17 Ocak 2018 Çarşamba

ABD DEMOKRASİSİ VE İNSAN HAKLARI, BÖLÜM 2

ABD DEMOKRASİSİ VE  İNSAN HAKLARI, BÖLÜM 2

Türkiye – Avrupa İlişkilerinde İnsan Hakları Ve Demokrasi Boyutu,




Caner SANCAKTAR*
Yayın Tarihi : 15.6.2007
*TASAM Balkanlar Uzmanı

Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerini, “insan hakları ve demokrasi” boyutu / konusu / meselesi bağlamında üç döneme ayırarak inceleyebiliriz: 

(1) 1960–1980 dönemi; 
(2) 1980–1990 dönemi; 
(3) 1990 sonrası dönem.

Birinci dönemde insan hakları ve demokrasi konusu, iki taraf arasındaki ilişkilerde gündeme gelmemiştir ve ilişkileri etkilememiştir. Avrupa Topluluğu (AT) – Türkiye ilişkilerinde 1960-1980 yılları arasındaki dönemde insan hakları ve demokrasi bağlamında herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Bu dönemde 1960 askeri darbe ve 1971 askeri muhtıra gibi demokrasiyi ve insan haklarını derinden yaralayan olaylar gerçekleşmiş olsa da, bunlar iki taraf arasındaki ilişkileri etkilememiştir. Bunun iki nedeni vardır:

Birinci neden, AT’nin kendi içyapısıyla ilgilidir. Bu dönemde Topluluk’un temel ve tek amacı kapitalist Batı Avrupa içinde iktisadi birlik oluşturmak idi. AT, iktisadi birlik oluşturarak (a) II. Dünya Savaşında yıkıma uğrayan Avrupa kapitalizmini yeniden yapılandırmak ve güçlendirmek, (b) SSCB’nin ve komünist hareketin gelişmesini engellemek ve (c)ABD’nin kıta üzerindeki hegemonyasını sınırlandır mak istemiştir. Bu nedenle Topluluk, insan hakları ve demokrasiden çok piyasa mekanizması ve liberal ekonomi kriterleri ile ilgilenmiştir. Başka bir ifadeyle, AT, başlangıçta insan haklarını ve demokrasiyi korumak, geliştirmek ve yaymak amacıyla kurulmamıştır; kapitalist Batı Avrupa ülkeleri arasında iktisadi birlik kurmak amacıyla yola çıkılmıştır. Bu nedenle Topluluk, diğer aday ülkelerle ilişki kurarken siyasal kriterlere değil, iktisadi kriterlere önem vermiştir. Dolayısıyla, böyle bir bütünleşme anlayışı ve hareketi içinde, Türkiye ile Topluluk arasındaki ilişkilerde insan hakları ve demokrasi konusu gündeme gelmemiştir.

İkinci neden, dönemin uluslararası sistem yapısı ile ilgilidir. II. Dünya Savaşı sonrasında ABD ve kapitalist Batı Avrupa ile SSCB ve sosyalist Doğu Avrupa arasında kutuplaşma gerçekleşmiştir. Böyle bir sistemde asıl sorun insan hakları değildir; asıl sorun kapitalizm – sosyalizm rekabetidir. Dolayısıyla 1960-1980 döneminde AT ülkeleri için insan haklarından daha önemli olan şey sosyalizmin yayılmasını engellemek, sosyalist hareketi zayıflatmak ve nihayet yok etmek olmuştur. Böyle bir uluslararası sistem içinde Türkiye, ABD ile kapitalist AT’nin gözünde sosyalizme karşı bir müttefik idi. Bu nedenle, Türkiye’de yapılan insan hakları ve demokrasi ihlalleri, kapitalizm – sosyalizm rekabetinin/çatışmasının gölgesinde kalıyordu ve AT için pek bir anlam ifade etmiyordu.          

1980-1990 döneminde iki önemli gelişme yaşandı: (1) İktisadi bütünleşme alanında büyük mesafe kaydetmiş olan AT, siyalaşmaya yani siyasal bütünleşme alanında önemli adımlar atamaya başladı. Bu konuda dönüm noktasını 1986’da kabul edilen ve 1 Temmuz 1987’de resmen yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi oldu. Tek Senet, iktisadi, mali ve siyasi bakımdan tekleşmeyi karara bağladı.[1] Topluluk üyeleri ilk defa resmi olarak Tek Senet’te demokrasiyi koruma kararlılıklarını ifade ettiler. Ayrıca, üye devletlerin anayasalarında ve kanunlarında, Avrupa İnsan Hak ve Özgürlükleri Sözleşmesinde ve Avrupa Sosyal Şartında tanınan temel haklara saygı gösterileceği ve özellikle özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet değerlerinin destekleneceği belirtildi.[2] Böylece AT, siyasal bütünleşme sürecini insan hakları ve demokrasi değerleri üzerine kurmaya ve bu nedenle de diğer ülkeler ile geliştirdiği ilişkilerde insan hakları ve demokrasi konusuna önem vermeye başladı. Yani, İktisadi Kriterlerin yanında Siyasi Kriterler de önem kazanmaya başladı. Siyasi Kriterlerin içeriğini insan hakları ve demokrasi konuları/değerleri oluşturdu.

(2) 1980-1990 döneminde yaşanılmış olan ikinci önemli gelişme, kapitalist blok ile sosyalist blok arasındaki gerginliğin azalması ve yumuşaması olmuştur. Her ne kadar henüz sosyalist rejimler yıkılmamış olsalar da, iki kutup arasındaki ilişkiler eskisi gibi gergin ve korkutucu değildi. İki kutuplu düzen yumuşamaya ve çözülmeye başladıkça, Türkiye’nin “komünizme karşı müttefiklik” pozisyonu da, hem ABD hem de AT nezrinde önemini yitirmeye başladı.

İşte bu iki yeni gelişmeden dolayı, 1980-1990 döneminde Türkiye – AT ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi boyutu belirmeye başladı. Daha önceden 1960 darbesine ve 1971 muhtırasına ses çıkarmamış olan Topluluk, 12 Eylül 1980 tarihli askeri darbeyi sert biçimde eleştirdi ve tek taraflı olarak ilişkileri askıya aldı.

Türkiye AT’nin sert tutumuna bir takım reformlar ile karşılık verdi: Türkiye’de yaşayan Rumların mal varlıklarını donduran 1964 tarihli karar iptal edildi; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisi kabul edildi; Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkı tanındı; insan hakları ihlallerini inceleyecek ve izleyecek olan bir Meclis Komisyonu kuruldu; işkenceyi yasaklayan Avrupa ve Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri onaylandı; mahkemelerce kararı alınmış ve TBMM’de onay bekleyen yaklaşık 200 idam kararı onaylanmadı; yayınlarda Kürtçe dilinin kullanılmasına izin verildi; Türk Ceza Kanununun 141., 142. ve 163. maddeleri kaldırıldı; ölüm cezaları 20 yıla ve müebbet hapis cezaları 15 yıla indirildi; çok sayıda siyasi mahkum serbest bırakıldı. 
Bu reformlar sayesinde ilişkiler tekrardan normalleşti. 1987’de Özal hükümeti AT’ye tam üyelik başvurusu yaptı. Başvurunun kabul edilmemesine rağmen, bu tarihten itibaren Türkiye – AT ilişkileri hızlı bir normalleşme ve gelişme seyri yakaladı.[3] Böyle bir ortamda 1990’lara gelindi

1992 yılında Topluluk iktisadi bütünleşmeyi tamamlamış oldu ve Maastricht Antlaşması ile birlikte Topluluk (Avrupa Topluluğu), Birliğe (Avrupa Birliği) dönüştürüldü. Artık AB’nin asıl amacı siyasi bütünleşmeyi sağlamak idi. Siyasal bütünleşme yönünde adımlar atıldıkça insan hakları ve demokrasi konusu AB için gittikçe daha fazla önem taşımaya başladı. 1992 Maastricht Antlaşması’nı takip eden 1993 Kopenhag Kriterleri, 1997 Amsterdam Antlaşması, 2000 AB Temel Haklar Şartı ve 2004 Avrupa Anayasal Antlaşması, insan hakları ve demokrasi konusunu Birliğin kalbine yerleştirdi:

Maastricht Antlaşması’nın F.2 düzenlemesi şu ifadeyi içermiştir: “Avrupa Birliği, 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Avrupa Sözleşmesi tarafından güvencelenen ve topluluk hukukunun genel prensipleri olarak üye ülkeler ortak anayasal geleneklerinden kaynaklanan temel haklara saygı gösterir.”[4] Ayrıca Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ile ilgili V. Başlık, Md. J. 1, fıkra 2’de “... demokrasi ve hukuk devleti ve insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygının geliştirilip pekiştirilmesi ...”; Adalet ve İçişlerinde İşbirliği ile ilgili VI. Başlık, Md. K. 2’de “... 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri koruma Avrupa Sözleşmesi ile saygı içinde ...” gibi insan hakları ve demokrasi yönünde düzenlemeler getiren bir takım önemli ifadeler yer almıştır.[5]

Amsterdam Antlaşması’nın 6 (1) düzenlemesi ise AB’yi şu şekilde tanımlamıştır: “Avrupa Birliği, üye ülkelerde ortak prensipler; hürriyet, demokrasi, insan hakları ve temel hürriyetlere saygı ve böylelikle hukuk devleti üzerine kuruludur.”[6] Ayrıca bu antlaşama ile ilk kez, insan hakları ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin hükümlere aykırı davranan üye devletin AB Konseyi’ndeki oy hakkı, diğer üyelerin oybirliği ile askıya alınabileceği kabul edildi.[7]

Maastricht Antlaşması, AB için politik nitelikli hedefler oluşturmuştur. Bu antlaşmanın temel mantığını geliştiren Amsterdam Antlaşması ise, hürriyet, demokrasi, temel haklar ve hukuk devleti prensiplerini Birlik kamu iktidarının tüm faaliyetlerine yön veren en üstün kurucu/yönetici prensipler olarak kabul etmiştir. Böylece Maastricht Antlaşması’nın mirasını daha da zenginleştiren Amsterdam Antlaşması, Birlik’in ekonomik kamu düzenine bitişik politik bir kamu düzeni oluşturmuştur.

Aralık 2000 Nice Zirvesinde kabul edilen “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”[8] ise insan hakları ve demokrasi konusunun önemini ve ağırlığını Birlik içinde daha da arttırdı.[9] Ve nihayet 2004 Avrupa Anaysa Taslağı (Avrupa Anayasal Antlaşması)’nın I-2 maddesi, AB’nin iktisadi bütünleşme sonucunda oluşmuş olan iktisadi kamu düzenine bitişik bir “politik kamu düzeni” inşa etmiştir. Bu politik kamu düzeni, insan hakları ve demokrasi değerleri üzerine kurulmuştur:

“Birlik, insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukuk devleti ve azınlıklara mensup kişilerin hakları dahil, insan haklarına saygı değerleri üzerine kuruludur. Bu değerler çoğulculuk, ayrımcılık yasağı, hoşgörü, adalet, dayanışma ve kadın erkek eşitliği ile nitelenen bir toplumda, üye devletlerin hepsi için ortaktır.”[10]

Dolayısıyla 1990 sonrası yıllarda artık AB, insan hakları ve demokrasi değerleri bağlamında tanımlanmaya başlandı. Ayrıca, uzun yıllardır kapitalist ülkeleri korkutan “komünizm hayaleti” de 1990’lı yıllarla birlikte ölmüştü. Eski sosyalist, yeni kapitalist ülkeler (Rusya Federasyonu hariç) AB ile bütünleşmek için çaba sarf etmeye başlamışlardı.

İşte böyle bir ortamda Türkiye – AB ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi konusu ağırlığını ve etkisini iyice arttırdı. 1990 sonrası dönemde AB, Türkiye ile kurduğu ilişkilerde, iktisadi kriterlerden çok siyasal kriterler başlığı altında insan hakları ve demokrasi konularına önem verdi. Bu dönemde PKK terörü ve Kürt Sorunu, AB-Türkiye ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi boyutu çerçevesinde ele alındı ve ilişkilerde gerginliklerin yaşanmasına neden oldu.

AB’nin, PKK terörüne karşı yapılan askeri operasyonları kınaması, sert biçimde eleştirmesi, bazı yaptırımlar uygulaması ve  PKK terörünü insan hakları ve demokrasi bağlamında ele alması Türk kamuoyunu kızdırdı. Terörden büyük zarar görmüş olan Türk kamuoyu, AB’yi “PKK’yı desteklemek”, “Türkiye’yi bölmeye çalışmak”, “Türkiye’yi arkadan vurmak” gibi söylemler ile suçlamaya başladı. Fakat her şeye rağmen Türkiye, 1993 Kopenhag Kriterlerine ulaşabilmek için insan hakları ve demokrasi konularında çok sayıda reformlar gerçekleştirdi.

1999 yılında iki önemli gelişme yaşandı: Birincisi; PKK’nın lideri Abdullah Öcalan yakalandı ve örgüt iyice zayıflatıldı. İkincisi; Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye aday ülke statüsü verildi. Bu iki olay Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi alanındaki reform çalışmalarını iyice hızlandırdı. Ve nihayet, bu reform çalışmalarından memnun kalan AB, 2004 Brüksel Zirvesi’nde tam üyelik müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılmasına karar verdi. 3 Ekimde başlatılan müzakerelerin başlangıç ayağını “tarama süreci” oluşturdu. Tarama süreci yaklaşık 8 ay sürdü. 8 aylık tarama süreci başarıyla tamamlanınca, 12 Haziran 2006 tarihinde “fiili müzakereler” başlatıldı.

35 müzakere başlığını içeren fiili müzakereler sürecinde, insan hakları ve demokrasi konuları/meseleleri önemli rol oynamaya devam edecektir. Nitekim fiili müzakereleri başlatan Lüksembourg Dışişleri Bakanları toplantısında bir açıklama yapan AB Genişlemeden Sorumlu Komiser Olli Rehn, yeni TCK, din özgürlüğü ve Güneydoğu’daki gelişmelerden endişe duyduklarını belirtti.[11]

AB – Türkiye ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi boyutu / meselesi, AB’nin siyasal bütünleşme sürecine girdiği 1990 sonrası dönemde iyice ağırlığını ortaya koymuştur ve iktisadi kriterlerin önüne geçmiştir. AB sık sık Türkiye’yi insan hakları ihlalleri yapmakla ve anti-demokratik olmakla eleştirmiştir. Türkiye bu eleştirilere insan hakları ve demokrasi alanında reformlar yaparak cevap vermiştir. İnsan hakları ve demokratikleşme reformları özellikle PKK terörünün zayıfladığı zamanlarda hızlanmıştır. Yapılan bu reformlara rağmen, 12 Haziranda başlatılan fiili müzakereler süresince “demokrasi ve insan hakları konuları / meseleleri” gündeme gelecektir ve müzakerelere etki edecektir. Dolayısıyla, fiili müzakere sürecine henüz ilk adımını atmış olan Türkiye, demokrasi ve insan hakları konularında gerekli tedbirleri almalı ve AB ile müzakere masasına hazırlıklı bir şekilde oturmalıdır. Aksi durumda AB’nin eleştirilerine zamanında, doğru ve yeterli karşılık verilemez.  

 KAYNAKLAR;

[1] Dedeoğlu, B., “Avrupa Bütünleşme Süreci II: Avrupa Birliği’nin Yakın Geçmişi”, B. Dedeoğlu (ed.), Dünden Bugüne Avrupa Birliği, İstanbul: Boyut Kitapları, 2003, s. 56.

[2] Arsava, F., “Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ve Temel Haklar”, A.Ü.  S.B.F. Dergisi, cilt 52, sayı 1, Ankara: A.Ü.  S.B.F. Yayınları, 1997, s. 117.

[3] Bkz. Erhan, Ç. ve Arat, T., “AT’yle İlişkiler (1980-1990)”, B. Oran (ed.), Türk Dış Politikası, cilt. II, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

[4] Aktaran  Selçuk, E., “Avrupa Anayasal Düzeninde Temel Hakların Serüveni”, İ.Ü. SBF Dergisi, İstanbul: SBF Yayınları, Mart 2005, s. 22.

[5] Arsava, a.g.m., s. 118.

[6] Aktaran Selçuk, “Avrupa Anayasal Düzeninde...” s. 25.

[7] Sönmezoğlu, F., (ed.), Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, İstanbul: Der Yayınları, 2005, s. 29.

[8] Bildirge’nin Türkçe çevirisi için bkz.  Alnıak, M.O., İnsan Hakları ve Avrupa Birliği (Çelişkiler ve Yorumlar), İstanbul: Turk Yayın, 2006, s. 78-94.

[9] Bkz.  Selçuk, “Avrupa Anayasal Düzeninde . . .”,  a.g.e., s. 37-42.

[10] Aktaran  a.g.e., s. 43.

[11] htt://www.ntvmsnbc.com/news/376548.asp.


****


AB ve ABD'den Türkiye'ye Demokrasi Uyarısı,


AB ve ABD, darbe girişimi sonrası süreçte Türkiye'ye demokrasi ve hukukun üstünlüğü uyarısı yaptı. ABD Dışişleri Bakanı Kerry ise Gülen'in iadesi konusunda iddia değil, kanıtlara ihtiyaç olduğunu açıkladı.


AB Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Brüksel'deki AB dışişleri bakanları toplantısı sonrasında yaptıkları ortak açıklamada, Türk hükümetini darbe sonrası süreçte anayasal ve temel haklara saygılı olmaya çağırdı.

Mogherini Türkiye'yi temel haklar ve hukukun üstünlüğünden uzaklaştırmaya hiçbir gerekçe gösterilemeyeceğini belirterek, "Şu saatlerde Türkiye'de olup bitenler konusundaki endişeleri paylaşıyoruz. Demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygıya ihtiyaç var" diye konuştu.

"İdam cezası uygulayan AB üyesi olamaz"

Türkiye'deki idam cezası tartışmalarına da değinen Mogherini, idam cezasını yürürlüğe sokan bir ülkenin AB üyesi olamayacağı uyarısında bulundu. Mogherini, Türkiye'nin Avrupa Konseyi üyesi olduğunu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Türkiye için de bağlayıcı olduğunu hatırlattı.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry de darbe girişiminin ardından Türk hükümetine itidal ve istikrarı koruma çağrısı yaparak, demokratik kurumlara saygı ve hukukun üstünlüğü konusunda en yüksek standartlara uyulması çağrısında bulundu.

Mogherini ve Kerry, 'Türkiye'nin demokratik yollarla göreve gelmiş hükümetine desteklerini' de yineledi.

Kerry: Gülen'le ilgili iddia değil, kanıt lazım"

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Türkiye'den Fethullah Gülen ile ilgili kanıt beklediklerini de bir kez daha tekrarladı.

Türkiye'nin Gülen ile ilgili yapılacak iade talebini destekleyecek kanıt üretmesi gerektiğini kaydeden Kerry, "Türk Dışişleri Bakanı'ndan bize iddia değil kanıt göndermelerini istedim… Sınırdışı sistemiyle ilgili pekçok ülkede geçerli soruşturma standardına uygun gerçek kanıtlara ihtiyacımız var" diye konuştu.

Kerry, darbecilerin adalete teslim edilmesine şüphesiz destek sağlayacaklarını, ancak bunun çok ötesine geçecek eylemlere girişilmemesi gerektiğini söyledi.

Alman hükümetinden idam uyarısı

Diğer yandan Alman hükümeti de Türkiye'de idam cezasının yeniden yürürlüğe sokulması tartışmalarıyla ilgili açıklama yaptı.

Federal hükümet sözcüsü Steffen Seibert, haftasonunda  yapılan bazı açıklamaların 'endişe verici' olduğunu belirterek, "İdam cezasını kesinlikle reddediyoruz. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ek protokolünü imzalamış ve böylece idam cezasının tamamen kaldırılması konusunda yükümlülük altına girmiştir" ifadesini kullandı.

Seibert, 'Türkiye'de idam cezasının yeniden yürürlüğe sokulması AB ile üyelik müzakerelerinin sona erdirilmesi sonucu doğuracaktır" dedi.

© Deutsche Welle Türkçe

AFP,rtr,dpa,epdBK,BÖ

http://www.dw.com/tr/ab-ve-abdden-t%C3%BCrkiyeye-demokrasi-uyar%C4%B1s%C4%B1/a-19407535


3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR



***