14 Kasım 2019 Perşembe

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMELLERİNİN OLUŞMASINDA ATATÜRK’ÜN GERÇEKÇİ KİŞİLİĞİNİN ROLÜ

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMELLERİNİN OLUŞMASINDA ATATÜRK’ÜN GERÇEKÇİ KİŞİLİĞİNİN ROLÜ 


Doç. Dr. Mehmet EVSİLE
* Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi 


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk, devlet kurucu kişiliğinin yanında komutan, inkılapçı, çağdaş kişiliği ile de kurduğu devletin şekillenmesinde etkili bir rol üstlenmiştir. Atatürk’ün bu özelliklerini tamamlayan diğer bir yönü de gerçekçi kişiliğidir. 

Millî mücadele döneminde Misak-ı Millî’nin millî sınırlarla ilgili maddeleri tesbit edilirken Atatürk’ün yanında bulunanlar, Lozan Barış Anlaşması ile bu tesbitlerin gerçekleştiğini görünce hayretlerini gizleyememişlerdir. Ama konunun tarihî boyutlarını göz önüne aldığımızda, burada hayret edilecek bir şey olmadığı anlaşılacaktır. Çünkü Atatürk, Misak-ı Millî projesine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne 
esas teşkil eden görüşlerini daha Birinci Dünya Savaşı’nda, muharebe meydanlarında elde ettiği tecrübelere dayandırarak gerçekçi kişiliğini ortaya koymuştur. 

Şimdi Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerinde görev yapmış olan Atatürk’ün bu cephelerde elde ettiği başarıları bir defa daha hatırlatarak, bunların Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü varlığına olan etkilerini görelim: 

Çanakkale cephesi, İngiltere ve Fransa’nın, müttefikleri olan Rusya’ya ulaşmak için boğazları geçmek amacıyla açılmış bir cephedir. 
Özellikle İngiltere ve Fransa, Rusya’ya ihtiyaç duyduğu savaş malzemelerini götürecek, karşılığında ise Rusya, ihtiyaç fazlası olan tahıl ürünlerini yine boğazlar yolu ile Avrupa pazarlarına gönderecek ve buradan elde edeceği para ile silâh ve cephane alacak, ülke ekonomisini düzeltecektir. Bu sıralarda Rusya’nın çarpıştığı cephelerde günlük mermi ihtiyacı 45 bin kadardır. Bunun ancak onda biri Rusya’daki fabrikalarda üretilebilmektedir. Dolayısıyla İngiltere ve Fransa’nın askerî yardımına büyük ihtiyacı vardır. 

Müttefiklerin diğer bir hesabı, Çanakkale boğazını geçip, İstanbul’u işgal etmekle Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmaktır. 
Böylece İstanbul, boğazlar ve Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan Ortadoğu ve petrol bölgeleri müttefikler tarafından işgal edilecek, Osmanlı Devleti’nin fiilî varlığı sona erecektir. Yaklaşık bir asırdan beri hasta adam ilan edilen Osmanlı Devleti’nin mirası, müttefik devletler arasında paylaşılacaktır. 

Ancak müttefik devletlerin hesabını bozan kişi, Albay Mustafa Kemal olmuştur. 20 Ocak 1915’te 19. Tümen Komutanı, 28 Temmuz 1915’te 15. Kolordu Komutanı, 8 Ağustos 1915’te de Anafartalar Grup Komutanı olan1 Mustafa Kemâl, Anafartalar ve Conkbayırı’nda idare ettiği muharebelerde üstün başarılar elde ederek askerî dehasını ispat etmiştir. Özellikle 57.Alaya verdiği, Ben 
size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum şeklindeki emir ile Çanakkale muharebelerinin akışını değiştirmiş, 57.Alay ve arkasından gelen diğer birliklerin yok olma pahasına gösterdikleri direnç ile düşman hücumlarının beli kırılmıştır. Daha sonra Atatürk, Çanakkale cephesinde elde ettiği bu başarıyı değerlendirirken, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un düşman işgaline girmesini önlediğini söylemiştir.2 Aslında bu başarının önemi, sadece bu sonuçla sınırlı değildir. Müttefiklerinden yardım alamayan Rusya’da Çarlık rejiminin çökmesinde etkili olduğu gibi; İstanbul, Marmara ve Trakya bölgelerinin Türkiye’nin ülke bütünlüğünden kopartılmasını önlemiştir. Çanakkale’de verilen binlerce şehit karşılığında bu toprakların Türk vatanının ayrılmaz bir parçası olduğu tescil edilmiştir. 

Çanakkale cephesinin tasfiye edilmesinden sonra Atatürk’ün komutanı olduğu 16. Kolordu, Kafkas cephesine nakledilmiştir. Zira, 27 Ocak 1916’da karargâhı Edirne’de olan ve 25 Kasım 1916’da Diyarbakır’a nakledilen 16. Kolordu Komutanlığına atanmış bulunuyordu.
Bu arada 1 Nisan 1916 tarihinde Atatürk’ün rütbesi albaylıktan generalliğe terfi ettirilmiş ve bu tarihten itibaren Mustafa Kemal Paşa olarak anılmaya başlamış tır. 16. Kolordu’nun Kafkas Cephesine nakledilmesinin gerekçesi, 1916 yılının Mart ayı başlarında Bitlis ve Muş’un Rus işgali altına girmiş olmasıdır. Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinin bir kısmının işgalinden sonra Bitlis ve Muş’un işgal altına girmesi, İstanbul’da Başkomutanlık Vekâleti, Genelkurmay Başkanlığı ve diğer birimleri harekete geçirmiş; özellikle bir vilâyet merkezi olan Bitlis’in işgale uğraması, şok etkisi yapmıştır. Rus birliklerinin hareket istikametine bakıldığında, işgalin güneye doğru ilerleyebileceği anlaşılmıştır. Bu da Osmanlı Devleti’ni güç duruma düşürecektir. İşte bu durumun önüne geçmek, tehlikeli bir hale gelen Diyarbakır istikametini güvence altına almak için buraya genç ve kudretli bir komutanın atanması düşünülmüştür. Bu işi yapabilecek kudrette bir 
komutan olarak da Çanakkale cephesinde yıldızı parlayan Mustafa Kemâl, ilk anda akla gelen isim olmuştur. Karpatlardaki Galiçya cephesine gitmek üzere hazırlanan Mustafa Kemâl ve kolordusunun bu görevi iptal edilerek Kafkas cephesine gönderilmesi kararlaştırılmıştır. 

27 Mart 1916 tarihinde Diyarbakır’a gelen Mustafa Kemâl Paşa, bir müddet sonra karargâhını Silvan’a naklederek cepheye yakın bir konumda çalışmalarına başlamıştır. Bitlis cephesinde bulunan 5.Tümen ile Muş cephesinde bulunan 8.Tümenin eksiklerini tamamlayarak Ağustos ayı başında bu iki tümene hücum emri vermiştir. Yapılan taarruzlar sonucunda 7 Ağustos 1916’da Muş; 8 Ağustos 1916’da Bitlis düşman işgalinden kurtarılmıştır. Bu başarılarının bir sonucu olarak Mustafa Kemâl Paşa’ya Osmanlı, Alman ve Avusturya Macaristan hükûmetleri tarafından liyakat madalyaları verilmiştir.4 İşgale uğrayan bölgelerdeki halk, canlarını kurtarmak için güneye göç etmeye başlamış iken, şehirlerinin işgalden kurtarılması üzerine yeniden kendi topraklarına dönme imkânına kavuşmuşlardır. Bitlis ve Muş’tan çıkartılan birliklerin daha güneye, Diyarbakır istikametine ilerlemeleri durdurulmuştur. Bu sonuç, aynı zamanda Rusya’nın Çar I.Petro’dan itibaren izlediği sıcak denizlere inme politikasına da büyük bir darbe indirmiştir. Çünkü Ruslar, Diyarbakır’a girebilseler, daha sonra İskenderun körfezine kadar rahatlıkla gidebileceklerdi. Bu arada Rus birliklerinin hareketini durduracak hiçbir tabiî engel yoktur. Atatürk’ün Kafkas cephesinde kazandığı bu başarılar, sonuçta doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinin Türkiye’nin ülke bütünlüğünden kopartılmasını önlemiştir. 

Kafkas cephesinden sonra Atatürk’ün görev aldığı cephe, Suriye cephesi olmuştur. Bu cephede 7 Ağustos 1918’de VII.Ordu Komutanı; 31 Ekim 1918’de VII.Ordu Komutanlığı ile birlikte Yıldırım Ordular Grubu Komutanı olmuştur.5 Atatürk’ün VII.Ordu Komutanı olduğu sıralarda bu cephedeki çarpışmalar şiddetini kaybetmeye başlamıştır. Zira daha önceki muharebelerde Osmanlı Devleti, büyük toprak kayıplarına uğramıştır. VII.Ordu Komutanı olarak Mustafa Kemâl Paşa, bu cephede mağlûp olmayan tek komutandır. 

Suriye cephesinde Mustafa Kemâl Paşa’nın gördüğü bir gerçek vardır. Arap nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki Türk birlikleri, devamlı surette kayıp vermektedirler. Çünkü güvenlikleri sağlanamamaktadır. İngiliz birlikleri ve onları destekleyen Arap aşiretleri, Türk birliklerini rahatsız etmektedirler. İşte Atatürk, VII.Ordu birliklerini, Türk unsur ile Arap unsuru birbirinden ayırt eden 
hattın gerisine çekerek daha büyük ölçüde zayiatın önüne geçmeye çalışmıştır. 

Çanakkale cephesinde Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemâl, İstanbul’un düşman işgaline girmesini önlemekle, Batı Anadolu’nun ve Trakya’nın ülke bütünlüğü içerisinde kalmasını; Kafkas Cephesinde 16.Kolordu Komutanı Mustafa Kemâl Paşa, Bitlis ve Muş’u düşman işgalinden kurtarmakla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin ülke bütünlüğü içerisinde kalmasını 
temin ettiği gibi, Suriye cephesinde VII.Ordu Komutanı Mustafa Kemâl Paşa, Türk unsur ile Arap unsuru birbirinden ayıran hattı gerçekçi bir şekilde tesbit etmiştir. Atatürk’ün muharebe meydanlarında kazandığı bu tecrübelerin Misak-ı Millî’nin ilgili maddelerinin tasarlanmasında katkısı olduğu söylenebilir. 

Doğu Trakya’yı hiçbir şekilde tartışmaya açmadan Batı Trakya’nın geleceği halkın vereceği oylara bırakılarak, Türkiye’nin batı sınırı Meriç hattı olacaktır derken, Çanakkale cephesinde binlerce şehit verilerek kazanılan zaferlerle bu sınırın hak edildiğini; doğu sınırları tesbit edilirken Bitlis ve Muş’u geri alarak Rusların tarihî emellerine engel olduğunu, bu suretle bu hattın muharebe meydanlarında 
akıtılan kanların karşılığında hak edildiğini, güney sınırının ise, VII.Ordu Komutanlığı sırasındaki icraatı ile güvence altına alınmış olduğunu düşünmüş olmalıdır. 

Misak-ı Millî metni, sadece millî sınırların tesbitini sağlayan bir belge değildir. Ekonomik ve malî sınırlamaları da ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla Misak-ı Millî’nin hazırlanmasında o günkü şartların ve gerçeklerin çok önemli bir yeri vardır. Ancak bu belgenin hazırlanmasında Atatürk’ün Birinci Dünya Savaşı’nda muharebe meydanlarında kazandığı tecrübelerin katkısı da görmezden gelinemez. Atatürk, bu konuyu, 10 Ocak 1922’de Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin’e verdiği bir mülâkatta, “Misak-ı Millî, barış imzalamak için en makul ve en asgarî şartlarımızı kapsayan bir programdır. Barışa ulaşmak için öngöreceğimiz esasları kapsar. 
Fakat memleket ve milleti kurtarmak için barış yapmak kâfî değildir. Milletin gerçek kurtuluşu için yapılacak çalışmalar ondan sonra başlayacaktır. Barıştan sonraki çalışmalarda muvaffak olabilmek, milletin istiklalinin kazanılmış olmasına bağlıdır. Misak-ı Millî’nin hedefi onu temin etmektir” şeklinde yorumlamıştır.6 

Bu tecrübeler, Atatürk’ün gerçekçi kişiliğinin oluşmasına katkıda bulunduğu gibi, 

Misak-ı Millînin de tarihî zeminini teşkil etmiştir. Aynı proje Lozan Barış Anlaşmasında da korunarak Türkiye Cumhuriyetine temel teşkil etmiştir. 

Atatürk, Onuncu Yıl Nutkunda, Türkiye Cumhuriyeti’ni tarif ederken, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti ifadesini kullanmıştır. Türkiye Cumhuriyetine temel teşkil eden kahramanlık boyutunu Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerindeki başarıların teşkil ettiğini görüyoruz. İkinci olarak yüksek Türk kültürü tabiri kullanılmaktadır ki bu ifade ile Atatürk, Türk tarihinden aldığı bilgileri aktarmakta, böylece Türkiye Cumhuriyetini tarihten elde ettiği tecrübeye dayandırmaktadır. 

1936 yılında kendisine sorulan bir soru üzerine de, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” dedikten sonra, “Kültür, bir milletin bütün tarihî seyrini gösteren bir harekettir. Bugün yaşayan milletler varlıklarını ispat ve idame için çalışırlar, fakat onların dayanacağı bir esas, kökünü kendisinden alacağı bir kültürleri bulunmazsa, temel sağlam olmaz” şeklinde karşılık vermiştir.7 

Başka bir konuşmasında da, cumhuriyetin temeli saydığı millî kültür ile millî benlik arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak, “…bir milletin saadet olarak algıladığı şey, diğer bir millet için felaket olabilir. Bundan dolayı bir millet, kendine göre saadet olarak algıladığı bir şeye ulaşabilmek için kullanacağı vasıtalar ve aletler kendi ruhundan çıkarsa, o vakit maksada varabilir. Onun vasıta ve aletlerini kullandığımız zaman gideceğimiz hedef, onun için saadet olmasına rağmen kendimiz için felakettir” diyerek millî kültürün araştırılması için çalışmalar 
yapılmasını istemiştir.8 

Nitekim bu görüşlerini güçlendirecek araştırmalar yapmak üzere 15 Nisan 1931 tarihinde Türk Tarih Kurumu ve 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dil Kurumu’nu kurmak suretiyle kültür kurumlarının oluşturulmasına da öncülük etmiştir. 1 Kasım 1936 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanma yılını açarken yaptığı konuşmada, “…bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin karanlıklar içinde 
unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını, reddedilmez belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk milleti için değil ve fakat bütün ilim alemi için dikkat ve uyanışı çeken kutsal bir vazifeyi yapmakta olduklarını” söylemiştir.9 

Böylece gerçekçi bir şekilde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kahramanlık ve kültür temellerini ortaya koyduktan sonra, son olarak yine Onuncu Yıl Nutkunda, “Yurdumuzu dünyanın en gelişmiş ve medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız” diyerek Türk milleti için nihaî hedefi göstermiştir. 

DİPNOTLAR;

1 Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1989, s.2. 
2 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1997, Cilt:I, s.299. 
3 Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1989, s.3. 
4 Atatürk’ün Nişan ve Madalyaları, Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Yayını, Ankara, 1986, s.56 ve 171. 
5 Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1989, s.3. 
6 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:II, s.49. 
7 Afetinan; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1984 (4.Baskı), s.271. 
8 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:I, s.219. 
9  Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:I, s.406. 

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder