6 Aralık 2019 Cuma

TÜRKİYE’NİN ABD POLİTİKASI 2009, BÖLÜM 1

TÜRKİYE’NİN ABD POLİTİKASI 2009,  BÖLÜM 1




Prof.Dr. Ramazan Gözen*
* Prof.Dr. Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü.


TÜRK DIŞ POLİTİKASININ 2009 YILI GELİŞMELERİ

ÖNSÖZ

“ Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya” son verme konusunda üzerimize düşeni yapmak kaygısıyla serüvenine başlayan Türk Dış Politikası Yıllığı ülkemizde uluslararası ilişkiler literatüründe halen daha var olmaya devam eden büyük boşluğu doldurma konusunda katkı sunmayı amaçlamaktadır. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’de, özellikle Türkçe yazılmış uluslararası ilişkiler konulu eserlerin gerek sayı ve gerekse içerik olarak ciddi eksiklikleri olduğu ilgili alanın uzmanları tarafından sürekli olarak dile getirilmektedir. 
Mevcut eserlerin nicelik olarak yetersiz olmalarının yanında uluslararası ilişkiler alanında Türkiye’nin yaşadığı en temel problem, konunun uzmanları tarafından yazılmamış, bilgi üzerine inşa edilmeyen, dayanaksız analiz ve yorumlar ile komplo teorileri ve spekülatif varsayımlardan oluşan kitapların sayısının her geçen gün artmasıdır. 

Türk Dış Politikası Yıllığı, Türkiye’nin dış politikasının değişik alanlarına ilişkin verilerin, konunun uzmanları tarafından belirli bir sistematik içerisinde ve olayların anlaşılmasını kolaylaştırıcı bir biçimde okuyucuya aktarılmasını sağlamayı hedeflemektedir. Aktarılan bu verilerin analizi konusunda okuyucuya yol gösterilmekte, ancak aktarılan bilgilerden okuyucunun kendi analizini yapmasına da fırsat tanınmaktadır. Bunun yanında, yıllığın ikinci bölümünde yer alacak olan Türk dış politikasına ilişkin bağımsız makaleler daha çok 
analiz ağırlıklı olacaktır.

TÜRK DIŞ POLİTİKASI YILLIĞI 2009

Türkiye gibi, giderek artan bir şekilde bölgesinde önemli roller üstlenen bir ülkenin dış politikasını inceleyen düzenli bir yıllık çalışmasının bugüne kadar yapılmamış olmasının ciddi bir eksiklik olduğu düşüncesiyle 2009 yıllığıyla başlayan bu projenin sürekli olacağını, her yılın ortasında, bir önceki yıla ilişkin Türk dış politikası gelişmelerinin inceleneceği yeni bir kitabın yayınlanmasının planlandığını ifade etmek istiyoruz. Bu şekilde, Türk dış politikasına ilgi duyan okuyucuların, öğrencilerin ve araştırmacıların faydalanacağı bir çalışmanın Türk uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırılması temel amacımızdır.

Söz konusu olan bir yıllık olduğu için, atıflar ve kaynakça konularında farklı bir yöntem izlenmiştir. Okuyucuyu sıkmamak amacıyla, yararlanılan gazetelerin ve haber ajanslarının önemli bir kısmı internetten alınmasına rağmen, internet adresleri verilmemiş, sadece haberin ismi, hangi gazete ya da haber ajansından alındığı ve haberin yayınlandığı tarih bilgileri yazılmıştır. Söz konusu haberlerin asıllarına ulaşmak isteyen okuyucuların, ilgili gazete ya da haber ajanslarının internet sitelerinden, haber başlığı ve tarihini yazmak suretiyle arama yapmaları yeterli olacaktır.

Bu kitabın ve Türk Dış Politikası Yıllığı’nın bundan sonraki sayılarının okuyucuya faydalı olmasını diliyoruz.

Burhanettin Duran
Kemal İnat
Muhittin Ataman


Giriş

     Türkiye-ABD ilişkileri genel olarak iki faktörün etkisi altında şekillenir. 

Birincisi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin temel dinamiği olan yapısal ve kurumsal boyut ya da faktördür. Bu boyut, her türlü güncel veya dönemsel gelişmelere rağmen ilişkilerdeki sürekliliği sağlayan unsurları içerir. Bu unsurların en önemlileri şunlardır: 
Türkiye’nin NATO üyeliği ve bu çerçevede oluşmuş olan askeri-siyasi yapı içindeki konumu, IMF ve Dünya Bankası gibi global ekonomik mali kurumlar ile ilişkileri, BM üyeliği ve faaliyetleri çerçevesinde sahip olduğu diplomatik-siyasi rolü, ve bir global güç olan ABD’nin Türkiye’nin etrafındaki bölgelerdeki varlığı ve etki alanı politikası. Tüm bu unsurlar, Türkiye-ABD ilişkilerinin altmış yılı aşkın süredir devam eden sürekliliğinin temelleri olup, zaman zaman ortaya çıkan krizlere ve problemlere rağmen ilişkilerin güçlü bir şekilde ayakta kalmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin ABD politikası, yani ABD’yle ilişkilere bakışı ve uygulamaları, bu unsurların etkisi altında oluşmakta ve gelişmektedir. Ancak bu yapısal ve kurumsal boyut, sık sık tarihsel gelişmeler ve olaylar karşısında testten geçmekte ve revize edilerek devam etmektedir.* 
( * Bu çalışmadaki bilgilerin büyük bölümü Günlük Gazete ve diğer medya kaynaklarından derlenmiştir. 

Bu nedenle, tarih verilerek ifade edilen bilgiler, ilgili tarihteki gazetelerden alınmıştır. Kullanılan gazeteler: Hürriyet, Zaman, Radikal ve Milliyet.)

Türkiye’nin ABD politikasını belirleyen ikinci faktör, Türkiye-ABD ilişkilerini etkileyen ve yakından ilgilendiren ulusal ve uluslararası konjonktürel/dönemsel gelişmelerdir. 1940’lardan günümüze kadar ortaya çıkan farklı konjonktürler, iki ülkenin çıkarlarının ve politikalarının zaman zaman örtüşmesine zaman zaman da çatışmasına ya da farklılaşmasına neden oldu. Bu nedenle, Türkiye’nin 
ABD’ye dönük dış politikası, iki ülke arasındaki ilişkilerin içinde bulunduğu konjonktürel dönemlere bağlı olarak değişiklikler göstermiştir.

Tarihsel perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin ABD politikasının üç dönemde çok olumlu ve en üst düzeyde geliştiği görülür. 

Türkiye-ABD ilişkilerinin “altın çağları” diyebileceğimiz bu dönemler; 1950’lerde Menderes dönemi, 1980’lerde Özal dönemi, ve nihayet 2007’den itibaren devam eden Gül-Erdoğan dönemidir. Bu altın çağlarda, Türkiye’nin ABD’ye dönük dış politikası oldukça sıkı ve derin bir şekilde gelişti. Türkiye’nin genel ABD algılamasının oluşumunda bu altın çağların başrol oynadığı söylenebilir. Türkiye’de ABD’nin “müttefik”, “dost”, hatta “kurtarıcı” gibi sıfatlarla tanımlanması ya da algılanması bu dönemlerden kaynaklanır. 
İki ülke arasındaki “ikili” ve “çoklu” işbirliği bu dönemlerde güçlenmiştir. İki ülke, Ortadoğu’dan Avrupa’ya ve hatta Kore’ye kadar uzanan bölgelerde birlikte hareket etmiş ve düzen kurmaya çalışmıştır. Bu altın çağlarda, Türkiye’de resmi ve toplumsal düzeyde güçlü bir ABD sempatisi ya da “Amerikancılık” gelişmiştir.

Yine tarihsel perspektiften bakıldığında, altın çağların dışındaki dönemlerde Türkiye-ABD ilişkilerinin ciddi sorunlarla, zaman zaman da büyük krizlerle karşılaştığı görülür. Bunlardan özellikle iki dönem, önemli bir kırılma ya da çatışma riski taşıdı. Birincisi, Kıbrıs sorunu çerçevesinde gerginleşen 1960-1970’ler, özellikle Johnson Mektubu (1964) ve ABD askeri ambargosu (1975) dönemidir. İkincisi de, ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında ve meşhur 1 Mart 2003 tarihli TBMM kararı sonrasında başlayan ve 5 Kasım 2007 tarihine kadar 
devam eden dönemdir. Bu dönemlerde iki ülke arasındaki ilişkilerde büyük gerginlikler ortaya çıktı ve daralma yaşandı; Türkiye’nin özellikle toplumsal gruplar düzeyinde ABD’ye bakışı olumsuzlaştı; ABD’nin büyük bir tehdit olduğu ileri sürüldü. Bu dönemlerde “Altın Çağlar”ın zıddına bir gelişme olarak “Amerikan karşıtlığı” artış gösterdi.

Yukarıdaki özetten de anlaşılacağı gibi, Türkiye’nin ABD politikası, ikili ilişkilerdeki gelişmelerden ziyade, iki ülkeyi de yakından ilgilendiren üçüncü ülkeler ya da bölgelerdeki durumlara göre şekillenmiştir. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin ABD’ye dönük dış politikası ya da Türkiye-ABD ilişkileri, üçüncü ülkelerde veya bölgelerde meydana gelen gelişmelerden oldukça yoğun bir şekilde etkilenmiştir. 
Genel bir argüman olarak şu hipotezi ileri sürmek mümkündür: İki tarafın üçüncü ülkelere veya bölgelere dönük ortak çıkar algılamalarının olduğu durumlarda Türkiye’nin ABD politikası “olumlu” olmuş; buna karşılık iki ülke çıkarlarının çatıştığı veya derin farklılıklar ve çatlakların olduğu durumlarda Türkiye’nin ABD politikası “kriz”e girmiştir.

Dolayısıyla Türkiye’nin ABD politikasının incelenmesinde, Türkiye’nin diğer çoğu ülkelerle geliştirdiği ilişkilerden farklı olarak, sadece ikili ilişkileri değil aynı zamanda iki ülkeyi de ilgilendiren durumları veya sorunları da dikkate almak gerekir. Bu durumlar, yerel, bölgesel, küresel çaptaki gelişmelerle ilgili olabileceği gibi, her iki ülkenin “iç” politika gelişmelerini de içerir.

Buradan hareketle, Türkiye’nin ABD politikasının, aslında Türk dış politikasının genel durumunu ve diğer ülkelere veya bölgelere dönük yönelimini de yakından ilgilendiren bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Yani Türkiye’nin genel dış politika anlayışı ve diğer ülkelere ve uluslararası sisteme dönük politikaları, Türkiye-ABD ilişkilerinin bir türevidir. Bunun nedeni büyük ölçüde yukarıda açıkladığımız 
yapısal ve kurumsal özellikten kaynaklanır.

Bu açılardan bakarak, Türkiye’nin 2009 yılındaki ABD’ye dönük dış politikasını ve Türkiye-ABD ilişkilerini üç başlık altında inceleyebiliriz: Öncelikle Türkiye-ABD ilişkilerinin içinde bulunduğu konjonktür; ardından Türkiye-ABD arasındaki ikili ilişkilerde yaşanan gelişmeler; son olarak Türkiye ve ABD’nin üçüncü ülke veya bölgelere dönük yaklaşımları ve uygulamaları. 

2009 Öncesi Dönemde Türkiye’nin ABD Politikası

Türkiye’nin 2009 yılındaki ABD politikasını anlamak için öncelikle yakın tarihini kısaca hatırlamakta yarar vardır. Zira 2009’daki Türkiye-ABD ilişkileri, yakın dönemde ortaya çıkan gelişmelerin temeli üzerinde gelişmiştir. Bunlardan ikisini özellikle vurgulamak gerekiyor. 

Birincisi, Gül hükümetinin ABD’nin Irak’ı işgal operasyonuna destek vermek amacıyla hazırladığı tezkeresinin, 1 Mart 2003 tarihinde TBMM tarafından reddedilmesi ve arkasından gelişen kriz dönemidir.1 Aynı zamanda Türkiye’nin ABD’nin Irak’ı işgalini reddetmesi anlamına gelen bu karar, ABD yönetimini ve entelektüellerini şok etmişti. Türkiye’nin uzun yıllardan sonra (örneğin 1975’ten 
beri) ilk defa üslerini ve topraklarını ABD silahlı kuvvetlerinin geçişine açmaması, ABD’de büyük bir şaşkınlık ve kızgınlık yaratmıştı. Her ne kadar Türkiye, tezkerenin reddedilmesine rağmen Irak işgal operasyonu boyunca hava sahasını ABD uçuşlarına açmış ve böylece ABD’ye dolaylı destek vermiş olsa da, bu durum ABD yönetimini teskin ve tatmin etmemişti.

İşgal sonrasında Irak’ta ortaya çıkan kaos ve istikrarsızlık, Türkiye-ABD ilişkilerinin daha da kötüleşmesine yol açtı. Özellikle; Irak’ın parçalanması, bir Kürt devletinin kurulması ve Kerkük’ün statüsünün değiştirilmesi gibi Türkiye’yi rahatsız edici risklerin ve ihtimallerin ortaya çıkması, Türkiye’de toplumsal ve siyasi düzeyde giderek yükselen bir anti-Amerikancılık akımı doğurdu. Bu süreçte Bush yönetiminin ve yeni muhafazakarların (neoconların) Türkiye’nin teröre karşı mücadelesini ve güvenlik konularındaki hassasiyetlerini göz 
ardı etmeleri ve Türkiye’nin Irak ve bölge sorunlarıyla ilgili görüşlerini dikkate almamaları, ikili ilişkilerde büyük krizler meydana getirdi. 

Bu dönemde Türkiye’deki anti-Amerikancılık yüzde 90’ın üzerine çıkarak zirve yaptı.

Ancak işgalden birkaç yıl sonra ABD’nin Irak’taki durumunun hızla kötüleşmesi, ABD yönetimini Irak politikasında ve Irak’ın yeniden yapılandırılmasında değişiklikler yapmaya zorladı. Bu meyanda önemli bir adım, meşhur Baker-Hamilton Irak Raporu’dur.2 Rapor, ABD’nin Irak ve bölge politikasının kötüye gitmekte olduğunu tespit ettikten sonra, olumlu yöne kayması için politika değişikliği yapılması gerektiğini önerdi. Yeni politikanın unsurlarından biri Irak’taki tüm grupların yönetime dahil edilmesi gerekliliği iken, diğeri 
Irak’ın komşusu olan ülkelerle ve özellikle Türkiye ile işbirliği yapılmasının şart olduğudur.

Bu unsurlardan özellikle ikincisinin hayata geçirilmesi için, Bush yönetimi Türkiye’ye olan yaklaşımında değişiklik yapma ihtiyacı duydu. Türkiye’nin, Irak’ın yeniden yapılandırılmasında ve ABD’nin Irak’tan asker çekmesi sürecinde hayati bir konumda olduğunu fark etti. Böylece Türkiye-ABD ilişkilerinin yapısal ve kurumsal önemi bir anda ön plana çıktı. Bush yönetimi izleyen dönemde Türkiye’yle yakınlaşmaya başladı. 

Diğer yandan Türkiye, Irak sorununun kendisini de ilgilendiren olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırabilmek için yeni ABD politikasını değerlendirmeyi uygun buldu. 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan Dağlıca terör saldırısı, bu süreçte önemli bir katalizör rolü oynadı. Türkiye, Kuzey Irak’tan sızan PKK teröristlerinin düzenlediği saldırı sonrasında Kuzey Irak’ta askeri bir operasyon yapabilmek amacıyla ABD’ye büyük bir açılım yaptı; ABD ile yeni bir ilişki geliştirmeye başladı.

İşte bu kapsamda, Başbakan Erdoğan ve geniş bir heyet, Washington’da Başkan Bush ve heyeti ile 5 Kasım 2007’de tarihi nitelikte bir görüşme yaptı. 

Bu görüşme sonunda, Türkiye ve ABD’nin “PKK’ya karşı istihbarat paylaşımı” konusunda işbirliği yapmasına karar verildi. Bu anlaşma, aslında Türkiye ve ABD arasında daha kapsamlı bir işbirliği sürecinin temelini oluşturdu. İki ülkenin Irak’ın ve hatta tüm bölgenin yeniden yapılandırılması konusunda işbirliği içinde hareket etmesi konusunda bir konsensüs ortaya çıktı. Dolayısıyla bu görüşme, hem Türkiye’nin ABD politikası ve Türkiye-ABD ilişkileri açısından hem de Türkiye’nin başta Irak olmak üzere tüm bölge politikası açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilebilir. 2009 yılı da bu dönem içinde değerlendirilmesi gereken bir zaman dilimidir.

2009 Döneminde Etkili Olan Temel Faktörler

Yukarıda belirtildiği gibi, Türkiye-ABD ilişkileri 2009 yılında oldukça olumlu gelişmiştir. Bu olumlu süreci ve durumu açıklamadan önce, bu sürecin ortaya çıkmasında rol oynayan ana faktörleri kısaca değerlendirmek gerekir. 

Bu faktörlerin başında yukarıda değinilen, 5 Kasım 2007 Anlaşması atmosferi gelmektedir. Türkiye ve ABD, bu anlaşma çerçevesinde PKK terörüne karşı ortak tutum almaya başlarken, ABD de PKK terörüne karşı Türkiye’ye istihbarat desteği vermeye başladı. Türkiye, ABD ve Irak, PKK’nın Kuzey Irak’tan temizlenmesi için üçlü işbirliği mekanizması kurdular. Türkiye bu sürece Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin de destek vermesi için girişimler yaptı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve diğer Türk yetkililer Erbil’e giderek, üçlü mekanizmanın işletilmesi için toplantılar yaptılar.

Bu atmosferde ortaya çıkan daha önemli bir faktör, ABD’deki yönetim değişikliğidir. 2008 Başkanlık seçimlerini kazanan Barack Hussein Obama’nın 1 Ocak 2009’da Başkanlığa gelmesi, bu yıl içindeki Türkiye-ABD ilişkilerinde çok belirleyici bir rol oynadı. Başkan Obama’nın dış politika anlayışı, hem içerik hem de jeopolitik hedef olarak Başkan Bush’tan farklı olup, Türkiye’nin rolünü öne çıkarmıştır.3 “Değişim” sloganıyla başkanlık seçimini kazanan Obama’nın dış politikası, İslam dünyası ve Ortadoğu ülkeleriyle farklı ve “daha olumlu” bir ilişki kurmayı hedefliyordu. Obama, 5 Haziran 2009 tarihinde yaptığı Kahire konuşmasında, İslam dünyasına dönük “yeni bir başlangıç” yapacağını, geçmişte yapılan yanlış uygulamaları sona erdireceğini ve ortak çıkarlara ve saygıya dayalı ilişkiler geliştirileceğini açıklamıştı.4 Bu ve diğer pek çok mesajına bakıldığında, Obama’nın içerik olarak “barış ve diyalog öncelikli”, jeopolitik olarak da İslam dünyası odaklı, yani Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya merkezli bir dış politika izlemek istediği görülür.

Obama’nın dış politikasının uygulanabilmesi için bölgede işbirliği yapabileceği ve dayanabileceği müttefiklere ihtiyaç vardı ki, bunların arasında ilk ve en önemli aktörün Türkiye olacağı apaçık ortada idi.5 

Zira Türkiye’nin uluslararası yapısal-kurumsal konumu ile konjonktürel şartlar yani Erdoğan hükümetinin dış politikası ile Obama yönetiminin dış politikasının içeriği ve jeopolitiği büyük oranda örtüşmekteydi. Aynen Obama dış politikası gibi, AK Parti’nin yedi yıllık dış politikası da teknik tabirle “barış vizyonuna” dayalı idi.6 AK Parti’nin AB Kopenhag Kriterleri çerçevesindeki uygulamaları, Kıbrıs sorununda ve Yunanistan ile ilişkilerde gösterdiği performans ve hatta ABD’nin Irak’ı işgaline karşı tutumu; barış vizyonuna uygun bir dış politika idi. Türkiye’nin bu dış politikası hem doğuda hem de batıda büyük bir destek bulmuştu. Türkiye’nin liberal değerler üzerinden yürüyen dış politikası, başta ABD ve diğer Batılı ülkeler olmak üzere tüm dünyada büyük bir ilgi çekmişti. Bu ilginin bir sonucu olarak, Türkiye uzun yıllardan sonra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmişti. 

Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği ile Obama’nın başkanlığının aynı döneme denk gelmesi, Türkiye-ABD işbirliğinin gelişmesine katkı yapan bir gelişme olarak görülebilir. Zira Türkiye’nin geçici üyeliği, ona BM ilkeleri çerçevesinde önemli bir rol ve sorumluluk yüklüyordu. BM’nin ilkesel olarak “barış amaçlı bir örgüt olması”, Obama’nın ve Türkiye’nin barış yanlısı dış politikalarını destekleyici bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Hele bir de uluslararası gündemde yer alan Irak’tan Afganistan’a, İran’dan Filistin’e 
kadar tüm sorunların bir şekilde BM Güvenlik Konseyi’nin kapsamında ve gündeminde olduğu dikkate alındığında, Türkiye ve ABD arasında artan işbirliği daha da anlaşılır hale geliyor. 

İçeriği, jeopolitiği ve uluslararası kurumsal konumu, Obama yönetimi ile böylesine uyuşma içinde olan Türkiye’nin dış politikasının hayata geçirilmesi için, bu vizyona ve dinamizme sahip bir liderliğin olması gerekirdi. Bu içeriğe ve jeopolitiğe hakim, hevesli ve becerikli bir dış politika yapımına ihtiyaç duyulurdu. İşte bu noktada, ABD’de Hillary Clinton ve Türkiye’de Ahmet Davutoğlu’nun rolü 
öne çıktı. Clinton, hem kocasından dolayı hem de başkan adayı olması nedeniyle güçlü bir dışişleri bakanı olarak ön plana çıkarken; Davutoğlu’nun hem uzun zamandır Türkiye’nin dış politika oluşumunda danışman rolünde zaten rol oynuyor olması hem de teorik olarak yeni konjonktürün dış politika anlayışına uygun bir kişi olması nedeniyle öne çıktığını söyleyebiliriz. 

Obama’nın 5-6 Nisan 2009 tarihinde Türkiye’ye yaptığı ziyaretten hemen sonra, yani 2 Mayıs 2009 tarihinde Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olarak atanması bir tesadüf müdür, yoksa Obama-Erdoğan anlaşması sonucu planlı bir atanma mıdır tam olarak bilemeyiz, ancak çok kritik ve olumlu bir adım olduğu açıktır. Zira Davutoğlu’nun Ortadoğu ve Kafkaslardaki sorunlarla yakından ilgilendiği, AK Parti hükümetinin bölgeye dönük dış politikasında baş aktör olduğu, Türkiye’nin “stratejik derinliği”nin Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya “havzalarına” yoğunlaşması gerektiğini savunan bir akademisyen olduğu bilinmektedir. 

Diğer bir deyişle Davutoğlu, Obama yönetiminin ve Türkiye’nin dış politikalarının ve işbirliğinin hayata geçirilmesi açısından oldukça önemli bir seçimdi ki, 2009’daki gelişmeler bunu açıkça ortaya koymuştur.

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder