20 Haziran 2019 Perşembe

YASA DIŞI GÖÇ VE TÜRKİYE BÖLÜM 9

YASA DIŞI GÖÇ VE TÜRKİYE BÖLÜM 9



   Yasa dışı göçü engellemek adına tüm göç yollarının kapatılmasının hedef ülkelerdeki ekonomik gelişim üzerinde olumsuz etki yapması olasıdır. Zira göçmenler yarattıkları iş gücü ile ülkenin ekonomik gelişimine önemli katkıda bulunmaktadırlar. Avrupa İstatistik Dairesi EUROSTAT tarafından yapılan araştırmaya göre, AB’deki aktif çalışan sayısı 2050 yılına kadar 52 milyon kişi gerilemesi beklenmektedir83. Nüfusun hızla yaşlanması ve doğum oranının 
azalması iş gücünde düşüşe neden olmaktadır. Eğer AB’nin ekonomik kalkınmasını sürdürmek için iş gücü açığı kapatılmazsa ciddi bir ekonomik sorunun ortaya çıkması muhtemel görünmektedir, çünkü her çalışan ödediği primlerle sosyal güvenlik ve emeklilik fonuna katkıda bulunmaktadır. Dolayısıyla yeterli çalışan olmazsa, hızla yaşlanan nüfus sebebiyle sosyal güvenlik ve emeklilik fonları iflasa sürüklenebilecektir. Bu durumda AB’nin göçmenlere ihtiyaç duyması kaçınılmaz hale gelmektedir. Öte yandan göçmenler kendi 
ülkeleriyle aralarındaki bağlar sayesinde karşılıklı iş yapma biçimleri ve piyasalar hakkında bilgi edinilmesini ve dil engelinin aşılmasını da sağlamaktadırlar. Türk Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı’nın son araştırmasına göre 2010 yılı sonunda 77.200 Türk girişimcinin Almanya’da gerçekleştirdiği yıllık ciro 36 milyar Euro civarındadır.84. Ayrıca bu girişimcilerin yaptıkları yatırımlar 8,2 milyar Euro sınırını aşmış bulunmaktadır.85. 

2009 yılındaki Konsey toplantısında kabul edilen ve yüksek tahsilli ve meslek sahibi göçmenleri AB’ye çekmeye yönelik “mavi kart” uygulamasının iş gücünü ciddi oranda yükseltmesi mümkün olamayacaktır; çünkü bu nitelikli göçmenler belli başlı iş kollarına yönelecektir. Üstelik mavi kart alabilmek için gerekli aylık gelirin, o ülkedeki ortalama maaşların 1,5 kat üstünde olması gerektiği göz önünde bulundurulursa bu yöntemin AB ülkelerindeki iş gücü piyasasının gereksinimini karşılayamayacağı anlaşılacaktır. Oysa göç alan ülkelerin, mevcut göç politikalarında değişiklik yaparak, vasıfsız iş gücüne yönelik geliştirecekleri göç programlarıyla düzensiz göçle mücadele edebilirler. Bu kapsamda iki 
taraflı iş gücü anlaşmaları ve iş gücü göçüne ilişkin programlar uygulanabilir. 

-Uzun vadede yasa dışı göçü engellemek amacıyla azgelişmiş ülkelerdeki kalkınma ve refah seviyesini artırıcı projeler üretilmelidir. 

Uzun vadede göçün sebeplerini hedef alan çözümler üretmek üzerinde de ciddiyetle durulmalıdır. Bu noktada öncelikli olarak yapılması gereken yoksulluk ve az gelişmişlik ile mücadele olacaktır. BM Göçmen Kaçakçılığına Karşı Ek Protokol’ün 15. maddesinin 3. fıkrasına göre; her Taraf Devlet, göçmen kaçakçılığının yoksulluk ve az gelişmişlik gibi sosyo-ekonomik nedenleriyle mücadele etmek için ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerdeki kalkınma programlarını ve işbirliğini, göçün sosyo-ekonomik boyutlarını hesaba katarak ve ekonomik ve sosyal bakımdan zayıf bölgelere özel önem vererek, uygun olduğu ölçüde teşvik edecek veya güçlendirecektir.86. 

Türkiye Özelinde; 

-Yasa dışı göçle mücadelede entegre sınır yönetimine gereken önem verilmelidir. 

Ülkemizin coğrafi yapısı ve stratejik konumu göz önünde bulundurularak sınır yönetiminde kısa vadede tamamen sivil bir yapılanmaya gitmek yerine mevcut yapıda düzenlemeler gerçekleştirmek daha faydalı gözükmektedir. Bu bağlamda, Sahil Güvenlik Teşkilatı ile Jandarma Teşkilatı’nın zaten İçişleri Bakanlığı’na bağlı olduğu göz önünde tutularak kısa vadede sorunların giderilmesi için, 1. ve 3. Ordu Komutanlığı içinde İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir “danışma ve irtibat bürosu” kurulması sınır yönetimi alanında koordinasyon ihtiyacını karşılayabilir. Bu büro aracılığıyla karşılıklı bilgi ve istihbarat paylaşımı sağlanabilinir. 
Sınır birlikleri profesyonel hale getirilerek etkinliği artırılabilir. Ayrıca uygulamadaki mevcut hataların (hiyerarşik raporlama sorunu, sorumluluk alanlarının belirsizliği) düzeltilmesinin, finansal ve hukuki açıdan gerekli düzenlemelerin yapılmasının, sınır güvenliğinde teknolojik tespit olanaklarından, termal kameralardan, insansız hava araçlarından ve uydu imkânların dan daha fazla yararlanılmasının faydalı olacağı değerlendirilmektedir. 

-Türkiye’de insan kaçakçılığı ile ilgili mevzuatın yeterli olmadığı ve bu konuda kapsamlı düzenlemeler yapılması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır. 

İnsan kaçakçılığının hangi durumlarda ortaya çıktığı ve bu durumlarda verilecek ceza, Türk Ceza Kanununun 79. maddesinde belirtilmiş olup bu suçla ilgili başka bir kapsamlı bir düzenleme bulunmamaktadır. Oysa mukayeseli hukuka bakıldığında göçmen kaçakçılığının genellikle hususi kanunlarda yaptırım altına alındığı görülmektedir. Yasa dışı göç, insan kaçakçılığı ve insan ticareti suçlarının çoğu zaman iç içe geçerek karmaşık bir yapı kazanmaktadır. Dolayısıyla insan kaçakçılığı ile çeşitli organize suç türleri arasındaki bağlantı göz önünde bulundurularak, Türkiye’de de konuyla ilgili uluslararası gelişmeler ve AB 
mevzuatı ışığında yeni bir düzenlemeye gidilmesi önem taşımaktadır. 

- 1951 Cenevre Sözleşmesi ile 1967 Ek Protokol’e konan coğrafi sınırlama şartı gerekli düzenlemeler yapılıp önlemler alındıktan sonra kaldırılmalıdır. 

Söz konusu coğrafi sınırlama nedeniyle Türkiye mülteci tanımı yaparken Avrupalı ve Avrupalı olmayanlar arasında bir ayrıma gitmekte ve Avrupalı olmayan göçmenlere mülteci statüsü vermemektedir. Avrupalı olmayan göçmenler, BMMYK statüleri hakkında bir karar verinceye kadar geçici izinle Türkiye’de kalmaktadır. Türkiye; Monako, Madagaskar ve Kongo ile birlikte dünyada bu uygulamayı sürdüren dört ülkeden biridir. 

Bu durum gerek insan haklarına gerekse de AB müktesebatına riayet hususuna engel teşkil etmektedir. Türkiye, coğrafi kısıtlamanın kalkmasıyla göçmen akınına uğrayacağı konusunda endişe duymaktadır, ancak insan hakları perspektifinden bakıldığında, korunmak istenen yararın bir insanın temel hakkı ve bu kişinin yaşamsal bir tehlikeyi de içerir bir zulümden kaçıyor olabileceği gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Bununla birlikte şüphesiz sınırlamanın 
kaldırılmasının ciddi bir ekonomik maliyeti olacaktır. Bu sebeple Türkiye’nin bu maliyet konusunda gerekli araştırmayı yaparak sadece AB ülkelerinden değil gerekirse BM’den de “külfet paylaşımı” konusunda garantiler alarak sınırlamayı kaldırması uygun olacaktır. 

Ayrıca 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin Soğuk Savaş döneminde imzalandığı ve tamamen Demir Perdeden Hür Dünyaya gelen göçmenlerin haklarını dikkate aldığı düşünüldüğünde, bu sözleşmenin 21. Yüzyıl ihtiyaçlarını karşılamayacağı değerlendirilmektedir. Bu bağlamda Sözleşme’nin hukukçular tarafından yeniden gözden geçirilmesi ve günümüz şartlarına uygun hale getirilmesi konusunda Türkiye’nin uluslararası çalışmalar yapılmasına ön ayak olması faydalı olabilir. 

- Kaynak Ülkelerle Geri Kabul Anlaşmaları imzalanmadan hedef ülkelerle imzalamanın sakıncaları göz önünde bulundurulmalıdır. 

Geri Kabul Anlaşmaları, yasa dışı göçmenlerin Türkiye’den geldikleri ülkeye iadesi veya Türkiye’den diğer bir ülkeye yasa dışı geçiş yapan göçmenin Türkiye’ye kabulü amacını taşımaktadır. Bu bağlamda öncelikle Türkiye’yi transit veya hedef olarak kullanan yasa dışı göçmenlere kaynak olan ülkelerle Geri Kabul Anlaşmaları imzalanmadan, hedef ülke konumundaki ülkelerle bu yönde anlaşmalar imzalanmasının Türkiye açısından sorun teşkil edeceği görülmekte dir. Bu durumun, Türkiye’ye geri kabul edilen yasa dışı göçmenlerin 
kaynak veya transit ülkelere iadesinde güçlüklere neden olması ve bu kişilerin Türkiye’de barındırılmaları ile iaşeleri konusunda sorunlar yaşanması muhtemeldir. 

-Türkiye’nin sırtına büyük bir yük bindirecek AB ile Türkiye arasındaki Geri Kabul Anlaşması’nın neyin karşılığında uygulamaya konulacağına doğru karar verilmelidir. 

Yasa dışı göç hususunda Türkiye ile AB arasındaki en sorunlu konuların başında AB ile Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanması geldiği görülmektedir. AB ile Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanması durumunda Avrupa’ya yönelen transit göçmenlerin bile Türkiye tarafından geri kabulünü gerektirecektir. Bu durumda Türkiye AB’nin yasa dışı göç yükünün tamamına yakın bir kısmını kendi üzerinde görecek ve altından kalkması zor bir maliyet üstlenmiş olacaktır. 

Türkiye’nin AB’nin Geri Kabul Anlaşması imzaladığı Balkan ülkeleriyle bu anlaşmaları imzalamaması yasa dışı göçmenlerin doğrudan en dış sınırdaki Türkiye’ye gönderilmesi sonucunu doğuracaktır. Bu kadar ağır bir yükün Schengen kazanımlarının dahi ötesine geçmesi mümkündür. Sadece mali boyuta bakıldığında, kaçak göçmenlerin iadesinin Türkiye’ye maliyeti yılda 1,2 milyar euro olarak hesaplanırken Brüksel bu rakamı abartılı bulmakta ve Türkiye'ye yıllık 72 milyon euro yardım yapmayı taahhüt etmektedir. Böyle bir anlaşma zeminini Türkiye'nin kabul etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla AB ile Geri Kabul Anlaşması imzalanması hususunda aceleci davranılmamalı ve hangi koşullarda AB’nin yasa dışı göç yüküne ortak olunduğuna doğru karar verilmelidir. 

-Türkiye’nin sığınma politikası konusunda ciddi reformlara ihtiyacı olduğu ve ivedilikle bir sığınmacı kabul sisteminin oluşturulması gerektiği unutulmamalıdır. 

Avrupa’daki sıkı göç politikası ve Türkiye’nin yasa dışı göçle mücadele doğrultusunda maruz kaldığı baskılar, Türkiye’nin sığınma politikasında sağlanan iyileşmeleri tehlikeye atma riskini taşımaktadır. Bu kapsamda, yasa dışı konumda yakalanan göçmenlerin yasa dışı göçmen mi yoksa gerçek bir sığınmacı mı olduğunun tespiti bağlamında ilgili prosedür ve kurumsal 
yapılanmaların titizlikle oluşturulması gerekmektedir. Bunun yanında sığınmacıların iltica prosedürüne erişimleri önündeki engellerin kaldırılmalı ve sığınmacıların statüsünün kısa sürede ve sağlıklı şekilde belirlenmelidir. 

Bir diğer önemli husus, mülteci ve sığınmacıların çeşitli tarihlerde Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’de açtıkları davalar sonucu ortaya çıkan hukuki durumun iyi analiz edilmesi gerekliliğidir. Zira 2009 ve 2010 yıllarında AİHM, özellikle yabancıların idari gözetim ve sınır dışı edilmesiyle ilgili ülkemiz aleyhine kararlar almış ve yabancıların iç hukuk yollarını tüketmeden doğrudan AİHM’e başvurabileceklerini karara bağlamıştır87. 

Ayrıca sığınmacı ve mültecilere yönelik ikamet harcı uygulamasının kaldırılması; sığınmacı ve mültecilerin Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında güvence altına alınması; mültecilere sağlanan öğrenim görme, çalışma, sağlık gibi birçok sosyal destek mekanizmalarının daha da geliştirilmesi ve ulaşılabilir hale getirilmesi; mültecilerin haklarını aramak amacıyla itiraz veya şikayet edebilecekleri sadece bu işte görevli mercilerin oluşturulması konularına ivedilikle eğilinmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun yürürlüğe girmesi büyük bir boşluğu dolduracaktır. Ayrıca 
ilgili konularda STK’larla işbirliği yapılması da sürecin işleyişini kolaylaştıracaktır. Zira özellikle sığınmacı ve mültecilerin entegrasyon sorununun çözümünde personel yönünden belli cemiyet, gönüllü kuruluşlar, kişiler veya derneklerden oluşan STK’larla işbirliği önem taşımaktadır. 


SONUÇ 

Değişen güvenlik algılamaları neticesinde yasa dışı göç, günümüz dünyasında bir yumuşak güvenlik tehdidi olarak görülmeye başlanmıştır. Sınıraşan yapısı itibariyle yasa dışı göç tek bir ülkenin sorunu değildir, gerek hedef gerek kaynak gerekse de transit ülkeler yasa dışı göçün etkilerini farklı şekillerde hissetmektedirler. Zira göç alan ve göç gönderen ülkedeki ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel nedenlerin etkisiyle ortaya çıkan bu olgu, söz konusu 
tüm ülkelerdeki ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yapıları etkilemektedir. 

Yasa dışı göçün; ulusal ve uluslararası ekonomik ve siyasal belirsizlikler, ülkeler arası çıkar çatışmaları, iç savaşlar, doğal afetler, yoksulluk, salgın hastalıklar, insan hakları ihlalleri gibi faktörler olduğu sürece daha da artmaya devam edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle küreselleşmenin bu süreci daha da hızlandırdığı göz önüne alındığında yasa dışı göçle mücadele devletler için zaruri hale gelmektedir. 

Yasa dışı göç ve güvenliğin birbiri içerisinde dinamikler taşımaları ve birbiriyle sebep-sonuç ilişkisi içinde olmaları devletleri bu yeni tehditle mücadeleye itmektedir. Bu amaçla gerek uluslararası gerekse ulusal alanda çeşitli hukuksal düzenlemeler ve politikalar yürürlüğe konmaktadır. 

Hedef bölge konumda olan Avrupa’nın yasa dışı göçle mücadelede katı bir tavır sergilediği görülmektedir. Birlik bünyesinde yasa dışı göçü engelleyici önlemler arasında sıkı vize politikaları, katı sınır kontrolleri, yasa dışı göçmenlerin gönüllü veya zorunlu olarak geri gönderilmesi gibi uygulamalar göze çarpmaktadır. Bu bağlamda ortak bir göç ve sığınma politikası benimsemeye yönelik çalışmalar da gerçekleştirilmektedir. Ancak Birlik nezdinde ortaya konan politikalar çoğu zaman yasa dışı göç konusunun insani boyutunun göz ardı edildiği eleştirilerine yol açmaktadır. 

Yasa dışı göçü tamamen ortadan kaldırmak uzun vadede dahi şu an için mümkün gözükmediğinden bu sorunla mücadelede en uygun yöntem, insan güvenliği konusuna daha fazla eğilerek göçü planlı bir seviyede tutarak ülkeler arasında absorbe ve entegre etmek olacaktır. 

Küresel ve bölgesel göç yollarının önemli bir kavşak noktasında bulunan Türkiye'de, bir taraftan yasal göç yönetimi ve uygulamalarının AB Müktesebatı ile uyumu sağlanırken, diğer taraftan da yasa dışı göçle mücadelede caydırıcı düzenlemeler yapılmaya çalışılmaktadır. 

Türkiye’nin göç ve iltica hususundaki düzenlemelerinde insanilik, uluslararası düzenlemelere riayet, bütüncül yaklaşım, profesyonel kurumsal yönetim gibi prensipleri benimsemesi arzu edilen bir sonuçtur. Ancak tüm bu düzenlemeler yapılırken Türkiye’nin, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne getirilen coğrafi çekincenin kaldırılması ve AB ile Geri Kabul Anlaşması imzalanması sonrası doğabilecek sakıncaları da göz önünde bulundurması ulusal menfaatleri açısından önem taşımaktadır. 

10. CU BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,;

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder