13 Şubat 2020 Perşembe

11 EYLÜL SONRASI ABD NİN ORTADOĞU POLİTİKASI VE TÜRKİYEYE YANSIMALARI., BÖLÜM 11

11 EYLÜL SONRASI ABD NİN ORTADOĞU POLİTİKASI VE TÜRKİYEYE YANSIMALARI., BÖLÜM 11



III. TÜRKİYE’NİN BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNE YAKLAŞIMI 


Türkiye’nin Orta Doğu’da demokratikleşmeyi ve iyi yönetişimi vurgulaması ‘Büyük Orta Doğu’ girişiminin öncesine dayanmaktadır. 
Türkiye, Büyük Ortadoğu Projesi açıklanmadan önce de, İslam Dünyası’nın ve Ortadoğu’nun sorunları konusunda, eksiklikleri ve yapılması gerekenleri değişik platformlarda açıklıkla dile getirmiştir. 

Bu konudaki girişimlere baktığımızda, 28 Mayıs 2003’te Tahran’da düzenlenen İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları Toplantısında Dışişleri Bakanı Gül’ün Müslüman liderlere yaptığı konuşmada Ortadoğu’nun dönüşümü konusunda 
Türkiye’nin 2004’teki G-8 zirvesinden önce belli düşüncelere sahip olduğunu görüyoruz. Gül yaptığı konuşmada özetle; radikal akımlara karşı önlem alma ve toplumsal reformları başlatma önerisi yapmış ve “Önce kendi evimizi düzene koyalım.”101 çağrısında bulunmuştur. Gül bu düşüncesini devam eden konuşmalarında, İstanbul’daki İktisadi Araştırmalar Vakfı ve 22 Haziran 
2003’deki Ürdün’deki Dünya Ekonomik Forumu Olağanüstü Toplantısı’nda da genişleterek tekrarlamıştır. 


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’de Harvard Üniversitesi’ndeki konuşması da Türkiye’nin Büyük Ortadoğu’da demokratikleşme ve kalkınma sorununa yaklaşımını ortaya koyması açısından açıklayıcı olmuştur. Erdoğan, demokrasinin bugün Ortadoğu’da “Ne uygulanabilir ne de istenebilir” olduğunu öne süren Orta Doğu ayrımcılığına karşı çıkmış ve Müslüman dünyasına ve Orta Doğu’ya seslenerek “Demokrasi belli bir toplumlar grubuna özel değildir. Demokrasi evrenseldir ve günümüzün gerekliliklerin den dir” görüşünü tanımaya davet etmiştir. Başbakan yaptığı konuşmada ayrıca Batı Dünyası’na da seslenerek Müslüman dünyasını açık yüreklilikle dinlemelerini ve değişimi desteklemelerini istemiştir. Başbakan Erdoğan aynı zamanda Batı dünyasının daha adil bir küresel düzen oluşturmak ve medeniyetler arası uyum aramak konusundaki özel sorumluluğu olduğunu hatırlatmıştır.102 Türk yetkililer, içinde bulundukları İslam dünyasının karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmek için aktif bir bir politikanın sahipleniciliğine doğru103 bir tavır içinde olmuşlardır.

 Yine Türkiye’nin BOP’a yaklaşımını anlamada Başbakan Erdoğan’ın İstanbul’daki terör saldırılarının ardından Washington’da Başkan Bush ile yaptığı görüşmede söyledikleri de açıklayıcıdır. 11 Eylül Sonrası Medeniyetlerin Çatışmasıolarak algılanan süreci “Medeniyetler Arası Köprü” olarak gören104 Erdoğan, Bush ile yaptığı görüşmede, İslam dünyasına samimiyetle yaklaşılması ve yumuşak güçle destek verilmesi gerektiğini belirtip, askeri müdahalelerin yapılmasını değil toplumun cazibe noktalarının kullanılması gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca Erdoğan, BOP’un kültürler ve medeniyetler projesi olarak algılanması gerektiğine dikkat çekerek, “Irak ve Filistin sorunu çözülmeden ve bölge ülkelerinin onayı alınmadan” bu projenin gerçekleşme şansının olmayacağını105 sözlerine 
eklemiştir. Erdoğan, İslâm dünyasında bazı sorunların bulunduğunu, ancak bunun dışarıdan yapılacak baskılarla değil, içeriden gelen girişimlerle düzeltilmesi gerektiğini savunmuştur. 

Bu yaklaşım çerçevesinde Türkiye, BOP’ta sivil girişimlere destek vermek ve Büyük Ortadoğu Projesindeki etkinliğini arttırmak amacıyla, G-8 Zirvesinde oluşturulan “Demokrasi Yardım Diyalogu”nun eş başkanlığını üstlenmiştir.106 Fakat Türkiye’nin, ABD tarafından bölge ülkelerine İslami liberalizm formatın da 107 “Ilımlı İslam Ülkesi” olarak sunulmak istenmesi, Ankara’nın tepkisini çekmiştir. ABD Kongre üyesi Jane Herman’la beraber, Princeton Üniversitesi Ortadoğu uzmanı Bernard Lewis tarafından dile getirilen ılımlı İslam ülkesi ve İslami terörizm ifadeleri Başbakan Erdoğan tarafından tepki ile karşılanmıştır. Erdoğan yaptığı açıklamada; 

“Türkiye Ilımlı İslam’ın egemen olduğu bir ülke değildir. her şeyden önce “Ilımlı İslam” ifadesi yanlıştır. İslam kelimesi itibari ile yalındır, sadece İslam’dır. Ilımlı İslam dediğiniz zaman bunun alternatifi çıkar, oda ılımsız İslam’dır. 

Bir Müslüman olarak böyle bir kavramı kabul edemem. İslam aşırılıkları reddeder. Ben aşırı bir Müslüman değilim. Biz orta yolu bulmuşolan bir müslümanız…”108 ifadelerini kullanmıştır. Ayrıca, Bernard Lewis’in “İslami Terörist” kavramına da sert tepki göstermiş ve eleştirmiştir.109 Erdoğan 
daha sonra yaptığı açıklamalarda da demokrasi kültürü ile İslam kültürünü bir arada buluşturabilmelerini başarı olarak ifade etmiş ama ılımlı İslam ve model nitelemelerini kabul etmediklerini açıklamıştır.110 

Yine ılımlı İslam ülkesi kavramına zamanın Genel Kurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ’da tepki göstermiştir. “İslam Devleti Modeli gibi kavramlar ortaya atılıyor. hem laiklik, hem Ilımlı İslam Devleti bir arada olmaz. ya biri, ya diğeri olur. biz Türkiye’nin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu düşündüğümüzü anlattık...”111 Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de yaptığı 
açıklamada “Türkiye’nin %99’u Müslüman’dır. Ancak laik bir devlet olan Türkiye’de din’in devlete herhangi bir etkisi yoktur. 

Türkiye’nin Müslüman ülkelere model olması söz konusu değildir.”112diyerek tepkisini ortaya koymuştur. Hükümetin ve TSK’nin sert uyarıları nedeniyle daha sonrasında resmen dile getirilmekten kaçınılmış olsa bile, Türkiye’nin bu projede “ılımlı İslam için model ülke” olarak değerlendirildiğini ve görülmek istendiğini söylemek mümkündür. 

Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne kendi ilkeleri doğrultusunda ve kendi istediği istikamette gitmesi şartıyla yaklaşımının genel olarak olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Haziran 2004 G-8 Zirvesinde, Yemen ve İtalya’yla birlikte bazı sosyal projelerde eşbaşkanlık üstlenen Türkiye’nin projeyle ilgili telkinlerinin başında ise “hiçbir şekilde reformların dışarıdan empoze edilmemesi, iç 
dinamiklerin göz ardı edilmemesi, ülkeler arasındaki farklılıklara dikkat edilmesi, Türkiye’nin model olarak sunulmaması”113 yer almıştır. Türkiye, G-8 Zirvesinde İtalya Ve Yemen’le birlikte eş başkanlığını üstlendiği Demokrasi Yardım Diyalogu’nun faaliyetlerine sivil toplumsal faaliyetler çerçevesinde önem vermiştir. 

Demokrasi Yardım Diyaloğu mekanizması, demokratikleşme çabalarına destek vermek amacıyla hükümet temsilcileri ile sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirerek, deneyim paylaşımı dahil olmak üzere işbirliği ortamı sağlamayı amaçlamıştır. Zamanın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de yaptığı açıklamada Türkiye’nin Demokrasi Yardım Diyaloğu ile amaçlarını özetlemiştir ve “Büyük 
Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye’nin dış politika ilkelerine uygun olduğunu belirterek. “Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek...”114 ifadelerini kullanmıştır. 

Demokrasi Yardım Diyalogu’nun ilk resmi etkinliği, 25 Kasım 2004 tarihinde Roma’da 3 ülke (Türkiye, İtalya, Fas) Dışişleri Bakanı’nı bir araya getiren toplantı olmuştur. Bu toplantıda varılan mutabakat çerçevesinde, 10-11 Aralık 2004 tarihleri arasında Fas’ta “Gelecek İçin Forum” adıyla bir toplantı daha yapılmıştır. Başkent Rabat’ta düzenlenen zirveye, G-8 topluluğu ile 20’den fazla Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkesinin maliye ve dışişleri bakanının yanı sıra; Arap Birliği, Avrupa Birliği ve birçok sivil toplum örgütünün temsilcileri de katılmıştır. Konferansın açılış oturumunda konuşan Devlet Bakanı Beşir Atalay özetle; Arap-İsrail sorununun çözümü ve Irak’taki durumun normalleşmesi yönündeki çabanın, bölgede reformları olumlu etkileyeceğini ifade etmiştir. Zirveye eşbaşkan olarak katılan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell da; değişimin dışarıdan empoze edilmeyeceğini, bunun sosyal ve ekonomik alanda ilerlemeyle, ülkelerin kendi içinden başlayacağını söylemiştir. 

    Siyasi ve ekonomik reformları, gelişmiş ülkelerle el ele gerçekleştirmeleri gerektiğini söyleyen Powell, bölge ülkelerinde reform yapılmasının talep edilmesini de cesaret verici olarak nitelemiştir. KOBİ’ler için yaklaşık 100 milyon dolarlık fon kurulmasının temelleri atılan zirvede, yatırımların teşvik edilmesi, eğitim ve okuma kampanyalarının desteklenmesi de ele alınmıştır. Rabat toplantısı, başlangıçta BOP’a soğuk bakan ülkelerin de katılmış olması ve BOP kapsamında ilk somut kararların alınmış olması açısından tarihe geçecek 
bir zirve özelliği taşımıştır.115 

Türkiye’nin aktif girişimleri Amerika tarafından da çok olumlu değerlendirilmiştir. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman yaptığı açıklamada Türkiye’nin hem kendi içindeki değişimi ile hem de bölge ülkelerine model olma açısından büyük 
başarı gösterdiğini belirtmiş ve “Türkiye projenin lideridir.” açıklamasını yapmıştır.116 Graham Fuller de Newsweek de yayınlanan makalesinde Türkiye’nin doğru bir model olduğu üzerinde durmuştur.117 

Bir diğer konu, Ortadoğu’ya model olarak sunulan Türkiye, söz konusu modelliğin ötesinde “Büyük Ortadoğu” bölgesinde doğrudan Amerikan dizaynlarının hayata geçirilmesinde rol alabilecek bir ülke olarak görülmek istenmiştir. Bu anlamda Amerikanın Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Türkiye’ye biçtiği diğer bir rol “cephe ülke” konumu olmuştur. 

Buna ek olarak ABD’nin, 2004 İstanbul zirvesi ile, Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO’yu, BOP adına kullanabilme olanağı sağladığı iddia edilmiştir. 

Özellikle 100 binlerce askerinin bulunduğu Irak’ta düzeni sağlayamaması ve zaman zaman Afganistan’dan çatışma haberlerinin gelmesi, ABD’de NATO’dan mutlaka yararlanılması gerektiği görüşünü kuvvetlendirmiştir. Türkiye NATO’nun kullanılmak istenmesi konusundaki görüşlerini, demokratik ortak olarak katıldığı 9-12 Haziran 2004 G-8 Zirvesi ve İstanbul’da 28-29 Haziran 2004’teki 17. NATO zirvesinde ortaya koymuştur. 

6 Haziran 2004’teki G-8 Zirvesinde ABD ve İngiltere, özellikle Irak’taki Allavi başkanlığındaki yeni hükümete NATO’nun destek vermesini istemişlerdir. Fakat, Fransa’nın öncülüğünde Almanya ve Rusya’nın “NATO’nun böyle bir misyonunun olmadığı” şeklinde bir tavırla karşılık vermeleri ve ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “üzerinde durduğumuz kavram BM’nin Irak’ta oynayacağı roldür..” şeklinde çözümün BM çatısı altında aranması gerektiği yaklaşımı, ABD ile İngiltere’nin geri adım atmasına yol açmıştır.118 Türkiye BOP’ta NATO’nun değil BM’nin aktif olmasını istemiştir. 

Amerika’nın BOP çerçevesindeki askeri yaklaşımları, bütün dünyadan olduğu gibi kendi içerisinden de büyük tepkiler görmüştür. Bu anlamda Arap dünyasını çok iyi bilen ABD Dışişleri eski Bakanı Madeleine K. Albright, The Washington Post 
Gazetesi’nde yayınlanan “Arap Demokrasisi için Doğru Yol” (The Right Path for Arab Democracy) başlıklı makalesinde, BOP planının Arap Dünyasına uygulanmasında nasıl bir strateji izlenmesi gerektiğine değinmiş ve stratejinin uygulamasındaki zorluklara dikkat çekmiştir. Plan veya projenin sahiplerinin, gerek uygulama metodu, gerekse zamanlama yönlerinden başarılı olamadıkları 
sonucuna varmıştır. 

“Bush yönetiminin Arap Orta Doğu’sunda demokratik değişime destek vermesi doğrudur. Burada soru, bu karmaşık işlemde nasıl doğru bir yol izleneceğidir. Eğer gereğinden fazla baskı yapılırsa, kendi isteklerimizi zorla kabul ettirmeye çalıştığımız izlenimi doğabilir. Eğer, gereği kadar baskı uygulayamaz isek, o zaman, ABD’nin, Araplardan başka herkese bağımsızlık için destek verdiği anlayışına yol açabiliriz. Başarılı olmak için, demokratik prensiplere bağlılık ile Arap dünyasının karmaşıklığını anlamayı bağdaştıracak bir dengeyi bulmamız gerekmektedir …… Arap ülkelerinde demokratik kuruluşlara destek vermek için ani, travmatik değişimlerin gereksizliği ve arzu edilmediği hususunu aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Hedefimiz demokratik değişim olmalı demokratik devrim değil.”119 

SONUÇ VE GENEL DEĞERLENDİRME 

Clinton döneminde (1992-2000) izlenen stratejiler, ABD’nin dünyadaki liderlik konumunu korumaya yönelikti ve Bush yönetiminden farklı olarak askeri değil ekonomik güç temellerine dayanmaktaydı. Ekonomik üstünlüğü, askeri güçten daha yetkin gören bir politika anlayışı benimseyen Clinton yönetimi için en büyük tehdit, global ekonomik krizlerdi. Özetle İzlenen strateji; yumuşak güç unsurlarını ve küreselleşmeyi kullanarak ve yönlendirerek, sadece çok gerektiği anda askeri yöntemlere başvurarak dünyaya şekil vermekti. ABD yönetimi, Clinton döneminde de, küresel ekonomik ve siyasi düzenin istikrarının ABD’nin liderliğine dayandığına inanıyordu. Bu liderlik sistemdeki aktörlerin bu yapıyı zımnen kabullenmeleriyle meşrulaşan bir liderlikti. 

Bu yapıda, demokratik değişim, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisine yapılan vurgu ile küreselleşme olgusu öne çıkan unsurlardı. Burada ABD’ye biçilen rol, sistemin sorunsuz işlemesini sağlamaktı. Zaten sorunsuz işleyen yapı da ABD’nin liderlik konumunu sürdürmesini sağlayacaktı. 

Bush’un iktidara gelmesi ile birlikte, Clinton döneminde gördüğümüz bu yaklaşım önceliğini yitirmeye başlamıştır. Bu gelişmede en büyük etken, 1997’de bir düşünce kuruluşu olarak Kurulan ve ABD’nin dünyadaki mutlak hegemonyasını savunan Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (PNAC) örgütünün yönetimde etkin hale gelmesi olmuştur. Bush yönetimi terörist tehdidi abartarak ulusu arkasından sürüklemeyi başarmıştır. ABD’nin bu gücünü, Yeni muhafazakarlar’ın arzu ettiği gibi aşırı hegemonist düşünce ve açıktan fiili müdahale istikametinde kullanması nın yarattığı olumsuz durum, dünya barışını tehlikeye sokmuştur. Bu nedenler le gücün mantıklı, ölçülü, adil ve barışçıl amaçlarla kullanılması, ABD açısından en önemli sorun olarak ortaya çıkmıştır. 

Güç Dengesi Kuramına göre; bir ülkenin ulusal gücünün bugün için en önemli unsurlarının, coğrafi güç, askeri güç, ekonomik güç, teknolojik güç ve insan gücü olduğu değerlendirilmektedir. Bu güç unsurları ABD açısından ele alındığında özellikle ekonomik ve askeri güç, Amerikan güç diplomasisinin en önemli unsurlarıdır. Hem bölgesel hem de küresel anlamda güçlü olan devletlerin de kendi çıkarlarına uygun güç diplomasisi uygulamaları vardır. Bazı ülkeler sadece kendi güvenlikleri için güç diplomasisini kullanırken bazıları ise, yayılmacı politikalarının amacı olarak güç diplomasisini uygulamaktadırlar. Amerika’nın güç diplomasisini özellikle Bush döneminde yayılmacı amaçlarla kullandığını söylemek mümkündür. 

George W. Bush’un iktidara gelmesi ve yeni savunma politikası ile, askeri güç, ABD tarafından dış politikada en fazla kullanılan unsur olmuştur. Eylül 2002 tarihli Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, ABD’nin 11 Eylül terör saldırılarına karşı bir cevabı niteliğini taşımakla birlikte aynı zamanda, ABD dış politikasında paradigma değişiminin de ifadesi olmuştur. Bu radikal değişim, ABD’nin küresel hegemonik hâkimiyeti için sert güç ve güvenlik unsurlarına dayanan tek taraflı bir politika izlemeyi tercih etmesidir. Bush yönetimi tarafından tek taraflı ön-alma/ön alıcı vuruş (preemption/preemptive strike) ve önleyici savaş (preventive war) stratejileri geliştirilmiştir. Bu bağlamda, tek taraflı yaklaşım, mutlak ABD hegemonyasını öngörmüştür. 

ABD silahlı kuvvetleri, Büyük Ortadoğu’nun, neredeyse tamamını etkileyecek şekilde konuşlanmıştır ve komutanlıklara sorumluluk bölgesi tahsis edilmiştir. ABD sadece Ortadoğu’da değil, hegemon güç olarak, askeri gücünü bütün dünyaya hissettirmekten de çekinmemiştir. 

Ancak uluslar arası ilişkilerde güç ve diplomasi kavramı sadece ABD’nin bunları algılayış ve uygulayış biçimi ile sınırlı değildir. 

Uluslararası ilişkilerde güç kavramına değişik ekollerden çeşitli yorumlar yapılmaktadır. Bunlardan en önemlisi, İnce/yumuşak güç (soft power), kaba/sert güç (hard power) ayrımıdır. Yumuşak güç: Bir ülkenin dış politikada, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlamaktadır. Sert gücün tersine yumuşak güç, askeri ve ekonomik güç göstergelerinin ötesinde farklı nüfuz 
ve çekim alanlarını ifade etmektedir. Ülkeler dünya politikasında ulaşmak istedikleri hedeflerine, sahip olduğu değerlere sağladığı beğeniyle diğer ülkeleri etkileyerek, onların kendisini izlemesini sağlayarak da ulaşabilmektedirler. Yani ülkeler istediklerini, sert güç kullanarak değil, diğer ülkelerin kendi hedeflerini kabul etmesini sağlayarak elde edebilmektedirler. Bunun için, inandırıcı 
argümanlara ve rasyonel politikalara sahip olmak ve diğer ülkeleri ikna etmek gerekmektedir. Yumuşak gücün pek çok öğesi vardır. 

    Ülkenin yumuşak gücünü sağlayan unsurlar; o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliği, refah düzeyi gibi öğelerdir. Daha detaylı değinilecek olursak, eğitim, üniversiteler, sanat, yazılı ve görsel medya, ülkeler arası forumlar, sivil toplum kuruluşları, ekonomik işbirliği platformları, film, şiir, edebiyat, tercüme eserler ve bir toplumun reel yaşamına ilişkin diğer bütün 
unsurlar sayılabilir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, ABD’nin askeri ve ekonomik gücünün yanı sıra yumuşak güç sahibi olarak da avantajlar taşıdığını ve güçlü olduğunu söylemek mümkündür. 

    Oysa, özellikle Bush döneminde uyguladığı dış politika ile ABD, Ortadoğu’daki çekiciliğini yitirmiş ve yumuşak gücünü zaafa uğratmıştır. ABD, inandırıcılık, ikna kabiliyeti ve cazibesini kaybetmiştir. Bu açıdan Amerika’nın soğuk savaş dönemindeki başarısını devam ettirebilmesinin, Afganistan ve Irak gibi yeni ülkeler işgal etmesine değil, kaybettiği yumuşak gücünü yeniden kazanmasına bağlı olduğu söylenebilir. Tek başına sert güç unsurlarını kullanarak istediklerini elde etmeye çalışan Bush yönetimi uzun vadede ciddi zaaflarla karşı karşıya kalmıştır. Nitekim, Amerika’nın silahlı kuvvetlerini dış politikanın temel argümanı olarak kullanması başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 

Bush dönemindeki politikalar karşılıklı Bağımlılık Teorisi açısından da değerlendirilebilir. Karşılıklı Bağımlılık ve Ortak Güvenlik Teorisi’nin en belirgin niteliklerinden biri de çok taraflılıktır. Uluslararası politikada aktörlerin davranışlarını belirleyen ve devletlerin çıkarlarının dengelenmesine de hizmet eden uluslararası hukuk ve örgütler de bu bağlamda çok taraflılığın kurumlarıdır. 
ABD, kendi yakın çevresi için güç dengesi teorisinden ziyade, “karşılıklı bağımlılık ve ortak güvenlik” teorisini benimsemektedir. Karşılıklı bağımlılık teorisine uygun olarak ABD, Kanada ve Meksika (NAFTA) ile bölgesel güvenlik ve işbirliği yapısı oluşturmakta ve bu şekilde aralarındaki tarihi, ideolojik, etnik ve sınır anlaşmazlıklarını sona erdirmeyi amaçlamaktadırlar. 

Özellikle 11 Eylül sonrası Ortadoğu politikasında ise ABD, dış politika tarzı olarak çok taraflı değil, tek taraflı bir yaklaşımı benimsemiştir. ABD’nin Irak’ı işgali, tek taraflı yaklaşımına örnek olarak gösterilebilir. ABD, Almanya, Fransa, Rusya, ve Çin’in, Irak müdahalesine şiddetle karşı çıkmalarına, Suudi Arabistan’ın Amerikan üslerinin Irak’a karşı kullanılmasına izin vermemesine rağmen, tek taraflı hareket ederek uluslararası sorunlarda Birleşmiş Milletler’i, uluslararası hukuk ve kurumları diplomaside bir araç olarak kullanmayı tercih etmediğini göstermiştir. Bush yönetimi çok taraflılığı ve bunun ürünleri olan uluslararası hukuk ve örgütleri, ABD hegemonyasını zayıflatan ve sınırlayan kurumlar olarak değerlendirmiştir. ABD, BM kararlarını ve uluslararası hukukun gereklerini ya dikkate almamış yada kendi çıkarları doğrultusunda farklı yorumlama yoluna gitmiştir. Bu yaklaşım, uluslararası hukukun ve BM gibi örgütlerin işlevlerini zayıflatmış ve etkisizleştirmiştir. 

   11 Eylül’den sonra ABD’nin terör politikasındaki bu hızlı değişim bazı spekülasyonları da beraberinde getirmiştir. Bunda, Yeni Muhafazakarlar’ın, uluslararası sistemin ABD çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılması düşüncesinin gündemde olması etkili olmuştur. Gerçekten terörün vardığı küresel boyut ve yıkıcılık yeni mi fark edilmiştir, yoksa bu saldırılar bir fırsat 
olarak değerlendirilip büyük bir proje mi uygulanmaya konulmak istenmiştir? 

Amerika askeri gücün yanında, kısıtlı da olsa BOP kapsamında ayrıca, bölgenin bugüne kadar ön plana çıkarmadığı sosyal yapıları desteleyerek kendine bir taban oluşturmaya da çalışmıştır. Bunlardan en önemlileri kadınlar, gençler, azınlıklar, sivil toplum kuruluşları, aydınlar ve medyadır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin toplumsal tabanını oluşturma görevi de sivil toplum 
kuruluşları eliyle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu sayede sosyal dokunun dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Ortadoğu’da sosyal dokunun dönüştürülmesinin alttan yukarı olması için gerekli olan eğitim seviyesi, şehirleşme oranı, toplumsal örgütlenme ve refah düzeyi son derece yetersizdir. Bu da değişimin gerçekleş tirilmesi için çok uzun bir zaman dilimini gerekli kılmaktadır. Bir değişim sendromu yaşanmaması için de özellikle kültürel dönüşümün dinamiklerini yine bölgeden almak zorunluluğu vardır. 


Böylece, Ortadoğulu kültürlerin kendilerini üretebilmesini, dönüşümü devam ettirebilmesini, sosyal ve kültürel değerlerini üretip besleyebilmesini öngörmek mümkün olacaktır. Sosyal değişimi sağlayacak kültürel ürünler yine Ortadoğulu kültürlerin orijinal ürünlerinde aranmalıdır. Kısa vadeli projelerle üstten yapılacak askeri veya siyasi bir dönüşüm, kendi kendini yenileyemeyecek 
veya üretemeyecek bir yapıyı doğuracaktır ve uzun vadede kalıcı olması mümkün değildir. 

ABD’nin, sahip olduğu gücün de etkisi ile ortaya koyduğu ve uyguladığı, tehdidi ortaya çıkmadan engellemeyi öngören ön alıcı güvenlik stratejisi de uluslararası hukuk ile de uyumlu değildir. Uluslararası hukukun kuvvet kullanmaya ilişkin esaslarının, ABD’nin yorumladığı biçimde meşru sayılabileceği bir ortam dünyada çok büyük istikrarsızlıkların doğmasına neden olabilecektir. 

Bush’un önleyici meşru müdafaa doktrinine dayanarak, Hindistan’ın Pakistan’a; Rusya’nın Gürcistan’a, Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye, İsrail’in komşu Arap devletlerine ya da Çin’in Tayvan’a saldırması halinde uluslararası barış ve güvenden söz edilmesi mümkün olmayacaktır. 

BU BÖLÜM DİPNOTLARI;

101 Radikal, 29 Mayıs 2003. 
102 Türkiye Dışişleri Bakanlığı“OrtaDoğu’daDemokrasi, Avrupa’daÇoğulculuk: Türk Görüşü” 
      http://www.mfa.gov.tr/Harvard.htm,14/07/2006 
103 Burak Akçapar, Mensur Akgün, Meliha Altunışık, Ayşe Kadıoğlu, Genişletilmiş Orta Doğu Ve Kuzey Afrika’da Demokratikleşme 
      Tartışması: Türkiye’den Sivil Bir Tespit, İstanbul Çalışması 3, TESEV, İstanbul, Türkiye 25-27 Haziran 2004, 
      http://www.tesev.org.tr/eng/events/istanbulpaper3turkce.doc,Erişim;15 Ekim 2007 
104 İnat ve Duran, “AKP Dış Politikası…..”,s.15. 
105 Bal ve Selamoğlu, “Büyük Ortadoğu Projesi…..” s.134. 
106 İnat ve Duran, “AKP Dış Politikası…..”, s.31. 
107 Mustafa Özel “İslami Liberalizm, BOP ve Tarih Bilinci”, Anlayış, Sayı:25, Haziran 2005, ss.22-25. 
108 Radikal Gazetesi, “Ilımlı İslam Sözü Erdoğan’ı Kızdırdı”, 14/06/2004. 
109 Radikal Gazetesi “Ilımlı İslam Sözü Erdoğan’ı Kızdırdı”, 14/06/2004. 
110 Hürriyet Gzetesi, 30 Haziran 2004 
111 Bal ve Selamoğlu, “Büyük Ortadoğu Projesi…..” s.135-136. 
112 Hürriyet Gazetesi, 30 Haziran 2004 
113 Radikal Gazetesi, “Türkiye’nin Resmi Tezi”, Nazif İflazoğlu arşivi,, 14 Mart 2006 
      http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295,  Erişim:27.11.2007 
114 Radikal Gazetesi “Gül: BOP İçinde ABD İle Birlikte Hareket Ediyoruz.”,14 Mart 2006 
      http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295,erişim:12.12.2007 
115 Ilhan Uzgel, “Dış Politikada AKP…...”, s.74-75 
116 Sedat Ergin, “ABD Büyükelçisi Eric Edelman ile Yapılan Söyleşi”, Milliyet 17 Hazıran 2004 
117 Graham Fuller, “Turkey: A True Model For The Muslim Future,” Newsweek, 3 Kasım 2004. 
118 Ebru Afat “G- 8 Zirvesinde Diplomasi Satrancı” Anlayış, Sayı:14, Temmuz 2004, ss.74-75. 
119 Madeleine K. Albright, Vin Weber, Steven A. Cook, “In Support of Arab Democracy:Why and How”, Counsel on Foreing Relations, 
      (CFR), June 2005, Independent Task Force Report No. 54 s.36, 
      http:// www.cfr.org/content/publications/attachments/Arab_Democracy_TF.pdf,  Erişim:23.10.2007 

12. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder