5 Aralık 2017 Salı

SINIRAŞAN SULARLA İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUKİ DURUM, BÖLÜM 4

 SINIRAŞAN SULARLA İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUKİ DURUM, BÖLÜM 4


1.3.3. Ön Kullanımın Üstünlüğü Doktrini 

Ön Kullanım Üstünlüğü Doktrini, iç hukukta uygulanan kazanılmış haklar prensibinin uluslararası hukuka aktarılması sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu doktrin uyarınca, arazisindeki suları diğer kıyıdaş maliklerden önce kullanmaya başlayan malikin, bu kullanımı devam ettiği sürece, faydalandığı sular üzerinde bir çeşit kazanılmış hakkı tanınmaktaydı. Suları ilk önce kullanmaya başlayan kıyıdaş, mevcut kullanımların üzerinde, diğer kıyıdaşların hiçbir şekilde etkileyemeyecekleri mutlak bir hakka sahip olmaktaydı.135 

Ancak, bu kazanılmış hak kapsamına ülke topraklarına akan bütün sular girmez. Yalnız, fayda sağlayan, daha doğrusu, fiilen ön- kullanıma konu olan sular girer. 
Görüldüğü üzere, doktrin gereğince, kazanılmış hakkın mesnedini, fiili bir durum, yani, suları belirli bir şekilde kullanma ve kullanmayı sürdürme olgusu teşkil etmektedir. 
Ancak, burada üzerinde durulması gereken önemli bir konu vardır. Kazanılmış hak kapsamına, antlaşma ile kazanılmış haklar girmemektedir. Bu husus, ön-kullanım üstünlüğü doktrininin dışında kalan bir durumdur. Herhangi bir akarsudan faydalanmada, bir kıyıdaş devletin, antlaşma ile kazanmış olduğu hakkı, diğer kıyıdaş devlete karşı ileri sürürken bu doktrine değil; antlaşma hükümlerine dayandırması gerekir.136 Önceki kullanıma işaret etmek üzere, tarihî (historic), doğal (natural) hak, kazanılmış (vested) hak ve kadim (ancient) hak kavramları kullanılmıştır.137 

Uluslararası hukukta, bazı devletlerin iç hukuklarında yer alan zaman bakımından önce gelen, hak bakımından önde gelir (Prior in time, prior in right) 
kavramını otomatik bir şekilde uygulayan bir ön kullanımın üstünlüğü doktrini yoktur.138 Uluslararası hukukta kazanılmış haklara saygı ilkesinin uygulandığı alan, devletlerin halef olmaları durumudur. Günümüzde tartışmalı olan bu ilke, belirli ülkeler üzerinde devlet egemenliğinin değişmesi sonucunda, özel hukuk kişilerinin eski hukuk düzeni altında kazanmış oldukları hakların, yeni hukuk düzeninde korunması şeklinde uygulanmaktadır.139 Uluslararası ilişkilerde devletlerin kazanılmış hak iddialarını sürmelerine imkân yoktur. Çünkü devletlerin milletlerarası hukuk kişisi olarak karşılıklı hak ve yükümlülüklerini tespit eden uluslararası hukuktur. Uluslararası hukukta önemli olan, belirli bir devletin mevcut uluslararası düzeni uyarınca, başka bir devlete karşı ileri sürebileceği bir hakkı bulunup bulunmadığıdır. Bu durumda söz konusu doktrin sınıraşan sulardan faydalanma konusunda, kazanılmış hak doktrinin bir genel hukuk ilkesi gibi uygulanmasıyla, suları diğer devletlerden önce tüketmeye başlayan kıyıdaşa mutlak bir dokunulmazlık tanımaz.140 

 Tarihte ilk kez Amerika Birleşik Devletleri’nin batı eyaletlerinde 10 uncu yüzyılın ikinci yarısında madenciler aracılığıyla ortaya konan ve esas itibariyle milli 
hukukta uygulanan bu kavramı uluslararası hukuka taşıyan E. Vattel olmuştur. E. Vattel; “Hakların esikiliği ve kaynağının, bu hakların özü kadar önemli olduğunu, en eski hakkın mutlak olarak bütün kapsamı ile kullanılacağını ve sonra gelen hakkın birincisine zarar vermediği ölçüde geçerli olacağını belirtmektedir.”141 

Ön Kullanım Üstünlüğü Doktrininin uygulanmasıyla ilgili ilk örnek, Yukarı Rio Grande nehrinin 1894 yılında Amerikalı çiftçiler tarafından saptırılması üzerine 
Amerika ve Meksika arasında yaşanan uyuşmazlıktır. Aşağı kıyıdaş ülke konumunda bulunan Meksika 1895 tarihli nota ile bu görüşü şu şekilde savunmuştur: 




“Uluslararası hukuk, Meksikalı vatandaşların haklarına yeterli bir dayanak teşkil etmektedir. Meksika vatandaşlarının söz konusu nehrin sularını kullanma 
hakları, ABD vatandaşlarının mukabil haklarına kıyasla yüzlerce yıl öncesine dayandığı için tartışma götürmez niteliktedir. Ayrıca hukuk ilkeleri uyarınca 
uyuşmazlık durumunda yıllanmış faydalanma haklarına üstünlük tanınmaktadır.”142 

Adı geçen doktrin, 1931 ve 1936 yılları arasında Colarado akarsuyu ile ilgili yaşanan anlaşmazlıkta da ortaya konmuştur, ancak Meksika 1944 yılında imzalanan ve içerik olarak aşağı Rio Grande, Tijuana ve Colarado akarsularının düzenlenmesini kapsayan antlaşmanın hazırlanması sürecinde bu görüşü desteklemekten vazgeçmiştir. İran ile Afganistan arasında Hilmend Nehri’ne ilişkin çıkan uyuşmazlıkta İran, aşağı kıyıdaş devlet olarak, 1950 yılında ön kullanım üstünlüğü doktrinini ileri sürmüştür.143 

Ön Kullanım Üstünlüğü Doktrini, uluslararası birkaç antlaşmada ve/veya sözleşmede kullanılmıştır. 1919 yılında imzalanan Saint Germain Antlaşması, 
Avusturya ve Çekoslavakya arasında imzalanan 1928 tarihli antlaşma, 1929 Nil Sularının Kullanımına İlişkin Antlaşma, Suriye ve Ürdün arasında uyuşmazlığa 
neden olan Yarmuk akarsuyu ile 1953 tarihli antlaşmanın bazı bölümlerinde bu doktrinden yararlanılmıştır.144 Fırat ve Dicle nehirlerinde aşağı kıyıdaş ülke 
konumunda olan Irak, bu doktrini öne sürmektedir.145 

09.12.1923 tarihli “Birden Fazla Devleti İlgilendiren Hidrolik Enerjinin Geliştirilmesine İlişkin” Cenevre Sözleşmesi’nden ise mevcut kullanımların mutlak korunmadığı ortaya çıkmaktadır.146 

Bahse konu olan doktrin ilk bakışta hem yukarı kıyıdaş devletin hem de aşağı kıyıdaş devletin öne sürebilecekleri bir doktrin olarak kabul edilebilir. Bunun nedeni yukarı kıyıdaş devletin de en az aşağı kıyıdaş devlet kadar mevcut kullanımların devam etmesini öne sürebilme hakkına sahip olmasıdır. Ancak, doktrinin özünü teşkil eden, kazanılmış haklara zarar vermeme yükümlülüğü genelde yukarı-kıyıdaş devlet açısından söz konusudur. Çünkü aşağı ve yukarı-kıyıdaş devletlerin coğrafi konumları farklıdır. Daima, kazanılmış haklara zarar verebilecek durumda olan yukarı-kıyıdaş devlettir. Aşağı kıyıdaş devletin hemen hemen böyle bir imkânı yok gibidir. Diğer önemli bir husus da, aşağı kıyıdaş devletlerin akarsulardan faydalanmaya önce başladıkları gerçeğidir. Bilindiği gibi herhangi bir akar suyun etrafında yerleşme ve endüstri faaliyetleri genellikle akarsuların ağızlarına yakın yerlerde, mecralarının aşağısında başlamaktadır. Nüfus yoğunlaşması ve endüstriyel gelişme akarsuyun mecrasının yukarısına doğru tedricen gelişmektedir. Netice olarak ön-kullanımın üstünlüğü doktrini, aşağı-kıyıdaş devletlerin, faydalanma hakkının kapsamını genişletmek üzere başvurduğu bir doktrindir.147 

Bu doktrine yönelik eleştiriler şu şekilde sıralanabilir:148 

i. Bu görüş, kıyıdaş devletlerden en çok yukarı kıyıdaş devleti/devletleri olumsuz yönde etkileyecektir. Yukarı kıyıdaşın, sulardan makul ve adil kullanımını 
ortadan kaldırarak, ekonomik gelişiminin engellenmesi ihtimalini ortaya çıkarabilecektir. 

ii. Aşağı kıyıdaş devlete böyle bir ön kullanım üstünlüğü tanınması, sulardan faydalanan devletler için eşitsiz bir duruma sebep olacaktır. 

iii. Sınıraşan sulardan sağlanacak fayda, kıyıdaşların karşılıklı ihtiyaçlarına göre dikkate alınmadığı için, devletlerarası işbirliği ve uzlaşma imkânlarını da 
önleyebilecektir. 

Sözü edilen doktrin tüm bu hususlarla birlikte değerlendirildiğinde uluslararası hukukta kabul görmemekte ve günümüzde devletlerin çoğunluğunun 
savunduğu görüşler arasında yer almamaktadır. 

1.3.4. Hakça, Makul ve Optimum Kullanım Doktrini 

Bu doktrinin adlandırılması hususunda yargı kararlarına, bilimsel araştırmalara ve uluslararası antlaşmalara bakıldığında bir birlik olmadığı 
görülmektedir. Hakkaniyete uygun, hakça katılım, faydacı (makul kullanım), optimum faydalanma, adil kullanım ibareleri, bu teori yada prensibi ifade etmek 
amacıyla kullanılan başlıca terimlerdir. Doktrin çalışmamız içinde hakça, makul ve optimum kullanım doktrini olarak adlandırılacaktır. Hakça, makul ve optimum kullanım doktrini, devletler tarafından en fazla kullanılan ve uluslararası komisyonlar tarafından da benimsenen bir doktrin olma özelliğini taşımaktadır. Her kıyıdaş devlet, sınıraşan sulardan kendi sınırları içerisinde faydalanma hakkına sahiptir. Faydalanma hakkına sahip olmakla birlikte, bu hakkını kullanırken, ilgili devletler, diğer devletlere zarar vermeyecek şekilde hakça, makul ve optimum kullanım doktrini ile çelişmeyecek şekilde hareket etmelidirler.149 Ancak, doktrin uyarınca söz konusu edilen hak eşitliği, bir kıyıdaş devlete, akarsuların sularının eşit bölüşülmesi hakkını vermez.150 Yani, yarı yarıya bir kullanım demek değildir. Bu, daha ziyade her kıyıdaş devletin diğer kıyıdaş devletlerin aynı haklarına saygı göstermek suretiyle, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için uluslararası sulardan faydalanabileceğini gösterir. 

Sınıraşan sulara ilişkin söz konusu doktrini uluslararası hukuka ilk olarak Amerikalı bilim adamı C. Eagleton kazandırmıştır. Adı geçen doktrin en ayrıntılı 
şekilde Amerikalı hukukçu Lipper tarafından ele alınmıştır. Lipper bu teoriyi şu şekilde ifade etmiştir: “Adil Kullanım, kıyıdaş devletlerarasında sınır aşan sularının, her birinin haklı ekonomik ve sosyal ihtiyaçları uyarınca, hepsine azami fayda ve her birine asgari zarar verecek şekilde bölüştürülmesidir”.151 

Hakça, makul ve optimum kullanım doktrini, Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin eyaletler arasında vermiş olduğu kararlarda ortaya çıkmış ve 
daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne mahsup hukukçular tarafından uluslararası hukuka aktarılmıştır. Uygulamada, hakça, makul ve optimum kullanım doktrini ilk kez ABD ile Meksika arasındaki Colorado, Tijuana ve Asagı Rio Grande nehirlerine ilişkin uyuşmazlığın çözümü çalışmaları sırasında, Meksika Hükümetince verilen 19 Mart 1942 tarihli muhtırada ortaya konulmuştur. Ancak bu belgede hakça, makul ve optimum kullanım doktrininin hukuk kuralı olduğunun ileri sürülmediği, yalnız pratik bir çözüm yolu olarak ortaya konulmak istendiği görülmektedir. Başlangıçta Amerika Birleşik Devletleri tarafından uluslararası hukuk kuralı olarak benimsenmeyen doktrin, daha sonra, ABD ile Kanada arasındaki Columbia Nehri uyuşmazlığında, ABD tarafından Kanada’ya karşı ileri sürülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nın 1958 yılında mezkûr uyuşmazlığa ilişkin muhtırasında : 152 

“ a) Kıyıdaş devletler, uluslararası nehir sisteminin kullanılmasından ve bunun sağladığı yararlardan makul ve adil bir esas dahilinde pay almaya yetkilidirler. 

  b) Hakça ve makul payın tespitinde, aşağıdaki unsurlardan doğan hakların göz önünde tutulması gerekir. 

 - Antlaşmalar 

 - Mahkeme Kararları 

 - Faydalı ve haklı mevcut kullanımlar 

- Kıyıdaşların her birince yapılacak makul kullanımın değerlendirilmesi bakımın dan nehir sisteminin mevcut gelişmesiyle gelecekteki muhtemel gelişmesi 

- Kıyıdaşların söz konusu nehir sularına ne kadar bağımlı oldukları 

- Söz konusu nehir sularının çeşitli kullanımların sağladığı ekonomik ve sosyal yararlardan kıyıdaşlara düşen pay ile tüm olarak aynı bölgeye düşen payın karşılaştırılması” hususlarını ileri sürmüştür. Görüleceği üzere paylaşımın nasıl olacağı çerçeve olarak çizdikten sonra, hakça ve makul payın tespitindeki unsurları da muhtırada zikretmişlerdir. 

İlk bakışta, hakça, makul ve optimum kullanım doktrini, kapsadığı kurallar açısından, nazari olarak, hem yukarı kıyıdaş devletin hem de aşağı-kıyıdaş devletin yararlanabileceği bir görüş niteliğini taşımaktadır. Halbuki bu doktrin yasakladığı zarar kavramı açısından değerlendirilecek olursa, bilhassa uyuşmazlıklarda zarar gören aşağı-kıyıdaş devleti koruduğu ortaya çıkacaktır. Uygulamada, hakça, makul ve optimum kullanım doktrini, ön-kullanımın üstünlüğü doktrininde olduğu gibi, özellikle, faydalanma hakkını diğer kıyı daşların eylemlerine karşı korumak durumunda olan aşağı kıyıdaş devletin başvuracağı bir görüştür.153 Biraz daha yumuşatılmış bir değerlendirmeyle, hakça, makul ve optimum kullanım doktrini, yukarı kıyıdaş konumu nedeniyle öncellikli kullanımını ve aynı şekilde, aşağı kıyıdaş ülkenin yukarı kıyıdaş ülkenin kullanımlarına karsı veto hakkını engellemiş, nehrin hakça ve makul kullanımını sağlamıştır.154 

Hakça, makul ve optimum kullanım doktrini, iki ya da daha fazla devletin sınırlarını oluşturan ya da bu sınırları aşan bir nehrin sularını, makul ve yararlı bir biçimde kullanma hususunda, tüm kıyıdaşların eşit haklara sahip olmasını öngörmektedir. Hak eşitliğinden kasıt, her bir kıyıdaş devletin, diğer kıyıdaşlarla 
aynı nitelikli haklara sahip olarak, sudan ihtiyaçları ölçüsünde yararlanmasıdır. Bu, kıyıdaş devletlerin birbirlerine en az zarar vererek, ihtiyaçlarını en geniş ölçüde karşılamasını da sağlayacaktır. Hakça, makul ve optimum kullanım doktrini, beş unsuru içermektedir.155 

a. Suyolunun kullanımında, hakların eşitliği söz konusudur, 

b. Hakların eşitliği, suyun eşit taksimi anlamına gelmez, 

c. Hakça ve makul faydalanma, faydacı bir kavramı ifade etmektedir, 

ç. Kavram, suyun faydalanma amacıyla kullanımı ile ilgilidir, 

d. Kullanıcıların güncel ihtiyaçları karşılanamamış iken, gelecekteki ihtiyaç için su tutmak hakça faydalanmaya aykırıdır. 

Hakça, makul ve optimum kullanım doktrinini tamamlayan kavramlardan birisi de ilgili ülkelere yükletilmiş bir sorumluluk olarak görülen “zarar verme 
yasağı”dır. Hakça ve makul kullanım kavramının ihtiva ettiği anlamlardan birisi de sınıraşan suyun niceliğine ve niteliğine herhangi bir zarar vermeden en uygun biçimde kullanılması gerekliliğidir. Zarar vermeme yükümlülüğü çerçevesinde ilgili devletler özellikle yukarı kıyıdaş devlet özen gösterme yükümlülüğünü yerine getirmesine rağmen zarar meydana gelirse, gerekli özeni göstermiş bulunan devleti söz konusu zarardan sorumlu tutmak mümkün olamayacaktır. Önemli zarar kavramından yola çıkacak olursak birtakım küçük ve ihmal edilebilir zararların meydana gelmesi bu yükümlülüğün ihlal edilmesi olarak düşünülmemelidir. Fakat burada aradaki ince çizginin aşılıp aşılmadığının nasıl tespit edileceği uluslararası hukukta halen tartışmalı olan bir konudur.156 

Bazı yazarlar, hakça, makul ve optimum kullanım doktrini uyarınca, hakça ve makul payın ne olduğunun her özel durumun ortaya koyduğu faktörlerin ışığında tespit edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ancak her özel durumun kendine özgü şartlarına bağlı bu faktörlerin, bütün uyuşmazlıklara uygulanacak şekilde genelleştirilmesi güçtür. Uluslararası kuruluşlar söz konusu faktörleri genel olarak belirleme yönünde çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu minvalde Uluslararası Hukuk Derneği(UHD), 1966 yılında aldığı Helsinki kararlarında, hakkaniyete uygun kullanımın kıstaslarını sınırlayıcı olmamakla birlikte şu şekilde belirlemiştir; 157 

a. Her havza devletinin ülkesine düşen drenaj alanının oranı da dahil olmak üzere, havzanın coğrafi durumu, 

b. Her havza devletinin su katkısı da dahil olmak üzere havzanın hidrolojik durumu, 

c. Havzayı etkileyen iklim, 

ç. Mevcut kullanımlar da dahil olmak üzere, havza sularının geçmiş kullanımı, 

d. Her havza devletinin ekonomik ve sosyal ihtiyaçları, 

e. Her havza devletinde, havza sularına bağımlı nüfus, 

f. Her havza devletinin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak alternatif imkanların maliyetlerinin karşılaştırılması, 

g. Diğer kaynakların mevcudiyeti, 

ğ. Havza sularının kullanılmasında yersiz israftan kaçınma, 

h. Kullanımlar arasındaki çatışmaları uzlaştırma çaresi olarak bir veya daha çok havza devletine tazminat verme imkanları, 

ı. Havza devletinin ihtiyaçlarının, diğer bir havza devletine ciddi bir zarar verilmeden karşılanabilme derecesi. 

Dernek, bu kuralların hiçbirinin diğerine göre bir üstünlük taşımadığını ve her özel durumda ilgili tüm faktörlerin, bir bütün olarak ele alınıp değerlendirileceğini de belirtmiştir. 

Hakça, makul ve optimum kullanım doktrini Uluslararası Hukuk Derneği’nin 1966 Helsinki kararlarının yanında Amerikalılararası Barolar Birliği’nin 1957 
Buenos Aires Deklarasyonu, Uluslararası Hukuk Enstitüsünün 1961 Salzburg kararı, ve 1986 Seul kurallarında da yer almaktadır.158 

Sözü edilen doktrin uyarınca tüm kıyıdaş devletler öncelikle iyi niyetli davranarak suyu hakkaniyetle ve başkasına zarar vermeden kullanacaklardır. Aslında bir dereceye kadar hem aşağı kıyıdaş devletin hem de yukarı kıyıdaş devletin suları kullanımı sınırlandırılmaktadır. Şöyle ki, yukarı kıyıdaş devletin sınırlarını aşan akarsuları kullanımı, aşağı kıyıdaş devletin aynı akarsuları kendi sınırları içerisinde kullanımıyla sınırlandırılmıştır. Yani kıyıdaş devletler suların her türlü kullanımında birbirlerinin çıkarlarını da göz önüne almak durumundadırlar.159 

Aynı doktrin çalışmamız içinde yer alan BM Uluslararası Su Yolarının Ulaşım Dışı Maksatlarla Kullanımına İlişkin Sözleşme’nin (1997 BM Sözleşmesi) 
hükümleri uyarınca da karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde akdedilen iki veya çok taraflı antlaşmalarda çoğunlukla söz konusu doktrinin kullanıldığı görülmektedir. 

BU BÖLÜM DİPNOTLARI;

135 Durmazuçar, Vedat, Ortadoğu’da Suyun Artan Stratejik Değeri, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2003,s.50 
136 Tiryaki, s.111 
137 Acabey, s.139; Tiryaki, s.107 
138 Kapan, Türkiye İle Suriye ve Irak Arasında Su Anlaşmazlığı, s.51 
139 Pazarcı, Hüseyin, Uluslararası Hukuk, 3. Baskı, Ankara 2005 ,s. 360-365 
140 Sar, s.278 
141 Toklu, s.26 
142 Sar, s.279 
143 Sar, s.282 
144 Çelik, s.26 
145 Bir, s.96 
146 Çelik, s.26; Sözleşmenin 2 nci maddesi “Hidrolik enerjinin rasyonel bir biçimde değerlendirilmesi için devletler arasında bir incelemenin gerektiği durumlarda, ilgili akit devletler, bu incelemeye katılacaklardır. İlgili devletler bütün çıkarlarının karşılanması bakımından en uygun çözüm yolunu aramak ve başlatılmış ya da tasarlananlarda dahil olmak üzere, mevcut tesisleri göz önünde tutarak, mümkün olduğu takdirde, bir düzenleme programını tespit amacıyla işbirliği yapacaklardır.” Görüleceği üzere Cenevre Sözleşmesinin taraf devletlere getirdiği yükümlülüğün kapsamı içinde, ön kullanımın mutlak üstünlüğü değil, yalnız mevcut kullanımları göz önünde tutma yükümü getirmektedir. Bkz. Sar, s. 283-284 
147 Sar, s.275-276; Kapan, Türkiye İle Suriye ve Irak Arasında Su Anlaşmazlığı, s.51; Kesik, s.22-23; Karşı görüş: Olmstead tarafından verilen bir örnekte de 
görüleceği üzere, aşağı kıyıdaş da yukarı kıyıdaşa zarar verebilmektedir. Söz konusu örnekte bir akarsuyun sularını yukarı kıyıdaş devlet içme suyu olarak, aşağı kıyıdaş devlet sulama amaçlı kullanmaktadır. Aşağı kıyıdasın fazla miktarda su kullanması sonucu seviyesi düşen akarsuya deniz suyunun dolmasıyla sular, sulama için kullanılabilir olsa da, içme suyu olarak kullanılamayacak kadar tuzlu olduğunda, aşağı kıyıdasın da yukarı kıyıdaşa zarar verebildiği görülmektedir. 
Bkz. Acabey, s.139-140 
148 Toklu, s.27 
149 Somuncuoğlu, s.37 
150 İnan, Yüksel, Sınır Aşan Suların Hukuksal Boyutları, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 49, Ocak-Haziran 1994, s. 243-253. 
151 Kapan, Türkiye İle Suriye ve Irak Arasında Su Anlaşmazlığı, s.126; Kazan-kazan prensibini öngörmektedir. Ulaşılan çözüm uyarınca kıyıdaş devletlerin 
tamamının kazanmış olacağı bir yaklaşım. 
152 Sar, s.297-304 
153 Tiryaki,s.33 
154 Toklu, s.30 
155 Şimşek, s.80; Toklu, s.29-30 
156 Tityaki, s.34 
157 Salman L.A. Salman, “The Helsinki Rules, the UN Watercourses Convention and the Berlin Rules: Perspectives on International Water Law”, Water Resources Development, C. 23, No. 4, Aralık 2007, s. 625–640, ILA, “The Helsinki Rules on the Uses of the Waters of International Rivers” 
http://www.internationalwaterlaw.org/documents/intldocs/helsinki_rules.html (en son erişim : 05/02/2014) 
158 Kapan, Türkiye İle Suriye ve Irak Arasında Su Anlaşmazlığı, s.57 
159 Acabey, s.123 

5 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,



***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder