiyse üyelerin “birlikte ve aynı doğrultuda ama farklı hız ve yoğunluklarda hareket edeceği” ifadesiydi.

Polonya’nın son ana dek bildiriye imza atmaktan geri durduğu ve Yunanistan’ın da bildiri metnine itirazlar getirdiği yönündeki duyumlardan Deklarasyon’un dilinin yumuşatılmış olduğu anlaşılıyor. Nitekim “farklı hızlarda hareket etme” ifadesinin son dönemde yoğun biçimde tartışılan “çok vitesli Avrupa” ya da “değişken geometrili Avrupa” denilen modele işaret ettiği söylenebilir. Çok vitesli Avrupa, “kimi alanlarda daha çok derinleşme isteyen üyelerle daha az/yavaş derinleşmeden yana olan üyeler arasındaki görüş farklılığını gidermek için bulunan yol. Buna göre, alınan ortak kararla AB içinde farklı derinleşme halkalarının oluşması mümkün. Böylece isteyen üyeler ortak hedeflere daha hızlı ulaşırken kimisi bu uygulamalara katılmayı zamana yayabilmekte. Hatta bazı üyelerin oluşturulacak kimi ortak yapılara belirli şartlar çerçevesinde hiç dâhil olmaması da mümkün olabilmekte.” [I] Üye ülkeler arasında karar alma süreçlerine katılımda eşitsizliğe neden olacağı ve AB bütünlüğünü tehlikeye sokacağı endişesiyle Yunanistan ve Polonya’nın karşı çıktığı çok vitesli Avrupa fikri, karar ve uygulamaların hızlandırılması gerektiğini savunan Almanya, Fransa, İspanya, İtalya ve Belçika tarafından destekleniyor.

Aslında çok vitesli Avrupa fikri, Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker tarafından Mart başında yayınlanan Beyaz Kitap’ta Avrupa’nın geleceği için önerilen beş senaryodan da biri. Komisyon, Brexit’in başka üye devletleri tetiklemesini önlemek adına 2025’e dek AB için alternatif bir yol oluşturmaya çalışıyor. Çok vitesli Avrupa modeli, muhtemelen nispeten yoksul üyelerde oluşturduğu kötü çağrışımlar nedeniyle “daha fazlasını isteyenin daha fazlasını yapması” olarak anılıyor ve bazı üye devletlerin savunma, iç güvenlik, vergilendirme, toplumsal meseleler vb alanlarda tüm devletlerin oybirliğine muhtaç kararları beklemeden koalisyonlarla hareket edebileceği ifade ediliyor. Bunun yanı sıra bir AB federasyonuna gönderme yapan “birlikte daha fazlasını yapmak”, yani ulusal yetkilerin daha fazla oranda ulus-üstü AB kurumlarına aktarılması da senaryolar arasında. Öncelikli alanlar belirleyerek diğer alanlardan çekilmeyi içeren “daha azını daha etkin biçimde yapmak”, ortak pazar dışındaki faaliyet ve politikaları dışarıda bırakan “sadece ortak pazar” ve hâlihazırda AB gündeminde bulunan reformların sürdürülmesi anlamında “olduğu gibi devam etme” de diğer üç senaryoyu oluşturmakta.

60 yıl önce dört özgürlük; işgücünün, sermayenin, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı öngörüsüyle kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun bugünkü ağababaları daha fazla alanda ve daha etkin biçimde söz söylemek istiyor. Ancak diğer tarafta da söz söyleme hakkı talep eden Avrupa’nın sıradan insanları durmakta. Nitekim liderler Conservatori Sarayı’ndayken AB yanlısı ve karşıtı pek çok gösterici de Roma sokaklarını doldurdu. Bu iki grup protestocunun ortak noktasıysa Birlik politikalarına ve anti-demokratik Brüksel bürokrasisine/Avrokratlara yönelttikleri keskin eleştirilerdi.

DİEM25, Blockupy ve Solidar gibi Brüksel bürokrasinin daimi muhalifleri, Roma’daki etkinliklerine liderler zirvesinden birkaç gün önce başladılar ve çeşitli platformlarda sosyal haklar, toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim, göç, iklim ve enerji politikaları ve etkin yurttaşlık gibi pek çok alanda reform beklentilerini dile getirdiler. Neoliberal politikalar ve kemer sıkma tedbirleriyle tetiklenen milliyetçi hareketler ve toplumsal gerginlikler sonucunda Avrupa’nın çökme noktasına geldiği eleştirileri yapıldı. Avrupa’nın her yerinde sınırların, duvarların, tel örgülerin yükselmekte olduğu, göçmenlerinse demokrasi ve sosyal haklarla birlikte ilk kurbanlar olduğu vurgulandı. İçinde bulunulan dönemin normal bir zaman olmadığı ve tüm Avrupalıların tehlike altında olduğu ifade edildi. Roma sokakları, neoliberal politikaların bir zorunluluk olmadığını haykıran insanlarla dolup taştı.

AB’nin kuruluşuna dair kurumsal anlatı, iki dünya savaşının yıkımının ardından Avrupa halklarının ihtiyaç duyduğu barış ve refahın sağlanması amacını parlatır. Sokaktaki bu huzursuz tabloya rağmen, Roma’daki liderler zirvesinde de son 60 yıllık dönem, Avrupa tarihinin en uzun süren barış dönemi olarak anıldı ve AB’nin 2012’de Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüğü hatırlatıldı.

Ancak göstericilere kulak verildiğinde bu barış döneminin Avrupalılar açısından eşitlik ve adaleti, dolayısıyla toplumsal huzuru sağlayamadığı anlaşılıyor. Tam da bu nedenle Avrupa Birliği’ni bir barış projesi olarak ele almak, onun kuruluş amacını ve bugünkü varlık nedenini doğru biçimde analiz etmeyi güçleştiriyor. Zira kuruluşun tetikleyicisi Avrupa halklarının barış ve refah ihtiyacından çok, yeni hegemon olarak beliren ABD’nin ekonomik gelişmesi için gereken barış ve refah ihtiyacıydı. II. Dünya Savaşı’nın ardından 1929’dakine benzer bir ekonomik bunalımın yaşanmasını önlemek için ABD öncülüğünde önce sabit kur sistemi belirlenmiş, sonra bu sisteme iki güçlü para birimi eklenerek doların desteklenmesi kararlaştırılmıştı. Bu destekleyicilerse Savaş’ın yenilenleri Almanya ve Japonya olacaktı. Elbette güçlü para birimi için bu iki ülkede ağır sanayi kurulmalı ve üretilen mallar için de gereken talebi sağlayacak yakın ticaret bölgeleri oluşturulmalıydı. [II]

Gerçi savaşın acıları henüz tazeyken ve intikam duyguları yükselmişken Almanya’nın sanayisizleştirilerek cezalandırılması talepleri dile getiriliyordu ama ABD açısından Almanya’ya karşı yürütülen savaş sona ermiş, savaşın düzeni geçerliliğini kaybetmiş ve yeni bir düzen kurma ihtiyacı belirmişti. 16. yüzyıl başında Amerika kıtasında Papa’nın kurallarıyla bağlı olmayan “yerlilerle” tanışan Avrupalıların, Papalık düzeninden farklı bir düzen ihtiyacıyla modern uluslararası hukuka adım atmaları süreci tersine dönmüş gibiydi. Tıpkı 16. yüzyılda yerlilerin insanlaştırılarak yeni düzenin kapsamına alınması gibi, Almanlar da (uluslararası ceza mahkemeleri yoluyla) suçlarından arındırılarak “muhatap”laştırıldılar ve yeni düzen kapsamına alındılar.

Böylece tıpkı Birleşmiş milletler gibi bir yeni düzen çocuğu olarak doğan Avrupa Ekonomik Topluluğu yeni hegemon ABD’nin tam desteğiyle kuruldu. Henüz hegemonyasının sona erdiğini bu şekilde resmileştirmeye hazır olmayan bir önceki hegemon İngiltere’nin başlangıçta Topluluk üyeliğinden geri durması da şaşırtıcı değildi.

AB’nin kuruluş amacı daha derinde kapitalizmin önündeki engellerin aşılmasıydı. Fernand Braudel’in söylediği gibi [III] kapitalizm, ulus-devletin düzenleyiciliğine ihtiyaç duymaktaydı. Nitekim ulusal hükümetlerin kamu kaynaklarını batık bankaları kurtarmaya adadığı 2008 krizi de sermayedarların devletlerin düzenleyici gücüne ne kadar muhtaç olduğunu bir kez daha gösterdi.

Ancak Yannis Varoufakis’in hatırlattığı gibi 1929 Bunalımı’ndan [IV] “kapitalizmin ulusal düzeyle sınırlı kalarak etkili şekilde yürütülemeyeceği” dersi de çıkarılmıştı. II. Dünya Savaşı, dünya sistemini bir imparatorluğa dönüştürmeye çalışan faşizmlerin kapitalist ilerlemeyi durdurma girişimlerine sahne olmuştu. Savaşın ardından hızlanan Avrupa bütünleşmesi fikri, sistemi bir imparatorluğa çevirmeden, kontrollü biçimde, kapitalizme vurulan bu faşizm darbesinin tekrarlanmasını önlemeyi amaçlıyordu. Yani İngiltere hegemonyasının zayıflamasının kıtada oluşturduğu dengesizlik ABD hegemonyası tarafından Avrupa bütünleşmesi şeklinde doldurulmaktaydı.

Bugün artık ABD, hegemonik gücünü kaybederken Avrupa bütünleşmesinden/AB’den de desteğini çekiyor. Bu boşluktan doğabilecek fırsatları ilk görenin, deneyimli İngiltere olması da rastlantı olmayabilir. Bu aynı zamanda dünya ekonomi sisteminde ve dolayısıyla ulus-devlet düzeninde yapısal bir dönüşümle de eş güdümlü ilerlemekte. AB’nin parçalanması ve bir imparatorluğa dönüşmesi fikirleri aynı anda tartışılıyor: parçalanmazsa, muhtemelen bir imparatorluğa evrilecek. Trump’ın AB bürokratları tarafından bir tehdit olarak görülmesi de aslında ulus-devletlerin ve sermaye birikiminin sürdürülebilirliğinin tehdit altında olduğuna işaret ediyor. İmparatorluğa evrilme sürecinde AB’nin mevcut ayrıcalıklı kesimleri (Avrokratlar ve onlar tarafından desteklenen sermayedarlar) ayrıcalıklarını sürdürmenin yollarını aramakta. Avrupa halkları ise eşitsizliği pekiştirmiş olan eski düzeni, daha eşitlikçi bir düzenle değiştirme mücadelesi vermekte. Roma’da biri sniperlarla korunan kapalı bir salonda, diğeri başkentin tüm sokaklarında, birbirinden apayrı iki kutlama yapılmasının nedeni de bu.

[1] Erdem Denk, Avrupa Birliği, MEB, Ankara, Aralık 2016, http://www.erdemdenk.com/AB.pdf, s.115.
[2] Yanis Varoufakis, Küresel Minatouros, Çev. Ferhat Kohen, İstanbul, Encore Yayınları, Mayıs 2015, s. 84-89.
[3] “Kapitalizm ancak devletle özdeşleştiğinde, devlet olduğunda başarıya ulaşır.”, Fernand Braudel, Kapitalizmin Kısa Tarihi, Çev. İsmail Yerguz, 2. Baskı, İstanbul, Say Yayınları, 2014, s.62.
[4] Yanis Varoufakis, Küresel Minatouros, Çev. Ferhat Kohen, İstanbul, Encore Yayınları, Mayıs 2015, s. 75.

http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8238/60-yillik-avrupa-birligi-barisinin-sirri#.WlxeY65l8dU

...

AB Komisyonu: Geri Kabul Anlaşması yürürlükte

AB Komisyonu, 1 Haziran itibariyle Türkiye ile AB arasında imzalanan Geri Kabul Anlaşması'nın tüm hükümlerinin yürürlüğe girdiğini duyurdu. Buna göre, Türkiye üzerinden AB'ye kaçak giriş yapanlar geri gönderilebilecek.

 Türkei Dikili Rückführung von Flüchtlingen

AB Komisyonu'nun açıklamasına göre, 1 Haziran'dan itibaren anlaşmaya taraf olmayan Danimarka ve İrlanda dışındaki tüm AB üyesi ülkeler, Türkiye üzerinden AB topraklarına kaçak yollardan giriş yaptığı tespit edilen göçmenlerin geri gönderilmesini Türkiye'den talep edebilecek.

AB topraklarına Türkiye üzerinden girdiği tespit edilen kişilerin geri gönderilmesini öngören Geri Kabul Anlaşması 1 Ekim 2014 tarihinde kabul edilmişti. Anlaşmanın, Türk vatandaşı olmayan göçmenlerin de Türkiye'ye iadesini öngören son aşamasının 2017 yılında yürürlüğe girmesi bekleniyordu. Ancak Türkiye ile AB arasındaki mülteci krizi konusundaki yakın işbirliği nedeniyle bu tarih öne çekildi. Geri Kabul Anlaşması'nın tüm hükümleriyle uygulanması, Türk vatandaşlarına Schengen Bölgesi'nde vize serbestisi tanınmasının ön koşullarından birini oluşturuyor.

Türkiye ile AB arasındaki mülteci mutabakatı çerçevesinde, mart ayından bu yana Türkiye'den Yunan adalarına kaçak yollardan geçtiği tespit edilen ve Yunanistan'da iltica başvurusunda bulunmayan sığınmacılar Türkiye'ye geri gönderiliyor. Ancak iadeler şu ana kadar Türkiye ile Yunanistan arasındaki ikili bir mutabakata dayanıyordu.

Komisyondan yapılan açıklamada, "Anlaşmanın üçüncü ülke vatandaşlarına ilişkin maddelerinin yürürlüğe girmesi Türkiye'nin vize muafiyeti sürecinde talep edilen kriterlerin yerine getirilmesi konusunda bir adım daha atmasını sağlıyor" denildi.


 Ömer Celik,

AB Bakanı Ömer Çelik

Bakan'dan vize açıklaması

AB, vize muafiyeti için Türkiye'den terörle mücadele yasasının değiştirilmesinin de aralarında bulunduğu 5 kriteri daha yerine getirmesini istiyor. Türkiye'nin toplamda 72 kriteri yerine getirmesi gerekiyor.

Brüksel'de temaslarda bulunan AB Bakanı Ömer Çelik Geri Kabul Anlaşması ile vize muafiyetinin ayrı düşünülemeyeceğini söyledi. Çelik, "Ahde vefa ilkesi gereğince, geri kabul anlaşması, yürürlüğe girmesi, vize serbestisi, gönüllü yerleştirme, 33. faslın açılması bunların hepsi bir pakettir ve bir biri ile bağlı elementlerdir. Bu elementlerin birini diğerinden ayırdığınızda yeni başlayan ivmenin kimyasal özelliğini bozarsınız. Bu kimyasal özelliğin korunması sürecin bundan sonra ilerlemesi açısından son derece kritik bir anlam ifade ediyor. Bu sebeple Türkiye'nin talep ettiği vize serbestisi konusunun hayata geçmesi fevkalâde önemlidir" dedi. Bakan Çelik, "Terörle mücadele yasasında değişiklik yapmamız beklenmemelidir" dedi.

Avrupa Parlamentosu, Türkiye tüm koşulları yerine getirmediği sürece vize muafiyeti konusunun parlamentonun gündemine alınmayacağını açıklamıştı.

© Deutsche Welle Türkçe

dpa/Reuters/DW, BÖ/ÇA


http://www.dw.com/tr/ab-komisyonu-geri-kabul-anla%C5%9Fmas%C4%B1-y%C3%BCr%C3%BCrl%C3%BCkte/a-19299023

...













Juncker: Erdoğan iki kere düşünsün

AB Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı mülteci anlaşmasını bozmadan önce iyi düşünmesi gerektiği konusunda uyardı.

 Jean-Claude Juncker ve Tayyip Erdoğan
AB Komisyon Başkanı Jean-Claude Junker, "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın AB ile varılan mülteci anlaşmasını feshetmeden önce iki kere düşünmesi gerektiğini" söyledi.

AB Komisyonu Başkanı Paris'te yaptığı açıklamada, "Erdoğan, anlaşmayı feshedecekse Türk gençlerine, iş insanlarına ve gazetecilere şu an neden kendi topraklarında neden sıkışıp kaldıklarını ayrıca Türklerin Avrupa'da neden serbestçe dolaşamadığını açıklamak zorunda kalır" dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen hafta yaptığı açıklamada, "söz verildiği gibi AB'de Türklere vizesiz dolaşım hakkı 30 Haziran'da verilmezse, Türk tarafının AB ile varılan mülteci anlaşmasını feshedeceğini" söylemişti.

Mart ayında Türkiye ile AB arasında varılan mülteci anlaşması, Türkiye'den yasadışı yollarla Yunan adalarına geçmiş sığınmacıların geri gönderilmesini kapsıyor. AB ise mutabakat kapsamında Türkiye'ye gönderilecek her bir Suriyeliye karşı, Türkiye'den bir Suriyelinin Avrupa'ya kabul edilmesini taahhüt etmişti.

Avrupa Parlamentosu Türkiye'nin 72 kriterin tamamını yerine getirmesi halinde vize serbestîsi konusunun gündeme alınacağını açıkladı ve bu konuda geri adım atılmayacağının sinyalini verdi. AB Komisyonu'nun Türkiye'den yerine getirmesini talep ettiği koşullar arasında terörle mücadele yasasının değişmesi ve "terör" tanımının yeniden yapılması da bulunuyor.

© Deutsche Welle Türkçe

afp/MK/BÖ

http://www.dw.com/tr/juncker-erdo%C4%9Fan-iki-kere-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCns%C3%BCn/a-19296533


...........


' Türkiye ile Yapılan anlaşmaya Güvenilmemeli '

Avusturya Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz, AB'yi mülteci kriziyle mücadelede Türkiye ile yapılan mülteci anlaşması konusunda uyardı.



Sebastian Kurz

Avusturya Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz Der Spiegel dergisine verdiği demecinde, Avrupa Birliği'ni mülteci krizinin çözümünde Türkiye ile yapılan anlaşmaya güvenilmemesi konusunda uyardı.

Kurz, "Aksi takdirde sonunda biz de yalnız bırakılacağız" dedi. Avusturya Dışişleri Bakanı ayrıca Türkiye ile ne pahasına olursa olsun bir anlaşma yapılmasına karşı olduğunu da sözlerine ekledi.

Kurz, anlaşma sayesinde ancak kısa süreliğine yükün hafifleyeceğine dikkat çekerek, anlaşmanın sadece bir B Planı işlevi görebileceğini ifade etti. Bakan anlaşmaya bel bağlamak yerine, öncelikli çözümün dış sınırlarını koruyabilecek durumda güçlü bir Avrupa olmak olduğunu kaydetti.

Sebastian Kurz, "Bunu yapmazsak, farklı devletlere ve hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi kişiliklere bağımlı bir Avrupa'da yaşarız. Ve bağımlılık tehlikelidir" dedi. Türkiye söz konusu olduğunda da vize muafiyetinde bir istisna yapılmaması gerektiğini belirtti.

Türkiye ile AB arasındaki mülteci anlaşması, Türkiye'den yasadışı yollarla Yunan adalarına geçmiş sığınmacıların geri gönderilmesini kapsıyor. Türkiye'ye gönderilecek her bir Suriyeliye karşı, Türkiye’den yasal yollarla bir Suriyeli Avrupa'ya kabul edilecek.

Türkiye anlaşmanın bir parçası olarak vize muafiyeti sağlanmasını bekliyor. Ancak vize muafiyeti konusu son dönem Türkiye ile AB arasında tartışmaya dönüştü. Özellikle de Türkiye'nin 72 kriter arasında yer alan terörle mücadele yasasında reforma gidilmesi şartını kabul etmemesi nedeniyle süreçte ilerleme kaydedilemiyor.

© Deutsche Welle Türkçe

DW, dpa, GA/BW

http://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-ile-yap%C4%B1lan-anla%C5%9Fmaya-g%C3%BCvenilmemeli/a-19286652


10 CU BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

***