14 Temmuz 2017 Cuma

28 ŞUBAT 1997 VE -27 NİSAN 2007 RAPORU ÖZET BÖLÜM 1


28 ŞUBAT 1997 VE -27 NİSAN 2007 RAPORU ÖZET,
BÖLÜM 1



ÖZET GİRİŞ: 

 Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihi, aynı zamanda bir askeri darbeler tarihidir. Öyle ki, Doksanıncı kuruluş yıldönümü kutlanacak olan Cumhuriyetimizin 
yaklaşık kırk altı yılı,1  Fiilen, Askeri yönetimler,  Sıkıyönetim ve/veya olağanüstü hal uygulamalarıyla geçmiştir.2
Türkiye’de, 1960 yılından itibaren, neredeyse her on yılda bir darbe gerçekleştirilmiştir. 3

Demokrasinin askıya alındığı darbelerde, TBMM ve siyasi partiler kapatılmış, millet iradesi hiçe sayılmış, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamalarıyla toplum baskı altında tutulmuş, başta yaşam hakkı olmak üzere, temel insan hakları çiğnenmiştir. 

 Bu itibarla, Türkiye’de demokrasinin yerleştirilememiş olmasında, sözkonusu darbeler nedeniyle olağanüstü yönetim şartlarının halkın üzerinde bir tehdit 
unsuru gibi konuşlandırıldığı ve bu süreçler içerisinde halkın fikir ve vicdan hürriyeti ile ifade özgürlüğünün kısıtlandığı açıktır. 

 Aslında, Türkiye’deki darbe geleneğinin başlangıcını, çok daha gerilere, Osmanlı Devletine kadar uzatmak mümkündür.4 
Bu geleneğin, Osmanlı Devleti’nin ardından Türkiye’ye de sirayet ettiği ve günümüze kadar ulaştığını söylemek yanlış olmayacaktır.5 

 27 Mayıs 1960 darbesinde TBMM kapatılarak, darbecilerden oluşan Milli Birlik Komitesi idareyi ele almış; darbeciler tarafından hazırlanan 1961 Anayasasına 
istinaden yürürlüğe konulan 211 sayılı İç Hizmet Kanunuyla, orduya “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi” verilmiştir. Askeri alanda bunlar yaşanırken, siyaset ve ekonominin tek bir merkezden, (başkent Ankara’dan) “merkezi planlama” prensibi temelinde yönetilebileceği varsayımına dayalı olarak, “iç ve dış siyaseti yönlendirmek” üzere Milli Güvenlik Kurulu; iktisadi kalkınmayı planlamak üzere Devlet Planlama Teşkilatı; Anayasal çerçeveyi gözetmek için ise Anayasa Mahkemesi ihdas edilmiştir. 

 Sözkonusu kurumlar, Devlet, Anayasa, milli güvenlik, birlik ve beraberlik, rejim gibi çeşitli ulvi kavramların arkasına saklanarak, bilerek veya bilmeyerek, 
sözkonusu “ Vesayetçi ” anlayışın koruyucusu ve kollayıcısı olmuş, sivil ve seçilmiş siyasilerin manevra alanını mümkün olduğunca daraltmışlardır. 

 Çağdaş yargı sisteminde benimsendiği gibi Yüksek Hakimler ve Yüksek Savcılar Kurulu ayrı, ayrı kurulmak suretiyle yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı 
murad edilmişse de, özellikle 1960 ihtilali sorasında içtihat oluşturabilecek pek çok Yargıtay ve Danıştay üyelerinin zorunlu emekliye sevk edilmiş olması, yargıdaki içtihat birliğini sıkıntıya sokmuş; askeri yargı kurumlarının kurulmasıyla “yargıda teklik” ilkesi bozulmuştur. 

 1970’li yılların başında, “sağ-sol çatışması” bahanesiyle TSK tarafından verilen 12 Mart Muhtırasıyla, ülke bir kez daha askeri yönetim altına girmiş; 
1961 Anayasası’yla kazanılan demokratik hak ve hürriyetlerin önemli bir kısmı darbeciler tarafından geri alınmıştır. 

 12 Mart Muhtırası sürecinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kapatılmış; rejimin tehlikeye düştüğü bahane edilerek Deniz GEZMİŞ, Hüseyin İNAN ve Yusuf ASLAN, Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin, TCK 146-1’inci maddesine istinaden verdiği 
9 Ekim 1971 tarihli kararın Askeri Yargıtay tarafından 10 Ocak 1972 tarihinde onaylanmasıyla, 6 Mayıs 1972 tarihinde idam edilmiştir. 

 1970’lerin sonunda, ülke genelinde, sağ-sol gruplar arasındaki çatışmalar bahane edilerek, olağanüstü hal ve sıkıyönetim uygulamalarıyla toplumu cendere altında tutan vesayet düzeninde, askeri ihtilalin toplum gözünde meşrulaştırılması için huzur bozucu olaylara ve çatışmalara göz yumulmuş, hatta psikolojik harekat faaliyetleriyle bu olaylar desteklenmiştir. Kendilerine Milli Güvenlik Konseyi adını koyan beş orgeneral tarafından gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 darbesiyle, TBMM ve siyasi partilerin tamamı yeniden kapatılmış, Türkiye tarihinin en yoğun işkence ve yargısız infaz olayları yaşanmıştır. Neticede bu darbe, ülkenin onlarca yıl gerilemesine ve yüzbinlerce gencinin hayatının kararmasına ve ülke ekonomisinin çökmesine sebep olmuştur. 

Türkiye siyasi tarihinin en karanlık dönemi sayılabilecek olan 12 Eylül askeri darbesinin bilançosu şöyle özetlenebilir:6 “…siyasal nedenlerle 650 bin kişi 
gözaltına alınmış, bunlardan yaklaşık 210 bini hakkında sıkıyönetim mahkemelerinde dava açılmış; 65 bin kişi çeşitli cezalara mahkum edilmiştir. 
Açılan davalarda 6353 kişinin idamı istenmiş, verilen idam kararlarının sayısı 500’ü geçmiş, 50 kişi idam edilmiştir. Yüzbinlerce insan fişlenmiş, 388 bin 
kişiye pasaport yasağı konulmuş, sıkıyönetim komutanları tarafından 4891 kamu görevlisinin işine son verilmiştir. 4.509 kamu görevlisi sürgüne gönderilmiş, 
zorla emekli edilen, emekli olmaya zorlanan ya da istifa etmek zorunda kalan kamu görevlilerinin sayısı 20 bini geçmiştir. Yurt dışına kaçan ya da kaçmak 
zorunda kalanların sayısı 30 bin, vatandaşlıktan atılanların sayısı 15 bin olmuştur. Hazırlanan bir yasayla Kürtçe konuşmak yasaklanmıştır. 

Türkiye bu düzenlemeyle bir dili kullanmayı yasa çıkartarak yasaklayan ilk ve tek ülke olma özelliğini kazanmıştır. Gazeteler, dergiler, süreli ya da süresiz 
tüm yayınların faaliyetlerine son verilmiş, gazeteci ve yazarlar ağır hapis cezalarına mahkûm edilmiştir. On binlerce kitap yakılmış, 937 film yasaklanmış, 
bütün siyasi partiler, 23.667 dernek, sendika ve benzeri kitle örgütü kapatılmıştır.” 

12 Eylül darbesinden hemen sonra, Milli Güvenlik Konseyi tarafından hazırlanan Anayasada, mevcut sıkıyönetim ve olağanüstü halin kalıcı bir şekilde devam 
ettirilebilmesi için “milli güvenliği tesis etmek”, toplumu “Atatürk milliyetçiliği etrafında bütünleştirmek” gibi “ulvi” hedeflerin arkasına saklanılarak, bir 
“ Milli güvenlik devleti ” inşa edilmiştir. 

Anayasa ve Anayasanın 118’inci maddesine istinaden 1983 yılında çıkarılan 2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği 
Kanunu’yla temelleri atılan ve başında Orgeneral düzeyinde bir askerin bulunduğu MGK Genel Sekreterliği, “Gizli” gizlilik dereceli Yönetmeliği vasıtasıyla adeta ikinci bir hükümet olarak kullanılmış; bir taraftan devlet çapında psikolojik harekat faaliyetleri planlanıp, icra edilirken, diğer taraftan da “ Devletin Gizli Anayasası ” olarak takdim edilerek hükümetlere dayatılan Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi yoluyla iç ve dış siyaset cendere altında tutulmuştur. 
Yüksek Askeri Şura (YAŞ), Anayasal bir organ haline getirilmiş; yargıda birlik ilkesinin bozulması pahasına, yüksek askeri yargı organları ihdas edilerek 
ordunun etkinliği artırılmıştır. 

Bir başka ifadeyle, Türkiye’de, yakın geçmişe kadar “yüksek siyaset” olarak görülen devlet yönetimi, MGK eliyle şekillendirilirken, Türk Milletinin temsilcisi olan siyasi iktidarlara ise ticaret, sanayi, imar, sağlık gibi “düşük siyaset” konuları bırakılmıştır. Bu çerçevede, “rejimi” korumak adına gerçekleştirilen tüm darbelerde, hem siyasette, hem de ekonomide bir içe kapanma yaşanmış; 

Türkiye’nin başta Avrupa Birliği olmak üzere, dış dünya ile ilişkileri dondurularak, siyasi ve ekonomik istikrarı yok edilmiştir. Ne var ki, 12 Eylül darbesinden 
sonra iktidara gelen Özal Hükümetleri döneminde, ekonomi alanında başlatılan liberalizasyon süreci, son yıllarda atılan adımlarla siyaset alanına da nüfuz 
ettirilerek, siyasi ve ekonomik istikrar yeniden tesis edilmiştir. Bir başka deyişle, eskiden “fetva” alan devlet, şimdilerde “katılımcılık, şeffaflık ve hesap 
verilebilirlik” ilkelerine uygun olarak, kamu kurumlarının ve kamuoyunun görüş ve talepleri doğrultusunda hareket etmeye başlamıştır. 

 Ancak, bütün bu yapılanlara rağmen, Türkiye’de, yakın geçmişe kadar, sözkonusu darbe süreçleriyle yüzleşilememiş; darbe failleri ve sorumluları ortaya çıkarılamamış ve yargılanamamıştır. 
Bu nedenle, yapılan her darbe, bir sonraki darbenin tohumlarını ekmiş; 27 Mayıs 1960 darbesi sorgulanamadığı için 1971 darbesi, 1971 darbesi sorgulanamadığı 
için 1980 darbesi, 1980 darbesi sorgulanamadığı için 28 Şubat 1997 süreci yaşanmış, akabinde 2000’li yıllardan itibaren yeni darbe girişimi iddiaları gündeme 
gelmiştir.7 

 Bu hesap sorulamazlığın en önemli sonucu, darbelerin her birinde, darbelere zemin oluşturan “ Vesayetçi ” anlayışın tahkim edilmesi; ordunun siyaset 
üzerindeki etkinliğinin güçlenmesi olmuştur. 

Bu nedenledir ki, bu gün bile 12 Eylül dönemine ait birçok yasada (MGK, MİT, TRT ve YÖK Kanunları gibi) sözkonusu darbeci/vesayetçi anlayışın izlerine 
rastlamak mümkündür. 

 1990’lı yıllarda darbe anlayışı yeni boyutlar kazanmış; 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında alınan 406 Sayılı Karar’la işaret fişeği atılan 
ve tarihe “ Post Modern Darbe ”8  olarak geçen “28 Şubat” sürecinde; “durumdan vazife çıkaran” güçler, seçilmiş bir hükümet iş yapamaz hale getirerek istifaya zorlamışlardır. Bu maksatla, psikolojik harekat yöntemleri kapsamında, basın-yayın vasıtaları kullanılarak, “silahsız kuvvetler” yoluyla, iktidardaki koalisyon hükümetini oluşturan partiler itibarsızlaştırılmış, tüm topluma irtica korkusu yayılarak, demokrasiye müdahale edilmiştir. 

 Bununla birlikte, Türkiye’de, hala, 28 Şubat’ı, tıpkı 1960 ve 1971 darbeleri gibi, çeşitli gerekçelerle, darbe olarak görmeyenlerin olduğu bir vakıadır. 
Türkiye’de meydana gelen darbe/demokrasiye müdahale girişimleri içinde, sadece 12 Eylül 1980 askeri darbesinin, toplumun tüm kesimleri tarafından
 “ Darbe ” olarak görülmesi, toplumbilimciler tarafından araştırılması gereken bir husus olarak görülmektedir.9 

 Oysaki nasıl 1960 darbesinde, birtakım “genç subaylar”, en azından bir Başbakan ve iki Bakanın göstermelik bir yargılama sonucunda asılmasından sorumluysa, 28 Şubat darbesinde de, yaşları altmışın üstünde olan “genç subaylar”(!) en azından meşru bir hükümeti, 28 Şubat döneminde olduğu üzere, “ Gerekirse silah kullanma”10 ve “…Açıklanan bu esaslar aksine davranışların, toplumumuzda huzur ve güveni bozarak yeni gerginliklere ve yaptırımlara neden olacağı değerlendirilmiş”11 gibi tehditler yoluyla “hal” ederek, darbe literatürüne “ post modern darbe ” kavramını hediye etmişlerdir. 

 Türkiye’de, öteden beri, özellikle asker ve sivil bürokrasi içindeki bazı kesimlerin, devamlı suretle, ülkenin bölünmenin veya parçalanmanın eşiğinde olduğunu öne sürerek,12 çareyi sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan etmek gibi uygulamalarda aradıkları bilinmektedir. Kendisini devletin asli unsuru olarak gören sözkonusu güçler; sağ siyasi anlayışı “sağcı, gerici, yıkıcı ve irticai, siyasi islamcı, yobaz, faşist, ırkçı vb.”; sol siyasi anlayışı ise “solcu, komünist, devrimci, bölücü, yıkıcı, anarşist vb.” şekillerde tanımlayarak, her iki siyasi akımı da devlete yönelik birer tehdit olarak sunmuşlar; siyasetçileri kimi zaman açıkça 
“ Beceriksiz, iş bilmez, devleti yönetmekten aciz, çapsız, vatan haini  vb.” olmakla suçlamışlar; gerektiğinde baskı, şantaj ve ikbal vaadiyle etki altında 
tutmuşlardır. 

 Bu ve benzeri örtülü faaliyetlerin icra edilirken, Bakanlık, kamu kurum ve kuruluşlara da çeşitli görevler verilmiş; hem kamu, hem de özel basın-yayın 
kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, iş dünyası, sendikalar, sermaye çevreleri, propaganda ve psikolojik harekat vasıtası olarak kullanılmıştır. 

 Türkiye’de, Anayasanın başlangıç ilkeleri ile yakın geçmişe kadar var olan hak ve hürriyetleri kısıtlayan Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163’üncü maddeleri; Siyasi Partiler Kanununun bazı hükümleri, siyaseti kısıtlamak için yasal dayanak olarak kullanılmıştır.13 Sözkonusu mevzuat, sadece siyasetçilerin değil, aynı zamanda Anayasa’ya aykırı görüş ve eylemlerin odağı olduğu öne sürülen siyasi partilerin kapatılmasına dayanak teşkil etmiş; bugüne kadar Türkiye’de onlarca siyasi parti, Siyasi Partiler Kanunu’na aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Hatta bu partiler içinde iktidardayken dava açılan partiler (Refah Partisi ve AK Parti) ile iktidardayken hakkında kapatma davası açılıp, daha sonra kapatılan parti (Refah Partisi) de vardır. 

 Sonuçta, Türkiye, bir hukuk devletinde eşi benzeri olmayacak şekilde, adeta bir “parti mezarlığına” dönüşmüş,14 hemen hemen tüm partilerin “ Kurumsallaşma ” süreçleri sekteye uğratılmış, demokrasinin kültürünün gelişmesine ve benimsenmesine engel olunmuştur. 

 Bu Raporda; “ Ezber bozan bir darbe ” olarak tanımlanabilecek olan “ 28 Şubat ”ın, 28 Şubat 1997 tarihli 406 sayılı MGK Kararında yer alan tedbirlerden ibaret 
olmadığı; öncesi ve sonrasıyla, sebepleri, sonuçları ve yansımaları ortaya konulmaya çalışılacaktır. 

 Bu rapora geçmeden önce, 1960, 1971 ve 1980 darbe süreçleri ile 28 Şubat darbesi arasında bazı benzerlik ve farklılıkların bilinmesinde fayda görülmektedir. Zira 28 Şubat’ta, geçmişte yaşanan darbeler gibi klasik anlamıyla fiili bir darbe süreci sözkonusu olmamıştır. 

 28 Şubat’ta, birtakım sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra basın-yayın kuruluşlarının, üniversitelerin, sendikaların, sermaye çevrelerinin, sivil bürokrasinin, yargı mensuplarının desteği alınarak, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında alınan kararlar hükümete dayatılmış, koalisyon ortağı parti milletvekillerinin baskı, tehdit, şantaj ve ikbal vaadiyle istifa ettirildikleri öne sürülmüş, nihayetinde seçilmiş bir hükümet işlevsiz hale getirilerek, istifaya zorlanmıştır. 

 Bu süreçte, ilk benzerlik, tıpkı 1980 askeri darbesinde olduğu gibi, kendisini “rejimin teminatı” olarak gören TSK’nın emir-komuta zinciri içinde hareket etmesidir. 

Bir başka deyişle, 1960 darbesindeki genç subayların cunta hareketinden ders çıkarılmış; 1960 ve 1980 darbesinde olduğu gibi, Komuta Katının benimsediği 
çizgide olmadığı düşünülen çok sayıda muvazzaf asker, bu kez “ Yıkıcı, Bölücü ve İrticai faaliyetlerde bulundukları ” gerekçesiyle, hukuk kuralları zorlanarak 
tasfiye edilmiştir.15 Bu tasfiyenin, 1960 darbesindeki gibi üst düzey komutanlara yönelik değil, Albay ve alt rütbedeki askeri personele dönük olduğu gözlenmiştir. 

 İkinci benzerlik, tüm darbelerde olduğu gibi, TSK’nın, eğitim şekli itibarıyla, sadece savunma gücü olarak değil, aynı zamanda, topluma liderlik yapma 
anlayışıyla yetiriştirilmesinden kaynaklanan, “ Atatürk ilke ve inkılaplarının elden gittiği ” düşüncesidir. 28 Şubat tarihli MGK toplantısında alınan Karar’da yer alan “ Atatürk İlke ve İnkılapları ” ve “ Devrim Kanunları ” vurgusu, “ Kışla-cami Çekişmesinin ” bir yansıması olmuştur. 

 Üçüncü benzerlik, asker ve sivil bürokrasi arasındaki ittifaktır. Bu süreçte, iktidardaki Refah  Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyon hükümetini (REFAH-YOL), 
“ İrticai tehdit ”16 olarak gören bu ittifak, seçilmişlerin, bir başka deyişle hükümetin, baskı altında tutulmasında ve nihayetinde iş yapamaz konuma 
getirilmesinde başarılı olmuş; bunu yaparken, psikolojik harekat yöntemleriyle sivil toplumun, basının, sermayenin, üniversitelerin, iş dünyasının, sendikaların 
önemli bir kısmının desteğini alabilmiştir. Hükümetin iç ve dış politika icraatları nın ülkeyi yıkıma götürdüğü öne sürülerek, sivil siyaset alanı adeta yok edilmiş; 
koalisyon ortağı partiye mensup milletvekilleri istifaya zorlanarak, milli irade hiçe sayılmıştır. 17

 Dördüncü benzerlik, tüm toplum üzerinde psikolojik harekat faaliyetleri uygulanmasıdır. Bu çerçevede, tehdit, gerilim, korkutma,18 beyin yıkama, düşman algısı oluşturma vb. yollarla toplum baskı altında tutulmuş ve “laik-anti laik” şeklinde ayrıştırılmaya çalışılmıştır. 28 Şubat sürecinde, bir yandan REFAH-YOL Hükümetine, ardından ANASOL-D Hükümetine, yüksek bürokratlara, basın mensuplarına “irtica” konulu brifingler verilmiş; çeşitli dini oluşumlar yaratılmaya çalışılmış; böylece 1980 öncesindeki sözde “komünizm” korkusu gibi, sözde “irtica” tehlikesinin varlığı ispat edilmek istenmiştir. 

 Beşinci benzerlik, sürece dış destek arayışıdır. Bu kapsamda, hükümetin iç ve dış politika tercihlerinin ve icraatları Batılı ülkelere şikayet edilmiş; Başbakan ERBAKAN’ın İslam ülkeleriyle yakınlaşma çabası, Türkiye’nin yüzünü Doğu’ya çevrilmesi ve hatta “anti-siyonizm” şeklinde tanımlanmıştır. 

Buna karşın, 28 Şubat döneminde, başta ABD olmak üzere, dış güçler, en azından resmi düzeyde, Türkiye’de demokrasinin sekteye uğratılmaması noktasında, yani Meclisin açık kalması koşuluyla, iktidarda bulunan REFAH-YOL’un uluslararası alanda atmış olduğu bir kısım adımlardan rahatsızlıklarını, uzun süreli hükümet etmesinin kendi menfaatleri hilafına sonuçlar doğuracağı yönündeki düşüncelerini açıkça zikretmiş; ancak açık bir darbeye de ışık yakmamak suretiyle, darbe heveslisi kesimlerde hayal kırıklığı yaşatmıştır. Ancak, ABD ve AB’nin,19 28 Şubat MGK kararlarına karşı ciddi bir eleştiride bulunmadıkları görülmektedir. 

 Altıncı benzerlik, asker-polis arasında yetki çatışması yaratılmaya çalışılma sıdır.20 28 Şubat döneminde, özellikle Turgut ÖZAL’ın başbakanlığı döneminde geliştirilen Emniyet İstihbarat Teşkilatının, gerek teknolojik olarak donanımlı hale getirilmiş olması, gerekse eğitimli personeliyle güvenlik ve istihbarat alanında etkin rol oynamaya başlaması, bir kısım çevreleri rahatsız etmiş; 

Susurluk skandalı ve “Onbaşı Kadir Sarmusak olayı” olayını bahane edilerek, polisin mafya ile ilişki içinde olduğu ve yasadışı işlere bulaştığı iddia edilmiş; 
neticede, Genelkurmay ve İçişleri Bakanlığı arasında, yetki yönünden Genelkurmayı önceleyen, 7 Temmuz 1997 tarihli Emniyet ve Asayiş 
Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü imzalanmıştır. 

 Yedinci benzerlik, ordunun vesayetçi anlayışının tahkim edilmesidir. Bu bağlamda, REFAH-YOL iktidarı döneminde 9 Ocak 1997 tarihinde çıkarılan Başbakanlık Kriz Yönetimi Merkezi Yönetmeliği’yle, MGK Genel Sekreterine, Türkiye’de ekonomik çöküntüden, nükleer kazalara, kaya düşmesinden, terör olaylarına kadar uzanan, bir dizi “kriz” durumunda Başbakanla eşit düzeyde icrai yetkiler verilebilmiş, bu çerçevede “olağanüstü hal” olarak görülebilecek şekilde, tüm il ve ilçelerde kriz merkezleri kurulmasına imkan sağlanmıştır. 

 Ayrıca, REFAH-YOL Hükümetinin sona ermesinden sadece 14 gün sonra, ANASOL-D Hükümeti döneminde, Genelkurmay ve İçişleri Bakanlığı arasında 
Emniyet ve Asayiş Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü21 imzalanarak, İl’lerde garnizon komutanlarına valiler üstünde yetkiler verilmiş; keza yine ANASOL-D 
Hükümeti döneminde, 28 Şubat 1997 tarihli 406 sayılı MGK Kararında belirtilen hususların takip ve kontrolünde “etkinliğin sağlanması” amacıyla, 
29 Aralık 1998 tarihinde alınan 440 sayılı MGK Kararı gereğince, “Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu (BUTKK)” kurularak, Genelkurmay 
Başkanlığı, MGK Genel Sekreterliği ve diğer kaynaklardan alınan istihbari bilgilere istinaden çok sayıda kamu görevlisi “irticacı vs.” sıfatlarla fişlenerek 
memuriyetten atılmış veya pasif görevlere getirilmiştir.22 

 Sekizinci benzerlik, yargıya müdahaledir. 1960 askeri darbesi sonrası kurulan Yassıada mahkemeleri, 1971-1972 yıllarındaki Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 
idamı, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında başta Mamak olmak üzere, yurdun çeşitli yerlerinde kurulan Sıkıyönetim Mahkemelerinde, başta usul ve esas olmak kaydıyla, hukuk ve insan hakları ihlallerinin ayyuka çıktığı gibi, 28 Şubat sürecinde de, Genelkurmay karargahında irtica brifinglerine katılan yüksek yargı 
mensuplarının, Devlet Güvenlik Mahkemeleri hakim ve savcılarının yürürlükteki mevzuatı zorlayarak karar verdikleri görülmüştür. 

Bu süreçte, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi tarafından, kimi zaman hukukilikten uzak, bazı “siyasi” kararlar verildiği gözlenmiştir. 

 Yargı, “ Laiklik ” ilkesini savunmak adına “ İrticai unsurlara ” karşı 28 Şubat 1997 tarihli MGK Kararı’nı gerekçe göstererek, mücadele yürütmüş ve neticede 
çok sayıda “yargı mağduru” yaratılmıştır. Özetle, Genelkurmay Başkanı tarafından “ Bin yıl yaşayacağı ” ifade edilen “ 28 Şubat Ruhu ”, dönemin yargı 
kurumlarının kararlarına da sirayet etmiştir. 

 Yukarıda sıralanan benzerliklere karşın, 28 Şubat süreci ile geçmiş darbeler arasında birçok farklılıklar da bulunmaktadır. 

 İlk ve en önemli farklılık, Meclis faaliyetlerinin askıya alınmamış olmasıdır. Bir komutanın da ifade ettiği gibi, tankla tüfekle değil, “ Silahsız Kuvvetler ” olarak 
tarif edilen sivil toplum kuruluşları eliyle meşru bir hükümet istifaya zorlanmıştır. 

 İkinci farklılık, özellikle dönemin “prototip refleksi”ni yansıtan basın-yayın araçlarında çıkan simgeleşmiş manşetler yoluyla, Hükümet aleyhinde planlı bir 
şekilde uygulanan psikolojik harekat faaliyetleridir. Bu kapsamda, Hükümeti oluşturan parti liderleri ve milletvekilleri üzerinde yıpratma kampanyaları 
düzenlenmiş; yanı sıra hükümete destek veren kurum ve kuruluşlar kıyasıya eleştirilmiş, bu kişiler çeşitli iftiralar yoluyla itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. 
Hükümete mensup bazı milletvekillerinin ve bazı partililerin yasadışı faaliyetlere karıştıkları öne sürülmüş, Başbakan ve Başbakan Yardımcısı özel hayatları 
üzerinden karalanmaya çalışılmış, milletvekillerinin otellerde kurulan ikna odalarında, şantaj, ikbal vaadi ve korku ile yönlendirildiği, çoğunluğun azınlığa 
dönüştürüldüğü bir süreç yaşanmıştır”23 

 Bu süreçte, sivil toplumun harekete geçirilmesi için bazı kuruluşlar, üniversite öğretim üyeleri, yüksek yargı mensupları, gazeteciler, diyanet mensupları 
çeşitli yollarla açıkça yönlendirilmiş, kendisini “sivil toplum” olarak vehmeden, “beşli çete” olarak tanımlanan ve yasal olarak “kamu kurumu niteliğindeki 
meslek örgütleri” (iki işçi sendikası olarak TÜRK-İŞ ve DİSK, iki esnaf konfederasyonu TOBB ve TESK ile bir işveren sendikası TİSK) hükümet aleyhinde harekete geçmek için açıkça cesaretlendirilmiştir. Basın açıklamaları ve gazete ilanları, mitingler yoluyla hükümetin icraatlarına karşı kampanya düzenleyerek, mesleki kaygılarından daha ziyade, 28 Şubat sürecinin ideolojik duruşunu destekler mahiyette bulunmuşlardır. 


2.Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***