2 Aralık 2019 Pazartesi

İNSAN HAKLARININ ÜLKEMİZDEKİ TARİHÎ GELİŞİMİ, BÖLÜM 1

İNSAN HAKLARININ ÜLKEMİZDEKİ TARİHÎ GELİŞİMİ,



   Osmanlı Devleti denildiğinde İslam anlayışında olduğu gibi insan hakları bağlamında ön plana çıkan kavram adalettir. Adalet daha çok hükümdarın uyması gereken bir ilke olup zulmün karşıtı olarak kullanılmıştır. Osmanlı’da da adalete önem verilmiş olup kuruluş ve gelişme dönemi padişahlarının buna riayet ettiği görülmektedir. Adaleti gerçekleştirme genel olarak hükümdarın görevi olmakla birlikte daha çok mahkemelerde kadı tarafından icra 
edilmekteydi. 

    İngiltere’de Habeas Corpus Act’a benzer bir kurum Osmanlı’da bulunmaktadır. Buna göre yargıç kararı olmadan kimse tutuklanamaz ve evi aranamaz. Yargılamalar aleni olup eşit yargılama ilkesi geçerlidir. Kadı baskı ve işkencenin olmaması için gerekli önlemleri alır. Bireylere tanınan bu güvenceler gerilemeyle birlikte yozlaşarak güvence olmaktan çıkmıştır.67

Adalet mekanizmasında iyi gelişmelere rağmen siyaseten katl gibi anlayışlar insan haklarının mevcut olduğu iddialarını çürütmektedir. Adalet anlayışı, yaşam hakkı konusundaki tasarruflar mahkeme kararı ile mümkün olabilir. Hükümdarın ülke yönetiminde insanların hayatlarını rahat bir şekilde sadece kendi kararı ile sonlandırabilmesi insan haklarından en önemlisi olan yaşam hakkının ihlâlidir. Giderek yozlaşan bu yetki sonraları sadrazam ve diğer yetkililere verilmiştir. Ayrıca II. Mehmet’in padişahın kendi çocukları ile torunları dışında hanedan üyelerinin diğer fertlerinin öldürülebilmesi ne imkan tanımayı düzenlemesi ve infaz biçimlerinden eziyet etme (inhak), yakma (ihrak), taşlama (recm), 
boyun vurma, asma ve eklem kemiklerinin kırılması gibi bedeni cezaların olması insan haklarının olmadığını göstermektedir. 

Geniş bir alanda kurulu devlet içerisinde çok sayıda millet kendi kültürü içerisinde zamanına göre gayet huzurlu bir şekilde yaşamıştır. Avrupa’da din ve mezhep savaşları olurken Osmanlı’daki milletler bu karmaşa ortamından uzaktı. Avrupa’da dinlerinden dolayı Yahudiler sürgün ve ölüme maruz kalırken Osmanlı idaresinde sürgün veya ölümle karşılaşmadılar.68 

Zaten Osmanlı’nın özellikle Avrupa’da genişleyebilmesi nin sebebi biraz da Osmanlı’daki adalet anlayışından kaynaklanmaktadır. Geçerli olan millet sistemi çerçevesinde devlet, grupların özel hukuklarına karışmamaktadır. Ancak kamuyu ilgilendiren hususlarda İslam hukuku uygulanmaktadır. Şimdi bile ülkelerde tanınmayan yargı yetkisinin azınlıklara bırakılması hayatlarında büyük kolaylık sağlamaktaydı. Bununla birlikte Osmanlı toplum yapısının statükocu anlayışından dolayı bazı muamelelerle de karşılaşmışlardır. 

Bunlardan en önemlisi İslam Hukukunda düzenlenmiş olan gayrımüslimlerin can, mal, ırz ve namus güvenliklerini sağlama karşılığında ek olarak alınan cizye vergisidir. Giyecekleri elbiseler, binek aracı olarak kullanacakları hayvanlar ve taşıyabilecekleri silahlar konusunda sınırlama vardı. Ayrıca ibadet yerleri ile ilgili sınırlamalar da bulunmaktaydı. 

Hristiyan, Yahudi ve Ermeni gibi dinî topluluklara serbestî tanınması “ahidname” adı verilen belgeler ile sağlanmaktaydı. Ahidname hükümdarın bir lütfu olup hak talep edebilme imkânı tanımamaktadır. II. Mehmet İstanbul’u ele geçirdiğinde Ortodoks Patriği Gennadios’u çağırarak Ortodoks kilisesi inancını serbest bıraktı. Bu şekilde davranış hem siyasî olarak bir grubun denetimini sağlarken aynı zamanda sınırlamadan kaynaklanacak özgürlük ve benzeri talepleri önlemekteydi. Osmanlıdaki anlayış ve yönetim tarzı insan haklarının varlığını değil, yöneticinin dahiliğini kanıtlar niteliktedir. Tanınan serbestîlerle hak talep edilemediğinden insan hakkı olarak nitelendirilemez. Ancak çok sayıda milletin bir arada yaşamasını değerlendirdiğimizde Osmanlı toplumunda geniş ölçüde bir hoşgörü ortamının olduğu söylenebilir. 

Osmanlı Devleti’nde Batıdaki anlamıyla insan haklarının gelişmesi Sened-i İttifak (7 Ekim 1808) ile başlar. Anayasa hukukunda tarihimizde ilk anayasal belge olarak kabul edilen Sened-i İttifak iktidarın sınırlanmasını amaçladığından insan hakları açısından da önemi haizdir. Belgede padişah otoritesinin güvence altına alınması, toplanacak askerlerin devlet askerî olarak toplanması, devlet gelirlerinin toplanmasında padişah buyrukları ve emirleri doğrultusunda hareket edileceği, eylem ve işlemlerde sadrazamın yetkisinin gerektiği, sadrazamın yetkiyi kötüye kullanması hâlinde elbirliği ile önleneceği, ayanların sınırları 
dışına çıkamayacakları ve birisinin ayaklanması durumunda elbirliği ile bastırılacağı ile başkentte asker ocaklarında ayaklanma çıkarsa ayanların asker ocağını dağıtacağı düzenlenmiştir. 

Sened-i İttifak Alemdar Mustafa Paşanın pratik zekasının bir ürünü olup insan hakları açısından iktidarın kısıtlanması ve halkın güvenliğinin sağlanması ve vergilerin ezici olmamasına dikkat edileceğini düzenleyen ilk belge olması sebebiyle önemlidir. 

19. yüzyıl ortalarına kadar askerî, teknik ve diğer alanlarda yapılan reformlara rağmen devletin bir türlü çöküşten kurtulamaması farklı çözümler aranmasını sağlamıştır. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa karşısında ordunun yenilgiye uğraması üzerine yeni bir anlayışın gerekliliği daha iyi ortaya çıkmıştır. II. Mahmut’un vefatı esnasında Londra’da bulunan İngiltere elçisi Mustafa Reşit Paşa, Abdülmecit zamanında Dışişleri Bakanlığına getirilmiştir. Mustafa Reşit 
Paşanın Avrupa’daki hak ve özgürlük alanında meydana gelen gelişmeleri görmesi, devletin gitgide meydana gelen ayaklanmalar sonucu zayıflaması, bölünmesi ve devlet idaresinde rüşvet, yolsuzluk ve suistimallerin yaygınlaşması üzerine yeni önlemlerin alınması zorunluluğunu gerektirmiştir. Abdülmecit’in tahta çıkmasından kısa süre sonra Gülhane Hattı Hümayunu Mustafa Reşit Paşa tarafından ilan edilmiştir. (3 Kasım 1839) Tanzimat Fermanı 
devleti içinde bulunduğu durumdan kurtarmaya yönelik olup güçlü bir merkezî idarenin ve devlet kudretinin yeniden kurulmasını hedeflemektedir.69

Tanzimat Fermanı padişahın tek taraflı tasarrufu niteliğindedir. Padişah kendi iradesi ile kendi kendini sınırlamaktadır. (auto-limitation) Sadece kendi kendini sınırlama anlayışına dayandığından hukukî bağlayıcılığı zayıf olup Fermanda hukukî bağlayıcılığa bağlı yaptırım öngörülmemiştir. Fermanın sonunda ahlâkî bağlayıcılığı olan şu ifade ile Padişahın Fermana aykırı hareket etmeyeceği belirtilmiştir. “Hemen Rabbimiz Taâlâ Hazretleri cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavanini müessesenin hilafına hareket edenler Allah’ı Taâlâ Hazretlerinin lânetine mahzar olsunlar ve ilelebed felah bulmasınlar amin.”70 Bu sebeple 
hakkında anayasa olduğu nitelendirmeleri yapılsa da gerçek anlamda bir anayasa olmayıp tek taraflı serbestî, hak ve özgürlük tanımadır. Tanzimat Fermanı kanun niteliğinde de olmayıp yasama direktifi niteliğindedir ki bu sebeple Fermanı müteakip ceza kanunu gibi yasalar çıkarılarak yasalaştırma hareketleri başlatılmıştır.71

Fermanda can ve mal, şeref ve haysiyetin korunması ve kişi güvenliği düzenlenmiştir. Padişah o zamana kadar kendisine tanınan ceza verme yetkisinden feragat ederek cezaların mahkemeler tarafından aleni ve detaylı şekilde görülecek muhakeme faaliyeti sonucu verileceğini kabul etmektedir. Can ve mal güvenliği ile şeref ve haysiyetin korunmasına ve diğer askerlik ve vergi ile ilgili düzenlemelere aykırı hareket edenler hatır, gönül ve rütbeye 
bakılmadan cezalandırılacaktır. Can ve mal güvenliği, askerlik ve vergi işleri gibi belirli alanlarda da olsa eşitlik ilkesinin kabulü sonraki düzenlemelerin alacağı yolun mihenk noktası olması sebebiyle fevkalâde önemlidir. Ayrıca eşitlik ilkesinin doğal sonucu olarak din farkının gözetilmemesinin düzenlenmesi Avrupa ülkelerini yumuşatmak ve onların güveninin kazanmaya yönelik bir taviz niteliğindedir. Bu hükmün eski İslamî gelenekten ayrılma anlamına gelmesi bakımından düzenlemenin en radikali olduğu belirtilmiştir.72

Tanzimat Fermanından verimli sonuçlar alınamaması ve sosyal, siyasî ve hukukî 
dönüşümlerin sağlanamaması üzerine dış güçlerin baskısı sonucu Islahat Fermanı ilan edilmiştir. Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı Avrupa devletlerinin Osmanlı’ya yardım etmesi sonucu Hristiyanların hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleri ailesinden sayılması için 1856 Paris Konferansı öncesinde dış baskı yapılmıştır. İstenen konuların uluslar arası anlaşmada yer almayarak padişahın dış baskı sonucu yapmadığını kanıtlamak için iç hukukta düzenleme yapılması istenmiştir. 

Islahat Fermanının ana hedefi Müslüman olmayan uyrukların Müslümanlarla her 
yönden eşitliğini sağlamaktı. Bundan dolayı bir kısım düzenlemeler Tanzimat Fermanının tekrarı mahiyetinde olmakla beraber daha etraflı ve kesin hükümler getirerek ondan daha geniş alanları düzenlemektedir. 

23 Aralık 1876 tarihinde “Kanun-i Esasi” yürürlüğe girmiştir. Türk tarihinde ilk 
anayasa olan Kanun-i Esasi halk onayına sunulmadığından ve haklın meclisi tarafından yapılmadığından gerçek bir anayasa niteliğinde olmayıp berat, ferman anayasa niteliğindedir.73 Anayasayı yapan güçün, padişahın iradesi olması ve egemenliği paylaşmada ortağı olmaması sebebiyle “ferman anayasa” olarak ifade edilmiştir. 

Anayasa devletin genel yapısını, organlarını, organlar arası ilişkileri ve vatandaşların hak ve özgürlüklerini belirlemektedir. İlk kez Osmanlı İmparatorluğu’nun hukukî yapısı belirlenmiştir. Devletin temel yapısında değişiklik yapılmamış, sadece padişahın yetkileri kullanış şekli yazılılık kazanmıştır. Önceden olduğu gibi yasama ve yürütme güçleri padişahın 
varlığında temerküz etmektedir. İlk anayasa padişahın yetkilerini kullanış tarzını 
belirlemektedir.74

1878 yılında ilk Osmanlı parlamentosunun tatili üzerine başlayan otuz yıllık baskı rejiminde, hak ve özgürlük talepleri bilinçli bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. II. Abdülhamit’in eğitim çalışmalarına çok önem vermesi, hemen hemen tamamını kendisinin açtığı okullarda yetişen aydınların ortaya çıkmasını sağlamıştır.75 Bu aydınlar Jön Türk hareketini başlatıp II. Abdülhamit’e karşı mücadele etmiş ve Kanun-i Esasi’nin tekrar yürürlüğe girmesi amacıyla gayret sarf etmişlerdir. Jön Türkler, Genç Osmanlıların yapmış olduğu özgürlük mücadelesinden daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmaları açısından önem 
taşımaktadır. Şöyle ki ilk defa liberal yönetimin sağlanması için aşağıdan yukarıya doğru bir halk hareketi ortaya çıkmıştır.76

1902 yılında Paris’te yapılan Birinci Jön Türk Kongresinde siyasal dönüşümün sadece yayın ve propaganda ile sağlanamayacağı, aynı zamanda askerin ve dış güçlerin de desteğinin sağlanması tartışıldı. Askerin desteğinin gerekli olduğu genel kabul görürken dış desteğin sağlanmasında fikir ayrılıkları çıktı. İkinci Jön Türk Kongresinde Abdülhamit’in tahtan indirilmesi ve parlamentolu rejim kurulması müştereken benimsendi. Bu kongreden sonra özellikle Makedonya olmak üzere çeşitli yerlerde olaylar meydana geldi. İngiltere Kralı ile 
Rus Çarının Reval’de bir araya gelmesi ile birlikte Makedonya’da İttihat ve Terakki Cemiyeti ayaklanma çıkararak II. Abdülhamit’i anayasal düzene geçmeye mecbur bıraktı ve meşrutiyet ilan edildi. 

Yapılan anayasa değişikliği ile padişahın yetkileri sınırlandırılarak yasama organının yetkileri artırılmıştır. Anayasa değişikliklerine özelliğini veren ise temel hak ve özgürlükler alanında yapılanlardır. Kişi hak ve hürriyetini ihlâl eden ve padişahın basit bir polis soruşturması ile hükümetin emniyetini ihlâl edenlerin sürgün edilmesini düzenleyen 113. maddenin ikinci fıkrası kaldırılmıştır. Bununla anayasal hak ve özgürlükleri pamuk ipliğine bağlayan bir baskı aracı ortadan kaldırılmıştır.77 Basın özgürlüğü genişletilmiş ve sansür yasaklanmıştır. Anayasa metnine eklenen 120. madde ile toplantı yapma ve dernek kurma özgürlüğü tanınmıştır. Dernek kurma özgürlüğünün tanınmasıyla siyasî parti kurabilmenin de önü açılmıştır. Bunun yanı sıra ilk defa haberleşmenin gizliliği anayasaya girmiştir. Ayrıca kişi özgürlüğünün düzenlendiği 10. madde sağlamlaştırılmıştır. 

Sağlanan gelişmelere rağmen ortalığın durulmamasına, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesine ve diğer dış gelişmelere tepki olarak 31 Mart gerici ayaklanması meydana gelmiştir. (12 Nisan 1909) Ayaklanmayı bastırmak amacıyla Selanik’ten gelen Hareket Ordusu ayaklanmayı bastırmış ve padişah II. Abdülhamit’i tahttan indirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk defa halkın talepleri doğrultusunda monark tahttan indirilmiştir. Padişah değişikliğinin halkın iradesi ile olması millî egemenlik kavramının yükselişine işaret etmektedir.78

İttihat ve Terakki Partisinin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte örfi idare ilan edilmiş ve temel hak ve özgürlükler aşırı derecede sınırlanmıştır. Özgürlük havarisi kesilenlerin iktidarı ele geçirdikten sonra diktatörlük rejimi kurmaları “hürriyetin yine hürriyet tarafından yıkıldığı”nı doğrulamaktadır.79 Önceden tek kişi olan II. Abdülhamit’in diktatörlüğü varken; sonrasında pek bir şey değişmemiş, baskı kolektif hâle gelerek parti tarafından uygulanmıştır.80

Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğramasıyla birlikte fazla bir varlık gösteremeyip tarihe karışmıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti millî egemenliği esas almış ve egemenlik aklîleştirilmiştir. Millî egemenlik anlayışı doğrultusunda Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde vatanının kurtuluşu sağlanmış ve akabinde temek hak ve özgürlükleri baz alan cumhuriyet kurulmuştur. 1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi tarihte ilk defa gerçek anlamını bularak cumhuriyetin oluşmasının fikri temellerini atmıştır. 

20 Ocak 1921 tarihinde 1921 Anayasası dediğimiz Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun kabul edilmesi ile cumhuriyet döneminin ilk anayasası ortaya çıkmıştır. Anayasanın 1. maddesinde egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve yönetim şeklinin halkın kaderini kendisinin belirlemesi ilkesine dayandığı belirtilmiştir. 

Büyük Millet Meclisinin amacı vatanın kurtarılmasına odaklandığından 1921 
Anayasası, daha çok karşılaşılan sorunları çözmek amacıyla kabul edilen pratik bir yaklaşımın ürünüdür. Anayasada kısa bir şekilde devlet sisteminin ne olduğu ortaya konulurken hak ve özgürlük konusundan bahsedilmemiştir. Anayasada insan hakları açısından önemli olan ulusal egemenliğin ortaya çıkması ve monark idaresinin kaldırılması yönünde örtülü bir anlam ifade etmesidir. 

1921 Anayasasının birçok noktayı düzenlememesi uygulamada problemlere yol açmıştır. Mustafa Kemal Atatürk Sadrazam Tevfik Paşaya yolladığı 30 Ocak 1921 tarihli telgrafta 1921 Anayasası ile çatışmayan Kanun-i Esasi hükümlerinin yürürlükte olduğunu belirtmiştir. Bu durumda Kanun-i Esasi’nin hukukî varlığı sona ermemiş olup esas olan 1921 Anayasası olmakla birlikte, tali olarak çatışma bulunmayan hususlarda Kanun-i Esasi uygulanacaktı. İki anayasalı dönem Kanun-i Esasi’nin yürürlükten kaldırıldığını belirten (mad. 104) 1924 Anayasası dönemine kadar devam etmiştir.81

Mustafa Kemal Atatürk kurtuluş mücadelesine yön verirken iç ve dış düşmanlara genel olarak dehasıyla karşılık vererek dayatmacı bir yönetim anlayışı sergilememiştir. Ancak bazı konularda mücadelenin geriye gitmesinin muhtemel olması sebebiyle müdahâlede bulunmaktan çekinmemiştir. Ulusal egemenliğe fevkalâde önem vermesinden dolayı saltanatın kaldırılması sıralarında saltanat taraflarına gözdağı vermekten de kaçınmamıştır: “Bu (saltanatın kaldırılması) behemahâl olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse fikrimce muvafık olur. Aksi taktirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”82

1 Kasım 1922’de Saltanat ve 3 Mart 1924’de Hilafet kaldırılarak insan haklarının aklileşmesi yolunda önemli adımlar atılmıştır. Cumhuriyet’in 29 Ekim 1923’te ilanıyla adı konmamış rejimin adı konularak insan haklarının var olabileceği bir devlet sisteminin kurulması amacıyla büyük bir adım atılmıştır. 

1921 Anayasası döneminde temel hak ve özgürlüklerin tanınmasından ziyade insan haklarının felsefî temelleri atılarak ileriki dönemler için elverişli bir ortam oluşturulmuştur. 
Bu dönemde insan hakları alanındaki en büyük yenilik egemenliğin monarka değil ulusa ait olduğu kabul edilerek iktidar dünyevîleştirilmiş ve insan haklarının ön plana çıkmasının önü açılmıştır. 

Kurtuluş Savaşının tamamlanması ile birlikte devlet sisteminin yapılandırılması çalışmalarına hız verilmiştir. Bu bağlamda 1921 Anayasasının zamanın şartları yüzünden temel hak ve özgürlükleri içermemesi, Anayasada eksiklikler olması ve Kanun-i Esasi’nin de yürürlükte olması sebebiyle 1924 Anayasası hazırlanmıştır. Hazırlanan yeni anayasa 20 Nisan 1924’te kabul edilmiş olup 23 Nisan 1924 tarihinde yayınlanmıştır. 

1924 Anayasası hazırlanırken ulusal egemenlik ilkesi temel ilke olarak kabul edilmiş ve Anayasanın özgürlük anlayışında doğal hak anlayışı dikkate alınarak özgürlükler formüle edilmiştir. Özgürlüğün tanımı 1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisinden alınmıştır. Anayasanın 68. maddesinde özgürlük şu şekilde düzenlenmiştir: “Özgürlük, başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Doğal haklardan olan özgürlüğün herkes için sınırı, başkalarının özgürlüğünün sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer.” 

Temel hak ve özgürlüklerin hangi hâllerde ve şartlarda sınırlanacağı Anayasada 
belirtilmemiştir. Genel olarak hak ve özgürlüklerin sınırının kanunla belirleneceği belirtilerek yasama organına geniş bir serbestî tanınmıştır. Kanunların yapılmasında genel ilkelerin belirtilmemesi hak ve özgürlüklerin keyfî bir biçimde sınırlandırılması riskini taşımasına sebep olmuştur. Zorunlu iskan yasaları ve köylülere zorunlu çalışma yükümlülüğü getiren yasalar, yasama organının hak ve özgürlükleri kısıtlamada anayasal sınırlama ilkeleri olmadığından keyfî hareket ettiğini göstermektedir. 

1924 Anayasasında temel hak ve özgürlükler liberal bir anlayışla düzenlenmekle 
birlikte bunlar uygulamada liberal nitelik kazanamamıştır. Devrim sürecinde önemli bazı temel hak ve özgürlükler ya sınırlanmış ya da tamamen ortadan kaldırılmıştır. 4 Mart 1925 tarihinde çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile basın ve siyasal muhâlefet tamamıyla susturulmuş ve muhalif gazete ve dergilerin çoğu kapatılmıştır.83 Militan laiklik anlayışı doğrultusunda bazı camilerin ibadete kapatılması, hac izni verilmemesi ve dinî eğitime müsaade edilmemesi din özgürlüğünü kısıtlamıştır. 

Bağımsız, tarafsız ve adil bir yargı sistemi hak ve özgürlüklerin teminatı açısından son derece önemlidir. 1924 Anayasasında doğal yargıç ilkesini de içeren iyi düzenlemeler yapılmakla birlikte olağanüstü mahkemelerin kurulmasını engelleyen “Fevkâlade mahiyeti haiz mahkeme teşkili memnudur.” ek fıkra önerisi reddedilerek İstiklal Mahkemelerinin kurulabileceğine işaret edilmiştir.84 

1924 Anayasası liberal anlayışla formüle edilmekle birlikte hak ve özgürlükler için güvence sağlanamamıştır. Anayasanın 103. maddesinde “Teşkilâtı Esasiye Kanununun hiçbir maddesi, hiçbir sebep ve bahane ile ihmal veya tatil olunamaz. Hiçbir kanun Teşkilâtı Esasiye Kanununa münafi olamaz.” denmesine rağmen bunu güvenceye alacak bir sistem öngörülmemiştir. Anayasa yargısının bu dönemde yaygın olmaması sebebiyle hak ve özgürlükleri güvenceye alacak bu sistem de kurulmamıştır. Yargının içtihat yoluyla ABD’de olduğu gibi anayasaya uygunluk denetimi yapabilmesi beklenirken bu konuda birkaç başarısız müdahâle haricinde örnek bulunmamaktadır. Sonuçta yerel mahkemelerin anayasaya uygunluk denetimi yapıp yapamayacakları Yargıtay’a intikal edince olumsuz bir kararla denetim sisteminin önü kapatılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 4 Şubat 1931 tarihli kararıyla bir yasayı anayasaya aykırılık sebebiyle uygulamaktan kaçınmanın yargıçların görev ve yetkilerine girmediğinin kararlaştırılması ile zaten birkaç denemeden başka örneği 
bulunmayan girişim engellenmiştir. 85 Adi kanunların anayasaya uygunluğu denetiminin yapılamaması, adi kanunlar ile anayasanın değiştirileceği anlamına gelmekte olup, netice itibariyle anayasanın sertliği gerçek müeyyideye kavuşamamıştır.86 Yargının hak ve özgürlükler konusunda çözüm yolu bulamamasının ağır sonuçları çok partili yönetime geçildikten sonra 1950-1960 yılları arasında Demokrat Partinin muhâlefeti susturması ve akabinde askerî darbenin yapılması ile açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. 

1950-60 yılları arasında Demokrat Partinin iktidarı kötüye kullanması ve hak ve 
özgürlükleri aşırı derecede kısıtlaması yönetime Türk Silahlı Kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960 tarihinde el koyması ile sonuçlanmıştır. TSK ilk olarak anayasa yapma girişiminde bulunarak yeni bir anayasa yapmıştır. Millî Birlik Komitesi ve Temsilciler Meclisinden oluşan Kurucu Meclisin hazırladığı anayasa halkoyuna sunularak kabul edilmiştir. 

27 Mayıs Hareketi iktidarın sınırlanmasının bir göstergesi olup hak ve özgürlüklerin ihlâl edilmesi karşısında tanınan direnme hakkının doğal sonucudur. Hazırlanan anayasada da “anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak…” denilerek direnme hakkı ilk defa pozitif hukuka girmiştir. 

Askerî müdahâleleri insan hakları açısından değerlendirildiğinde her ne kadar askerî müdahâlenin amacı hak ve özgürlükleri sağlamak olsa da olumsuz bir gelişmedir. İnsan haklarından direnme hakkı, insan haklarının öznesi olan insana verilmiş olup, askerî müdahâleyi bu bağlamda değerlendirmek yanlış bir düşünme metodu olup devamlı olarak askerî müdahâlelerin meşrulaştırılmasını sağlar niteliktedir. Bundan dolayı askerî müdahâleleri kötü yönetimden kaynaklanan siyasî bir hareket olarak kabul etmek gerekmektedir. Aksi taktirde halkın seçtiği siyasî kadro şamar oğlanı, askerîye ise akıl ve izan sahibi olduğu gibi bir sonuçla karşılaşılır ki; bu, son derece tehlikelidir. 

Askerî müdahâlelerin sonuçları müspet de olsa tasdik edilmesi ulusal egemenlik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. 

Siyasî iktidarların keyfî yönetimleri 1961 Anayasasının şekillenmesinde önemli ölçüde belirmektedir. Öncelikle saf ulusal egemenlik anlayışından sapmalar göze çarpmaktadır. 

1924 Anayasasında egemenliğin kayıtsız ve şartsız olarak ulusa ait olduğu (mad. 3) ve Türk milletini ancak TBMM’nin temsil ettiği ve millet adına egemenlik hakkını yalnız TBMM’nin kullanacağı (mad. 4) belirtilmiş iken 1961 Anayasasında bu ilke tekrar edilmekle birlikte, egemenliğin Anayasanın koyduğu esaslar uyarınca yetkili organlar eliyle kullanılacağı belirtilmiştir. 1961 Anayasasının aynı zamanda çift meclisli bir yapı öngörmesi ve Cumhuriyet Senatosu üyelerinin bir kısmının halk iradesi ile gelmemesi ulusal egemenliğe sembolik 87 de olsa aykırılık teşkil etmektedir. Ayrıca TBMM işlemlerini denetleyecek Anayasa Mahkemesinin ihdas edilmesi saf ulusal egemenlik anlayışının terk edildiğinin bir göstergesidir. 

1961 Anayasası temel hak ve özgürlükleri Türk tarihinde en geniş ve kapsamlı 
biçimde düzenleyen anayasadır. Anayasa hak ve özgürlükleri son derece detaylı bir şekilde düzenlemiş olup bunun sebebini anayasayı doğuran sebeplerde aramak gerekir. Önceki dönemde hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması, keyfî olarak kısıtlanması ve hak ve özgürlüklerden sapmalar görülmesinde yaşanan problemler bir tecrübe addedilerek karşılaşılan sorunların çözümü doğrultusunda ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır. Bu, 1961 Anayasasının “tepki anayasası” olmasının doğal sonucudur.88 Kurucu iktidar anayasayı detaylı şekilde düzenlemekle kanun koyucuyu sınırlayarak benimsenen ilkeler uyarınca yasa 
yapılmasını öngörmektedir. 1924 Anayasasında bir maddede birkaç tane hak ve özgürlük düzenlenmişken 1961 Anayasası hak ve özgürlükleri genel olarak tek tek düzenlemiştir. 

1924 Anayasasında çoğunlukçu bir demokrasi anlayışı benimsenmiş iken 1961 
Anayasası çoğulcu bir demokrasi anlayışı benimsenmiş olup bu yönde düzenlemeler yapılmıştır. Meslek grupları, sendikalar ve siyasî partilerin sosyal yapı içerisindeki konumları düzenlenmiş; TRT, üniversite gibi kuruluşlar özerk hâle getirilerek konumları güçlendirilmiştir. Siyasî partiler 1924 Anayasasının aksine derneklerden farklı tutularak “ister iktidarda ister muhâlefette olsunlar, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları” kabul edilmiştir. 

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder